"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Ali İmran 135

Onlar, bir hayâsızlık yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlar, günahları için bağışlanma dilerler. Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, yaptıkları üzerinde bile bile ısrar etmezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine iza fealu fahişeten (çirkin bir iş yaptıklarında) ev zalemu enfusehum (ya da kendilerine zulmettiklerinde) zekeru llaha (Allah’ı anarlar) fe-stagferu li-zunubihim (günahları için bağışlanma isterler) ve men yagfiru z-zunube illa llah (günahları Allah’tan başka kim bağışlar) ve lem yusirru ala ma fealu (yaptıklarında ısrar etmezler) ve hum ya‘lemun (bile bile)

Mukatil Tefsiri
“Bir hayâsızlık yaptıkları zaman” ifadesi zina anlamındadır.

Bunun sebebi şudur: Bir adam savaşa çıkmış ve ailesi ile çocuklarını başka bir adama emanet etmişti. Şeytan o adama, savaşta bulunan kişinin hanımı hakkında vesvese verdi. Adam kadına meyletti ve zina dışında, sonradan pişman olduğu bazı davranışlarda bulundu.

Bunun üzerine Ebû Bekir’e giderek:

— Helâk oldum, dedi.

Ebû Bekir:

— Seni helâk eden nedir? diye sordu.

Adam:

— Bir erkeğin kadından elde edebileceği şeylerden, cinsel birleşme dışında hemen hemen hepsini yaptım, dedi.

Ebû Bekir:

— Yazık sana! Allah’ın savaşta bulunan kimse için gösterdiği kıskançlığı, evinde oturan kimse için göstermediğini bilmiyor musun? dedi.

Sonra Ömer’e rastladı ve durumu ona anlattı. Ömer de Ebû Bekir’in söylediğinin aynısını söyledi.

Daha sonra Nebî’ye geldi ve durumu anlattı. Nebî de ona aynı şeyi söyledi.

Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayeti indirdi:

“Onlar, bir hayâsızlık yaptıkları zaman…” (Âl-i İmrân 135)

Buradaki “hayâsızlık” zinadır.

“Yahut kendilerine zulmettikleri zaman” ifadesi ise, zina derecesine varmayan fakat kadından elde ettiği diğer davranışları ifade etmektedir.

“Allah’ı hatırlayıp günahları için bağışlanma dilerler. Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir?” (Âl-i İmrân 135)

“Yaptıkları üzerinde ısrar etmezler” yani işledikleri günah üzerinde devam edip kalmazlar.

“Bile bile” ifadesi de bunun bir günah ve Allah’a karşı bir isyan olduğunu bilmeleri anlamındadır. (Âl-i İmrân 135)

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın şu sözüyle kastettiği şudur: “Ve onlar ki bir çirkinlik yaptıkları zaman…” Cennet, sıfatı anlatılan ve takva sahipleri için hazırlanmış olan cennettir. Bunlar, bollukta ve darlıkta infak edenlerdir; ayrıca bir çirkinlik işlediklerinde de böyledirler. Bütün bu nitelikler, Yüce Allah’ın: “Genişliği göklerle yer kadar olan ve takva sahipleri için hazırlanmış bulunan cennete…” (Âl-i İmrân 133) buyruğunda sözünü ettiği takva sahiplerinin sıfatlarıdır.

Nitekim Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ca‘fer b. Süleyman, Sâbit el-Bünânî’den nakletti. Sâbit şöyle dedi: Hasan’ın şu ayeti okuduğunu işittim: “Onlar ki bollukta ve darlıkta infak ederler, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah da iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân 134) Sonra şu ayeti okudu: “Ve onlar ki bir çirkinlik yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar da günahları için bağışlanma dilerler…” tâ “Çalışanların mükâfatı ne güzeldir.” ayetine kadar. Sonra şöyle dedi: “Bu iki nitelik aynı kişinin nitelikleridir.”

İbn Humeyd bize rivayet etti; dedi ki: Cerîr, Mansûr’dan, o da Mücâhid’den nakletti. Mücâhid, “Ve onlar ki bir çirkinlik yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman…” ayeti hakkında şöyle dedi: “Bunlar iki günahtır. Fahişe bir günahtır, kendilerine zulmetmeleri de bir günahtır.”

Fahişe, aslında bir fiilin sıfatıdır. Sözün anlamı: “Onlar, çirkin bir fiil işledikleri zaman…” demektir. Fahişenin anlamı ise Allah’ın izin vermediği, çirkin bir davranıştır. Fuhuşun aslı çirkinlik ve her şeyde sınırı ve ölçüyü aşmaktır. Bundan dolayı aşırı derecede uzun kimse için “çok uzun, ölçüyü aşmış” anlamında “fâhişü’t-tûl” denilir. Yine bundan dolayı çirkin ve ölçüsüz söz için “fâhiş söz” denir. Böyle söz söyleyen kişi hakkında da “sözünde fuhuş yaptı” denilir.

Bazıları burada geçen “fahişe”nin zina anlamına geldiğini söylemiştir.

Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Abbas b. Abdülazîm rivayet etti; dedi ki: Habbân bize rivayet etti; dedi ki: Hammâd, Sâbit’ten, o da Câbir’den nakletti. Câbir, “Ve onlar ki bir çirkinlik yaptıkları zaman…” ayeti hakkında şöyle dedi: “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki bu, zina eden topluluktur.”

Muhammed bize rivayet etti; dedi ki: Ahmed bize rivayet etti; dedi ki: Esbât, Süddî’den nakletti. Süddî şöyle dedi: “Buradaki fahişe zinadır.”

Yüce Allah’ın: “Veya kendilerine zulmettikleri zaman” buyruğu ise, kişinin kendisine yapmaması gereken bir şeyi yapması anlamındadır. Onların yaptıkları bu şey, Allah’a isyan ederek kendileri için cezayı gerektiren fiilleri işlemeleridir.

Nitekim İbn Vekî‘ bize rivayet etti; dedi ki: Babam, Süfyân’dan, o da Mansûr’dan, o da İbrahim’den nakletti. İbrahim, “Ve onlar ki bir çirkinlik yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman…” ayeti hakkında şöyle dedi: “Zulüm fahişedendir, fahişe de zulümdendir.”

“Allah’ı hatırladılar” buyruğu ile kastedilen, işledikleri günah sebebiyle Allah’ın tehdidini hatırlamalarıdır.

“Bunun üzerine günahları için bağışlanma dilediler” buyruğu ise, Rablerinden günahlarının üzerini örtmesini ve bu günahlardan dolayı kendilerini cezalandırmamasını istemeleri demektir.

“Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir?” buyruğu ise şu anlama gelir: Günah işleyeni affedip onun günahını örten Allah’tan başka kim vardır?

“Yaptıkları üzerinde ısrar etmediler” buyruğu ise, işledikleri günahlar ve işledikleri isyanlar üzerinde devam etmediler demektir.

“Bile bile” buyruğu ise, Allah’ın bu günahları yasakladığını ve bunlara karşı ceza vaadinde bulunduğunu bildikleri hâlde o günahlar üzerinde kasten kalıp devam etmediler demektir.

Rivayet edilmiştir ki bu ayet, ümmetimize bir kolaylık ve hafiflik olarak indirilmiştir. Çünkü İsrailoğulları günahları konusunda çok ağır bir imtihanla karşı karşıya bırakılmışlardı.

Kasım bana rivayet etti; dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Haccâc, İbn Cüreyc’den, o da Atâ b. Ebî Rebâh’tan nakletti. Onlar şöyle demişlerdi:

“Ey Allah’ın Nebisi! İsrailoğulları Allah katında bizden daha mı değerlidir? Çünkü onlardan biri günah işlediğinde, sabah olunca günahının kefareti kapısının eşiğine yazılmış olurdu: Kulağını kes! Burnunu kes! Şunu yap!”

Bunun üzerine Resul sustu. Ardından şu ayetler nazil oldu:

“Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği göklerle yer kadar olan, takva sahipleri için hazırlanmış cennete koşuşun…” (Âl-i İmrân 133)

ayetinden,

“Ve onlar ki bir çirkinlik yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar da günahları için bağışlanma dilerler…” (Âl-i İmrân 135)

ayetinin sonuna kadar.

Bunun üzerine Resul şöyle buyurdu:

“Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi?”

Sonra bu ayetleri okudu.

Kasım bana rivayet etti; dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Ömer b. Ebî Halîfe el-Abdî, Ali b. Zeyd b. Cüd‘ân’dan nakletti. O şöyle dedi:

İbn Mesud şöyle dedi: “İsrailoğulları günah işlediklerinde, sabahleyin kapılarının üzerine günahları ve kefaretleri yazılırdı. Bize ise bundan daha hayırlısı olarak bu ayet verilmiştir.”

İbn Humeyd bize rivayet etti; dedi ki: Yahyâ b. Vâdıh bize rivayet etti; dedi ki: Ca‘fer b. Süleyman, Sâbit el-Bünânî’den nakletti. Sâbit şöyle dedi:

“Kim bir kötülük işler veya kendisine zulmederse…” (Nisâ 110) ayeti nazil olunca İblis korkudan ağladı.

Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ca‘fer b. Süleyman, Sâbit el-Bünânî’den nakletti. Sâbit şöyle dedi:

Bana ulaştığına göre İblis, “Ve onlar ki bir çirkinlik yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman…” ayeti nazil olunca ağladı.

Muhammed b. Müsennâ bize rivayet etti; dedi ki: Muhammed b. Ca‘fer bize rivayet etti; dedi ki: Şu‘be bize rivayet etti; dedi ki:

Osman Mevlâ Âli Ebî Akîl es-Sekafî’yi dinledim. O da Ali b. Rebîa’dan, o da Fezâre kabilesinden Esmâ veya İbn Esmâ denilen bir kişiden, o da Ali’den nakletti. Ali şöyle dedi:

“Ben Resul’den bir şey işittiğim zaman Allah onunla bana dilediği kadar fayda verirdi. Bana Ebû Bekir anlattı —Ebû Bekir doğru söyledi— ki Nebi şöyle buyurdu:

‘Bir kul’ —Şu‘be, ‘Müslüman bir kul’ dediğini zannediyorum— ‘bir günah işler, sonra abdest alır, ardından iki rekât namaz kılar, sonra o günahı için Allah’tan bağışlanma dilerse…’”

Şu‘be dedi ki: Sonra şu iki ayetten birini okudu:

“Kim bir kötülük işlerse onunla cezalandırılır.” (Nisâ 123)

veya

“Ve onlar ki bir çirkinlik yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman…” (Âl-i İmrân 135).

İbn Vekî‘ bize rivayet etti; dedi ki: Babam bize rivayet etti. Fazl b. İshak da bize rivayet etti; dedi ki: Vekî‘, Mis‘ar ve Süfyân’dan, onlar Osman b. Muğîre es-Sekafî’den, o da Ali b. Rebîa el-Vâlibî’den, o da Esmâ b. Hakem el-Fezârî’den, o da Ali b. Ebî Talib’den nakletti. Ali şöyle dedi:

“Ben Resul’den bir hadis işittiğim zaman Allah onunla bana dilediği kadar fayda verirdi. Bana Resul’den başkası hadis naklederse ona yemin ettirirdim. Yemin edince de onu tasdik ederdim. Ebû Bekir bana anlattı —ve Ebû Bekir doğru söyledi— ki Resul şöyle buyurdu:

‘Bir adam günah işler, sonra abdest alır, sonra namaz kılar’ —ravilerden biri ‘iki rekât’ dedi, diğeri ise— ‘namaz kılar ve Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah onu bağışlar.’”

Zübeyr b. Bekkâr bize rivayet etti; dedi ki: Sa‘d b. Ebî Saîd el-Makburî, kardeşinden, o da dedesinden, o da Ali b. Ebî Talib’den nakletti. Ali şöyle dedi:

“Resul’den bana hadis nakleden herkesin, onu gerçekten Resul’den duyduğuna dair Allah adına yemin etmesini isterdim. Ancak Ebû Bekir hariç; çünkü o yalan söylemezdi.”

Ali şöyle dedi:

“Ebû Bekir bana anlattı ki Resul şöyle buyurdu:

‘Bir kul günah işler, sonra günahını hatırladığında kalkar, abdest alır, iki rekât namaz kılar ve o günahı için Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah onu bağışlar.’”

“Allah’ı hatırladılar da günahları için bağışlanma dilediler” buyruğunun tefsiri daha önce açıklandığı gibidir. Tefsir ehli de buna yakın açıklamalar yapmıştır.

İbn Humeyd bize rivayet etti; dedi ki: Seleme bize rivayet etti; dedi ki: İbn İshak şöyle dedi:

“Ve onlar ki bir çirkinlik yaptıkları zaman…” yani bir günah işlediklerinde; “veya kendilerine zulmettikleri zaman” yani bir isyan işlediklerinde, Allah’ın o husustaki yasağını ve haram kıldığını hatırladılar, bunun için bağışlanma dilediler ve günahları Allah’tan başka kimsenin bağışlamayacağını bildiler.

“Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir?” buyruğuna gelince; burada Allah lafzı merfudur. Çünkü öncesinde olumsuzluk lafzı bulunmamaktadır. “İllâ”dan sonraki kelime, ancak öncesindeki kelime nekre olup yanında olumsuzluk bulunduğunda ona uyarak merfu olur. Meselâ: “Evde senden başka kimse yoktur.” denildiğinde böyledir. Ama “Topluluk kalktı, baban hariç.” denildiğinde, baban kelimesinin mansup olması gerekir.

Burada “Kim günahları bağışlar?” ifadesi sılasıyla birlikte marife durumundadır. Bunun merfu gelmesi, sözün anlamı itibarıyladır. Çünkü mana şöyledir: “Günahları bağışlayan biri var mı?” veya “Günahları Allah’tan başka hiç kimse bağışlamaz.” Bu sebeple “Allah” lafzı, lafzın değil mananın gereği olarak merfu gelmiştir.

“Yaptıkları üzerinde ısrar etmediler ve onlar biliyorlardı” buyruğuna gelince; tefsir ehli burada geçen “ısrar”ın anlamı konusunda ihtilaf etmiştir.

Bazıları şöyle demiştir:

Bunun anlamı, işledikleri günah üzerinde sabit kalmamaları ve ona devam etmemeleridir. Aksine tevbe edip bağışlanma dilemişlerdir.

Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Bişr bize rivayet etti; dedi ki: Yezîd bize rivayet etti; dedi ki: Saîd, Katâde’den nakletti. Katâde şöyle dedi:

“Yaptıkları üzerinde ısrar etmediler ve onlar biliyorlardı.” İsrardan sakının. Çünkü öncekiler ancak ısrarları sebebiyle helak oldular. Allah korkusu onları Allah’ın haram kıldığı şeylerden alıkoymuyordu. İşledikleri günahtan tevbe etmiyorlardı. Nihayet ölüm onlara bu hâl üzere geldi.

Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Katâde’den nakletti. Katâde şöyle dedi:

“Israr ederek Allah’a isyan etmeye devam ederlerdi. Allah korkusu onları engellemiyordu; sonunda Allah’ın emri geliverdi.”

İbn Humeyd bize rivayet etti; dedi ki: Seleme, İbn İshak’tan nakletti. İbn İshak şöyle dedi:

“Yaptıkları üzerinde ısrar etmediler ve onlar biliyorlardı.” Yani bana ortak koşanların yaptığı gibi isyan üzerinde devam etmediler.

Bazıları da şöyle demiştir:

Bunun anlamı, günahı işlemeye yöneldiklerinde onu gerçekleştirmemeleridir.

Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Hasan’dan nakletti. Hasan şöyle dedi:

“Kulun bir günah işlemesi ve tevbe edinceye kadar onda kalması, ısrardır.”

Muhammed b. Amr bize rivayet etti; dedi ki: Ebû Âsım, İsa’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den nakletti. Mücâhid, “Yaptıkları üzerinde ısrar etmediler” ayeti hakkında şöyle dedi:

“Onu işlememişlerdir.”

Bazıları ise şöyle demiştir:

Israrın anlamı, günah karşısında susmak ve istiğfarı terk etmektir.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Ahmed b. Mufaddal, Esbât’tan, o da Süddî’den nakletti. Süddî şöyle dedi:

“Yaptıkları üzerinde ısrar etmediler ve onlar biliyorlardı.” Yani susup istiğfarı terk etmediler.

Bize göre bu görüşler içinde doğruya en yakın olanı şudur: Israr, kişinin günah üzerinde bilerek devam etmesi veya tevbe etmeyi terk etmesidir.

Çünkü Allah Teâlâ günah işleyenleri, günah üzerinde ısrar etmemeleri sebebiyle övmüştür:

“Ve onlar ki bir çirkinlik yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar da günahları için bağışlanma dilerler. Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, yaptıkları üzerinde bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmrân 135)

Eğer günahı işlemek başlı başına ısrar olsaydı, istiğfarın anlaşılır bir anlamı kalmazdı. Çünkü istiğfar, günahdan tevbe etmek ve pişman olmaktır. İşlenmemiş bir günah için istiğfarın bir anlamı yoktur.

Resul’den şu hadis de rivayet edilmiştir:

“Bir kimse günde yetmiş defa aynı günaha dönse bile istiğfar ettiği sürece ısrar etmiş sayılmaz.”

Bu hadisi Hüseyin b. Yezîd es-Sebîî rivayet etti; dedi ki: Abdülhamîd el-Hammânî, Osman b. Vâkıd’dan, o da Ebû Nasîre’den, o da Ebû Bekir’in azatlısından, o da Ebû Bekir’den, o da Resul’den nakletti.

Eğer günahı işlemek ısrar sayılmış olsaydı, bu hadisin bir anlamı kalmazdı. Çünkü bir fiil sebebiyle kişiye verilen isim, başka bir şeyle ortadan kalkmaz. Nasıl ki tevbe etmek zinakârdan “zinakâr”, katilden “katil” ismini kaldırmıyorsa; burada da durum böyledir. Bu hadis, istiğfar eden kişinin günahı üzerinde ısrarcı olmadığını açıkça göstermektedir. Böylece ısrarın günahı işlemek değil, günah üzerinde devam etmek olduğu anlaşılmış olmaktadır.

Tefsir ehli, “ve onlar biliyorlardı” ifadesi hakkında da ihtilaf etmiştir.

Bazıları şöyle demiştir:

Anlamı, günah işlediklerini bilmeleridir.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Ahmed b. Mufaddal, Esbât’tan, o da Süddî’den nakletti. Süddî şöyle dedi:

“Ve onlar biliyorlardı.” Yani günah işlediklerini biliyorlardı; sonra da o günah üzerinde kalıp istiğfar etmiyorlardı.

Bazıları da şöyle demiştir:

Anlamı, yaptıkları şeyin Allah’a isyan olduğunu bilmeleridir.

İbn Humeyd bize rivayet etti; dedi ki: Seleme, İbn İshak’tan nakletti. İbn İshak şöyle dedi:

“Ve onlar biliyorlardı.” Yani Allah’tan başkasına kulluğu kendilerine haram kıldığımı biliyorlardı.

Ebû Ca‘fer dedi ki:

Bu görüşlerden hangisinin daha doğru olduğunu daha önce açıklamış bulunuyoruz.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

https://kutsalayet.de/ali-imran-134/,https://kutsalayet.de/ali-imran-136/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız