Allah ne bahîre, ne sâibe, ne vasîle, ne de hâm yapmıştır. Fakat inkâr edenler Allah’a yalan uyduruyorlar. Onların çoğu akıl erdirmez.
Diyanet Vakfı
Allah bahira, saibe, vasile ve ham diye bir şey (meşru) kılmamıştır. Fakat kafirler, yalan yere Allaha iftira etmektedirler ve onların çoğunun da kafaları çalışmaz.
Kurtubi Tefsiri
Allah, Bahire, Sâibe, Vasile ve Hâm diye bir şey (meşru) kılmamıştır. Fakat o kâfirler Allah’a yalan söyleyip iftira ediyorlar. Onların pek çoğunun da aklı ermez.
Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:
1- Allah, Bu Gibi Şeyleri Meşru Kılmamıştır:
Yüce Allah’ın:
“Allah… kılmamıştır” âyetinde yer alan : kelimesi burada “adım koydu” anlamındadır. Nitekim yüce Allah
“Muhakkak Biz onu Arapça bir Kur’ân kıldık” (ez-Zuhruf, 43/3) âyetindeki
“kılmak” ismini koymak demektir. Yani Biz, onu Arapça bir Kur’ân diye adlandırdık. Bu âyet-i kerimedeki anlamı ise: Allah bu gibi adlar koymamıştır ve böyle bir hüküm teşri buyurmamıştır, şer’an de bunlarla kullarının kendisine ibadet etmelerini istememiştir. Şu kadar var ki O, bunların olacağını bilerek, bu hususta kaza olarak bunu tayin etmiş, kudret ve iradesiyle bunu yaratıp var etmiştir. Çünkü yüce Allah, hayır olsun şer olsun, fayda olsun, zarar olsun, itaat olsun masiyet olsun, herşeyin yaratıcısıdır.
2- Bahîre, Sâibe ve Diğerleri:
Yüce Allah’ın:
“Bahire, Sâibe….” âyetindeki edatı zaiddir.
Bahire, mef’ûl anlamında faile veznindedir. Bu da Natîha ve Zebîha (tos vurulmuş ve boğazlanmış) kelimeleri veznindedir.
Sahih (i Buhârî’de, Said b. el-Müseyyeb’den şöyle dediği nakledilmektedir: Bahire, tağutlar (putlar) için sütü alıkonulan demektir. İnsanlardan kimse bu gibi hayvanları sağamıyordu. Sâibe ise, ilahları adına serbest bıraktıkları davarlardı. Buhârî, Menakıb 9, Tefsir 5, sûre 13; Müslim, Cennet 51.
Şöyle de denilmiştir: Bahire, sözlükte kulağı yarık dişi deve demektir. sözü, ben, dişi devenin kulağını genişçe yardım, demektir. Bu şekildekt deveye de Balura ve Mebhûra denilir. Bu şekilde bir yarık açmak onun serbest bırakıldığına alâmet teşkil ediyordu. İbn Sîde der ki; Denildiğine göre Bahire, çobansız, serbest bırakılan deve demektir. Aynı şekilde sütü çok bol dişi deveye de Bahîra denilmektedir.
İbn İshâk der ki: Bahîra, Sâibe diye bilinen dişi devenin dişi yavrusudur. Sâibe ise, arada erkek yavrulamaksızın ardı arkasına on dişi yavrulayan devedir. Böyle bir devenin sırtına binilmez, tüyü kopanlmaz ve sütü -misafir dışında- içilmezdi. İşte bundan sonra yine dişi yavrusu olursa, o yavrunun da kulağı yarılır, annesi ile birlikte serbest bırakılır, sırtına binilmez, tüyü alınmaz, misafir müstesna kimse onun sütünü İçmezdi. Annesine yapılan ona da yapılırdı. Buna göre Bahîra, Sâibe diye bilinen devenin yavrusudur.
Şâfiî de der ki: Dişi deve, beş tane dişi yavrulayacak olursa, kulağı kesilir ve artık o haram ilan edilirdi- Şair der ki:
“O haram kılınmıştır. İnsanlar onun etinin tadına bakma a
Biz de aynı durumdayız, Bahiralar da böyledir,”
İbn Uzeyz de der ki: Bakıra şudur: Eğer bir dişi deve, beşincisi erkek olmak üzere beş tane yavru doğurursa, bu erkek yavruyu boğazlarlar, erkekler kadınlar ondan yerlerdi. Şayet beşincisi dişi olursa, o yavrunun kulağını yararlardı. Bu durumda o yavrunun eti de sütü de kadınlara haram olurdu. -İkrime de böyle demiştir,- Bu dişi yavru öldü mü, ölüsü kadınlara da helâl olurdu.
Sâibe’ye gelince bu, kişinin mesela Allah kendisini hastalığından kurtaracak yahut da evine selâmetle vardıracak olursa, böyle bir iş yapacağına dair yapılan bir adak ile serbest bırakılan erkek devedir- Bu gibi develerin otlamalarına, su içmelerine engel olunmaz ve kimse de sırtlarına binmezdi. Ebû Ubeyd de böyle açıklamıştır. Şair de der ki;
“Ve bir Sâibe ki, Allah için yayılıp gelişecek
Eğer Allah Âmir’e veya Mücâşi’a afiyet verirse.”
Deve dışındaki davarları da Sâibe olarak bıraktıkları olurdu. Bir köleyi Sâibe bırakmaları halinde, onun üzerinde kimsenin velâ hakkı olmazdı. Sâibe’nin üzerinde herhangi bir yular bulunmaksızın, çobansız olarak serbest bırakılmış dişi deve demek olduğu da söylenmiştir. Bu kelime mef’ûl anlamında fail veznindedir. Razı (olunan) bir hayat” tabiri gibi ki, bu da mef’ûl anlamını vermektedir. Bu anlamıyla Sâibe ( Yılan ) serbestçe dolaştı tabirinden alınmıştır. Şair der ki;
“Siz, Rabbim için Sâibe kılınmış bir dişi deveyi kestiniz
Haydi ceza için ayağa kalkınız.”
Vasile ile Ham’a gelince; İbn Vehb der ki: Mâlik dedi ki: Cahiliyye dönemi insanları deve ve koyunları azad eder ve onları serbest bırakırlardı. (Sâibe yaparlardı) Ham ise, yalnızca deveden olurdu. Erkek devenin dişiler üzerine aşırılması bitti mi, üzerine tavus kuşları tüylerinden bırakırlar ve onu serbest bırakırlardı. Vasile ise, ardı ardına dişi yavrulayan koyunlardan olurdu. Bu koyunları da serbest bırakırlardı.
İbn Uzeyz der ki; Vasile koyundan olurdu. Yine İbn Uzeyz der ki: Koyun, yedi defa yavruladı mı, yavrularına bakarlardı. Eğer yedincisi erkek ise, kesilir ve erkeklerle kadınlar müştereken ondan yerlerdi. Eğer dişi ise, diğer koyunlar arasına katılırdı. Şayet yedinci doğumu erkek ve dişi birlikte (ikiz) ise, bu dişi yavru erkek kardeşine yetişti, derler ve bu durumu dolayısıyla kesilmezdi. Ancak, bu dişi yavrunun eti kadınlara haram olduğu gibi, yine o dişi yavrunun sütü de kadınlara haram olurdu. Bu iki yavrudan birisi ölecek olursa, o yavruyu erkekler ve kadınlar da müştereken yerlerdi. Hamt ise, yavrusunun yavrusunun sırtına binilecek hale gelen erkek devedir.
Şair der ki:
“Ebû Kâbus himaye etti onu.
Sahip olduğu şeylerin en kıymetlileri arasında;
Tıpkı erkek devenin yavrularının yavrularına himaye etmesi gibi.”
Şöyle de denilmektedir: Eğer, o erkek devenin sulbünden on batın dünyaya gelirse; bu kendi sırtını himaye etti, derler ve ne sırtına binilir, ne de herhangi bir otlakta otlaması, ne de bir sudan içmesine engeî olunurdu.
İbn İshâk der ki: Vasile, aralarında erkek olmaksızın ardı arkasına beş batında on tane dişi yavru yapan koyundu. O vakit, bu vasletti, denilir. Artık, bundan sonra o koyunun yavruları, yalnızca erkeklerine ait olur, kadınlara onlardan birşey verilmezdi. Ancak, bunlardan birisi ölecek olursa, erkekleri de kadınları da onlardan müştereken yerlerdi.
3- Davarlara Dair Bu Hükümlerin Ortaya Çıkması ve Allah’ın Şeriatine Aykırı Hüküm Koymak:
Müslim, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ben, Huzaalı Amr b. Amir’i cehennemde bağırsaklarını sürüklerken gördüm. Şaibeleri ilk olarak serbest bırakan o olmuştu.” Müslim, Cennet 51; Müsned, II 275 Bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir: “Şu Kâ’b oğullarına mensub Amr b. Luhay b. Kamia b. Hindif’i cehennemde bağırsaklarını sürüklerken gördüm” denilmektedir. Müslim, Cennet 50, Aynı muhtevadaki başka rivâyetler. Buhârî, el-Amel fi’s-Salah 11, Menâkıb 9- Tefsir 5 sûre 13; Müslim, Kusuf, Nesâî, Kusuf 11; Müsned, I, 446, II, 366.
Ebû Hüreyre de rivâyetle der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı Eksem b. el-Cûn’a şöyle derken dinledim: “Ben, Amr b. Luhay b. Kamia b. Hindif’i cehennem’de bağırsaklarını sürüklerken gördüm. Ne senden daha çok ona benzeyeni, ne ondan sana daha çok benzeyeni gördüm.” Eksem: Ey Allah’ın Rasulü, ona benzemenin bana zarar vereceğinden korkarım deyince, şöyle buyurdu: “Hayır, sen bir mü’minsin. O ise bir kâfirdi, Çünkü o, İsmail’in dinini ilk değiştiren, Bahîra’nın kulağını ilk yaran, Sâibe’yi ilk serbest bırakan, Hâmi’nin sırtına binilmez diyen ilk kişidir.” Az farkla: Hakim el-Müsterek , IV, 607. Aynen bk. Müsned, V, 138. Bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: “Ben onu, kısa boylu, gür saçlı, saçları kulaklarının yumuşaklarına kadar varan bir kişi olarak cehennemde bağırsaklarını sürüklerken gördüm.”
İbnü’l-Kasım’ın ve ondan başkalarının Mâlikten, onun Zeyd b. Eslem’den, onun da Atâ b. Yesar’dan rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “O, cehennem halkını kokusu ile rahatsız eder.” Bu hadis ise görüldüğü gibi mürseldir, bunu da İbnü’l-Arabî nakletmektedir. İbnu’l-Arabî, Ahkamu’l Kur’ân II, 701.
Bunları ilk olarak ortaya çıkartanın Cunade b. Avf olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bu konudaki sahih rivâyetler ise yeterlidir.
İbn İshâk’ın rivâyetine göre, putların dikiliş ve İbrahim (aleyhisselâm)’ın dininin değiştirilmesinin sebebi, Amr b. Luhay’dır. Mekke’den Şam’a gitmişti. el-Belka toprakları içerisinde kalan Meâb’a da gitti. O günlerde orada, İmlik -Imlâk da denilir- b. Lâvit b. Sâm b. Nûh soyundan gelen Amâlikalılar yaşamaktaydı. Onların putlara taptıklarını görünce, onlara: Sizin taptığınızı gördüğüm şu putlar da ne oluyor diye sormuş, onlar da: Bunlar, kendileri aracılığı ile yağmur istediğimiz ve bunun üzerine bize yağmur gelen, yine kendileri aracılığıyla yardım ve zafer istediğimiz, bu sebeple de bize yardım ve zafer gelen putlardır, Bunun üzerine onlara; Bana bunlardan bir put vermez misiniz dedi ve bir put alıp Arap topraklarına götüreyim, ona ibadel etsinler. Ona, “Hubel” ismi verilen bir put verdiler. O da bunu Mekke’ye getirip o putu orada dikti. İnsanlar da ona ibadete ve onu ta’zim etmeye koyuldular. Şanı yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı peygamber olarak gönderince üzerine: “Allah, Bahire, Şaibe, Vasile ve Hâmdiye birşey (meşru) kılmamıştır” “Fakat o kâfirler” yani, Kureyş, Huzaa ve Arap müşrikleri arasından kâfir olanlar, “Allah’a yalan söyleyip iftira ediyorlar” âyetini indirdi. Çünkü onlar: Allah bunları haram kılmayı emretti diyorlar ve onlar bütün bu işleri Allah’a itaat yolunda, rablerinİ razı etmek için yaptıklarını iddia ediyorlardı. Oysa Allah’ın itaatinin ne olduğu O’nun âyetinden anlaşılır. Halbuki, bu hususta onların yanında ondan gelmiş bir âyet yoktu. İşte o bakımdan bütün bunlar, onların Allah’a karşı yalan uydurdukları şeyler cümlesindendirler.
Ayrıca onlar şöyle demişlerdi: “Şu davarların karınlarındald yavrular, yalnız erkeklerimize helaldir.” Yani, bu davarların doğurdukları yavrular ve sütler yalnız erkeklerimize helaldir. “Kadınlarımıza haramdır şayet ölü doğarsa” yani, eğer ölü yavrularsa, o takdirde erkek ve kadınlar onda ortak olurlardı. İşte yüce Allah’ın:
“Onlar bunda ortaktırlar” âyetinde kastettiği budur. “Onlara, yakıştırmalarının cezasını verecektir.” Yani, Allah’a karşı yalan uydurduklarından dolayı, ahîrette onları azaplandıracaktır
“Muhakkak ki O, sapasağlam hüküm koyandır, herşeyi bilendir.” (el-En’âm, 6/139) Yanif haram ve helal kılmak suretiyle.
Yine yüce Allah, Peygamberine şunu indirmiştir;
“De ki: Allah’ın size indirdiği ve kendisinden haram ve helal kıldığınız rızıktan ne haber? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (Yûnus, 10/59) Yine yüce Allah Peygamberine,
“Sekiz çift…” (el-En’âm, 6/14) âyeti ile:
“Birtakım hayvanlarda vardır ki, üzerlerine Allah’ın ismini -Ona yalan, iftira ederek- anmazlar” (el-En’âm, 6/138) âyetlerini indirmişti.
4- Ebû Hanîfe’nin, Bu Âyete Dayanarak Vakfi Gayri Meşru Görmesi ve Bu Görüşünün Münakaşası;
Ebû Hanîfe -Allah ondan razı olsun- vakıfları kabul etmeme görüşüne, yüce Allah’ın Arapları, davarları serbest bırakma (Sâibe), onları himaye etme (Hami) şeklindeki uygulamalarını ve kendilerini bunlardan mahrum etmelerini ayıplamış olmasını dayanak göstermekte ve vakfı, Bahîre ile Şaibeye kıyas etmektedir Oysa aradaki fark gayet açıktır. Şayet bir kimse kalkıp kendisine ait bir arazi hakkında: Bu vakıf olsun, meyvesi toplanmasın, arazisi ekilmesin, hiçbir şekilde ondan yararlanılmasın diyecek olsa, onun bu durumunun Bâhîra veya Sâibe’ye benzetilmesi mümkün olurdu.
Nitekim Alkame de bu gibi şeylere dair soru soran kimseye: Sen,cahiliye uygulamalarından olup, geçip gitmiş olan birşeyden ne istiyorsun? İbn Zeyd de buna benzer bir söz sarfetmişti.
Ancak, Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Züfer müstesna, -ki bu, Şüreyh’in de görüşüdür- İlim adamlarının büyük çoğunluğu, vakfın câiz olduğunu söylemişlerdir. Şu kadar var ki Ebû Yûsuf bu hususta İbnu Leyye kendisine Hazret-i Ömer ile ilgili bir durumu nakledince, Ebû Hanîfe’nin görüşünden vazgeçmiştir. İbn Uleyye Ebû Yûsuf’a, İbn Avn’dan, o, Nafi’den, o da İbn Ömer’den naklettiğine göre, ibn Ömer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan Hayber’deki payını sadaka olarak bağışlamak hususunda izin isteyince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle buyurmuş: “Aslını alıkoy ve mahsulünü de sebil olarak dağıt.” Nesâî, Libas 3; İbn Mâce, Sadakat 4; Müsned, II, 114.
İşte vakıfları câiz gören herkes bunu delil göstermektedir. Ve bu, sahih bir hadistir. Bunu da Ebû Ömer ifade etmiştir.
Aynı şekilde bu mesele hakkında ashâbın icmaı da vardır. Şöyle ki; Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Âişe, Fatıma, Âmr b. el-As, İbn ez-Zübeyr ve Câbir -bunların hepsi- vakıflar yapmışlardır. Mekke ve Medine’de bunlara ait vakıflar bilinmektedir ve meşhurdur. Rivâyete göre Ebû Yûsuf, Harun er-Reşid’in huzurunda Mâlik’e şöyle demiş: Vakıf câiz değildir. Mâlik, ona şöyle demiş: İşte bu vakıflar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ve Hayber’deki ve Fedek’teki vakıfları diğer ashâbının vakıflarıdır.
Ebû Hanîfe’nin âyeti delil göstermesine gelince, bu hususta delil gösterilecek bir taraf, yoktur. Çünkü, bu davarlardan yararlanılma yolunu kesip yüce Allah’ın nimetini ortadan kaldırmak, bu develerde kullar lehine olan maslahatı izale etmek hususlarında kendilerine tevcih olunmuş bir şeriat veya farz kılınmış bir mükellefiyet olmaksızın, akılları ile böyle bir uygulama? ya kalkışmaları dolayısıyla şanı yüce Allah onları ayıplamıştır İşte bu bakımdan, bu gibi hususlar ile vakıflar arasında fark ortaya çıkmaktadır.
Yine Ebû Hanîfe ve Züfer’in delil olarak gösterdikleri şeyler arasında Atâ’nın İbn el-Müseyyeb’den yaptığı şu rivâyet de vardır: Ben, Şüreyh’e, evini çocuklarından birisine vakfeden bir kimse hakkında soru sordum da söyle dedi; Allah’ın tayin ettiği farizalardan alıkoyarak vakıf yapmak sözkonusu değildir. İste (bu görüşü savunanlar) derler ki: İşte Ömer, Osman ve Ali gibi raşid halifelerin hakimliğini yapan Şüreyh, bu doğrultuda hüküm vermiştir.
Yine İbn Lehia’nın, kardeşi Îsa’dan, onun İkrime’den, onun da İbn Abbâs’tan yaptığı şu rivâyeti de delil göstermektedir İbn Abbâs der ki: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı en-Nisa sûresinin İndirilmesinden ve yüce Allah orada ferâizi (mirasa dair hükümleri) indirmesinden sonra vakıf yapmayı yasaklarken dinledim,
Taberî der ki: Sadaka verenin hayatta iken yüce Allah’ın Peygamberi vasıtasıyla izin verişine uygun olarak, Raşid halîfelerin de uygulamasına uygun olarak geçerli kıldığı herhangi bir sadaka, Allah’ın farizalarından bir şeyi engelleyip alıkoymak değildir. Bu hususta ne Şüreyh’in görüşüne, ne de sünnete ve bütün insanlara karşı delil teşkil eden ashâbın uygulamasına muhalif herhangi bir görüşe delil vardır. İbn Abbâs’ın hadisine gelince, onu İbn Lehia rivâyet etmiştir, O ise, ömrünün sonlarında aklı karışmış bir kimsedir. Kardeşi ise bilinen bir ravi değildir. O bakımdan o hadiste delil olacak bir taraf yoktur. Bu açıklamayı da İbnü’l-Kassar yapmıştır
Bir arazi vakfedilmek suretiyle hiçbir kimsenin mülkiyetine verilmeksizin sahiplerinin mülkiyetinden nasıl çıkartılır, diye sorulabilecek, bir soruya Tahavî şöyle cevap vermektedir: Bunlara denir ki: Bunun nesine karşı çıkılıyor ki? Sen de, hasmın da o araziyi sahibinin müslümanlara orayı mescid yapabileceğini ve müslümanları o mescidle başbaşa bırakabileceğini kabul ediyorsun. Böylelikle bu gibi bir arazi, bir kişinin mülkiyetinden çıkmış ve kimsenin de mülkiyetine geçmemiştir. Yüce Allah’ın mülkü olmuştur. Çeşmeler, tahta ve taştan yapılmış köprüler de böyledir. Sana muhalif kanaatte olan aleyhine delil getirdiğin her bir husus, aynı şekilde bütün bu hususlarda sana karşı da delildir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
5- Vakfedenin Vakıftaki Tasarrufu:
Vakfı câiz kabul edenler, vakfedenin, vakfettiği şeyde ki tasarrufu hususunda farklı görüşlere sahiptirler Şâfiî der ki: Vakfedene (hürriyetine kavuşturduğu kölenin rakabesine malik olması haram olduğu gibi) onun mülkü haram olur. Şu kadar var ki, vakfın sadakasını dağıtma görevini (mütevellilik), üstlenmesi ve bu sadakayı dağıtıp ne için vakfetmişse, o alanlarda sebil etmesi caizdir. Çünkü Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) bize ulaştığına göre, yüce Allah onun ruhunu kabz edinceye kadar vakfının sadakasını dağıtmaya devam etmiştir. (Şâfiî devamla) der ki: Ali ve Fatima (Allah ikisinden de razı olsun) da kendi (vakıflarının) sadakalarını dağıtmayı (mütevelli ligini yapmayı) bizzat sürdürüyorlardı. Ebû Yûsuf da bu görüştedir.
Mâlik ise der ki; Bir kişi bir araziyi veya bir hurma bahçesini yahut bir evi yoksullara vakfedip Ölünceye kadar bu vakıf elinde bulunmak suretiyle o vakfın işlerini görür, kiraya verir ve gelirini yoksullar arasında dağıtmaya devam ederse bu vakıf, başkaları tarafından geçerli kabul olunmadıkça vakıf olmaz, miras kalır. Yine Mâlik’e göre, konaklanılan yer, bahçeler ve arazinin -at ve silahtan farklı olarak-mütevelliliğini vakfedenden başkası yapmadığı sürece bunların vakfe dilmeleri geçerli değildir ve vakıf olarak bunlardan yararlanılamaz. Mâliki mezhebine mensub ilim adamlarının bir topluluğuna göre mezhebinden anlaşılan ve varılan netice budur.
6- Vakfedenin Vakfından Yararlanmasının Hükmü:
Vakfeden kimsenin vakfından yararlanması câiz değildir. Çünkü o, bunu Allah için elinden çıkarmış ve mülkiyetinden kesip ayırmıştır. Onun herhangi bir bölümünden yararlanması ise, verdiği bu sadakadan bir dönüştür. Ancak, vakıfta böyle bir şart koşmuşsa yahut vakfeden kişi ya da onun mirasçıları fakir düşmüşse o vakfın gelirinden yemeleri câiz olur.
İbn Habib, Mâlik’ten şöyle dediğini nakletmektedir: Her kim, bir asıl malı, mahsulleri yoksullara verilmek üzere vakfedecek olursa, fakir düşmeleri halinde o vakfın gelirinden çocuklarına da verilir. Vakfı yaptığı gün zengin veya takır olmaları farketmez. Şu kadar var ki, vakfın sonu gelir korkusuyla gelirin tümü onlara verilmez. Ancak, yine yoksullara ondan bir pay verilmeye devam edilir ki, vakıf ismi da onun hakkında kullanılabilsin. Bu hususta çocuklar hakkında da yoksullardan ayrıca hak sahibi olduktan için değil deV onlara verilenlerin yoksul olmaları sebebiyle verildiğine dair bir kayıt düşülür.
7- Sâibe Lâfzını Kullanarak Köle Azad Etmek:
Sâibe lâfzım kullanarak köle azad etmek caizdir. Bu ise, efendinin kölesine: -Onu azad etme niyetiyle- sen hürsün, demesi veya, Sâibe olmak üzere sem azad ettim, demesi şeklinde olur. Mâlik’in arkadaşlarından bir topluluk nezdinde meşhur olan görüşüne göre, böyle bir kölenin velâ hakkı, müslümanlar topluluğuna ait olup, azadı da geçerlidir. İbnü’l-Kasım, İbn Abdilhakem, Eşheb ve başkaları ondan bunu böylece rivâyet ettikleri gibi, İbn Vehb de böyle demiştir.
Yine İbn Vehb Mâlik’ten şöyle dediğini rivâyet eder: Hiçbir kimse Sâibe denilerek azad edilmez. Çünkü, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) velâ hakkının satışını da hibe edilmesini de yasaklamıştır. Buhârî, Feraiz 21; Müslim Itk ı<5; Ebû Dâvûd, Feraiz 14; Tirmizî Buyû’ 20 Vela 2; Nesâî, Buyû’ 78; İbn Mâce, Ferâiz 15; Dârimî Buyû'’, 36, Feraiz 53; Muvatta’', Itk 20; Müsned, II, 9V 79, 107. İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu, aynı zamanda onun tuttuğu yolu izleyen herkesin de kanaatidir. Ancak, bu hadis Sâîbe suretinde azad etmenin mekruh olduğu şeklinde anlaşılır, başka türlü anlaşılmaz. Böyle birşey yapılacak olursa geçerli olur ve onun hakkındaki hüküm zikrettiğimiz gibidir. Yine İbn Vehb ve İbnü'l-Kasım, Mâlikten şöyle dediğini rivâyet ederler: Ben, Sâibe yoluyla azad etmeyi mekruh görüyorum ve bunun yapılmamasını uygun görüyorum. Bununla birlikte böyle birşey yapılacak olursa, geçerli olur ve onun velâsı müslümanlar cemaatine miras olur. Ödenmesi gereken bir diyet altına girerse de onlar tarafından ödenir. Esbağ der ki: Sâibe yoluyla azad etmekte bir mahzur yoktur. O, bu görüşüyle, Mâlikî mezhebinde meşhur olan kanaati benimsemiş bulunmaktadır. Kadı İsmail b. İshâk da onun lehine delil getirmiş ve onun görüşünü taklit etmiştir. Bu husustaki delillerinden birisi de şudur: Sâibe yoluyla azad etmek, Medine’de oldukça yaygındır ve hiçbir alim de buna karşı çıkmamaktadır. Abdullah b. Ömer ve selefe mensup ondan başkası da Sâibe yoluyla köle azad etmişlerdir. Ayrıca bu, İbn Şihâb, Rabia ve Ebû'z-Zinad'dan rivâyet edilmiştir. Ömer b. Abdülaziz, Ebû'l-Âl-iyye, Atâ, Amr b. Dinar ve diğerlerinin de görüşü budur. Derim ki: Basralı ve Temimoğullarından Ebû'l-Aliye er-Reyahî (radıyallahü anh), Sâibe olarak azad edilmiş kimselerdendir. Onu; Riyahoğullarına mensup olan hanım efendisi, Allah rızası için Sâibe olarak azad etmiş ve mesciddeki halkaları dolaşarak bunu ilan etmiştir. Asıl ismi ise Rafi' b. Mihrân'dir. İbn Nâfi' der ki: Bugün İslamda Sâibe diye bir azad şekli yoktur, Her kim Sâibe yoluyla azad edecek olursa, o kölenin velâsı ona ait olur. Şâfiî, Ebû Hanîfe ve İbnü’l-Mâcişûn da böyle demiştir, İbnü'l-Arabî de bu görüşe meyletmiştir. Bunlar, Hazret-i Peygamber'in şu âyetlerini delil gösterirler: "Kim Sâibe yoluyla köle azad ederse, o kölenin velâsı o kimseye (azad edene) aittir". "Velâ, ancak onu azad edene aittir." Hadisin geçtiği yerlerin bazısı: Buhârî, Salât 70; Şurüt 3, 10,13,.. Müslim Itk 5, 6...; Ebû Dâvûd, Feraiz 12; Tirmizî, Feraiz 20.; Nesâî, Zekat 99..; İbn Mâce, Itk 3; Darimİ, Talâk 15; Muvatta’'; Itk 17-19; Müsned, I, 281, 321... Böylelikle Hazret-i Peygamber, velâ hakkının azad edenden başkasına ait olmasını kabul etmemektedir. Yine bunlar, yüce Allah'ın: "Allah, Bahire, Sâibe... diye bir şey meşru kılmamıştır" âyeti ile: "İslâm'da Sâibe yoktur". hadisini, ayrıca Ebû Kubeys'in Huzeyl b. Şûrahbil’den şu rivâyetini de delil göstermişlerdir: Huzeyl dedi ki; Bir adam Abdullah (b. Mes'ûd'a) dedi ki: Ben, bana ait bir köleyi Sâibe olarak azad ettim. Bu husustaki görüşün nedir? Abdullah şu cevabı verdi: Müslüman olanlar, Sâibe diye birşey yapmazlar Ancak cahiliyye halkı Sâibe uygulamasında bulunurlardı. Buraya kadar Buhârî, Ferâiz 20. Sen onun mirasçısısın ve onun nimeti (azad etme nimeti)nin velisisin. (Yani, velâsı sana aittir)