Musa’nın kavmi, onun ardından, ziynet takılarından buzağı şeklinde böğüren bir heykel edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını, doğru yolu göstermediğini görmediler mi? Onu tanrı edindiler ve zalim oldular.
Diyanet Vakfı
(Tura giden) Musanın arkasından kavmi, zinet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini (tanrı) edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor? Onu (tanrı olarak) benimsediler ve zalimler oldular.
Kurtubi Tefsiri
Mûsa’nın kavmi, onun ardından zinet eşyalarından böğürtüsü olan bir buzağı heykel(ini ilâh) edindiler. Onun, kendileriyle konuşamadığını, onlara bir yol da gösteremediğini görmediler mi onlar? Onu (ilâh) edindiler ve zâlimler oldular.
“Mûsa’nın kavmi, onun ardından” yani, Mûsa’nın Tûr’a çıkışının arkasından
“ziynet eşyalarından…” âyetindeki;” Ziynet eşyaları” kelimesinin bu şekilde okunuşu Medinelilerle Basralılara göredir.
Âsım müstesna Kûfeliler ise, “ha” harfini esreli; diye okumuşlardır. Yakub, “ha” harfini üstün ve şeddesiz diye okumuştur. en-Nehhâs’der ki: ” Süs” kelimesinin çoğulu, şeklinde gelir.
Tıpkı, “Meme” kelimesinin çoğulunun, şeklinde gelişi gibi. Bunun aslı ise, şeklindedir. Daha sonra “vav” harfi “ye” harfine idğam olunduktan sonra “ya”ya yakınlığı dolayısıyla İâm” harfi esre olmuştur. “Ha” harfi de “lâm” harfinin esreli oluşu dolayısıyla esreli okunur. Ötreli okunuşu ise asla göredir.
“Bir buzağı” kelimesi, mef’ûldür. ” Heykel” kelimesi ise ona sıfat veya bedeldir.
“Böğürtüsü” kelimesi ise mübteda olarak merfu’dur. Böğürmesini anlatmak üzere fiilî kullanılır.
(…….) fiili de böyledir. Ancak, korkaklık ve zaaf göstermeyi anlatmak için ise, denilir.
Buzağı kıssasında rivâyet olunduğuna göre Samiri’nin ismi, Mûsa b. Zafer olup, Samira diye bilinen bir kasabaya mensuptu. Erkek çocukların öldürüldüğü yıl dünyaya gelmişti. Annesi onu bir dağdaki mağarada saklamıştı. Hazret-i Cebrâîl onu beslemişti. İşte onun Hazret-i Cebrâîl’i tanıması bundan dolayı olmuştu. Hazret-i Cebrâîl, Fir’avun denize doğru ilerlesin diye erkek ata arzu duyan bir kısrak üzerinde denizi geçtiği sırada Samiri de onun kısrağının toynağının izinden bir avuç toprak almıştı. İşte, yüce Allah’ın:
“Bunun üzerine o elçinin bastığı yerden bir avuç almıştım” (Tâ-Ha, 20/96) âyetinin anlamı budur.
Hazret-i Mûsa kavmi ile otuz gün (ayrılmak üzere) şözleşmişti. Otuz gün geçtikten sonra otuz güne eklenen on günlük bir süre geçince Samiri İsrailoğullarına -ki, aralarında kendisine itaat olunan birisiydi- şunları söyledi: Beraberinizde Fir’avun hanedanından almış olduğunuz süs eşyaları vardır. -İsrailoğullarının süslendikleri ve bu maksatla da Kıptî’lerden süs eşyalarını ariyeten aldıkları bir bayramları vardı; işte bugün için ariyet olarak süs eşyaları almışlardı. Yüce Allah, İsrailoğullarını Mısır’dan çıkartıp Kıptîleri de suda boğunca, bu süsler ellerinde kalmıştı-. Samiri onlara şöyle demişti: Bunlar size haramdır, Yanınszda bulunanları getirin onları yakalım.
Şöyle de denilmiştir: Bu süs eşyalarını, Fir’avun kavminin suda boğulmasından sonra almışlar, Hazret-i Harun da onlara şöyle demişti: Bu süs eşyaları bir ganimettir. Ganimet ise size helal olmaz. Bunun üzerine Hazret-i Harun bu süs eşyalarını kazdığı bir çukurda topladı. Samiri de bunları aldı.
Bir başka görüşe göre, İsrailoğulları Mısır’dan çıkmak istedikleri gece bu süs eşyalarını ariyet olarak aldılar ve Kıptîlere bir düğünleri, yahut da bir toplantıları olduğu İzlenimini verdiler. Samiri ise, daha önce İsrailoğullarının:
“Ey Mûsa, onların nasıl tanrıları varsa, sende bize böyle bir tanrı yap” (el-A’raf, 7/138) dediklerini işitmişti, O tanrılar ise inek surelinde idi. Samiri de onlara ses çıkarmayan bir buzağı heykeli yapmıştı. Şu kadar var ki onlar, ondan bir böğürtü sesi işitiyorlardı. Yüce Allah’ın bunu ete ve kemiğe, kana dönüştürdüğü de söylenmiştir. Yine denildiğine göre o, atın izinden almış olduğu bir avuç toprağı süs eşyalarının üzerine ateşe bırakınca, buzağının bir böğürtüsü oldu. Tek bir defa böğürdü, ikinci defa bir daha da böğürmedi. Bu sefer, etrafındakilere:
“İşte bu, sizin de ilahınız, Mûsa’nın da ilâhıdır. O, unuttu” (Tâ-Hâ, 20/88) dedi.
Yani o, ilâhını burada unuttu, gitti başka yerde arıyor, Bunu, kaybetmiş bulunuyor. Haydi gelin biz bu buzağıya tapalım, demek istemişti. Yüce Allah da Hazret-i Mûsa’ya münacaatı şuasında şöyle demişti:
“Gerçekten Biz, kavmini fitneye düşürdük, Samirî de onları saptırdı.” (Tâ-Hâ, 20/85) Bunun üzerine Hazret-i Mûsa şöyle dedi: Rabbim, bu Samiri süs eşyalarından onlara bir buzağı yaptı. Peki, ona bu cesedi kim verdi -bununla onun kana ve kemiğe dönüşmesini kastetmektedir- ve onun böğürmesini kim sağladı? Yüce Allah: Ben diye buyutımca, Hazret-i Mûsa şöyle dedi; İzzetin ve Celalin hakkı için onları Senden başka kimse saptırmadı. Bunun üzerine yüce Allah: Doğru söyledin ey hikmetlilerin hikmetlisi dedi. İşte yüce Allah’ın bize naklettiği Hazret-i Mûsa’nın söylediği:
“Zaten o ancak senin fitnendir” (el-A’raf, 7/155) âyetinin anlamı budur.
el-Kaftal der ki: Samiri, şöyle bir yola başvurmuştu: Buzağının içini boş bırakmıştı. Buzağı rüzgara karşı duruyordu. Sonunda böğürtüyü andıran bir ses çıkardı. Bununla da onlara Hazret-i Cebrâîl’in atının ayak izlerinden aldığı toprağı bırakınca cesedin bu hale geldiği vehmini verdi. Ancak bu, bir takım tutarsızlıklar ihtiva eden bir sözdür. Bunu el-Kuşeyrî ifade etmiştir.
“Onun kendileriyle konuşamadığını, onlara bir yol da gösteremediğini görmediler mi onlar?” Yüce Allah, bu âyetiyle mabud’un kelam sıfatına sahib olması gerektiğini açıklamaktadır. Onlara bir yol gösteremeyişi de her hangi bir delil gösterememesi anlamındadır.
“Onu” ilâh
“edindiler ve zâlimler oldular.” Yani, onu ilâh edinmek suretiyle kendilerine zulmettiler. Şöyle de açıklanmıştır: Buzağıyı ilâh kılmaları dolayısıyla zâlimler, yani müşrikler oldular.