"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Kendilerine vakıf bırakılanların (ölüm vb. sebebiyle) vakfın sona ermesi

Sahih oluşunda ihtilaf bulunmayan vakıf, başlangıcı ve sonucu bilinen vakıftır ve kopuk durumda değildir. Mesela yoksullara yahut bir topluluğa bırakıldığı halde bir vakfın normalde sona erme hükmü caiz olmaz.

Şayet vakfın sona erişi belli değilse, mesela vakfın normalde sona ermesi caiz olan bir topluluğa vakfedilmesi, son olarak da yoksullara vakfedilmemesi ve kopuk bir halde de bulunmaması halinde cari olan bu vakıf, geçerlidir. Bunu, İmam Mâlik, Ebû Yûsuf ve iki görüşünden birisinde İmam Şâfiî söylemiştir. Çünkü bu, sarf edileni bilinen bir tasarruftur; dolayısıyla bitişik olarak tasarrufu açıkça ifade etmesi hasebiyle bu sahih ve geçerlidir. Bunun yanında “mutlak”ın örf açısından bir manası varsa, bu doğrultuda hamledilip yorumlanır, tıpkı bir memleketin parası ve nakdi gibi sayılır. Burada ise onlar, buna fazlasıyla hâiz olduklarından, sanki o kişi onların aynısı gibi kabul edilmektedir.

Muhammed b. el-Hasen ise bunun sahih olmayacağını ifade etmiştir. İmam Şâfiî’nin ikinci görüşü de bu yöndedir. Çünkü vakfın maksadı ebedi olmasıdır. Şayet kopuk olacak olursa o takdirde vakıf meçhul olur ve sanki başlangıçta meçhul bir hâl üzere vakfetmek gibi sayılacağından sahih olmaz.

Bu sabit olduğuna göre bu —yani birinci görüşe göre— kendilerine vakıf bırakılanların son bulmasıyla cari olan vakıf eşyası, vakfı bırakanın akrabalarına sarf edilip verilir. Bunu, İmam Şâfiî ifade etmiştir. Çünkü o, mülkünü Yüce Allah için izale etmiştir; dolayısıyla —hürriyetine kavuşturduğu köleye dönmesinde olduğu gibi— artık o vakıf malına rücu etmesi caiz değildir. Vakfın akrabalarına sarf edilmesinin delili ise onun sadakasına diğer insanlardan daha ziyade hak sahibi olmalarından kaynaklanmaktadır. Bir de vakıf noktasında ihtiyaçsız bir konumdadırlar ve aralarında karın bağı bulunmaktadır. Çünkü onun —nafile ve farz olan— sadakalarına diğer insanlardan daha çok hak sahibidirler. Nakledilen sadakası da bu şekildedir.

İmam Ahmed’den gelen diğer bir görüşe göre bu vakıf malı yoksullara sarf eder. Bu görüşü de el-Kādî (İyâz) ve Şerîf Ebû Câfer tercih etmiştir. Zira onlar böyle yapmakla sadakaları sarf eden ve kefaretler vb. şeklindeki Allah Teâlâ’nın haklarını (kamu haklarını) icra eden şahsiyetlerdir. Öyleyse sarfı belli olmayan bir sadakanın bulunması halinde o mal, kendilerine sarf edilip verilir. Sanki mutlak bir nezir (adak) adamış gibi kabul edilir.

İmam Ahmed’den gelen üçüncü görüşe göre ise bu vakıf malı, Müslümanların Beytü’l-Mâl’ına bırakılır. Zira bu malı hak eden kimse yoktur ve bu yönüyle varisi olmayan mal gibidir.

Ebû Yûsuf ise şöyle demiştir: Bu mal, vakfı bırakana ve veresesine rücu eder. Ancak “Filan filana verilen vakıf sadakasıdır.” demiş olursa başka. Şayet vakfın isimlendirilmiş alacaklıları hayatta kalmış olmazlarsa, bu durumda vakıf fakir ve yoksullara kalır. Zira bu malı isimlendirilmiş olan şahıslara sadaka olarak vermiştir, o nedenle başkasına verilemez. Bunun yanında: “Ondan filan filana verilmesi için bırakılan vakıf sadakasıdır.” demesi halinde ise bu konu ayrılır; çünkü kendisi bunu mutlak olarak sadaka saymıştır.

(Buna) birinci görüşte zikri geçen ifadelerle cevap verilmiştir.

Vakfı veren şahsın akrabalarının, vakıf eşyasına hak sahibi olduklarına dair gelen görüş hakkında ihtilaf edilmiştir. İki görüşten ilkine göre bu eşya, onlardan olan veresesine rücu eder. Çünkü onlar, Yüce Allah’ın vakfın ölümünden sonra kendilerine malını sarf ettiği ve ondan ihtiyaçsız bıraktığı kimselerdir. Bu nedenle, onun hakkında sarf eden diye isimlendirmediği halde sadakasından kendilerine sarf edilip verilir. Buna göre aralarında söz konusu olan mirasa göre payı icra edilir ve onlara ait vakıf olur. Bunu, İmam Ahmed ifade etmiştir. Çünkü vakfın maksadı ebedi olmasıdır. Onlara bu eşyayı sarf ettik, çünkü onun sadakasına kendileri başka insanlardan daha ziyade hak sahibidirler; dolayısıyla sadakası baki kaldığı halde bu vakıf eşyası onlara sarf edilmiştir.

İkinci görüş ise bu vakfın, ferâiz (miras) ashabından olan veresenin geri kalanı olmaksızın sadece vakfı bırakan şahsın en yakın olan asabesine bırakılan bir vakıftır ve uzakta kalan asabeye de verilmeyen türdedir. Bu durumda en yakın olan öne alınır, ardından diğer yakın olana verilir ve bu şekilde —kölelerin gözetilmeleri yanında— hak etmelerine göre vakıf malı verilir. Köleler de bu paydan haklarını makul şekilde alırlar; çünkü o (efendisi) nasıl ki onların miraslarından alıyorsa, onlar da bu minvalde onun mirasından alırlar.

el-Muvaffak ise şöyle demiştir: Bana göre bu görüş kuvvetli değildir. Çünkü kölelerin bu vakıf malına başkalarından daha ziyade hak sahibi olmalarına dair delil olarak ne bir nass, ne bir icma ve ne de bir kıyas bulunmaktadır. Nitekim bu hususta bir nassın ve icmanın olduğunu bilmiyoruz. Bunun mirasa ve kölenin bakılması durumuna kıyas edilmesi de doğru değildir; zira buradaki illet bunu ifade etmemektedir. Görüşlerin doğruya en yakın olanı bu vakıf malının yoksullara sarf edilip verilmesidir. Çünkü onlar, Yüce Allah’ın malını ve haklarını sarf eden kimseler konumunda yer almaktadırlar. Dolayısıyla vakfın akrabaları arasında yoksul olanlar varsa, bunun vücubiyet açısından onlara verilmesi daha evla olur. Zaten onlar, zekât ve namaz konusunda —her ne kadar başkalarına vermek caiz de olsa— diğerlerinden daha ziyade hak sahibidirler. Bir de tayin açısından bu vakıf malını biz onun akrabalarına sarf edecek olursak, bu yine kopuk bir durum arz edeceğinden, bunun ittisal (bitişik) bir vakıf durumu arz etmesi ise yalnız yoksullara sarf edilip verilmesiyle gerçekleşir.

İmam Şâfiî ise şöyle demiştir: Vakıf olana insanlar arasında en yakın bulunanlara bu eşya verilir, bu noktada erkek ve kadın eşittir.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/kendilerine-vakif-birakilan-kimseler-arasindaki-esitlik-ve-fazlalik/,https://kutsalayet.de/mutlak-olan-vakif/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız