Vedia, emanet sayılır. Dolayısıyla, ifrata kaçmadığı sürece emaneti alanın bu vediası telef olursa, bunu tazmin etmesi gerekmez. İster bu vedia malıyla birlikte mudi’ye ait mal gitmiş olsun veya gitmemiş olsun, fark etmez. Bu, ilim ehlinin çoğunluğunun görüşüdür. Bunu, İmam Malik, Sevri, Evzâî, İmam Şafiî ve rey ashabı da söylemiştir.
İmam Ahmed’den gelen başka bir görüşe göre ise eğer emanet mal, onun (sahibinin) malından çıkıp gidecek olursa, bu durumda (onu teslim alan) mudi kendisine bunu borçlanır. el-Kadı der ki: Birinci görüş daha doğrudur. Çünkü Yüce Allah, bu eşyayı emanet diye isimlendirmiştir. Tazminat ise emanete gölge düşürür. Buna ek olarak kendisine emanet bırakılan kişi güvenilirdir, haddi aşmadığı ve ifrata da kaçmadığı sürece telef olan o vedia malını tazmin etmez. Sanki onun malıyla gitmiş gibi değerlendirilir. Bir de kendisine vedia teslim edilmiş olan kişi bunu ancak sahibi adına muhafaza edip korumak için -bağış şekliyle- onu almış olduğundan, ona dönen bir faydası (menfaat vb.) bulunmamaktadır. Eğer ona bunu tazmin etmek gerekli olsaydı, o takdirde emanet eşyalarını hiçbir insan kabul etmez, almazdı; zira kendisine ihtiyaç duyulması sebebiyle o zaman bir zarar sirayet etmiş olacaktı.
Ama kendisine vedia teslim edilmiş olan kişi bunu muhafaza ederken ifrata kaçmış olursa, bu durumda telef olması hâlinde onu tazmin etmekle yükümlü tutulur. el-Muvaffak şöyle demiştir: Bildiğimiz kadarıyla bu konuda bir ihtilaf yoktur. Çünkü o, başkasına ait olan bir malı telef etmiş olduğundan, onu tazmin etmelidir. Bu, sanki emanet olarak almadığı malı telef etmesine benzemektedir.
Emaneti alan kimse, eğer emanet eşyasını kendi malından temayüz eden malla yahut başkasının malıyla karıştıracak olursa, onu tazmin etmek durumunda kalır. İster onu misliyle karıştırmış olsun, daha azıyla, daha güzel cinsiyle yahut başka bir cinsiyle karıştırmış olsun, fark etmez. Mesela dirhemlerine dirhemler karıştırmak yahut zeytinyağını başka zeytinyağı veyahut margarin yağı ile karıştırmak böyledir. Bunu, İmam Şafiî ve rey ashabı söylemiştir. Çünkü malına temayüz olmayan bir şeyi karıştırmış olacağından, bunu tazmin etmesi gerekli olur. Başkasını o malına karıştırmış gibi kabul edilir. Nitekim ona temayüz olmayan şeyi karıştırmış olursa, bu durumda onu geri vermesi söz konusu olamaz, o hâlde onu tazmin etmesi gereklilik arz eder. Tıpkı onu fersah uzunluktaki uçurumdan aşağı atmasına benzemektedir.
Eğer malın sahibi onu kendi yahut başkasının malıyla karıştırmasını emredecek olursa, bunda tazmin olmaz. Çünkü o, sadece sahibi tarafından kendisine emredileni yapmıştır; zira o malın sahibinin yerine vekalet eden bir kimseden başkası değildir. Eğer bu emanet eşyası, ona emanet edilen tarafından hiçbir ifrat olmaksızın telef olursa, bunu yine tazmin etmez. Zira bu hâliyle telef olmuşsa, tazmini de yoktur; karıştırılmış olması da daha evla sayılır. Eğer onu başkası karıştıracak olursa, o takdirde bunun tazmini, onu karıştırana ait olur.
Şayet vedia malını misli korumayla icra edemeyecek olursa, onu tazmin etmesi gereklilik arz eder. Bu, emanet bırakan kişinin, emaneti muhafaza etmesini ona tayin etmediği zaman söz konusudur. Eğer ona bunu tayin etmiş olursa, ona emrettiği minvalde bu emaneti muhafaza etmesi onun açısından bağlayıcı olur, ister malı misli korumayla icra etmiş olsun, ister olmasın, fark etmez.
Özür olmadığı hâlde emanet eşyasını başkasına bırakacak olursa, ihtilafsız olarak mezhebimize göre, bu durumda onun tazmin etmesi gerekli olur. Bu, İmam Malik, İmam Şafiî, Ebu Hanife ile ashabı ve İshak’a aittir. Çünkü o, mudiye (emanet bırakan kimse) muhalif davrandığı için, bunun tazminini ödemek durumundadır.
Ama yolculuğa çıkmak istemesi yahut kendisi hakkında yanmaktan veyahut boğulmaktan korkması gibi bir özrü olursa, o takdirde emanet eşyasını sahibine geri verme imkânı varsa ya da naibine onu kabzetmesi için verebiliyorsa, onu başkasına vermesi caiz olmaz. Vermesi hâlinde ise onu tazmin eder. Çünkü sahibinin izni olmadan ona ait malı özürsüz olarak geri vermesi sebebiyle onu tazmin etmek durumunda kalır. Sanki onu ilk şekliyle vermesi gibidir. Onu sahibine yahut vekiline geri verme imkânı yoksa o zaman onu hakime geri verir. İster yolculuğa çıkmak gibi bir zarureti olsun yahut olmasın, fark etmez. Zira o, emanet malını elinde tutmakla bağış yapan konumdadır; dolayısıyla bunu sürdürmesi gerekli değildir. Hakim ise -sahibinin olmadığı yerde- bu malın sahibinin yerine geçen kişidir. Hakime verebilme kudreti olduğu hâlde o eşyayı geri verirse, onu tazmin eder. Zira hakimden başkasının onun adına velayet hakkı yoktur. Bunun yanında onu emanet olarak vermesinin caiz olacağı da muhtemeldir; çünkü o belki bu malı daha iyi muhafaza edebilmektedir ve sahibine de daha sevimli gelebilmektedir. Hakime verebilme kudreti olmaz da onu güvenilir bir kimseye geri verirse, o hâlde onu tazmin etmez; çünkü buna muhtaç durumdadır.
Vedia sahibi, eğer emanet bıraktığı kişiye emaneti olduğu yerde muhafaza etmesini emretse, o da mezkûr yerde onu muhafaza etse ve emanet hakkında da korkmayacak olsa -ihtilafsız olarak- bunu tazmin etmesi gerekmez. Çünkü sahibinin emrine uymuştur ve malı hakkında da ifrata kaçmamıştır. Malın helâk olmasından endişe duyacak olur da, onu alıp korunaklı yere çıkartır ve mal da bu şekilde telef olursa -ihtilafsız olarak- bunu da yine tazmin etmez. Zira bu hâlde o malın nakledilmesi onu muhafaza etmeye yönelik olmuştu ve zaten malın muhafaza edilmesi kendisine de bizzat emredilmişti. Korkması hâlinde o malı terk edecek olur ve mal da telef olursa, onu tazmin etmek zorunda kalır. İster bunda korkutucu bir durum baş göstermiş olsun yahut başkası olsun, fark etmez. Çünkü onu muhafaza etme noktasında ifrata kaçmıştır. Şüphesiz malı muhafaza etmek onu nakletmekle olur, ama kendi hâline onu terk etmek, onu zayi etmektir.
Malın helâk olmasından endişe duymadığı hâlde onu alır, daha dayanıksız yere naklederse, bu durumda -kendisine emredilen yerde onu muhafaza etmeyip muhalefet ettiğinden ötürü- onu tazmin eder. Eğer onu korku hâli baş gösterdiğinde daha dayanıksız bir yere nakledecek olursa, o zaman bakılır: O malı misliyle yahut bundan daha çoğunu saklayıp koruması mümkünse, yine ifrata kaçmış olacağından bunu tazmin eder. Ama bundan sadece azını koruması mümkün olmuş olursa -ki bu şekilde onu koruma altına almış olması, onu tamamıyla terk etmekten daha iyidir- o takdirde geniş davranması diğeri gibi değerlendirilmez.
Özürsüz olarak bu gibi yerlere korunmak üzere vedia malı nakledilecek olursa, bu durumda el-Kadı (İyaz): “Bunu tazmin etmez.” demiştir. Bu, İmam Şafiî’nin mezhebine aittir. Çünkü bu koruma alanıyla kayıtlanmış olması, o yerin bir benzerinin olmasını gerektirmiş oluyor. el-Haraki’nin sözünden bunu tazmin etmenin gerekli olacağı ihtimali çıkmaktadır. Zira bir şeyi emretmek onu ayni olarak icra etmeyi gerektirir ve delil olmadıkça da bundan cayamaz. Şayet vedia malını daha dayanıklı olan bir yere naklederse, o zaman bunun hükmü, onu misline çıkartması hükmüne benzemektedir. Bunu o yerden çıkartmaktan onu men edecek olursa, o zaman da bunun hükmü, sanki onu orada terk etmesine benzer. Oradan söz konusu emanet malını çıkartmaktan onu men etmesi, ancak bu noktada bir korkuya girmesi hâlinde olur. Oradan emanet malını çıkartmaz ve neticede mal da telef olursa, bunun hakkında iki görüş gelmiştir:
Önceki açıklamalarda geçtiği üzere bu durumda o, bunu tazmin eder.
Onu tazmin etmez; çünkü o, mal sahibinin emrine ve sözüne uymuştur.
Özür olmadığı hâlde o malı çıkartmış olursa, o takdirde onu tazmin eder, ister misliyle onu çıkartmış olsun, ister daha altına veyahut daha fazlasıyla çıkartmış olsun, fark etmez. Çünkü faydası olmadığı hâlde malın sahibine muhalefet etmiş sayılır. Bu, İmam Şafiî’nin sözünün zahirini oluşturmaktadır.