Bir kimse öldürülmüş olarak bir yerde bulunur, ölünün velileri de onun bir adam yahut bir topluluk tarafından öldürüldüğünü iddia ederse, ancak aralarında düşmanlık ve kin olmayacak olursa, o vakit bu iddia diğer iddialar gibi değerlendirilir. Ama adamın yahut topluluğun öldürdüklerine dair bir beyyineleri olursa, bu durumda ona göre hüküm verilir. Aksi halde itibar edilecek söz karşı çıkanın sözü olur. Bunu, İmam Malik ve İmam Şafii söylemiştir.
Şüphesiz Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Eğer insanlara sırf iddialarıyla (hak) verilmiş olsaydı bazı insanlar, kimi adamların kanlarını ve mallarını dava edeceklerdi. Lakin yemin davalıya düşer.” Zira davalıda aslolan zimmetinin beri olmasıdır ve yalanı ortaya çıkmadığı içindir ki, itibar edilecek söz de —diğer davalarda olduğu gibi— onun sözüdür.
Ebu Hanife ve ashabı şöyle demişlerdir: Maktulün velileri bir öldürme işini bir mahallenin ahalisine isnat ederek onları sorumlu tutacak olurlarsa yahut belli bir kimse hakkında bu iddiada bulunurlarsa, o vakit velinin, o mahalle halkından elli erkeğin: “Allah’a yemin olsun ki bunu biz öldürmedik ve öldüreni de bilmiyoruz.” şeklinde yemin etmesini tercih etme hakkı doğar. Sayı elliye tamamlanmayacak olursa, sayı elliye tamamlanıncaya kadar onlara bir kez daha bu yemin tekrar ettirilir. O zaman yemin etmeleri halinde diyet diğer kalanların boyunlarında bir borç olarak kalır. Bu gerçekleşmeyecek olursa, bu takdirde o yerin ahalisi üzerinde diyet bir vecibe olarak kalır. Yemin etmemeleri halinde —yemin edinceye yahut ikrar edinceye değin— kendileri hapsedilirler.
İbn Münzir der ki: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), delil getirmeyi iddia sahibine, yemini ise davalı üzerine sünnet kılmıştır. Bunun yanında Hayber’de maktul olarak bulunan kişi hakkındaki kasameyi de sünnet kılmıştır. Rey ashabının görüşü ise bu sünnetlerin dışında kalmaktadır.
Belli olmayan kimse hakkındaki iddialar (kasame gibi) dinlenmez.
Bunu, İmam Şafii söylemiştir. Çünkü iddialar, hak üzere anlam kazanır; dolayısıyla —diğer iddialarda olduğu gibi— kimin öldürdüğü belli olmayan iddialar kasame olarak itibar görmez.
Rey ashabı ise şöyle demiştir: Bu tür iddialar da dinlenir ve elli kişiye yemin ettirilir. Çünkü Ensar, Hayber Yahudilerinin (sahabeyi) öldürdüklerine dair iddiada bulunmuşlardı, onlar ise kimin öldürdüğüne dair birisini seçip de göstermemişti ve buna rağmen Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) onların bu iddialarını dinlemiştir.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in dinlemiş olduğu Ensar’ın ileri sürdükleri iddialar, iki hasım arasında baş gösteren anlaşmazlıklarla dolu olan bir iddia sayılmaz. Zira durum böyle olsaydı o vakit iddiadaki şartlardan birisi sayılan davalı da onların yanında hazır bulunmak zorunda olurdu. İddialar, ancak onlardan birisinin, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu buyruğunda açıkladığı hal üzere oldukları zaman geçerli olur: “Elli defa yemin ederseniz arkadaşınızın diyetine hak kazanırsınız.”
Bu da gösteriyor ki (kimin öldürdüğü) belli olmayan bir kimse hakkındaki iddia geçerli olmaz.
Öldürdüğünü iddia ederse ve aralarında düşmanlık ve kin de yoksa, bu durumda İmam Ahmed’den iki görüş gelmiştir:
Davalı yemin etmez, ona bir hüküm verilmez ve gitmesine de izin verilir. Çünkü bu, bağışı caiz olmayan bir iddiadır; dolayısıyla —hadlerde olduğu gibi— bundan sebep yemin etmesi istenmez. Bir de bu tür iddialarda yeminle beraber ceza da olmadığından —had konusunda olduğu gibi— bundan dolayı yemin etmesi de istenmemektedir.
Yemin etmesi istenir. Doğrusu da budur. Bu görüş ise İmam Şafii’ye aittir. Çünkü “Lakin yemin davalıya düşer.” buyruğunun genel manası buna işaret eder. Bu yemini gerektirmesi noktasında burada iki durumdan dolayı aşikardır: Birincisi: Gelen lafzın umum ifade etmesi; İkincisi ise: Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu hadisin başında: “Bazı insanlar, kimi adamların kanlarını ve mallarını dava edeceklerdi.” buyurmuş, ardından da şöyle buyurmuştur: “Lakin yemin davalıya düşer.” Böylece hadiste zikri geçen davalıya dönüş yapmış olmaktadır. Bunu, kapsam dışına çıkarmak ise ancak daha kuvvetli bir delilin olması halinde caiz olur. Şüphesiz bu insan hakkında bir iddia ve dava olduğundan, o vakit bundan dolayı —mallarla ilgili davalarda olduğu gibi— yemin etmesi talep edilir.
Meşru olan bir yemin etmesidir zira “Lakin yemin davalıya düşer.” buyruğu iki yönden olmak üzere bunun bir yemin sayılacağını göstermektedir: Birincisi: Hadiste bir “yemin” şeklinde tekil olarak buyurmakla bunun bir tane olduğu anlaşılmış olur. İkincisi ise: Meşru yemin hakkında bir ayrım yapmamış olması gösteriyor ki meşru olan, can ile mal arasında eşitlenmiş olmaktadır.
İmam Ahmed’den, bu durumda elli defa yemin etmenin gerekli olacağı da nakledilmiştir. Çünkü bu, bir öldürme davası sayıldığından, meşru olan burada elli defa yemin edilmesidir, sanki aralarında düşmanlık varmış gibi kabul edilir.
Bunun farklı olduğu yönünde cevap verilmiştir. İmam Şafii’den de bu minvalde iki görüş de olduğu gibi iki de rivayeti bulunmaktadır. Davalı eğer yeminden uzak duracak olursa, mezhebimize göre ihtilafsız olarak ona kısas vacip olmaz. Çünkü söz konusu olan bu öldürme eylemi, ne bir delil ne de ikrarla sabit olmuştur. Bunun yanında aralarında düşmanlığın baş gösterdiğine dair bir karine de yoktur, o vakit ona kısas gerekmez, sanki yeminden uzak durmamış gibidir.
Yemin etmekten uzak durması halinde beyyine ve ikrar olmadığından dolayı yeminleri ilhak etmek doğru değildir; çünkü bunlar, ondan daha zayıftır. En kuvvetli olan hükümle sabit kılmak varken zayıf olanla sabit kılmak elzem değildir.
Diyetin vacip olmasını kısasa da vacip kılmak elzem değildir. Nitekim diyete gelince, malı sabit kılan kimseye göre ceza ile sabit olur yahut iddia sahibi üzerine yemin (isteğini) geri çevirir ve sadece bir tane yemin eder. O vakit iddia sanki mal hakkında olmuş ki bu davaya hak sahibi olur.