"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Ali İmran 194

Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığıyla bize vadettiğini ver. Kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz sen vaadinden dönmezsin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Rabbena ve atina ma va‘adtena ala rusulik (Rabbimiz elçilerinle vaat ettiklerini bize ver) ve la tuhzina yevme l-kiyame (kıyamet günü bizi rezil etme) inneke la tuhlifu l-mi‘ad (sen sözünden dönmezsin)

Mukatil Tefsiri
Müminler dualarını sürdürerek, “Rabbimiz! Peygamberlerinin diliyle bize vaat ettiğin şeyleri bize ver.” derler. Burada kastedilen, Allah’ın peygamberleri aracılığıyla müminlere vaat ettiği cennet ve nimetlerdir. Ardından, “Kıyamet günü bizi rezil etme.” diyerek azaptan korunmayı isterler. Son olarak da, “Şüphesiz sen verdiğin sözden dönmezsin.” diyerek Allah’ın vaadinin mutlaka gerçekleşeceğini ikrar ederler.

Taberi Tefsiri
Birisi bize şöyle sorarsa: Bu topluluğun, Allah’ın vaadini mutlaka yerine getireceğini ve O’nun vaadinden dönmesinin mümkün olmadığını bildikleri hâlde, Rabblerinden kendilerine vadettiği şeyi vermesini istemelerinin sebebi nedir?

Buna şöyle cevap verilir:

Bu konuda ilim ehli farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu söz dua şeklinde görünmekle birlikte haber anlamındadır. Buna göre sözün anlamı şöyledir: “Rabbimiz! Biz imana çağıran bir davetçiyi işittik ve iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, bizi iyilerle birlikte vefat ettir ki peygamberlerin aracılığıyla bize vadettiğini bize veresin ve kıyamet günü bizi rezil etmeyesin.” Onlara göre bu söz, “Bizi iyilerle birlikte vefat ettir, sonra da bize vadettiğini ver” anlamında değildir. Çünkü onlar Allah’ın vaadinden dönmeyeceğini ve peygamberlerinin diliyle vaat ettiği şeyi mutlaka yerine getireceğini bilmektedirler. Bu vaat dua ile elde edilen bir şey değil, Allah’ın lütfuyla verdiği ve sonra da gerçekleştirdiği bir nimettir.

Diğerleri ise şöyle demiştir: Bu söz gerçek anlamıyla dua ve istektir. Ancak onların maksadı, Allah’ın peygamberlerinin diliyle vaat ettiği ikram ve nimetlere erişen kimselerden olmayı istemektir. Yoksa kendilerini zaten bu nimete layık görüp, sonra da Allah’tan vaadini yerine getirmesini istemiş değillerdir. Çünkü eğer maksat bu olsaydı, kendilerini temize çıkarmış ve Allah katında mükâfatı hak ettiklerine şahitlik etmiş olurlardı. Bu ise fazilet sahibi müminlerin özelliği değildir.

Başka bir grup ise şöyle demiştir: Onların bu sözü söylemelerinin sebebi, Allah’ın kendilerine kâfir düşmanlarına karşı yardım, zafer ve hak sözünü üstün kılma vaadini bir an önce gerçekleştirmesini istemeleridir. Çünkü Allah’ın vaadinden dönmeyeceğinden şüphe etmeleri mümkün değildir. Fakat kendilerine yardımın ne zaman geleceği bildirilmemişti. Bu yüzden zaferin sevincine ve bedenlerinin rahatlamasına kavuşmak için bunun çabuklaştırılmasını istemişlerdir.

Bana göre doğruya en yakın görüş şudur: Bu sıfatlar, Allah ve Resulü uğruna yurtlarını ve vatanlarını terk ederek hicret eden Resulullah’ın ashabını ve onların yolundan giden müminleri anlatmaktadır. Bunlar Allah’a şöyle yalvarmışlardır: “Rabbimiz! Kâfir düşmanlarımıza karşı bize vaat ettiğin yardımını bir an önce gerçekleştir. Çünkü sen vaadinden dönmezsin. Fakat onların cezalandırılmasını ertelemen ve onlara mühlet vermen karşısında sabrımız daralmaktadır. Onlarla savaşmayı ve onlara karşı bize zafer vermeni çabuklaştır.”

Bu görüşün doğruluğunu sonraki âyet göstermektedir:

“Rableri onların dualarını kabul etti ve şöyle buyurdu: Ben sizden erkek olsun kadın olsun hiçbir çalışanın amelini boşa çıkarmam. Hepiniz birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, benim yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenler…” (Âl-i İmrân 195)

Bu âyetler, onların hicret eden ve Allah yolunda mücadele eden kimseler olduklarını göstermektedir.

İlk görüşü savunanların söyledikleri Arap dilinin kullanımına da uygun değildir. Çünkü Araplar “Ey Rabbimiz, bize şunu yap” sözünü “Bunu yapmak için bize şunu yap” anlamında kullanmazlar. Eğer bu caiz olsaydı bir kimsenin diğerine: “Bana gel ve benimle konuş” derken “Bana gel ki benimle konuşasın” demesi de caiz olurdu. Oysa bu Arap dilinde bilinmeyen bir kullanımdır. Aynı şekilde “Bize vadettiğini ver” ifadesinin “Bizi onu alanlardan kıl” anlamına gelmesi de sözün zahirine uygun değildir. Her ne kadar sonuç itibarıyla böyle bir anlam çıkarılabilse de, lafzın açık anlamı bu değildir.

Buna göre âyetin anlamı şöyledir:

“Rabbimiz! Peygamberlerinin diliyle bize vaat ettiğin şeyi ver. Hak sözünü üstün kılacağını, bize yardım ederek sana karşı gelen, sana düşmanlık eden ve senden başkasına kulluk eden kimselere karşı bizi destekleyeceğini vaat ettin. Bunu bize çabuklaştır. Çünkü biz senin vaadinden dönmeyeceğini biliyoruz. Kıyamet günü de bizi rezil etme, günahlarımız sebebiyle bizi insanların önünde utandırma. Bilakis günahlarımızı ört ve bizi bağışla.”

Kâsım bize rivayet etti. Dedi ki: Hüseyin rivayet etti. Dedi ki: Haccâc, İbn Cüreyc’den rivayet etti. İbn Cüreyc, “Rabbimiz! Peygamberlerinin aracılığıyla bize vadettiğini ver.” sözü hakkında şöyle demiştir:

“Bu, Allah’ın peygamberleri aracılığıyla verdiği vaadin gerçekleşmesini istemektir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

https://kutsalayet.de/ali-imran-193/,https://kutsalayet.de/ali-imran-195/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız