Bir adamın çocuklarına yahut çocuklarının çocuklarına vakıf bırakılacak olursa, bunda erkek ve kız eşit (tesviye) konumda olurlar. Çünkü ortaktırlar. Mutlak olarak ortak olmanın manası ise tesviye ve eşitliktir. Sanki onlara bir şeyi ikrar etmek gibi kabul edilir. el-Muvaffak der ki: Bunda bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz.
Kimisi diğerlerine fazladan verecek olursa, bu vakıf söylenen söze göre şekillenir. Buna göre eğer: “Çocuklarıma, çocuklarımın çocuklarına, erkeğe iki hisse, kıza tek hisse olmak üzere yahut erkeğe dişinin iki pay mislini yahut miras durumlarına göre veyahut da bunlardan aksi olanı veyahut büyük çocuğa, küçüğe verilenden fazlasını yahut bilgisiz olana verilenden fazlasını bilgili olana yahut zengin olana verilenden fazlasını fakir olana yahut da bunlardan aksi olanı veyahut da vakfı belli bir kişiye yahut oğluna fazlalık olarak vb. verdim.” diyecek olursa, bunlar da söylenen söze göre şekillenirler. Çünkü vakfın başında ne ile açılış yapılmışsa onunla durum icra olur. Aynı şekilde fazlasını ve tertibini şekillendirmek de böyledir.
Aynı zamanda onlardan kimisini bir sıfatla çıkartmayı, diğer sıfatla da geri almayı şart koşmuşsa da durum böyledir. Mesela: “Onlardan kim evlenecek olursa vakıf ona aittir, onlardan kim de ayrılacak olursa ona bir şey yoktur.” demesi gibi. Veyahut da bunun tam tersini söylemesi… “Her kim Kur’an ezberlerse vakıf onundur, kim de onu unutursa ona bir şey yoktur yahut kim ilimle meşgul olursa vakıf onundur, kim de ilmi terk ederse ona bir şey yoktur.” demesi gibi. İşte tüm bunlar, koşulan şart üzere geçerlidir. Bunlar, bir sıfatla da vakfa bağlı şeyler değillerdir. Bilakis vakıf, mutlaktır ve bu vakfa hak sahibi olmak, sıfatla söz konusu olmuştur. el-Muvaffak (İbn Kudâme) şöyle demiştir: Bu açıklamaların hepsi Şafii mezhebine aittir. Bunda bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz.
Müstehap olan, kişinin vakfı çocuklarına, Yüce Allah’ın miras konusundaki taksimata göre –erkeğe, kadının payının iki misli olarak– paylaştırıp vermesidir. Çünkü böylelikle o mal kendilerine ulaştırılmış olur. Bunun da mirasa göre gerçekleştirilmesi lazım, tıpkı atiye gibi. Nitekim erkeğin, kadına nazaran daha çok ihtiyacı söz konusudur.
Bir topluluğa ve onların soylarına sonra da yoksullara vakıf bırakılmış olur da, topluluk ve soyları da bitip kökü kurumuş olur ve onlardan kimse kalmamış olursa söz konusu vakıf yoksullara rücu eder. O topluluk ve soylardan bir kişi dahi mevcut olması halinde vakıftan yoksullara bir şey intikal etmez. Çünkü bunu, sonrasında gelen yoksullar için tertip etmiştir. Yoksullar, zekattan bir pay almaya hak sahibi olanlardır ve fakirler de onların kapsamına dahildir. Zekat konusunda topluca kuşatılmalarının vacip olmadığı gibi, atiye konusunda da her birisinin genelleştirilmesinin vacip olmayacağı noktasında bir ihtilaf yoktur. Aynı şekilde fazlaca verilmesinin cevazı ile onlardan verilenler noktasında da bir ihtilaf yoktur. İster bunlar –erkek olsun yahut bayan olsunlar– fark etmez, vakıf başlangıçta verilmiş de olsa yahut başkalarından kendilerine intikal etmiş de olsa yine fark etmez.
Bunun izahı şudur:
Bir defa vakıf eşyasının, hasredilmeleri, kapsama alanına alınmaları ve aralarında tesviye edilmesi (eşitlenmesi) mümkün olanlara verilmesi söz konusu olduğunda, bu alana dahil edilmeleri ve aralarında vakıf malının tesviye edilmesi vacip olur. Zira vakfeden şahıs bu eşyayı başkalarına fazladan veremez. Dolayısıyla –yoksullarda olduğu gibi– hasredilmesi mümkün olmayan kimselere bırakmış olursa yahut Temimoğulları gibi büyük bir kabileye bunu vakıf olarak bırakmış olursa, bunun tek bir kimseye yahut daha fazlasına verilmesi caiz olur, fazlasını vermek de, eşit vermek de caiz olur. Çünkü kapsamasının mümkün olamaması hali bilindiği için, bu eşyanın onlara vakfedilmesi onlara bunu geri veremeyeceğine delildir. Bunu mahrum bırakmayı caiz gören kimse, bunun üzerine fazladan vermeyi de caiz görür.
Eğer vakıf başlangıçta kapsamı mümkün olan kimse hakkında gerçekleşmiş olursa, bu durumda kapsamı mümkün olmayan kimselerden sayılır. Tıpkı çocuğuna ve çocuğunun çocuğuna vakıf bırakan bir adama benzer ki, onlar da büyük bir kabile olmuş olurlar ve böylelikle de hasr kapsamından çıkmış sayılırlar. Çünkü onlardan imkân dahilinde olanları genelleştirmek ve aralarında tesviye yapmak vacip olur. Zira genelleştirmek vaciptir. Aynı şekilde tesviye de öyledir. Buna göre bu, imkânsız olursa o takdirde imkân dahilinde bu vacip olur, tıpkı bir kısmından aciz olunan vacip gibi sayılır. Bir de vakıf bırakan kişi, genelleştirmeyi ve tesviyeyi icra etmek istediğinden dolayı –imkânı olmayan kimselerin vakıf halinde bulunmalarının tersine– bu işi gücü nispetinde yerine getirmesi vacip olur.