Muhammed b. Hasan → Ashabımızdan bazıları → Ali b. Hakem → Hakem b. Miskîn → Mekke ehli Kureyşli bir adam.
O şöyle dedi: Süfyân es-Sevrî bana, “Bizi Ca‘fer b. Muhammed’in yanına götür” dedi. Bunun üzerine onunla birlikte yanına gittim. Kendisi bineğine binmişti. Süfyân ona: “Ey Ebu Abdullah! Bize Resûlullah’ın Mescid-i Hayf’taki hutbe hadisini anlat” dedi. O da: “Beni bırak, işimi göreyim; çünkü bineğime binmiş bulunuyorum. Döndüğümde sana anlatırım” dedi. Süfyân: “Sana Resûlullah’a olan yakınlığın hakkı için soruyorum; bana şimdi anlat” dedi. Bunun üzerine bineğinden indi. Süfyân: “Bana bir divit ve kâğıt getir ki yazayım” dedi. O da getirtti ve şöyle buyurdu:
“Bismillahirrahmanirrahim.
Resûlullah’ın Mescid-i Hayf’taki hutbesi:
Allah, sözümü işitip onu anlayan ve kendisine ulaşmayan kimselere ulaştıran kulun yüzünü ağartsın. Ey insanlar! Burada bulunanlar bulunmayanlara ulaştırsın. Nice fıkıh taşıyıcısı vardır ki fakih değildir; nice fıkıh taşıyıcısı da onu kendisinden daha fakih olana ulaştırır. Üç şey vardır ki bir Müslüman’ın kalbi bunlara karşı hıyanet ve bozukluk taşımaz: Ameli Allah için ihlasla yapmak, Müslümanların imamlarına nasihatte bulunmak ve onların cemaatine bağlı kalmak. Çünkü onların daveti kendilerini kuşatmıştır. Müminler kardeştir; kanları birbirine denktir; kendilerinden başkasına karşı tek bir el gibidirler ve onların en aşağı mertebedeki kişisi bile verdikleri emanı geçerli kılar.”
Süfyân bunu yazdıktan sonra Ebu Abdullah’a okuyup arz etti. Ardından Ebu Abdullah bineğine bindi ve ayrıldı. Ben de Süfyân ile birlikte yola çıktım. Yolun bir kısmına gelince bana: “Olduğun yerde dur; şu hadis üzerinde biraz düşüneyim” dedi. Ben de ona: “Allah’a yemin olsun ki Ebu Abdullah senin boynuna artık asla kurtulamayacağın bir yük yükledi” dedim. O: “Nedir o?” diye sordu.
Ben dedim ki: “Üç şey vardır ki bir Müslüman’ın kalbi bunlara karşı hıyanet ve bozukluk taşımaz: Ameli Allah için ihlasla yapmak; bunu biliyoruz. Müslümanların imamlarına nasihat etmek; peki bunlar kimlerdir? Kendilerine nasihat etmemizin gerekli olduğu imamlar Muaviye b. Ebû Süfyân, Yezid b. Muaviye, Mervân b. Hakem ve bizim nazarımızda şahitliği kabul edilmeyen, arkasında namaz kılınmayan kişiler midir? Ayrıca ‘onların cemaatine bağlı kalmak’ sözü var. Hangi cemaat? Mürcie’den olan ve namaz kılmasa, oruç tutmasa, cünüplükten dolayı yıkanmasa, Kâbe’yi yıksa ve annesiyle evlense bile Cebrâil ve Mikâil’in imanı üzere olduğunu söyleyenlerin cemaati mi? Yahut Allah’ın dilediğinin olmayıp İblis’in dilediğinin olacağını söyleyen Kaderiyye’nin cemaati mi? Yahut Ali b. Ebû Tâlib’den uzak duran ve onu küfürle itham eden Harûriyye’nin cemaati mi? Yahut imanın sadece Allah’ı tanımaktan ibaret olduğunu söyleyen Cehmiyye’nin cemaati mi?”
Bunun üzerine bana: “Yazıklar olsun sana! Öyleyse onlar ne diyorlar?” dedi.
Ben de dedim ki: “Onlar, Ali b. Ebû Tâlib’in Allah’a yemin olsun ki kendisine nasihat etmemizin gerekli olduğu imam olduğunu ve bağlı kalınması gereken cemaatin de onun Ehl-i Beyt’i olduğunu söylüyorlar.”
Bunun üzerine Süfyân yazdığı kâğıdı aldı, yırttı ve şöyle dedi:
“Bunu hiç kimseye anlatma.”