De ki: O, üzerinize tepeden ya da ayaklarınızın altından bir azap göndermeye yahut sizi gruplara ayırıp bir kısmınızı diğerine tattırmaya kadirdir. Bak, ayetleri nasıl türlü biçimlerde açıklıyoruz, umulur ki anlarlar.
Diyanet Vakfı
De ki: «Allahın size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeğe ya da birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yeter.» Bak, anlasınlar diye ayetlerimizi nasıl açıklıyoruz!
Kurtubi Tefsiri
De ki: “O, size üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye, ya da sizi guruplar halinde birbirinize katıp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya kadir olandır.” İyice idrâk etsinler diye âyetleri nasıl açıkladığımıza bir bak.
Yani O, sizi sıkıntılardan kurtarmaya güç yetirendir, sizi azaplandırmaya da güç yetirendir.
“Üstünüzden” âyetinin anlamı; taş yağdırmak, tufan, çığlık ve rüzgârdır. Nitekim yüce Allah, Âd, Semûd, Şuayb’ın kavmi, Lût’un kavmi ve Nûh’un kavmini böyle azaplandırmıştır. Bu açıklama Mücahid, İbn Cübeyr ve diğerlerinden nakledilmiştir.
“Yahut ayaklarınızın altından” âyetinde sözü edilen de yerin dibine geçirilmek ve sarsıntı suretiyle olur, Karun’a ve Medyen ashâbına yaptığı gibi.
“Üstünüzden” âyetinin zalim yöneticiler anlamına geldiği,
“ayaklarınızın altından” âyetinin ayak takımı ve kötü köleler anlamına geldiği de İbn Abbâs ile yine Mücâhid’den nakledilmiştir.
“Ya da sizi guruplar halinde birbirinize katıp…” âyetinde yer alan
“: Birbirinize katıp” kelimesinin el-Medeni’nin şeklinde “ye” harfini ötreli olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir. Yani O, azâbı üzerinize örter ve azap her tarafınızı kuşatır. Bu kıraat ise, “lâm” harfi ötreli olmak üzere; “: Şüphe ve karışıklık” kökünden gelir, “ye” harfinin üstün okunuşu; giyilen şey ve karanlığın karışık hal alması anlamına gelen; ‘den gelmektedir.
Aslında bu âyet, anlaşılması zor (müşkil) bir yerdir. Ancak, İ’rab buna açıklık getirmektedir. Yani”: İşinizi sizin için içinden çıkılmaz bir hale sokar,” demektir.
Burada iki mef’ûlden birisi ile harf-i cer hazfedilmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:
“Onlara ölçü ile, yahut tartı ile verdiklerinde ise…” (el-Mutafifin, 83/3) âyetinde olduğu gibi.
Bu “katıştırma” ise, işlerinin karışık bir ha) alması ve böylelikle onların değişik hevâ ve görüşlere sahip olacak hale getirilmeleri demektir. Bu şekildeki açıklama, İbn Abbâs’tan gelmiştir.
“Yahut sizi guruplar halinde birbirinize katıp…” âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Onlar, sizin aranıza girinceye kadar düşmanınıza güç ve kuvvet verir. İşte düşmanınız sizinle karıştı mı, sizin aranıza girmiş olur.
“: Guruplar halinde” diye anlamlandırılan kelime ise fırkalar halinde demektir. Yani O, sizi birbirinizle çarpışan fırkalar haline getirir, demektir. Bu da dünyaya sahip olmak uğrunda işlerini İçinden çıkılmaz bir hale getirmek, yönetici ve başkanlarının arasında tefrika ortaya çıkarmakla olur. İşte yüce Allah’ın:
“Kiminize kiminizin hıncını tattırmaya kadir olandır” âyetinin anlamı da budur. Yani, Savaş ve fitne zamanlarında birbirlerinizi öldürmeniz suretiyle bunu yapmaya kadir olandır, demektir. Bu açıklama Mücahid’den nakledilmiştir, Âyet-i kerîme bütün müslümanlar ve kâfirler hakkında umumîdir. Özel olarak kâfirler hakkında olduğu da söylenmiştir. el-Hasen ise, bu âyet-i kerîme namaz ehli olan kimseler hakkındadır, (yani kıble ehlinin tefrikaya düşmesi ile ilgilidir) der.
Derim ki: Sahih olan da budur. Çünkü, varlık aleminde görülen de budur. Evet, düşman bizim yurdumuzda bizim aramıza kadar girmiş, can ve mallarımıza egemen olmuş bulunmaktadır. Bununla beraber de birbirimizi öldürmek ve kimimiz kimimizin malını mubah kabul etmesi suretiyle de fitne bizi istilâ etmiş bulunmaktadır. Görüneniyle, görünmeyeni ile bütün fitnelerden Allah’a sığınırız. Yine el-Hasen’den bunu, ashâb-ı kiram arasında cereyan eden olaylar hakkında yorumladığı da rivâyet edilmiştir.
Müslim’in naklettiğine göre Sevbân şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah yeryüzünün tamamını önüme topladı. Doğularını da batılarını da gördüm. Şüphesiz ümmetimin mülkü yerden önüme toplanıp getirilen (ye gösterilen) yerlere kadar ulaşacaktır. Bana kırmızı ve beyaz her iki hazine de verildi. Ben Rabbimden ümmetim adına, ümmetimi genel bir kıtlık ile helâk etmemesini, onlara yurtlarını ve korumaları gereken şeylerini mubah kılacak şekilde kendilerinden olmayan bir düşmanı kendilerine musallat kılmamasını diledim. Benim Rabbim de gerçekten şöyle buyurdu: Ey Muhammed, şüphe yok ki Ben bir iş hakkında hüküm vermiş bulunuyorum. Ve bu asla geri çevirilemez. Ben, sana senin ümmetin lehine, onları genel bir kıtlık ile helâk etmeyeceğimi ve yurtlarını ve korumalan gereken şeylerini kendisine mubah kabul edecek şekilde kendilerinin dışında herhangi bir düşmanı onlara, isterse yerin dört bir yanında bulunanlar onlara karşı toplanıp bir araya gelmiş olsun, -ya da: Her tarafından toplanıp gelmiş olsalar bile, dedi- musallat etmeyeceğime dair isteğini sana verdim. Tâ ki onların bir bölümü bir bölümünü helâk edinceye ve onların bir kısmı bir diğer kısmını ashâb alıncaya kadar.” Müslim, Fiten 19; Ebû Dâvûd, Fiten 1; Tirmizî, Fiten 14; Müsned, V, 278, 284.
Nesâî de Habbâb b. el-Eret’den -ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Bedir’de hazır bulunmuştu- rivâyet ettiğine göre o, sabah tan yeri ağarıncaya kadar gece boyunca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı gözetip durmuş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını bitirip selam verince, Habbâb yanına gidip şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasulü, anam-babam sana feda olsun. Sen bu gece öyle bir namaz kıldın ki, buna benzer bir namaz kıldığını görmedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Evet, bu bir korku ve bir ümit namazıydı. Aziz ve celil olan Allah’tan bu namazda üç husus istedim. Bana ikisini verdi, birisini vermedi. Aziz ve celil olan Rabbim’den, geçmiş ümmetleri helâk ettiği şeylerle bizi helâk etmemesini diledim bunu bana verdi. Yine aziz ve celil olan Rabbimden bizden olmayan bir düşmanı bize üstün getirmemesini diledim, onu da bana verdi. Yine aziz ve celil Rabbimden bizi guruplar halinde birbirimize düşürmemesini diledim, bunu bana vermedi.” Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 16; Müsned, V, 109.
Bu hususa dair rivâyetleri “et-Tezkire” adlı kitabımızda nakletmiş bulunuyoruz. Cenab-ı Allah’a hamd olsun.
Rivâyet olunduğuna göre, bu âyet-i kerîme nâzil olunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Cebrâîl’e: “Ey Cebrâîl, ümmetim bu hali üzere ne kadar kalacaktır?” diye sorunca, Hazret-i Cebrâîl ona: “Ben de senin gibi bir kulum, hadi rabbine dua et ve ümmetin lehine ondan istekte bulun” dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalktı, güzel bir şekilde abdest aldı, en güzel şekliyle bir namaz kıldı. Sonra dua etti. Cebrâîl inip şöyle dedi: “Ey Muhammed, şüphesiz ki yüce Allah senin söylediklerini işitti. Ve onları, iki haslet olan üstlerindeki azap ile ayaklarının altındaki azaptan kurtardı.” Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Cebrâîl, benim ümmetimin arasında değişik hevalar (görüşler) olup da onların bir bölümünün hıncını diğerine tattıracak olursa, ümmetimin kalacağı süre ne kadardır?” Bunun üzerine Hazret-i Cebrâîl:
“Elif, Lâm, Mim. İnsanlar îman ettik demeleriyle ve imtihan olunmaksızın bırakılıverileceklerini mi sandılar?” (el-Ankebut, 29/1-2) âyetini indirdi.
Amr b. Dinar da Cabir b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Şu: “De ki: O, size üstünüzden, yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye… kadir olandır” âyeti nâzil olunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) “yüce Allah’ın himayesine sığınırım” diye buyurdu. “Yahut sizi guruplar halinde birbirinize katıp, kiminizin hıncını kiminize tattırmaya kadir olandır” âyeti nâzil olunca, bu sefer: “Bu ikisi ehvendir” diye buyurdu. Buhârî, Tefsir 6. sûre 2, Tevhid 16; Tirmizî 6. sûre 2; Müsned, III, 309
İbn Mâce’nin Sünen’inde de İbn Ömer’den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah ve akşam olduğunda mutlaka şu duaları yapardı:
“Allah’ım, dünyada da âhirette de Senden afiyet isterim. Allah’ım, dinimde, dünyamda, aile halkımda ve malımda Senden af ve afiyet dilerim. Allah’ım, kusurlanmı ört, korkularımı güvenliğe dönüştür. Önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, üstümden beni koru. Altımdan da suikasta uğramaktan Sana sığınırım.” (Hadisin ravilerinden birisi olan) Veki’ dedi ki: Bununla yerin dibine geçirilmeyi kastetmektedir. İbn Mâce, Duâ 14; Ebû Dâvûd, Edeb 101; Müsned, II, 25.
Yüce Allah’ın:
“İyice idrâk etsinler diye âyetleri nasıl açıkladığımıza bir bak” âyeti ile: İzledikleri şirk ve masiyetlerin batıl olduğunu iyice anlamaları için kendilerine belge ve delilleri ne şekilde açıkladığımıza bir bak! demektir.