İçlerinden bir topluluk dedi ki: “Allah’ın helak edeceği veya şiddetli bir azapla azaplandıracağı bir kavme niçin öğüt veriyorsunuz?” Dediler ki: “Rabbinize karşı bir mazeretimiz olsun diye ve belki sakınırlar diye.”
Diyanet Vakfı
İçlerinden bir topluluk: «Allahın helak edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?» dedi. (Öğüt verenler) dediler ki: Rabbinize mazeret beyan edelim diye bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz).
Kurtubi Tefsiri
Hani içlerinden bir topluluk: “Allah’ın kendilerini helâk edeceği veya çetin bir azâb ile cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?” dediği zaman onlar: “Rabbinize karşı mazeret olsun ve belki bunlar da sakınırlar diye” demişlerdi.
Bir görüşe göre: İsrailoğulları ancak iki kesime ayrılmış oldular. Buna göre yüce Allah’ın:
“Hani içlerinden bir topluluk: Allah’ın kendilerini helâk edeceği veya çetin bir azâb ile azaplandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz dediği zaman…” Yani, bu işi yapanlar öğüt verenlere öğütleri sırasında şöyle demişlerdi:
“Eğer sizler, Allah’ın bizi helâk edeceğini biliyorsanız, bize ne diye öğüt veriyorsunuz?”
Bunun üzerine Allah da onları maymunlara dönüştürmüştü.
(Öğüt verenler ise):
“Rabbinize karşı mazeret olsun ve belki bunlar da sakınırlar diye demişlerdi.” Yani, öğüt verenler şu cevabı vermişlerdi:
Bizim size öğüt verişimiz, Rabbinize karşı bizim için mazeret olsun diyedir. Yani, belki siz sakınırsınız diye size öğüt vermemiz bizim için bir görevdir. Taberî bu görüşü İbnü’l-Kelbî’den, senediyle nakletmektedir.
(İkinci görüş:) Müfessirlerin Cumhûru (çoğunluğu) ise, şöyle demişlerdir:
İsrailoğulları üç fırkaya ayrılmışlardı. Âyet-i kerimedeki zamirlerden zahiren anlaşılan da budur.
Bu fırkanın birisi isyan etmiş ve balık avlamıştı. Bunlar da yaklaşık yetmiş kişi idiler.
Bir kesim (ikinci) bu işi terketmelerini istemiş ve onlardan ayrılmıştı, bunlar da oniki bin kişi idiler.
Diğer bir kesim (üçüncü grup: Çekimserler) ise, avlayanlardan ayrılmakla birlikte ne vazgeçmelerini istedi, ne de isyan etmişti.
İşte bu üçüncü kesim, Öbürlerini yaptıklarından vazgeçirmeye çalışanlara; “sizler, -zann-ı- galibe ve yüce Allah’ın o dönemlerde isyan eden toplumlara yaptıklarından anlaşıldığına göre- Allah’ın helâk edeceği yahut azaba uğratacağı bir topluluğa -İsyan edenleri kastediyorlar- ne diye öğüt veriyorsunuz” demişlerdi.
Bunun üzerine bu günahı işleyenleri vazgeçirmek isteyenler, şu cevabı vermişlerdi:
“Bizim öğüt verişimizin sebebi, Allah’a karşı bizim mazeretimiz olması içindir ve belki de onlar bu işten sakınırlar, diyedir.”
Eğer iki kesim olsalardı, bu işten vazgeçmelerini istiyen kesimin isyan eden kesime:
“…ve olur ki, sakınırsınız” demeleri gerekirdi.
Bundan sonra da şu hususta ihtilaf edilerek bir kesim şöyle demiştir:
İsyan edenlere vazgeçmelerini söylemeyen, kendileri de isyan etmeyen kesim de, bu vazgeçirmeyi terkettiklerinden dolayı ceza olmak üzere isyan eden kesimle birlikte helâk edildiler.
Bunu İbn Abbâs ifade etmiştir. Yine o, ben bunlara ne yapıldığını bilemiyorum, demiştir. Âyet-i kerimenin zahirinden de anlaşılan budur. (Âyet-i kerîme bunların akıbetinden söz etmemektedir).
İkrime der ki: Ben, İbn Abbâs’a bunlara neler yapıldığını bilmiyorum deyince, şöyle dedim: Bu gibi kimselerin isyankârların yaptıklarından hoşlanmadıklarını, onlara muhalefet ettikleri, bunun için de:
“Allah’ın kendilerini helâk edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz” dedikleri dikkat çekmiyor mu? Ben, bu hususta ona, bunların sonunda kurtulmuş olduklarını kabul ettirinceye kadar ısrarıma devam ettim, sonunda bana bir elbise hediye etti. Bu da el-Hasen’in görüşüdür.
Yalnızca haddi aşan kesimin helâk edilmiş olduğuna delil teşkil eden âyetler arasında yüce Allah’ın:
“Zulmedenleri de… yakaladık” (el-A’raf, 7/165) âyeti ile:
“Yemin olsun sizden Cumartesi günü haddi aşanları bilmişsinizdir…” (el-Bakara, 2/65) âyeti delil teşkil etmektedir.
Îsa ve Talha; “Bir mazeret olsun diye” şeklinde nasb ile okumuşlardır.
el-Kisaî’ye göre bunun nasb oluşu iki sebeptendir: Birincisine göre mastar olarak nasbedilmiştir, ikincisine göre; takdiri ile nasbedilmiştir. Yani biz bunu mazeret olsun diye yaptık, anlamındadır. Aynı zamanda bu, Hafs’ın, Âsım’dan rivâyet ettiği kıraatidir.
Diğerleri ise, bu kelimeyi ref ile okumuşlardır ki, tercih edilen de budur. Çünkü onlar, yaptıkları ve kınandıkları bir işten dolayı özür dilemek, mazur görülmek için özür beyan etmek istememişlerdi. Bunun yerine onlara, niye öğüt veriyorsunuz denilince, onlar da bizim öğüdümüz mazeret teşkil etsin diyedir, demişlerdi. Eğer bir kimse diğerine şu işten dolayı Allah’a da sana da özür beyan ediyorum, diyerek bununla da özür dilemeyi kastediyor ise, o takdirde bu kelime nasbedilir. Sîbeveyh’in görüşü budur.
Âyet-i kerîme aynı zamanda Seddü’z-Zerai’nin kabul edileceğine delil teşkil etmektedir.
el-Bakara Sûresi’nde (2/63. âyet, 3. başlıkta) ve oradaki açıklamalar arasında başka yaratıklara dönüştürülenlerin soylarının devam edip etmediğine dair açıklamalar geniş bir şekilde geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah’a hamd olsun. Yine Âl-i İmrân (3/21-22. âyet, 2. başlıkta) ile el-Mâide Sûresi”nde (5/79. âyette) iyiliği emredip münkerden alıkoymaya dair açıklamalar geçtiği gibi, en-Nisa Sûresi’nde de (4/140-141. âyetlerin tefsirinde) fesat ehlinden ayrılıp onlardan uzak durmaya, onlarla birlikte oturup kalkanların onlar gibi olacağına dair açıklamalar geçtiğinden, burada bu açıklamaları tekrarlamanın bir anlamı yoktur.