Şüphesiz inkâr edenler, Allah’ın yolundan ve halk için eşit kılınan Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar — orada yerleşene de, dışarıdan gelene de eşittir — kim orada zulmederek sapkınlığa yönelirse, ona elem verici bir azap tattırırız.
Diyanet Vakfı
İnkar edenler, Allahın yolundan ve -yerli, taşralı- bütün insanlara eşit (kıble veya mabed) kıldığımız Mescid-i Haramdan (insanları) alıkoymaya kalkanlar (şunu bilmeliler ki) kim orada (böyle) zulüm ile haktan sapmak isterse ona acı azaptan tattırırız.
Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki kâfir olanlar, İnsanları Allah’ın yolundan ve insanlar için kendisinde hem yolcuları, hem de yerli olanları eşit kıldığımız Mescidi Haram’dan alıkoyanlar… Kim orada zulümle, ilhâdı isterse Biz ona pek acıklı azâbı tattırırız.
Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:
1- Kâfirler Allah’ın Yolundan Alıkoy arlar:
Yüce Allah:
“Şüphe yok ki kâfir olanlar insanları Allah’ın yolundan… alıkoyanları..,” âyeti ile, tekrar Arap müşriklerinden, Hudeybiye yılı Allah Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem)nü Mescid-i Haram’dan alıkoymaları dolayısıyla, söz konusu etmektedir. Çünkü onların, -insanlar arasından ferdî bir takım alıkoymaları kastediyor olması halî müstesna- bundan önce bu topluluğu alıkoymalarından başka bir alıkoyuşSarı bilinmemektedir. Ferdî alıkoymaları ise peygamberliğin ilk yıllarında olmuş bir şeydir.
“es-Sadd: Alıkoymak”: Mani olmak, engel olmak demektir ve kendileri alıkoyanlar… takdirindedir. Muzari fiilin, mazi fiile atfedilmesi böylelikle uygun düşmektedir. Bununla birlikte
“Ve… alıkoyanlar” ifadesindeki “vav” zaid olup, fiil bu haliyle; “(……..): Şüphe yok ki”nin haberidir. Ancak bu açıklama maksad olarak gözetilen anlamı ifsad edici bir özelliktedir. Haber olsa olsa mahzuftur ve yüce Allah’ın:
“Yolcuların” âyetinde takdir edilmiş olup, takdiri de: Helâk oldukları takdirde hüsrana uğramışlardır, şeklindedir.
“Alıkoyanların muzari bir fiil şeklinde gelmesi, onların alıkoyma işini devamlı yapıyor olmalarındandır. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:
“Bunlar îman edenlerdir, gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır” (er-Ra’d, 13/28) Burada da görüldüğü gibi mazi bir fiile müzari bir fiil vav harfiyle atfedilin iştir. Çünkü bu özellikler îman edenlerin sürekli özelliğidir.
Burada şöyle buyurulmuş gibidir: Şüphesiz ki kâfir olanların özelliklerinden birisi de alıkoymalarıdır. Şayet “alıkoymak” fiili de mazi olarak kullanılmış olsaydı, bu dahi ifade bakımından uygun düşerdi. en-Nehhâs der ki: Benim Ebû İshak’tan yazdıklarıma göre o şöyle demiştir: Burada haberin -ki uygun açıklama da budur- “Biz ona pek acıklı azâbı tattırırız” anlamındaki âyet olması da mümkündür. Ebû Ca’fer (en-Nehhâs) der ki: Ancak bu bir yanlıştır. Çünkü ben uygun açıklama şeklinin bunun nasıl görülebildiğini bilmiyorum. Zira burada; in haberi olduğu belirtilen ifade cezm ile gelmiştir. Aynı şekilde bu, şartın da cevabıdır. Şayet haber olsaydı o takdirde şart cevapsız kalırdı. Bilhassa şart cümlesinde yer alan fiil de muzari bir fiil olduğundan dolayı mutlaka cevabının gelmesi de kaçınılmaz bir şeydir.
2- Mescidi Haram’dan Alıkoyanlar:
“Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar…” âyetinde, kastedilenin bizatihi Mescidin kendisi olduğu söylenmiştir. Kur’ân’ın zahirinden anlaşılan da budur. Zira ondan başkası zikredilmiş değildir. Kastın Harem bölgesinin tamamı olduğu da söylenmiştir. Çünkü müşrikler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı ve ashabını Hudeybiye yılı Harem’in İçerisine girmekten alıkoymuşlardır. O da Harem’in dışında konaklamak durumunda kalmıştı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“…Sizleri Mescidi Haram’dan… alıkoyanlardır.” (el-Feth, 48/25);
“Kulunu geceleyin Mescid-i Haramdan… götüren (Allah) münezzehtir.” (el-İsra, 17/1) Bu da doğru bir açıklama olmakla beraber, burada Harem bölgesinden maksat önemli olarak gözetilen yer bilhassa zikredilmiş bulunmaktadır.
3- Yolcunun da, İkamet Edenin de Birbirine Eşit Olduğu Yer, Mekke ve Çevresi ile İlgili Hükümler:
“İnsanlar için… kıldığımız” yani namaz, tavaf ve ibadet için tayin ettiğimiz.,. Bu da yüce Allah’ın:
“Şüphesiz insanlar için ilk kurulan ev…” (Al-i İmrân, 3/96) âyetine benzemektedir,
“Kendisinde hem yolcuları, hem de yerli olanları eşit kıldığımız…” âyetindeki
“el âkif: Orada ikamet edip, oradan ayrılmayan”,
“el-Bâdi; Çölde yaşayıp onların bulundukları yere gelen kimseler” demektir. Âyet şu anlama gelir: Onun saygınlığını (hürmetini) ta’zim edip, orada ibadetlerini ifa etmek bakımından etrafında bulunan ve ikamet eden kimseler ile sair bölgelerden gelen kimseler birbirine eşittirler. Mekke ahalisi bu hususta dışardan oraya gelenlere göre daha bir hak sahibi değildirler.
Şöyle de açıklanmıştır: Burada eşitlikten kasıt, Mescid-i Haram’ın evleri ve konaklama yerleri ile ilgilidir. Orada ikamet eden kimselerin oraya dışarıdan gelenlere göre bir öncelikleri yoktur. Bu açıklama Mescid-i Haram’ın bütün Harem bölgesini kapsadığı görüşüne göredir. Mücahid ve Malik’in görüşü de budur. İbnu’l-Kasım bunu Mâlik’ten rivâyet etmiştir.
Ömer, İbn Abbâs ve belli bir topluluktan rivâyet edildiğine göre dışardan gelen kimsenin, bulduğu yerde konaklamak hakkı vardır. O yer ve ev sahibinin de ister istemez onu orada barındırması vazifesidir. Süfyan es-Sevrî ve başkası da bu görüştedir. Aynı şekilde İslâm’ın ilk dönemlerinde de durum böyleydi. (Harem bölgesi ahalisinin) evleri kapısızdı. Hırsızlık olayları çoğalmcaya kadar bu böyle devam etti. Adamın birisi evine bir kapı yaptırınca Ömer (radıyallahü anh) bunu tepki ile karşılayarak: Allah’ın evini haccetmeye gelen bir kimsenin yüzüne kapı mı kapatacaksın? demiş. O adam da şu cevabı vermişti: Ben onların eşyalarını hırsızlğa karşı korumak istedim. Bunun üzerine Hazret-i Ömer ona ilişmedi. Oranın ahalisi de böylelikle evlerine kapılar yapmaya başladılar.
Yine Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)dan rivâyet edildiğine göre o hac mevsiminde Mekke’deki evlerin kapılarının sökülmesini emrederdi, tâ ki oraya gelen dilediği yerde konaklayabilsin. Konaklamak için büyük çadırlar da evlerin bahçelerine kurulurdu. Malik’ten rivâyet edildiğine göre etrafı çevrilmiş bahçe ve avlular mescid gibi değildir. Ora sahiplerinin böyle bir konaklamayı kabul etmemek ve kendi tasarrufları altında tutmak hakları vardır. Bugüne kadar uygulama da budur, ümmetin Cumhûrunun benimsediği görüş de bu şekildedir.
Bu husustaki görüş ayrılığının iki temel dayanağı vardır: Bunlardan birisine göre Mekke evleri oranın sahiplerinin mülkü müdür, yoksa insanların mıdır?
Bu görüş ayrılığının da iki nedeni vardır; Birincisine göre Mekke kılıç zoru ile fethedilmiş bir yer midir? O takdirde orası ganimet demektir. Ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) orayı paylaştırmamış ve ora ahalisi ile onlardan sonra gelenlerin elinde bırakmıştır. Tıpkı Ömer (radıyallahü anh)ın Sevâd (Irak) topraklarında uyguladığı ve onların esir alınmalarını, köle edinilmelerini -diğer kâfirler arasından istisna olarak- bağışlayarak, onları affettiği gibi affetmiştir. O bakımdan bu haliyle oralar satılmamak ve kiralanmamak üzere kalmıştır. Böyle bir yere öncelikle sahip olan kimse ise, başkalarına göre öncelik hakkına sahiptir. Malik, Ebû Hanîfe ve el-Evzaî de bu görüşü benimsemiştir,
Diğer bir görüşe göre -ki Şâfiî’nin kabul ettiği görüş de budur- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’yi sulh yoluyla fethetmiştir. O bakımdan evleri ellerinde kalır ve onların mülkle rindedir. Burada diledikleri gibi tasarruf ederler. Ömer (radıyallahü anh)dan rivâyet edildiğine göre o Safvan b. Ümeyye’nin evini dört bine satın almış ve orayı hapishane yapmıştır. Daha önceden el-Mâide Sûresi’nde muharipler (yol kesiciler) ile ilgili âyet-i kerimede (5/33-34) açıklandığı üzere, İslâm tarihinde hapiste ilk tutuklayan kimse odur.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bir itham dolayısıyla hapsettiği rivâyet edilmiştir. Tavus ise Mekke’de hapsetmeyi mekruh görür ve şöyle derdi: Rahmet evinde bir azâb evinin bulunmaması gerekir.
Derim ki: Doğrusu Malik’in söylediğidir. Bu hususta sabit olan haberlerin zahirleri Mekke’nin kılıç zoruyla fethedildîğine delalet etmektedir. Ebû Ubeyd der ki: Bildiğimiz kadarıyla hiçbir şehir Mekke’ye benzememektedir. Dârakutnî’nin kaydettiği rivâyete göre Alkame b. Nadla şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebubekir ve Ömer (Allah ikisinden de razı olsun) vefat ettiler de Mekke’nin evleri ve konaklama yerleri sadece “es-Sevâib” (serbest kılınmış yerler) diye anılıyordu. İhtiyaç duyan orada konaklar, ihtiyacı olmayan da başkasının konaklamasına imkân verirdi. Bir diğer rivâyette de “… ve Osman döneminde de” (fazlalığı vardır). Dârakutnî, III, 58
Yine Alkame b. Nadla el-Kinânî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Mekke evleri Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebubekir ve Ömer (r. anhuma) dönemlerinde “es-Sevaib” diye adlandırılırdı. Bunlar satılmazlardı, ihtiyacı olan orada yerleşir, ihtiyacı olmayan da başkalarını yerleştirirdi. Dârakutni, III, 59
Yine Abdullah b. Amr’dan, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak yüce Allah Mekke’yi haram bölge kılmıştır. Bundan dolayı oranın evlerinin satılmaları ve paralarının yenilmesi de haramdır.” -Şöyle de buyurdu-: “Kim Mekke evlerinin kiralarından bir şeyler yiyecek olursa, hiç şüphesiz ki o bir ateş yemiş olur.” Dârakutnî dedi ki: Bunu Ebû Hanîfe bu şekilde merfu olarak rivâyet etmiş, ancak bu hususta yanılmıştır. Yine o “Ubeydullah b. Ebi Yezid” dîye ravinin ismini verirken de yanılmaktadır, Çünkü bu kişinin asıl ismi Ubeydullah b. Ebi Ziyad el-Kaddah’tır. Sahih olan da bu hadisin mevkuf olduğudur. Dârakutni, 111, 57
Yine Dârakutnî, Abdullah b. Amr’dan senedini kaydederek şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Mekke bir konaklama yeridir. Evleri, avluları satılmaz, evleri icara (kiraya) verilmez.” Dûrakutnî, III, 57
Ebû Dâvûd’da ki rivâyete göre de Âişe (radıyallahü anhnhâ) şöyle demiştir: Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Ben sana Mina’da bir ev yahut seni güneşe karşı gölgelendirecek bir yapı yapayım mı? O şöyle buyurdu: “Hayır, orası oralara öncelikle gelenin konaklama yerleridir.” Ebû Dâvûd, Menâsik 89; Tirmizî, Hacc 51; İbn Mâce Menâsik 52; Dârimi, Menâsik 87; Müsned, VI, 187, 207 l
Şâfiî (radıyallahü anh) da delil olarak yüce Allah’ın:
“Onlar ki evlerinden, yurtlarından çıkartılmışlardır” (el-Hacc, 22/40) âyetine sarılmıştır. Burada görüldüğü gibi yüce Allah evleri onlara izafe etmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Mekke’nin fethi gününde şöyle demiştir: “Kim evinin kapısını kapatırsa, o kimse emniyet altındadır. Ebû Süfyan’ın evine giren de emniyet altındadır.” Müslim, Cihâd 86, Ebû Dâvûd, Haraç ve İmâre 25; Müsned, II, 292.
4- Kıraat ve Nahiv Açıklamaları:
İnsanların çoğunluğu; “Eşit” kelimesini ref ile mübtedâ olarak okumuşlardır. “Yerli olanlar” kelimesi de onun haberidir. “Eşit” anlamındaki kelimenin mukaddem bir haber olduğu da söylenmiştir. Yani orada ikamet eden de, dışardan yolculuk ederek oraya gelen de orada eşittir. Bu açıklama Ebû Ali’nin açıklamasıdır, yani: Bizim kendisini insanlara bir kıble yahut ibadet olunacak yer kıldığımla mekânda, ikamet eden de, oraya yolculuk edip gelen de eşittir.
Hafs’ın, Âsım’dan kıraatine göre ise o, “Eşit” kelimesini nasb ile okumuştur. el-A’meş’in kıraati de budur. Bu da iki şekilde açıklanabilir: Birincisine göre “kıldığımız” anlamındaki fiilin ikinci bir mef ûlüdür. Bu durumda ” Yerli olan” kelimesi, (“eşit” kelimesi) mastar olduğundan ötürü onunla merfû’ olur. Böylelikle ism-i fail gibi amel etmiş demektir, çünkü ism-i fail; manasınadır.
İkinci açıklama şekline göre bu; “Kıldığımız” kelimesindeki zamirden hal olabilir.
Bir kesim de “eşit” anlamındaki lâfzı nasb ile “yerli olan” anlamındaki kelimeyi de cer ile okumuşlardır. “Yolcu” kelimesini de “İnsanlar” anlamındaki kelimeye atf ile okumuşlardır. İfade de: Orada ikamet edeni ile, dışardan yolculuk edip geleni ile insanlara… kıldığımız… takdirindedir.
İbn Kesîr “yolcu” anlamındaki “el-bâdı” kelimesini hem vakfederken, hem vaslederken “ya” ile okumuştur. Ebû Amr ise vakıf halinde “ya”siz, vasl halinde “ya” ile okumuştur, Nâfî ise hem vakıf, hem vasl halinde “ya”sız okumuştur.
İnsanlar bizzat Mescid-i Haram’da eşitlik hususunda icmâ’ etmiş olmakla birlikte, Mekke’de eşitlik hususunda farklı görüşlere sahiptir ki biz bunu (az önce) söz konusu ettik.
5- Orada Zulüm ile İlhâd’ı İstemenin Cezası:
“Kim orada zulümle ilhâd’ı İsterse” âyeti şarttır. Bunun cevabı: “Biz ona pek acıklı azâbı tattırırız” âyetidir. Sözlükte “ilhâd” meyletmek demektir. Ancak yüce Allah burada meylin zulüm ile olmasını zikrederek buna açıklık getirmiştir ki, maksat da budur. Zulmün ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Ali b. Ebi Talha’nın İbn Abbâs’tan rivâyetine göre “kim orada zulümle İlhad’ı isterse” âyetini, şirki isterse diye açıkladığını rivâyet etmektedir. Atâ da şirk ve öldürme diye açıklamıştır. Anlamının, oranın güvercinlerini avlayıp, ağacını kesmek, ihramsız olarak oraya girmek olduğu da söylenmiştir.
İbn Ömer der ki: Biz kendi aramızda orada ilhâd’ın insanın, hayır vallahi, evet vallahi, asla vallahi demek olduğunu konuşurduk. Bundan dolayı İbn Ömer’in biri helâl bölgesinde (Harem’in dışında) diğeri de Harem bölgesinde olmak üzere iki tane çadırı olurdu. Namaz kılmak istediği takdirde Harem hudutları İçerisindeki çadırına girer, diğer bazı işlerini görmek istediği vakit Harem bölgesi dışındaki çadırına girerdi. Böylelikle Harem bölgesi içerisinde asla vallahi, evet vallahi demekten kendilerini korumuş oluyorlardı. Çünkü yüce Allah orada işlenen günahın pek büyük olduğunu belirtmiş bulunmaktadır.
Aynı şekilde Abdullah b. Amr b. el-Âs’ın da birisi Harem bölgesinin dışında “Hill’de”, diğeri ise Harem bölgesi içerisinde iki tane çadırı vardı. Çoluk-çocuğuna sitem etmek istediği vakit onlarla Harem bölgesi dışında sitemleşirdi, namaz kılmak istediği vakit de Harem bölgesinde namaz kılardı. Bu durumu hakkında ona soru sorulunca o şu cevabı vermişti; Gerçek şu ki biz kendi aramızda Harem bölgesinde: Asla vallahi, evet vallahi dememizin bir ilhad olduğunu söyler dururduk. Masiyetler de tıpkı hasenatın katlandırıldığı gibi Mekke’de katlandırılır. Dolayısıyla bir masiyet iki masiyet olur. Birisi bizatihi emre muhalefet şeklindeki masiyet, ikincisi ise haram olan beldenin hürmetini çiğnemekle işlenen masiyet. İşte haram aylar da aynen bu şekildedir. Buna dair açıklamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
Ebû Dâvûd’da yer alan bir rivâyete göre Ya’lâ b. Ümeyye, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir; “Harem bölgesinde yiyecek ihtikâr etmek, orada bir ilhâddır.” Ebû Dâvûd, Menâsik 89
Bu, aynı zamanda Ömer b. el-Hattâb’ın da görüşüdür. İfadenin umumi olduğunu kabul etmemiz halinde bütün bunlar da kapsama girer.
6- Mekke’de Yapılması Niyet Edilen Masiyetler Dolayısıyla Günahkâr Olmak Söz Konusu mudur?:
Aralarında ed-Dahhâk ve İbn Zeyd’in de bulunduğu bazı te’vil bilginlerinin kanaatine göre bu âyet-i kerîme; Mekke’de işlemeyi niyet ettiği masiyetler sebebiyle -o masiyeti işlemeyecek olsa dahi- kişinin cezalandırılacağına delil teşkil etmektedir. Buna benzer bir görüş İbn Mes’ûd ile İbn Ömer’den rivâyet edilmiştir. Buna göre onlar şöyle demişlerdir: Şayet bir kimse bu Beyt’te bir adamı öldürmeyi içinden geçirecek olursa ve kendisi “Aden Ebyen” denilen yerde bulunsa dahi, şüphesiz Allah onu azaplandıracaktır.
Derim ki: Bu doğrudur, çünkü bu mana yüce Allah’ın:
“Nûn. Kalem’e… yemin olsun ki” (el-Kalem, 68/1) âyetinde -orada yüce Allah’ın izniyle açıklaması geleceği üzere- açıkça ifade edilmiş bir husustur.
7- “Zulümle İlhad”:
Yüce Allah’ın:
“ilhâd’ı” âyetindeki “be” fazladan gelmiştir, Nitekim yüce Allah’ın:
“Yağ veren” (el-Mu’minûn, 23/20) âyetinde de bu harf fazladan gelmiştir. Şairin şu beyitini de (nahivciler) böyle açıklamışlardır :
“Biz Ca’deoğullarıyız, el-Pelec denilen yerin sakinleri,
Kılıçla darbe indirir ve kurtulmayı da ümid ederiz.”
Burada şair -“be” harfi olmaksızın-: Kurtuluşu ümid ederiz, demek istemiştir.
el-A’şâ da şöyle demektedir:
“Bizim mızraklarımız çoluk-çocugumuzun rızkını teminat altına almıştır.”
Burada da “rızık” kelimesinin başına “be” harfi fazladan gelmiş bulunmaktadır. Bir başka şair de şöyle demiştir:
“Sana ulaşmadı mı -ki haberler yayılıp, durmaktadır-
Ziyadoğullarının süt veren develerinin karşılaştıklarını.”
Burada da; Karşılaştıkları” kelimesinde “be” harfi fazladan gelmiştir. Bu şekilde kullanım pek çoktur. el-Ferrâ’ da şöyle demektedir: Ben kendisine bir şeye dair soru sorduğum bedevi bir Arab’ın: Böyle olacağını ümid ederim” anlamında “be” harfi ziyadesi ile; O dediğini duydum.
Şair de şöyle demektedir:
“Bereketli bir vadi ki üst tarafı boya bitkisi (eş-şes) yetişir,
Alt tarafında ise (ateş yakmakta kullanılan) merh ile yine (çok güzel kırmızı gülleri olan) eş-şebehan yetişir.”
Burada da “el-merh” kelimesinin başına “be” harfi fazladan gelmiştir. Bu el-Ahfeş’in de görüşüdür ve ona göre mana; “Her kim orada zulüm ile ilhâdı isterse…” şeklindedir.
Kûfeliler de şöyle demektedirler: Burada “be” harfinin gelmesi anlamın; “İthad etmek suretiyle” şeklinde olduğundan dolayıdır. “Be” harfi ise; (üt) ile kullanıldığı gibi, hazf de edilebilir.
İfade; Kim orada insanlara bir ilhadde (haksızlık meyli) isteğinde bulunursa, takdirinde de olabilir.
Buradaki ilhad ve zulüm küfürden, küçük günahlara kadar bütün masiyetleri bir arada ifade eder, İşte mekânın hürmetinin büyüklüğü dolayısıyla yüce Allah orada kötülük yapma niyeti dolayısıyla dahi tehditte bulunmaktadır. Bir kötülük yapmayı niyet ettiği halde işlemeyen kimse bundan dolayı hesaba çekilmez, Mekke müstesna. İbn Mes’ûd ile Ashab-ı Kiram’dan bir topluluğun ve başkalarının kabul ettiği görüş budur, bunu da az önce zikretmiş idik.