"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Hud 107

Gökler ve yer durdukça, orada ebedî kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği hariç. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapandır.

Diyanet Vakfı
Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedi kalacaklardır. Çünkü Rabbin, istediğini hakkıyla yapandır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar gökler ve yer ayakta durdukça orada ebediyyen kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği kadarı müstesna. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapandır.

“Onlar gök ve yer ayakta durdukça orada ebediyyen kalıcıdırlar” âyetindeki:

“Ayakta durdukça,” lâfzı zarf olarak nasb mahal-Ündedir. Yani gökler ve yer devam ettikçe, demektir. İfadenin takdiri ise devam ettikleri süre boyunca, şeklindedir.

Bunun te’vilî hususunda farklı görüşler vardır. Aralarında ed-Dahhâk’ın da bulunduğu bir kesime göre şu demektir: Cennet ve cehennemin seraâvâtı ve arzı devam ettikleri sürece…

Semâ başının üstünde bulunan ve seni gölgelendiren herşeyin adıdır. Arz ise ayağın ile üzerine bastığın yerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyurulmaktadır: “Cennetten dilediğimiz yere konmak üzere, arzı bize miras veren Allah’a hamdolsun.”(ez-Zümer, 39/74)

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah burada bildiğimiz dünya semâ ve arzını kastetmiş ve bunu Arapların bir şeyin devam etmesi ve ebediliğine dair haber vermek şeklindeki adetlerine göre ifade kullanmıştır. Nitekim Arapların; sonu gelmeksizin uzun bir vakit anlatmak istediklerinde kullandıkları ifadelerden olan: Gece kararıp etrafı örttüğü yahut bir sel akıp gittiği, ya da gece gündüz değişip durduğu, güvercinler ötüştüğü, gökler ve yer devam ettiği sürece… ve buna benzer deyimleri bu kabildendir. Yüce Allah da bununla onlara kâfirlerin bu azâb içerisinde ebedî bırakılacaklarını anlatmaktadır. Her ne kadar göklerin ve yerin zeval bulacağını, başka yerde haber vermiş olsa bile (burada Arapların anlatım üslûblarına uygun ifade kullanılmıştır).

İbn Abbâs’tan da nakledildiğine göre yaratılmış bütün eşyanın ash Arş’ın nurundandır. Gökler ve yer de âhirette bu alındıkları nura geri döndürüleceklerdir. Dolayısı ile gökler ve yer Arş’ın nurunda ebedî ve daimîdirler.

“Rabbinin dilediği kadarı müstesna” anlamındaki âyet nasb mahallindedir. Çünkü bu birinci türden (müstesna minh’in türünden) olmayan (munkatı’) bir istisnadır. Bu hususta on farklı görüş vardır:

1- Bu istisna yüce Allah’ın:

“Ateştedirler” âyetinden istisna edilmiştir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Rabbinin, bazılarını buradan (ateşten) geri bırakmayı diledikleri müstesna. Bu Ebû Nadra’nın. Ebû Said el-Hudrî ve Câbir (radıyallahü anh)dan naklettiği bir görüştür. Burada (akıl sahipleri için kullanılan):in kullanılmaması maksadın şahislar değil sayı olmasından dolayıdır. Bu da;

“Size helal olan” (en-Nisa, 4/3) âyetine benzemektedir. Ebû Nadra’dan, o Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan (dedi ki): “Allah’ın -masiyet ile bedbaht olsalar dahi- cehenneme sokmak istemediği kimseler müstesnadır” demektir.

2- Buradaki İstisna mü’min, günahkâr kimselerin belli bir süre cehennemde kaldıktan sonra çıkartılmaları hakkındadır. Buna göre yüce Allah’ın:

“Bedbaht olanlar” âyeti kâfirler ve günahkârlar hakkında umumidir. İsüsnâ da “ebediyyen kalıcıdırlar” âyetinden yapılmış olur. Bunu da Katâde, ed-Dahhâk, Ebû Sinan ve başkaları ifade etmişlerdir, Enes b. Malik yoluyla gelen sahih hadiste de şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bir takım insanlar cehenneme gireceklerdir. Nihayet bunlar ateşte yanıp kömür gibi olacaklarında oradan çıkartılırlar ve cennete girerler. Bu sefer: İşte bunlar cehennemilerdir, denilir.” Müsned, III, 144. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/93- âyet, 7. başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

3- İstisna yüksek hırıltılarla ve inleyerek solumadan yapılmıştır. Yani Rabbinin sözünü etmediği azâb çeşitleri arasından olmak üzere onların yüksek hırıltılarla ve inleyerek solumaları vardır. Cennet ehlinin de aynı şekilde sözünü ettiği ve etmediği pek çok nimetleri vardır. Bu açıklamayı İbnu’l-Enbarî nakletmektedir.

4- İbn Mes’ûd dedi ki: “Onlar gökler ve yer ayakta durdukça orada ebediyyen kalıcıdırlar” yani orada ölmezler ve oradan çıkamazlar. “Rabbinin dilediği kadarı müstesnadır.” Bu ise ateşe emir verip ateşin onları yiyip bitirmesi, sonra da onları yeniden yaratması demektir.

Derim ki: Bu görüş özel olarak kâfir hakkındadır ve istisna da yenilmeleri ve yeniden yaratılmaları hususunda ondan (kâfirin kendisinden) yapılmıştır.

5- Buradaki; “Müstesna” istisna edatı olan; “Dışında, hariç” anlamında olmasıdır. Konuşma esnasında benimle beraber Zeyd dışında kimse yoktur, benim senin üzerinde önceden alacağım olan bin dirhem dışında, iki bin dirhemim daha vardır, demek gibi. Buna göre anlam şöyledir denilmiştir: Rabbinin dilediği ebedilikten ayrı olarak, gökler ve yer ayakta kaldıkları sürece…

6- Bu, “çıkartılmak”tan yapılan bir istisnadır. Kendisi ise onları oradan çıkartmak istemez. Mesela, bir kimse belli bir fiili yapmaya devam edip bunun üzerinde ısrar etmekte iken, ben bu işi -başkasını yapmayı istemem müstesna- yapmak istiyorum, demesine benzer.

Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Elbetteki O, onları oradan çıkartmayı dilese çıkartır, fakat onlara kendilerinin orada ebediyyen kalacaklarını bildirmiştir. Bu iki görüşü de ez-Zeccâc dilbilginlerinden nakledip der ki: Meâni (el-Kur’ân’a) dair eser yazan kimselerin bu konuda iki görüşü daha vardır. Bu iki görüşten birisine göre: “Onlar gökler ve yer ayakta durdukça orada ebediyyen kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği kadarı müstesna” âyetindeki istisna onların kabirlerinin başında duracakları ve hesaba çekilecekleri, dünyada, berzah âleminde kaldıkları süre ile hesab için duracakları süredir.

7- Diğer bir görüşe göre ise buradaki istisna, nimet ve azaba yapılacak fazlalık hakkındadır. İfadenin takdiri de şöyle olur: “Onlar gökler ve yer ayakta durdukça orada ebediyyen kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği kadar müstesna” Rabbinin nimet ehline arttırmayı dilediği nimet kadar ile cehennemliklere arttırmayı dilediği azâb miktarı müstesna.

Derim ki: Buna göre ebediliğin artunlmasındaki istisna, dünyada bildiğimiz gök ve yerin kalıcılık süresine yapılacak ziyade ile ilgilidir. Bu görüşü et-Tirmizî el-Hakîm, Ebû Abdullah Muhammed b. Ali tercih etmiştir. Yani onlar orada göklerin ve yerin devam edeceği kadar ebedî kalacaklardır. Bu ise âlemin devam edeceği süredir. Göğün ve yerin de değişikliğe uğrayacakları bir vakitleri vardır ki o da yüce Allah’ın şu âyetinde söz konusu edilmektedir:

“O gün yer başka bir yerle değiştirilecektir.” (İbrahim, 14/48)

Şanı yüce Allah, Âdemoğullarını yaratmış ve onlarla alışverişe girmiştir. Canlarını ve mallarını kendilerinden cennet karşılığında satın almıştır. İşte misak (ahitleşme) günü bu esasa göre onlarla alışveriş yapmıştır. Bu sözünü yerine getirene cennet vardır. Kendisini esarete teslim eden ise, göklerin ve yerin devamı süresince cehennemde ebedi kalır. Çünkü gökler ve yer böyle bir alışveriş muamelesi dolayısıyla devam ederler. Cennet ehli için de bu kadar miktar cennette ebedilik vardır. İşte bu muamelenin gerektirdiği süre sona erdi mi hepsi de artık Allah’ın meşîetine tabi olurlar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Biz göklerle yeri ve ikisinin arasında olanları oynayalım diye yaratmadık. Biz onları ancak hak ile yarattık.” (ed-Duhân, 44/38-39) Böylelikle her iki yurdun sakinleri göklerin ve yerin devamı miktarınca orada ebediyyen bırakılırlar. İşte bu miktar rububiyetin azamet hakkıdır. Daha sonra yüce Allah Ehadiyyet hakkı dolayısıyla her iki yurdun sakinleri için de ebediliği vacib kılar. Buna göre kim Allah’ın Ehadiyyetini muvahhid olarak Allah’ın huzuruna çıkacak olursa, kendi yurdunda (cennette) ebedi kalır. Her kim de Allah’ın Ehadiyetine bir başka ilahı şirk koşarak Allah’ın huzuruna varırsa, o da cehennem hapsinde ebediyyen kalacaktır. Böylelikle yüce Allah kalacakları ebedî sürenin miktarını da bildirmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Rabbinin dilediği kadarı müstesnadır.” Yani hiçbir şekilde sonu gelmeyeceğinden ötürü kalblerin takdir etmekten aciz kalacağı uzunca bir süre “azabta kalacaklardır.”

O halde cennetliklerin de, cehennemliklerin de her iki yurtta ebedi kalışları onların itikİsimleri sebebiyledir.

8- Şöyle de denilmiştir: Buradaki; “Müstesnadır” iradesi “vav” anlamındadır. Bunu da el-Ferrâ’ ve kimi nazar (kelâm) âlimleri söylemişlerdir ki, bu da sekizinci görüştür. Anlamı da şöyle olur: Dünyadaki göklerin ve yerin devamı süresine, Allah’ın dilediği kadar ebedilik süresi de vardır. Nitekim, yüce Allah’ın:

“Zulmedenler müstesna.” (el-Bakara, 2/150) âyeti ile ilgili olarak;

“… ve zulmedenler de” anlamında olduğu söylenmiştir. Şair de şöyle demektedir:

“Her kardeş, kardeşinden ayrılacaktır; babanın ömrü hakkı için;

Ve illa ki kutup yıldızları da,”

“Ve kutub yıldızları da ayrılacaklardır” anlamındadır.

Ebû Muhammed Mekkî de der ki: Bu açıklama şekli yani İstisna edatının “vav” anlamına gelmesi Basralılara göre uzak bir ihtimaldir. Zaten buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/150. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

9- Anlamın; Rabbinin dilediği gibi… şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın. Ancak geçmiş olan müstesna” (en-Nisa, 4/22) âyeti, bu da geçmişte olduğu gibi… anlamındadır ki, dokuzuncu görüş de budur.

10- Yüce Allah’ın:

“Rabbinin dilediği kadarı müstesnadır” âyeti şeriatın benzeri herbir sözde kullanmayı teşvik eltiği İstisna kabilindendir. Bu da yüce Allah’ın şu âyeti gibidir:

“Allah’ın izniyle elbette Mescid-i Haram’a korkusuzca, emniyetle… gireceksiniz.” (el-Feth, 48/22) Buradaki bu istisna (inşaallah demek) Allah tarafından vaadedildiği için vacip olan bir şey hakkında kullanılmıştır. Böyle bir istisna da aynı şekilde şart hükmündedir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Şayet Rabbin dilerse… demek olup, bu gibi istisna ne muttasıl, ne de munkatı’ olmakla nitelendirilebilir. Bunu da şanı yüce Allah’ın şu âyeti desteklemekte ve güçlendirmektedir: ” … Bu arkası kesilmeyen bir bağıştır.”

Buna yakın bir açıklama da Ebû Ubeyd’den nakledilmektedir. O der ki: Yüce Allah’ın meşîeti önceden beri her iki kesimin, herbirisi kendi yurtlarında ebedî kalacakları şeklinde vukua geldi ve istisna lâfzı da vaki oldu. Ancak ebedilik hususundaki azimet bundan öncedir. Bu da şanı yüce Allah’ın:

“Elbette Mescid-i Haram’a -inşaallah- korkusuzca, emniyetle… gireceksiniz.” (el-Feth, 48/27) âyetindeki istisna gibidir. Yüce Allah ise onların kesin olarak gireceklerini bilmiştir, o bakımdan her iki yerde de kendi ihtiyarı (seçim ve tercihi) İle istisnanın gereklerini yerine getirmemiştir. Zira ezelden beri O’nun meşîeti her iki yurtta (cennet ve cehennemde) de ebedî kalmayı ve Mescid-i Haram’a da girmeyi kararlaştırmıştır. Buna benzer bir açıklama el-Ferrâ”dan da nakledilmektedir.

11- Onbirinci olarak zikredilecek bir görüş daha vardır ki, o da şudur: Bedbaht olanlar bahtiyarların kendileri, bahtiyar olanlar da bizzat bedbahtların kendileridir, başkaları değildir ve her iki yerde de istisna onlara râcidir.

Şöyle açıklayabiliriz: İstisna edatından sonraki; “Şey”, ” Kimseler” anlamındadır. Şanı yüce Allah cehenneme girip de orada ebedî kalacak olanlar arasından Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinden olup sahip oldukları îman dolayısıyla cehennemden çıkartılacak kimseleri istisna etmiştir. Cennete girip de orada ebediyyen kalacak olan kimselerden de, cennete girmeden önce günahları dolayısıyla cehenneme girecek, sonra da oradan çıkıp cennete gidecek olan kimselerdir. İşte ikinci istisnanın söz konusu edildiği kimseler de bunlar (cennete sonradan girecek olanlar)dır. Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir; “Bedbaht olanlar ateştedirler. Onlar orada yüksek hırıltılarla ve İnleyerek solurlar. Onlar gökler ve yer ayakta durdukça orada ebediyyen kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği kadarı müstesna” yani Rabbinin orada ebedî bırakmak istemediği kadarı müstesna. Bunlar ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmeti arasından îmanları ile ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in şefaati ile cehennemden çıkarılacak olanlardır, işte onlar cehenneme girmeleri dolayısıyla bedbaht kimseler diye adlandırılırlar, cennete girecekleri için de bahtiyar kimseler diye adlandırılırlar. Nitekim ed-Dahhâk, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bahtiyar olanlar cehenneme girmekle bedbaht olurlar, daha sonra ise cehennemden çıkıp cennete girmeleri suretiyle bahtiyar olacaklardır.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/hud-106/,https://kutsalayet.de/hud-108/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız