"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

İsra 79

Geceden bir kısmında da, sadece senin için nafile olarak kalk. Umulur ki Rabbin seni övgüye layık bir makama yükseltir.

Diyanet Vakfı
Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceği umulur.

Kurtubi Tefsiri
Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Kur’ân ile) gece namazı kıl. Umulur ki (şüphesiz) Rabbin, seni övülmüş bir makama gönderir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1. Gecenin Bir Kısmında ve Teheccüd:

Yüce Allah’ın: “(……..): Gecenin bir kısmında” âyetindeki: “(……..): … da” leb “iz (kısmîlik) bildirmek içindir. “(……..): Gece namazı kıl” âyetindeki “fe” ise, hazfedilmiş bir fiile atıf etmektedir. “Kalk ve gece namaz kıl” demektir.

“Onunla” âyeti ile, Kur’ân kastedilmektedir.

Teheccüd; (gece namaz kılmak) kelimesi “el-hucûd”dan gelmekte ve zıt anlamlı kelimelerdendir. Çünkü (……..) fiili hem uyudu, hem de onun zıddı olmak üzere geceleyin uyumayıp uyanık kaldı anlamına gelir. Şair de şöyle demektedir:

“Minâ’da bulunanlar uyanıkken ziyarette bulunsaydı ya

Ve keşke onun hayali Minâ’ya bir daha dönse geriye.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Yol arkadaşlarımız uyuyorken o, yanımıza geceleyin uğrasaydı ya

Ve sevgiliye bağışlarını hep biri diğeri ardınca yapıp sürdürüp gitseydi geceyi.”

(……..) ile, (……..) aynı anlamdadır. “(……..): Onu uyuttum” demektir. Yine onu uyandırdım, anlamına da gelir.

Teheccüd, bir süre uyuduktan sonra uyanmak anlamınadır. Sonraları bu, belli bir namazın ismi olarak kullanılmaya başlandı. Çünkü kişi geceleyin bu namaz için uyanır. Buna göre teheccüd, uykudan namaz için kalkmak demektir. el-Esved, Alkame, Abdurrahman b. el-Esved ve başkaları da bu anla mda açıklamalarda bulunmuşlardır.

Kadı İsmail b. İshak, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından el-Haccac b. Ömer’den şöyle dediğini nakletmektedir: Sizden herhangi bir kimse, gecenin tamamını namaz kılmakla geçirecek olursa, teheccüclde bulunmuş olduğunu mu zanneder? Teheccüd, uyuduktan sonra kalkıp namaz kılmaktır, sonra yine bir süre uyuduktan sonra kalkıp namaz kılmaktır, sonra yine bir süre uyuduktan sonra kalkıp namaz kılmaktır. İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in (teheccüd) namazı böyle idi. Taberâni, el-Evsat, IX, 304-305; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 277. Ancak ravî sahabenin ismi. el-Haccac b. Ömer değil, el-Haccac b. Amr’dır. Ömer ile Amr’ı birbirinden ayırd etmek için yazılması gereken “vav”‘ sehven herhangi bir şekilde yazılmamış olmalıdır.

Hücûd’un uyku anlamında olduğu da söylenmiştir. Kişi, gece uyumayacak olursa; (……..) ile; “(……..): Uykuyu (kenara) bıraktı” denilir. Buha göre “hücud” uyku demektir. Uykudan sonra namaza kalkan kimseye de “müteheccid (teheccüdde bulunan)” denilir. Çünkü müteheccid, uyku demek olan hücuclu üzerinden atan kimse demektir.

Bu fiil, bu bakımdan (……..) fiillerine Sırasıyla fiillerin anlamları: Günah gördü, sakıncalı gördü, günah olacağından çekindi, kendisini ibadete Verdi, pis kabul ederek tiksindi, pislendi. benzemektedir ki, bu fiillerin ifade ettikleri hasletleri, kişinin üzerinden atması halinde kullanılır. Şanı yüce Allah’ın: “(……..): Siz, pişmanlık duyardınız.” (el-Vâkıa, 56/65) Yani, gönül rahatlığı ve sevinci demek olan “el-Fükâhe”yi üzerinizden atardınız, âyeti da (bu bakımdan) bunu andırmaktadır. Mesela bir kimse çok neşeli ve gülen birisi ise; (……..) denilir.

Ayet-i kerimede gecenin bir bölümünü namaz ve kıraat ile uyanık olarak geçir, demektir.

2. Hazret-i Peygamber ve Ümmeti İçin Teheccüd’ün, Hükmü:

Yüce Allah’ın:

“Sana has nafile olmak üzere” âyeti, Mukâtil ‘in açıklamasına göre; senin şan ve şerefini yükseltmek üzere… demektir. İlim adamları, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmeti sözkonusu edilmeyip özellikle anılmasının sebebi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir görüşe göre gece namazı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, yüce Allah’ın:

“Sana has nafile olmak üzere” âyeti dolayısıyla bir farz idi. Çünkü bu; ümmetin görev olarak yerine getirmesi gereken farzdan ayrı bir fariza olarak anlamındadır.

Derim ki: Böyle bir tevil, iki sebepten dolayı uzak bir ihtimaldir. Birincisi, farza nafile adının verilmesi. Böyle bir adlandırma hakikat değil, mecazdır. İkincisi ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in: “Beş vakit namaz vardır ki, Allah onları kullara farz kılmıştır” Ebû Dâvûd, Salâl 9; Nesâî, Salât ó; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 194; Müsned, V, 317. 322. âyeti ile (Hadîs-i şerîfte nakledilen) yüce Allah’ın:

“Bunlar beş vakittir ve elli vakit demektir, söz benim nezdimde asla değişikliğe uğramaz” Buhârî, Salât 1. Enbiyâ 5. Menâkıb 42. Tevhid 37; Müslim, Îman 259, 263; Tirmizî, Sakil 45; Nesâî, Salât 1; İbn Mâce, İkametus-Salât 194; Müsned, I, 315, III, 149. âyetidir ki, bu da açık bir nasdır. Dolayısıyla yüce Allah’ın, Hazret-i Peygamber’e beş vakit namazdan ayrı olarak bir vakit namazı farz kıldığı nasıl söylenir? Böyle bir şey doğru olamaz. Her ne kadar: “Üç şey bana farz, ümmetim için tatavvu (nafile) dir: Gece namazı, vitr ve misvak kullanmak” dediği rivâyet olunsa bile. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IV, 264, aynı manada, ancak “vitir, misvak ve gece namazı” sırasıyla Hazret-i Âişe’den gelen ve Taberânî, el-Evsât (IV. l65)ta yer aldığı belirtilmekte, ravilerinden Abdurrahman es-San’ânî’nin yalancı olduğu kaydedilmektedir. Aynı anlamdaki diğer benzer rivâyetlerin de çeşitli ravilerinin tenkide uğradığı zikredilmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Gece namazı Hazret-i Peygamberin nafile olarak kıldığı bir namazdır. İşin başında herkese vacip idi. Daha sonra bu vücup nesh edildi ve gece namazı farz iken sonraları tatavvu oldu. Nitekim ileride -yüce Allah’ın izniyle el-Müzzemmil Sûresi’nde- genişçe açıklanacağı gibi Hazret-i Aise de böyle demiştir. Buna göre Hazret-i Peygamber’e nafile kılma emri mendupluk anlamındadır ve burada hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yönelik demektir. Çünkü onun geçmiş ve gelecek her türlü günahı mağfiret olunmuştur. O, kendisi için vacip olmayan bir şeyi nafile olarak kılacak olursa, onun bu ameli derecelerini dalia bir yükseltici olur. Onun dışında ümmetten herhangi bir kimsenin kıldığı nafileler ise, günahlar için keffaret ve farzlarda meydana gelen bir takım gedikleri telafi etmektir. Bu anlamdaki bir açıklama, Mücahid ve başkaları tarafından yapılmıştır.

“Nafile” kelimesinin, bağış ve ihsan anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü kulun, ibadete muvaffak kılınmaktan daha faziletli, mutlu kılıcı bir bağışa nail olması mümkün değildir.

3. Makam-ı Mahmûd (Övülmüş Makam):

Allah’ın:

“Umulur ki (şüphesiz), Rabbin seni övülmüş bir makama gönderir” âyetindeki

“Makam-ı Mahmûd” ile ilgili dört farklı görüş ileri sürülmüştür.

Birinci Görüş: Bu görüşlerin en sahihi budur. Diğer görüşler. Beşinci Başlık’da gelecektir. Bu da kıyâmet gününde bütün insanlara şefaatte bulunmaktır. Bu görüşü, Huzeyfe b. el-Yeman dile getirmiştir. Buhârînin Sahih’inde İbn Ömer’den şöyle dediği nakledilmektedir: İnsanlar, kıyâmet gününde topluluklar halinde bir arada bulunacaklar. Her bir ümmet peygamberine tabi olacak ve: Ey filan şefaat et, diyecektir. Nihayet şefaat (talebi) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ulaşacaktır. İşte, yüce Allah’ın onu

“Makam-ı Mahmûd.”a ulaştıracağı gün o gündür. Buhârî, Tefsir 17. sûre 11.

Müslim’in Sahih’inde Enes’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Bize, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) anlatarak dedi ki: “Kıyâmet günü olacağında, insanlar dalgalar halinde birbirlerine girecekler. Âdem’in yanına varacaklar ona: Soyundan gelenlere şefaat et, diyecekler. O: Ben bu şefaatin ehli değilim diyecektir. Ama ben size İbrahim (aleyhisselâm)’a gitmenizi tavsiye ederim. Çünkü o, Allah’ın halilidir. Bunun üzerine İbrahim’e gidecektir. O da: Ben bu işin ehli değilim diyecektir. Ama size Mûsa’ya gitmenizi tavsiye ederim. Çünkü o kelîmullahtır. Bunun üzerine Mûsa’ya gidilecek. O da: Ben bu işin ehli değilim, diyecek. Ama size Îsa (aleyhisselâm)’a gitmenizi tavsiye ederim. Çünkü o, Allah’ın ruhu ve kelimesidir. Bunun üzerine Îsa’ya gidilecek, o da: Ben bu işin ehli değilim diyecek. Ama ben size Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gitmenizi tavsiye ederim. Bunun üzerine bana gelinir, ben de: Evet bu iş benim işimdir, derim” diye hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Müslim, Îman 322, 326. Ayrıca bk. Buhârî, Enbiyâ 3, Tefsir 17. sûre 5, Tevhîd 19, 24, 36; Müslim, Îman 327, 328; Tirmizî, Sıfatul-Kıyâme 10, Tefsir 17. sûre 18: Müsned, I, 281, 295, II. 435.

Tirmizî de, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), yüce Allah’ın:

“Umulur ki (şüphesiz) Rabbin seni övülmüş bir makama gönderir” âyeti hakkında ona soru soruldu, da o: “O, şefaattir” diye buyurdu. (Tirmizî) dedi ki: Bu, hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 17. sûre 7.

4. Hazret-i Peygamber in Şefaatleri:

Makam-ı Mahmud’un, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ulaşıncaya kadar peygamberlerin birinin diğerine havale ettiği şefaat meselesi olduğu böylelikle sabit olmaktadır. Bunun üzerine Peygamberimiz, hesaplarının çabuklaştırılması ve bulundukları yerin (mevkuf)in dehşetinden rahatlamaları için, orada bulunanlara bu şefaati yapacaktır. Bu şefaat Hazret-i Peygambere hastır. Bundan dolayı da o: “Övünmüyorum ama, ben Âdem’in çocuklarının efendisiyim” Tirmizî, Tefsir 17. sûre 18: İbn Mâce, Zühd 37: Müsned, I, 5, 281, 295, III, 2, 144. diye buyurmuştur.

en-Nakkâş der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in üç şefaati vardır: Umumi şefaati, cennetliklerin cennete daha erken girmeleri için şefaati ve büyük günah işlemiş kimselere şefaati.

İbn Atiyye der ki: Ancak, meşhur olan onun şefaatlerinin yalnızca iki tane olduğudur: Umumi şefaat ile günahkârların ateşten çıkartılması için şefaati. Bu ikinci şefaati, peygamberlerin biri diğerine havale etmezler, aksine onlar da bu şefaatte bulunurlar, ilim adamları da böyle bir şefaatte bulunurlar.

Kadı Ebû’l-Fadl Iyad der ki: Kıyâmet gününde Peygamberimizin beş tane şefaati vardır: Birincisi umumi şefaattir, ikincisi bir takım kimselerin hesapsız olarak cennete girdirilmeleri için yapacağı şefaattir, üçüncüsü günahları sebebiyle ateşe girmeleri gereken, ümmetinin muvahhidlerinden bir topluluk hakkında yapacağı şefaattir. Peygamberimiz, bu gibi kimseler hakkında ve yüce Allah’ın dilediği kimseler hakkında şefaatte bulunacak ve bunlar cennete gireceklerdir. İşte bid’atçi Haricîlerle Mutezilîlerin inkâr ettikleri şefaat budur. Bunlar, kendi bozuk asıl ilkelerine istinaden bu şefaatlerin sözkonusu olmayacağını söylemişlerdir. Bu ilkeleri ise, talisin ve takbih esaslarına mebni, aklî bakımdan herkesin hakettiğini bulması ilkesidir. Dördüncü şefaat, cehennem ateşine girmiş bazı günahkârlar hakkındaki şefaattir. Peygamberimizin ve onun dışındaki peygamberlerin, meleklerin ve diğer mü’min kardeşlerinin şefaati ile bu günahkârlar oradan çıkacaklardır. Beşincisi ise cennet ehlinin derecelerinin daha bir artıp yükselmesi için yapılacak şefaattir. Böyle bir şefaati ise, Mutezile de inkâr etmemektedir ve mahşerdeki ilk şefaati de inkâr etmemektedirler.

5. Yüce Allah’dan Peygamberin Şefaatini İstemek:

Kâdı Iyâd der ki: Müstefiz Müstefiz: Kelime olarak, yaygın, dolup taşan anlamında olup, hadis terimi olarak bazılarına göre; ikiden fazla rivâyet yolu bulunan, fakat mütevatir hadis derecesinde hadistir. Bazılarına göre “‘meşhur hadis” ile aynı şeydir. (Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Hadis Lâfızları, Ankara 1980. s. 332-333) nakil ile bildiğimize göre Selef-i Salih, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in şefaatini (Allah’dan) talep etmiş ve bunu arzulamışlardır. Buna göre: “Bir kimsenin, Allah’dan kendisine Peygamberin şefaatini nasib etmesini dilemesi mekruhtur. Çünkü onun şefaati ancak günahkârlara olacaktır” diyenlerin sözlerine iltifat edilmez. Çünkü Hazret-i Peygamberin şefaati, önceden de açıkladığımız gibi, hesabın hafifletilmesi için de, derecelerin artması için de olacaktır. Diğer taraftan aklı başında her kimse kusurlu olduğunu, Allah’ın affına muhtaç olduğunu, kendi ameline bel bağlamadığını, helâk edileceklerden olmaktan korktuğunu itiraf etmektedir. Şefaatin istenmemesi gerektiğinden söz edenlerin, dualarında mağfiret ve rahmet de istememeleri gerekir. Çünkü bunlar da günahkârlar için sözkonusudur. Bütün bu iddialar, selef ve halefin yaptıkları bilinen dualara muhaliftir. Buhârî’nin, Câbir b. Abdullah’tan rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim ezanı işittiğinde:

“Ey bu eksiksiz çağrının ve kılınan namazın Rabbi olan Allah’ım! Sen, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vesileyi, fazileti ihsan et. Ve onu kendisine va’dettiğin Makam-ı Mahmud’a ulaştır” diyecek olursa, kıyâmet gününde de benim şefaatim onun için helâl olur.” Buhârî, Ezan 8, Tefsir 17. sûre 11; Ebû Dâvûd, Salât 37; Tirmizî, Salat 43; Nesâî, Ezan 38; İbn Mâce, Ezan 4; Müsned, 111. 354.

İkinci görüş: Makam-ı Mahmud, kıyâmet gününde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem’)’a Livaü’l-Hamd diye bilinen sancağın verilmesidir.

Derim ki: Bu görüş ile birinci görüş arasında bir aykırılık yoktur. Çünkü, Hazret-i Peygamber, elinde Livaü’l-Hamd bulunduğu halde şefaatte bulunacaktır. Tirmizî Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kıyâmet gününde ben Âdemoğullarının efendisiyim. Ama övünmüyorum. Elimde hamd sancağı bulunacaktır, ama övünmüyorum. O gün, Âdem ve diğer bütün peygamberlerden benim sancağım altında bulunmayacak hiç bir peygamber olunmayacaktır…” Tirmizî, Tefsir 17. sûre 18. Menâkıb 1; Müsned, I, 281. 295.

Üçüncü görüş: Taberî’nin, Mücahid’in de aralarında bulunduğu bir kesimden naklettiği görüştür. Bu görüş sahipleri şöyle demişlerdir: Makam-ı Mahmud yüce Allah’ın, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kendisiyle birlikte Kimsisine oturtmalıdır. Bu görüşün sahipleri bu hususta bir de hadis rivâyet etmişlerdir. Taberî, oldukça aşırı ve gereksiz açıklamalarla bunu mümkün olabileceğini söyleyerek desteklemeye çalışmıştır. Ancak, böyle bir şey anlam itibariyle çok zor kabul edilebilir ve böyle bir şeyin olma ihtimali de çok uzaktır. Bununla birlikte böyle bir görüşün rivâyet edilmesinin reddedilmesine de gerek yoktur. Ancak bir açıklamanın ilme uygun bir şekilde tevil edilmesi gerekmektedir.

en-Nakkâş, Ebû Dâvûd es-Sicistanî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Bize göre bu hadisi inkâr eden kimse itham altındadır. Çünkü ilim ehli bu hadisi nakledip durmuşlardır. Böyle bir şeyin câiz olmayacağını kabul edenlere, bunu yorumlamayı ben üzerime alıyorum.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) ve Mücahid de derler ki: Önder ilim adamlarından herhangi bir kimse, eğer Kur’ân-ı Kerîmi tevil edip yorumluyor ise, bunların ilim ehlince kabul edilmemiş iki görüşleri (yorumları) vardır. Birincisi budur, ikincisi de yüce Allah’ın:

“O günde yüzler var ki, apaydınlıktır, Rabblerine bakıcıdırlar” (el-Kıyame, 75/22-23) âyetini; burada bakmak sözkonusu değildir, sevabı beklemek sözkonusudur, şeklindeki tevildir.

Derim ki: İbn Şihab bunu, “Tenzil hadis” diye bilinen hadiste sözkonusu etmektedir. Yine Mücahid’in bu âyeti tefsir ederken: Allah, onu (Muhammedi.) arşın üzerine oturtacaktır dediği rivâyet edilmiştir. Bu, imkânsız olan bir tevil değildir. Çünkü yüce Allah, bütün eşyayı da, arşı da yaratmadan önce bizatihi kaimdi, vardı. Daha sonra eşyayı yarattı. Ancak, eşyaya muhtaç olduğundan değil, kudret ve hikmetini izhar etmek, varlığı bilinsin, sapasağlam bütün fiillerini kemal derecesindeki ilim ve kudretiyle bildirsin diye. O, kendi nefsi için bir arş yarattı ve bu arşın üzerine ona temas etmesi sözkonusu olmaksızın ve dilediği keyfiyette istiva etti, yahut da arş onun için bir mekân oldu.

Denildiğine göre şanı yüce Allah, mekânı ve zamanı yaratmadan önceki sıfatı ne ise, şimdi de o sıfatlara sahiptir. Bu açıklamaya göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı arşın üzerinde oturtması ile yerin üzerine oturtması arasında bir fark yoktur. Çünkü, Allah arşın üzerine istiva etmesi, intikal, zail olmak ve ayakta durmak, oturmak gibi hal değişikliği şeklinde sözkonusu değildir. Arşın üzerinde yer kaplayacak bir halde istivası da düşünülemez. Aksine O, arşı üzerinde kendi nefsi hakkında haber verdiği şekilde ve keyfiyetsiz olarak istiva etmiştir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı Arşının üzerine oturtması, O’nun için Rububiyet sıfatını gerektirici veya Ubudiyet sıfatından çıkmasını gerektirecek bir hususiyet arz etmez. Aksine O, Hazret-i Peygamberin mevkiini yükseltmek ve diğer insanların üzerinde bir şeref sahibi olduğuna dikkat çekmek içindir. Haber kipi olarak: “Kendisiyle beraber” ifadesine gelince, bu da yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki, Rabbin nezdinde kiler…” (el-A’raf, 7/206.);

“Rabbim benim için nezdinde cennette bir ev yap.” (et-Tahrim, 66/11);

“Muhakkak ki Allah ihsan edenlerle beraberdir” (el-Ankebut, 29/69) âyetleri ve benzerlerinin dile getirdikleri şeyler ile aynı seviyededir. Bütün bunlar, rütbe, mevki, mazhariyet ve üstün derece ile alakalıdır, mekân ile ilgileri yoktur.

Dördüncü görüş, Biz. Peygamber’in şefaati ile ateşten çıkaracağı kimseleri çıkartmasıdır. Bu görüş, Câbir b. Abdullah’ın görüşü olup, bunu Müslim de nakletmektedir. Müslim, Îman 320. Biz de bunu “et-Tezkire” adlı kitabımızda zikretmiş bulunuyoruz. Başarı. Allah’tandır.

6. Teheccüd Namazı ve Makam-ı Mahmud:

İlim adamları, gece teheccüd namazı kılmanın, Makam-ı Mahmud’a ulaşmaya nasıl sebep teşkil ettiği konusunda farklı iki görüşe sahiptirler. Birinci görüşe göre şanı yüce Allah, dilediği fiili bu konudaki hikmet yönünü bizim bilmemiz sözkonusu olsun ya da olmasın, onun faziletine sebep kılabilir, ikinci görüşe göre gece namazında insanlardan ayrı, yaratıcı ile başbaşa kalmak ve O’na seslenmek sözkonusudur.

Yüce Allah, gece kıldığı namazda Rabbi ile başbaşa kalıp kendisine müracaatta bulunmayı ona ihsan etmiştir ki, Makam-ı Mahmud, da bu demektir. Bu makamda insanlar derecelerine göre biri diğerinden üstündür. Bunda en üstün derecede bulunanları ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) dır. Ona, kimseye verilmeyecek şeyler verilecek, hiçbir kimsenin yapamayacağı şefaati o yapacaktır. Diğer taraftan “umulur ki” ifadesi, yüce Allah tarafından yerine getirilmesi gereken bir va’ad anlamındadır.

“(……..): Bir makama” kelimesi, zarf olarak nasb edilmiştir. “… Bir makamda…” ya da; “… bir makama…” anlamındadır.

et-Taberî de Ebû Hüreyre’den, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Makam-ı Mahmud, kendisinde ümmetime şefaatte bulunacağım makamdır.” Taberî, XV. 145. 146 Buna göre makam, insanın üstün işleri görmek üzere duracağı yer demektir. Hükümdarın huzurunda çeşitli makam ve mevkilerin (protokol yerlerinin) bulunması gibi.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/isra-78/,https://kutsalayet.de/isra-80/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız