Şüphesiz bunda ibretler vardır, dikkatli bakanlar için.
Diyanet Vakfı
İşte bunda ibret alanlar için işaretler vardır.
Kurtubi Tefsiri
Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1. Basiret Sahibi Oluş ve Feraset:
Yüce Allah’ın:
“Basiret sahibi olanlar (tevessüm edenler) için” âyeti ile ilgili olarak, et-Tirmizî el-Hakîm, “Nevâdiru’l-Usul” adli eserinde Ebû Saîd el-Hudrî’nin, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bunu “feraset sahibi olan kimseler için” diye açıkladığına dair bir hadis rivâyet etmektedir. et-Tirmizî el-Hakim, Nevûdiru’l-Uaûl. II. 222 Aynı zamanda bu, Mücâhid’in de görüşüdür.
Ebû Îsa et-Tirmizî de Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Mü’minin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar” Daha sonra da yüce Allah’ın:
“Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır” âyetini okudu, (Tirmizî) dedi ki: Bu garip bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 15, sûre 6
Mukâtil ve İbn Zeyd ise, “basiret sahibi olanlar” ifadesini tefekkür eden kimseler diye açıklamıştır. ed-Dahhak da, ibret ile nazar edenler, bakanlar diye açıklamıştır. Şair der ki:
“Ukâz’a bir kabile geldiği her seferinde
Onlar bana ariflerini ckn-uma bakmak için hep gönderecekler mi?”
Katade de bunu, ibret alan kimseler… diye açıklamıştır. Şair Züheyr de der ki:
“Onlar arasında samimi arkadaş için oyalanacak şeylere
İbretle bakan kimsenin gözünün göreceği güzel bir görünüş vardır.”
Ebû Ubeyde ise, basiret sahibi olanlar diye açıklamıştır. Hepsinin anlamlan birbirine yakındır. et-Tirmizî el-Hakîm de Sabit b. Enes b. Malik’in şöyle dediğini nakleder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz, aziz ve celil olan Allah’ın, insanları tevessüm ile (feraset ile.) tanıyan kulları vardır.” el-Tirmizî el-Hakim, Nevâdiru’l-Usûl, İL 222
İlim adamları derler ki: “Tevessüm (basiret sahibi olmak)” kelimesi “vesm”den tefe’ul vezninde olup kendisi vasıtası ile varılmak istenen başka bir sonuca delil görülen alamet demektir. O bakımdan, bir kimsede hayrın alametleri görüldüğü vakit, Onda hayrın alâmetlerini gördüm” denilir. Nitekim Abdullah b. Revâha’nın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitaben söylediği şu beyit de bu kabildendir:
“Ben sende hayır alâmetlerini aradım ve ben onu (hayrı) buluyorum
Allah da bilir ki ben basireti sağlam birisiyim.”
Bir başka şair de şöyle demektedir:
“Ben onun üzerinde bir heybet görürken alâmetlerinden onu tanımaya çalıştım
Ve bu kişi Haşimoğullarındandır, dedim,”
Bir kimse kendisi vasıtasıyla tanınacağı bir alâmeti edinmesini anlatmak üzere de; denilir İfadesi ise, vesmi (ilk bahar yağmuru)’nin bitirdiği otu aradı, demektir. Şair der ki:
“Sabah vakti bahar yağmurunun bitirdiği otu arayan kimsenin karşısına
Çıkan yumuşak devm (bir tür hurma ağacı veya sedir ağacı) gibi oldular.”
Sa’leb der ki: “Vâsim”, tepeden tırnağa kadar sana bakıp süzen kimse demektir. “Tevessüm”, aslında iyiden iyiye ve sağlam düşünmek demektir. Bu da “veârrTden alınmadır. Vesm ise, deve ve benzerlerinin derisinde bir demir parçası ile iz yapmak demektir. Tevessüm İse, ancak güzel ve fıtrî bir düşünüş ile keskin bir zekâ ve arı bir düşünce ile mümkün olabilir. Bir başkası da şunu ilave eder: Dünyanın lüzumsuz meşgalelerinden kalbin uzak tutulması, masiyetlerin pisliklerinden arındırılması, kötü huyların bulanıklığından ve dünyanın fuzuli işlerinden ırak tutulması ile olur.
Nehşei, İbn Abbâs’tan “basiret sahibi olanlar (tevessüm edenler)” ifadesini, salah ve hayır ehli kimseler diye açıkladığını rivâyet etmektedir.
Sufiler ise bunun keramet demek olduğunu iddia etmişlerdir. Şöyle de açıklanmıştır: Tevessüm, bir takım alâmetlerle yapılan istidlaller demektir. Kimi alametler herkesin açıkça görebileceği ve ilk anda farkedebileceği türdendir. Kimi alametler ise gizli saklıdır, herkes tarafından görülemez ve ilk anda da İdrâk olunamaz.
el-Hasen der ki: “Basiret sahibi kimseler”den kasıt, işleri basiretle tetkik edip, Lût kavmini helâk edenin, bütün kâfirleri helâk etmeye kadir olduğunu anlayan kimselerdir. İşte bu, açık ve belli deliller arasında yer almaktadır, İbn Abbâs’ın şu görüşü de buna benzemektedir: Bir kimse, bana herhangi bir hususu sordu mu, mutlaka ben. o kimsenin lakin (ince bir anlayış sahibi) olup olmadığını bilmîşimdir.
ŞafİÎ’den ve Muhammed b. el-Hasen’den rivâyet edildiğine göre onlar, Kâ’be avlusunda bulunurlarken, mescidin kapısında da bir adam vardı. Onlardan birisi, benîm görüşüme göre bu bir marangozdur dedi. Diğeri ise hayır, bu demircidir dedi. Orada hazır bulunanlar ellerini çabuk tutarak adamın yanına gittiler ve durumunu sordular. Kişi, bu güne kadar marangozdum, bugünden itibaren demirci oldum, dedi,
Cundeb b. Abdullah el-Becelî’den rivâyet edildiğine göre o, Kur’ân okuyan bir adamın yanından geçer. Yanında durup şöyle der: Kim başkaları işitsinler diye yaparsa, Allah da onun (kusurlarını) işittirir. Kim de riyakârlık yaparsa, Allah da onun gizli saklı hususlarını ortaya çıkartır. Biz ona: Sen bu adama bir şeyler söylemek ister gibi oldun, dedik. O da şöyle dedi: Bu adam bugün sana Kur’ân okur, yarın da harurî (harici) olarak çıkar. O kişi Harurilerin başı idi. İsmi da Mirdâs’tı.
Hasan-ı Basrî’den rivâyete göre, onun yanına Amr b. Ubeyd girince şöyle demiş; Bu, Basra gençlerinin efendisidir. Eğer günah işlemeyecek olursa. Fakat, daha sonra kader hakkında söylediklerini söyledi ve sonunda bütün arkadaşları ondan uzaklaştı.
Yine Eyyub’a da: Bu Basra ahalisinin gençlerinin efendisidir, dedi ve bu konuda herhangi bir istisna ve kayıt da getirmedi. Şa’bîden rivâyet edildiğine göre o, Dâvûd el-Ezdîye -kendisiyle tartıştığı sırada- şöyle demişti: Sen, başın dağlanmadıkça ölmeyeceksin. Gerçekten de dediği gibi oldu.
Rivâyete göre, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’ın huzuruna, aralarında el-Eşter’in de bulunduğu Mezhiclilerden bir topluluk girdi. Hazret-i Ömer onu tepeden tırnağa kadar iyice süzdü ve bu Mezhiclilerdendir, ama kimdir, dedi: Onlar, bu Malik b. el-Hâris’dir dediler, Bu sefer Hazret-i Ömer, ne oluyor buna? Allah kahretsin onu. Ben, müslümanların ondan dolayı çok zorlu ve sıkıntılı bir gün ile karşılaşacaklarını görüyorum. Gerçekten de fitnede (Hazret-i Osman’ın öldürülmesiyle başlayan karışıklıklarda) bilinen rolünü oynadı.
Yine Osman b. Affan (radıyallahü anh)’dan rivâyet edildiğine göre, Enes b. Malik, Hazret-i Osman’ın huzuruna girmiş. O sırada da Enes, pazara girmiş ve bir kadına bakmıştı. Hazret-i Osman ona bakınca şöyle demiş: Sizden herhangi bir kimse gözlerinde zinanın eseri bulunduğu halde yanıma giriyor. Enes, Ona: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra vahiy inmeye devam mı ediyor? deyince, Hazret-i Osman: Hayır dedi. Fakat bu bir burhana dayalıdır. Feraset ve doğruluktur.
Buna benzer örnekler ashabı kiram ile tabiin -Allah hepsinden razı olsunden çokça nakledilmektedir.
2. Tevessüm ve Feraset Bir Hüküm îfade Eder mi?
Ebû Bekr İbnü’l-Arabî der ki: Eğer tevessüm ve ferasette bulunmanın manevi yolla bazı hususları idrâk etmek olduğu sabit olursa, hiç şüphesiz bu, herhangi bir hüküm ifade etmez ve hakkında feraset ve tevessümde bulunan hiçbir kimse bundan dolayı sorumlu tutulmaz. Benim Şam’da bulunduğum sırada, Bağdad’ta aslen Şamlı, Maliki mezhebine mensup Kadı’l-Kudât (baş kadı) İyaz b. Muaviye’nin yoluna uygun (onun mezhebine göre) hakimlik yaptığı sıralarda ahkâm ile ilgili hususlarda ferasete istinaden hüküm veriyordu. Bizim hocamız Fahrul-İslam Ebû Bekr eş-Şaşl de bu konuda ona reddiyede bulunmak üzere küçük bir kitapçık yazmıştı. Bunu kendi hattıyla yazmış ve bana vermişti. Onun bu söyledikleri doğrudur. Çünkü, hükümlerin nereden elde edileceği şer’an belli ve kafi olarak bilinmektedir. Feraset ise bunlar arasında, yer almamaktadır.