Dil açısından “itikâf”, iyilik ya da başka bir nedenle bekleme, durma ve kendini orada hapsetme anlamına gelir. Terim manası ise; belirli bir sıfat üzere mescitte ikamet edip beklemektir. Bu da Allah’a yakın olmak ve O’na itaat etmek amacı taşır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Tavaf edenler, itikâf edenler, rükû ve secde edenler için Evim’i temiz tutun…” (Bakara Suresi: 125) ve “Mescitlerde itikâfta iken hanımlarınıza da yaklaşmayın…” (Bakara Suresi: 187). Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Ramazan’ın son on gününde itikâfa çekilirdi. (Buhârî ve Müslim ittifak etmiştir.)
el-Muvaffak der ki: İlim adamları arasında itikâfın sünnet olduğu hususunda bir ihtilaf bilinmemektedir. Bunun adak sebebiyle vacip olacağı konusunda da ittifak vardır. Nitekim İbn Münzir şöyle demiştir: İlim ehli, itikâfın ancak kişinin kendi nefsi için adakta bulunması hâlinde vacip olacağı, bunun dışında ise sadece sünnet olacağı noktasında icma etmişlerdir. İtikâfın sünnet olduğuna dair delillerden biri, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bunu sürekli bir şekilde Allah’a kurbiyet vesilesi olarak yapması, sevabını Allah’tan talep etmesi ve eşlerinin de kendisinden sonra bunu yerine getirmiş olmalarıdır.
Ancak kişi itikâfı bir adak olarak adamışsa, onu yerine getirmesi vacip olur. Çünkü Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Her kim Allah’a itaat amacıyla bir adakta bulunursa, onu yerine getirsin.” buyurmuştur. Rivayete göre Hz. Ömer: “Ey Allah’ın Resulü! Ben cahiliye dönemindeyken Mescid-i Haram’da bir gece kalmayı adadım.” deyince, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Öyleyse adağını gerçekleştir.” buyurdu. (Buhârî ve Müslim ittifak etmiştir.)