O, sana Kitab’ı indirendir. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir; onlar Kitab’ın anasıdır. Diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne aramak ve onun yorumunu aramak için müteşabih olanın peşine düşerler. Oysa onun yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise: Ona iman ettik, hepsi Rabbimiz katındandır derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.
Okunuşu ve Kelime Anlamı
Huve (O) ellezi (o ki) enzele (indirdi) aleyke (sana) l-kitabe (kitabı) minhu (onun bir kısmı) ayatun muhkematun (açık ayetlerdir) hunne (onlar) ummu l-kitabi (kitabın temelidir) ve uharu muteşabihat (diğerleri benzer anlamlıdır) fe-emma (kalplerinde eğrilik olanlar) ellezine fi kulubihim zeygun (kalplerinde sapma olanlar) fe-yettebiune (uyarlar) ma teşabehe minhu (benzer olan kısmını) ibtigae l-fitneti (fitne arayarak) ve ibtigae te’vilih (yorumunu arayarak) ve ma ya‘lemu te’vilehu illa llah (onun yorumunu Allah’tan başkası bilmez) ve r-rasihune fi l-ilm (ilimde derin olanlar) yekulune amanna bih (ona iman ettik derler) kullun min indi rabbina (hepsi Rabbimizdendir) ve ma yezekkkeru illa ulu l-elbab (bunu ancak akıl sahipleri anlar)
Mukatil Tefsiri
Ardından Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “O, sana kitabı indirendir. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir”; yani kendileriyle amel edilen ayetlerdir. Bunlar En‘âm sûresindeki şu ayetlerdir: “De ki: Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne babaya iyilik edin…” (En‘âm 151) ayetinden başlayıp sonu: “Umulur ki sakınırsınız” (En‘âm 151-153) buyruğuyla biten üç ayettir. Allah Teâlâ: “Bunlar kitabın anasıdır” buyurmuştur; yani kitabın aslıdır. Çünkü bunlar Levh-i Mahfûz’da yazılmıştır ve bütün ümmetlere kendi kitaplarında haram kılınmış hükümlerdir. Bunlara “Ümmü’l-Kitâb” denilmesinin sebebi, Allah Teâlâ’nın bütün peygamberlere indirdiği kitapların tamamında yazılmış olmalarıdır; hiçbir din ehli yoktur ki bunlarla emrolunmamış ve bunları tavsiye etmemiş olsun.
Sonra Allah Teâlâ: “Diğer kısmı ise müteşabihtir” buyurdu. Bunlar: “Elif Lâm Mîm”, “Elif Lâm Mîm Sâd”, “Elif Lâm Mîm Râ”, “Elif Lâm Râ” gibi harflerdir. Bu harfler Yahudilere, bu ümmetin kaç yıl hüküm süreceği hususunda karışık gelmişti. Müteşabih olanlar işte bu dört kelimedir. Ardından Allah Teâlâ: “Kalplerinde eğrilik bulunanlar…” buyurdu; yani hidayetten sapma bulunanlar demektir ki bu da şüphedir. Burada kastedilenler Yahudilerdir. “Onlar müteşabih olanın peşine düşerler”; yani “fitne aramak için”, başka bir ifadeyle küfrü istemek için onun peşinden giderler. “Ve onun tevilini istemek için”; yani işin sonucunun ne olacağını ve ne kadar süreceğini öğrenmek isterlerdi. Bununla hükümdarlığı kastetmekteydiler. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Onun tevilini Allah’tan başka kimse bilmez”; yani Muhammed ümmetinin kaç yıl hüküm süreceğini Allah’tan başkası bilmez. Bu ümmet kıyamet gününe kadar hüküm sürecektir; ancak Allah Teâlâ’nın onları Deccâl ile imtihan edeceği bazı günler müstesnadır.
Daha sonra yeniden söze başlayarak şöyle buyurdu: “İlimde derinleşenler ise…”; yani Tevrat ilmini okuyup inceleyen kimselerdir. Bunlar Abdullah b. Selâm ve Tevrat ehli içerisinden iman eden arkadaşlarıdır. Onlar: “Biz ona iman ettik; hepsi Rabbimizin katındandır” derler; yani onun azı da çoğu da Rabbimizin katındandır. Ardından Allah Teâlâ: “Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anlar” buyurdu; yani bunu ancak akıl ve anlayış sahibi kimseler işitir ve kavrar. Burada kastedilen Abdullah b. Selâm ve arkadaşlarıdır. Onlar, bütün bunların ve bunlardan başka her şeyin Allah katından olduğunu bilirler.
Taberi Tefsiri
Allah şöyle buyurmaktadır: Yerde ve gökte hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı Allah, ey Muhammed, sana Kitabı yani Kur’an’ı indirendir. Daha önce Kur’an’ın neden “Kitap” diye isimlendirildiği açıklanmıştı.
“Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir” buyruğundaki muhkem ayetler, açıklaması sağlamlaştırılmış, delilleri açıkça ortaya konmuş, hükümleri belirgin hale getirilmiş ayetlerdir. Bunlar helal ve haramı, vaad ve tehdidi, sevap ve azabı, emir ve yasağı, haberleri, misalleri, öğütleri ve ibretleri açıklayan ayetlerdir. Bu ayetlerin delilleri sabittir ve hangi mana için indirildikleri açıktır.
Allah daha sonra bu muhkem ayetleri “Kitabın anasıdır” diye nitelemiştir. Bunun anlamı şudur: Bunlar kitabın aslı, temeli ve dayanağıdır. Dinin direği, farzlar, hükümler ve insanların din konusunda ihtiyaç duydukları esaslar bunlarda bulunmaktadır. İnsanların dünya ve ahiret işlerinde yükümlü tutuldukları hükümler bunlara dayanmaktadır. Allah bu yüzden onları “Ümmü’l-Kitap” yani “Kitabın anası” diye isimlendirmiştir; çünkü kitabın en büyük ve temel kısmı bunlardır ve insanlar ihtiyaç anında bunlara başvururlar.
Araplar da bir şeyin en büyük ve temel kısmına “anne” anlamında “ümm” derler. Mesela savaşta askerleri etrafında toplayan büyük sancak için “ordunun anası” derler. Bir beldenin işlerini yöneten merkez için de aynı ifade kullanılır.
Allah burada “Bunlar kitabın analarıdır” dememiş, “Bunlar Kitabın anasıdır” buyurmuştur. Çünkü burada her ayetin ayrı ayrı “ana” oluşu değil, muhkem ayetlerin tamamının birlikte kitabın temeli oluşu kastedilmektedir. Eğer her bir ayetin tek başına “ana” olduğu kastedilseydi “anneleridir” anlamında çoğul ifade kullanılırdı.
Bunun benzeri Allah’ın şu buyruğudur: “Meryem oğlu ile annesini bir ayet yaptık.” (Mü’minûn 50) Allah burada “iki ayet yaptık” dememiştir; çünkü ikisini birlikte insanlar için tek bir ibret ve delil yapmıştır. Eğer her birinin ayrı ayrı mucize oluşu kastedilseydi “iki ayet” denirdi. Çünkü Meryem’in babasız doğum yapması da, İsa’nın beşikte konuşması da ayrı ayrı insanlar için birer ayettir.
Bazı Basralı dil âlimleri “Bunlar Kitabın anasıdır” ifadesindeki tekil kullanımın Arapların konuşma üslubundan kaynaklandığını söylemişlerdir. Buna örnek olarak bir kişinin “Benim yardımcılarım yok” demesi üzerine bir topluluğun “Biz senin yardımcılarınım” demesini göstermişlerdir. Ayrıca şu şiiri delil olarak zikretmişlerdir:
“Bana bulunduğu yerde yaklaşmaya başladı,
Uzun ipte duran tayın yaklaşması gibi yaklaştı,
Beni öldürmekten geri durmayan bir yaklaşmayla geldi.”
Ancak Taberî bu görüşü zayıf görmüştür. Çünkü verilen örneklerin tamamı bir başkasının sözünü nakletme şeklindedir. Oysa burada Allah’ın doğrudan kendi sözü bulunmaktadır. Bu yüzden bunun “hikâye üslubu” ile açıklanması doğru değildir.
Allah’ın “Diğerleri ise müteşabihtir” buyruğundaki müteşabih ayetler ise, okunuş bakımından birbirine benzeyen fakat mana bakımından farklı yönlere çekilebilen ayetlerdir. Taberî bunu açıklarken Allah’ın şu buyruğunu örnek göstermektedir: “Kendilerine birbirine benzer olarak verildi.” (Bakara 25) Burada benzerlik görünüştedir; tatları ise farklıdır. Yine İsrailoğullarının: “İnekler bize birbirine benzer göründü.” (Bakara 70) sözünü örnek vererek, benzerliğin sıfat bakımından olduğunu, hakikatlerinin ise farklı olabileceğini açıklamaktadır.
Buna göre ayetin anlamı şöyledir: Yerde ve gökte hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı Allah, ey Muhammed, sana Kur’an’ı indirmiştir. Kur’an’ın bir kısmı açıklaması açık, hükümleri belirgin olan muhkem ayetlerdir. Bunlar dinin temeli ve ümmetin dayanağıdır. Diğer kısmı ise okunuş bakımından birbirine benzeyen fakat anlam bakımından farklı yönlere yorumlanabilen müteşabih ayetlerdir.
Müfessirler muhkem ve müteşabih ayetlerin ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları muhkem ayetlerin hükmüyle amel edilen, yürürlükte bulunan ve neshedilmemiş ayetler olduğunu söylemişlerdir. Müteşabih ayetler ise hükmü kaldırılmış yani neshedilmiş ayetlerdir.
Yakub b. İbrahim’in Hüşeym’den, onun Avvam’dan, onun da İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: “Muhkem ayetler En‘âm suresindeki şu üç ayettir: ‘De ki: Gelin, Rabbinizin size haram kıldıklarını okuyayım…’ (En‘âm 151) diye başlayan üç ayet ile İsrailoğulları hakkında gelen ayetlerdir.”
İbn Abbas’ın rivayet ettiğine göre muhkem ayetler En‘âm suresindeki şu ayetlerdir: “De ki: Gelin, Rabbinizin size haram kıldıklarını okuyayım…” (En‘âm 151) diye başlayan üç ayet ile İsra suresindeki: “Rabbin yalnızca kendisine kulluk etmenizi hükmetti…” (İsrâ 23) buyruğundan sonraki ayetlerdir.
İbn Abbas şöyle demiştir: “Muhkem ayetler; nesheden ayetler, helal ve haram hükümleri, hadler, farzlar, iman edilmesi ve amel edilmesi gereken hükümlerdir. Müteşabih ayetler ise neshedilmiş olanlar, önce ve sonra gelen ifadeler, örnekler, yeminler ve kendilerine iman edilip hükmüyle amel edilmeyen ayetlerdir.”
İbn Abbas’tan gelen başka bir rivayette ise şöyle denilmiştir: “Kitabın anası olan muhkem ayetler, dini hükümlerin dayandığı ve kendisiyle amel edilen nesheden ayetlerdir. Müteşabih ayetler ise hükmü kaldırılmış olup kendileriyle amel edilmeyen ayetlerdir.”
İbn Mesud, İbn Abbas ve bazı sahabelerden rivayet edildiğine göre muhkem ayetler amel edilen nesheden ayetlerdir; müteşabih ayetler ise hükmü kaldırılmış neshedilmiş ayetlerdir.
Katade şöyle demiştir: “Muhkem ayetler Allah’ın helalini helal, haramını haram kıldığı ve kendisiyle amel edilen nesheden ayetlerdir. Müteşabih ayetler ise neshedilmiş olup kendisiyle amel edilmeyen, fakat iman edilen ayetlerdir.”
Rebî de şöyle demiştir: “Muhkem ayetler amel edilen nesheden ayetlerdir; müteşabih ayetler ise neshedilmiş, amel edilmeyen fakat iman edilen ayetlerdir.”
Dahhâk ise şöyle demiştir: “Muhkem ayetler nesheden ayetlerdir; müteşabih ayetler ise neshedilmiş fakat tilaveti bırakılmamış ayetlerdir.” Başka bir rivayette de şöyle demiştir: “Muhkem, neshedilmemiş olandır; müteşabih ise neshedilmiş olandır.”
Başka âlimler ise muhkem ayetlerin Allah’ın helal ve haramını açıkça ortaya koyduğu ayetler olduğunu, müteşabih ayetlerin ise lafızları farklı olsa da anlam bakımından birbirine benzeyen ayetler olduğunu söylemişlerdir.
Mücahid şöyle demiştir: “Muhkem ayetler helal ve haram hükümlerini içeren ayetlerdir. Bunların dışındakiler ise birbirini doğrulayan müteşabih ayetlerdir.” Daha sonra şu ayetleri örnek vermiştir: “Allah onunla ancak fasıkları saptırır.” (Bakara 26), “İşte Allah inanmayanların üzerine pisliği böyle verir.” (En‘âm 125), “Hidayete erenlerin ise hidayetlerini artırır ve onlara takvalarını verir.” (Muhammed 17)
Başka âlimler ise muhkem ayetlerin yalnızca tek bir manaya ihtimali olan ayetler, müteşabih ayetlerin ise birden fazla manaya ihtimali bulunan ayetler olduğunu söylemişlerdir.
Muhammed b. Cafer b. Zübeyr şöyle demiştir: “Muhkem ayetlerde Rabbin hücceti, kulların korunması ve batılın reddi vardır. Bunlar yerlerinden çevrilemez ve tahrif edilemezler. Müteşabih ayetler ise doğruluk bakımından birbirine benzeyen, farklı tevillere açık olan ayetlerdir. Allah kullarını bunlarla imtihan etmiştir; tıpkı onları helal ve haramla imtihan ettiği gibi. Bunlar batıla çevrilmemeli ve haktan saptırılmamalıdır.”
Başka âlimler ise muhkem ayetlerin Allah’ın peygamberlerin ve ümmetlerin kıssalarını açık biçimde anlattığı ayetler olduğunu, müteşabih ayetlerin ise aynı kıssaların farklı surelerde farklı lafızlarla tekrar edilmesi olduğunu söylemişlerdir.
İbn Zeyd, “Elif Lâm Râ. Bu, ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da Hakîm ve Habîr olan Allah tarafından açıklanmış bir kitaptır.” (Hûd 1) ayetini okuyarak şöyle demiştir: “Allah Nuh kıssasını birçok ayette, Hud kıssasını başka ayetlerde, Salih’i, İbrahim’i, Lut’u ve Şuayb’ı farklı yerlerde anlatmıştır. Bunların hepsi hak ve kesin bilgidir. Ayetler muhkem kılınmış, sonra ayrıntılı biçimde açıklanmıştır.”
Daha sonra şöyle demiştir: “Müteşabih ise Musa kıssasının birçok yerde farklı ifadelerle anlatılmasıdır.” Örnek olarak şu ifadeleri zikretmiştir: “Onu gemiye koy.”, “Onu içine yükle.”, “Elini koynuna sok.”, “Elini içeri sok.”, “Koşan bir yılan oldu.”, “Apaçık bir ejderha oldu.” Bunların lafızları farklı olsa da anlamları birbirine yakındır.
Bazı âlimler ise muhkem ayetlerin âlimlerin anlamını bildiği ayetler, müteşabih ayetlerin ise bilgisini yalnızca Allah’ın bildiği şeyler olduğunu söylemişlerdir. Bunlar arasında İsa’nın yeryüzüne iniş vakti, güneşin batıdan doğacağı zaman, kıyametin kopuşu ve dünyanın sonu gibi meseleler vardır.
Onlar ayrıca Kur’an surelerinin başındaki “Elif Lâm Mîm”, “Elif Lâm Mîm Sâd”, “Elif Lâm Râ”, “Elif Lâm Mîm Râ” gibi huruf-u mukattaanın da müteşabih olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bunların anlamı insanlar için kapalıdır ve Yahudiler bu harflerden İslam ümmetinin süresini çıkarmaya çalışmışlardı. Allah ise onların bu girişimlerini boşa çıkarmış ve bu harflerin gerçek tevilini yalnızca kendisinin bildiğini haber vermiştir.
Taberî daha sonra şöyle demektedir: Bu görüş diğer görüşlere daha yakındır. Çünkü Allah Kur’an’ı kullarına açıklama, hidayet ve delil olsun diye indirmiştir. İnsanların ihtiyaç duyduğu bir konuda hiçbir açıklama yolu bırakılmamış değildir. Ancak bazı bilgilerin ayrıntısını Allah kendi ilminde tutmuştur.
Örnek olarak Allah’ın şu buyruğunu zikretmektedir: “Rabbinin bazı ayetleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye imanı fayda vermez.” (En‘âm 158)
Peygamber bu ayette geçen işaretin güneşin batıdan doğması olduğunu açıklamıştır. İnsanların ihtiyaç duyduğu bilgi bunun ne zaman faydalı olacağını bilmektir; bunun hangi yıl, hangi ay veya hangi gün olacağını bilmeleri gerekli değildir. İşte Allah’ın yalnızca kendi ilminde tuttuğu şey budur.
Taberî’ye göre Yahudilerin “Elif Lâm Mîm”, “Elif Lâm Mîm Sâd”, “Elif Lâm Râ” gibi harflerden Muhammed ümmetinin süresini çıkarmaya çalışmaları da bu kapsamdadır. Allah onların bu bilgiyi elde edemeyeceklerini bildirmiştir.
Sonuç olarak Taberî’ye göre müteşabih, Allah’ın bilgisini kendisine ayırdığı hususlardır. Bunun dışındaki ayetlerin tamamı muhkemdir. Çünkü ya tek bir manaya açık biçimde delalet ederler ya da birden fazla mana ihtimali olsa bile Allah veya Resulünün açıklamasıyla doğru anlam ortaya konmuştur.
“Bunlar Kitabın anasıdır” buyruğu hakkında müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları bunun farzları, hükümleri ve dinin direğini oluşturan ayetler anlamına geldiğini söylemişlerdir.
Yahya b. Ya‘mer şöyle demiştir: “Bunlar farzların, hükümlerin ve dinin direğinin bulunduğu ayetlerdir.” Daha sonra şöyle örnek vermiştir: “Şehirlerin anası Mekke’dir, Horasan’ın anası Merv’dir.” Yani insanlar nasıl işlerinde merkez kabul ettikleri yere dönüyorlarsa, dinin hükümlerinde de bu muhkem ayetlere dönerler.
İbn Zeyd ise “Bunlar Kitabın anasıdır” ifadesi hakkında şöyle demiştir: “Yani bunlar kitabın tamamını toplayan ve özünü oluşturan ayetlerdir.”
Başka bazıları ise “Kitabın anası” ifadesiyle surelerin başındaki harflerin kastedildiğini söylemişlerdir.
Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: İmrân b. Musa bize rivayet etti ve dedi ki: Abdülvâris b. Saîd bize rivayet etti; o da İshak b. Süveyd’den, o da Ebu Fâhite’den naklettiğine göre Ebu Fâhite bu ayet hakkında, “Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir ki bunlar Kitabın anasıdır” sözünde geçen “Kitabın anası” ifadesinin surelerin başlangıçları olduğunu, Kur’an’ın onlardan çıkarıldığını söylemiş ve buna örnek olarak “Elif Lâm Mîm. Bu Kitap…” (Bakara 1-2) ifadesinden Bakara suresinin çıkarıldığını, “Elif Lâm Mîm. Allah, kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır” ifadesinden de Âl-i İmrân suresinin çıkarıldığını belirtmiştir.
Allah’ın “Kalplerinde eğrilik bulunanlara gelince” sözüne gelince, Allah bununla kalplerinde haktan sapma, hakka karşı meyil bozukluğu ve ondan uzaklaşma bulunan kimseleri kastetmektedir. Arapçada bir kimse haktan ayrıldığında onun hakkında “zâğa” denilir; bu kelime sapmak, eğilmek ve doğruluktan uzaklaşmak anlamındadır. Allah’ın bir kimseyi saptırması ise onun kalbini hak yoldan çevirmesi anlamına gelir. Bu anlamdan dolayı Allah, “Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme” (Âl-i İmrân 8) buyurmuştur; yani kalplerimizi haktan saptırma demektir.
Bu konuda tefsir ehli de benzer açıklamalar yapmıştır. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr, “Kalplerinde eğrilik bulunanlar” sözünü “hidayetten sapma ve ona karşı meyil bozukluğu bulunanlar” diye açıklamıştır. Mücahid ise “Kalplerinde eğrilik vardır” ifadesini “şüphe vardır” şeklinde açıklamıştır. İbn Abbas da bunu “şüphe ehli olanlar” diye yorumlamıştır. İbn Mesud, İbn Abbas ve bazı sahabelerden gelen rivayette de “zeyğ” kelimesinin şüphe anlamına geldiği belirtilmiştir. İbn Cüreyc ise “Kalplerinde eğrilik bulunanlar” ifadesiyle münafıkların kastedildiğini söylemiştir.
Allah’ın “Onun müteşabih olanına uyarlar” sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler, lafızları birbirine benzeyen fakat manaları çeşitli tevillere açık olan ayetlerin peşine düşerler; bunu da içinde bulundukları sapıklığı ve haktan ayrılışı, uydurdukları batıl yorumlarla doğrulamak ve özellikle bu ayetlerin tevil yönlerini, manalarının değişik ihtimallerini bilmeyen zayıf kimselerin zihinlerini karıştırmak için yaparlar.
İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre bu kimseler muhkem ayetleri müteşabih üzerine, müteşabih ayetleri de muhkem üzerine yüklerler; böylece hakikati karıştırırlar, Allah da onların işini karıştırır. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr ise “Onun müteşabih olanına uyarlar” sözünü, “Değişik yönlere çekilebilen, farklı anlamlara çevrilebilen şeylerin peşine düşerler; böylece kendi uydurdukları inançları doğrulamak, söylediklerine delil ve şüphe meydana getirmek isterler” diye açıklamıştır. Mücahid de bu konuda, onların saptıkları ve helak oldukları kapının, müteşabih ayetlerin tevili peşine düşmeleri olduğunu söylemiştir.
Süddî ise bu ifadeyi şöyle açıklamıştır: Onlar neshedilmiş ve nesheden ayetlerin peşine düşer, “Bu ayete göre şöyle şöyle amel edildi, sonra bu ayetin hükmü başka bir ayetle kaldırıldı ve önceki bırakılıp sonrakiyle amel edildi; peki niçin sonraki ayet ilk başta gelmedi?” derler; yine bir yerde belirli bir ameli işleyen kimse için cehennem tehdidi bulunduğunu, başka bir yerde ise aynı amelin cehennemi kesin gerektirmediğini ileri sürerek şüphe çıkarmaya çalışırlar.
Tefsir ehli, bu ayette kimlerin kastedildiği konusunda farklı görüşlere ayrılmıştır. Bazıları, bunun Necran’dan Resûlullah’a gelen ve İsa hakkında onunla tartışan Hristiyan heyeti hakkında indiğini söylemiştir. Çünkü onlar, “Sen İsa’nın Allah’ın kelimesi ve O’ndan bir ruh olduğunu iddia etmiyor musun?” diyerek bu ifadeyi kendi küfür inançlarına delil yapmaya çalışmışlardı.
Rebî’den rivayet edildiğine göre Necran Hristiyanlarından gelen heyet Resûlullah ile tartışmış ve ona, “Sen onun Allah’ın kelimesi ve O’ndan bir ruh olduğunu söylemiyor musun?” demişlerdi. Peygamber de “Evet” deyince onlar, “Bu bize yeter” dediler. Bunun üzerine Allah, “Kalplerinde eğrilik bulunanlara gelince, fitne aramak için onun müteşabih olanına uyarlar” buyurdu. Sonra Allah, “Şüphesiz İsa’nın Allah katındaki durumu Âdem’in durumu gibidir” (Âl-i İmrân 59) ayetini indirdi.
Bazıları ise bu ayetin Ebu Yâsir b. Ahtab, kardeşi Huyey b. Ahtab ve Resûlullah ile onun ve ümmetinin süresini hesaplama konusunda tartışan Yahudiler hakkında indiğini söylemiştir. Onlar “Elif Lâm Mîm”, “Elif Lâm Mîm Sâd”, “Elif Lâm Mîm Râ” ve “Elif Lâm Râ” gibi harflerden İslam’ın ve ümmetin süresini çıkarmaya çalışmışlardı. Buna göre Allah’ın “Kalplerinde eğrilik bulunanlar” sözüyle haktan ve hidayetten sapmış bu Yahudiler, “Onun müteşabih olanına uyarlar” sözüyle de çeşitli tevillere açık olan bu huruf-u mukattaanın anlamları kastedilmiştir. Onların bunu yapma amacı ise fitne aramaktı.
Başka bir grup ise Allah’ın bu ayetle, dininde Resûlullah’ın getirdiğine aykırı bir bidat çıkaran herkesi kastettiğini söylemiştir. Böyle kimseler, Kur’an’ın çeşitli tevillere açık bazı ayetlerini kendi bidatlerini desteklemek için yorumlarlar; oysa Allah o ayetlerin doğru açıklamasını ya kitabında ya da Resûlünün diliyle zaten açıklamıştır.
Katade bu ayeti okuduğunda şöyle derdi: “Eğer bunlar Harûrîler ve Sebeîler değilse, kim olduklarını bilmiyorum.” Sonra şöyle derdi: “Allah’a yemin ederim ki Bedir ve Hudeybiye ehli, Resûlullah ile Rıdvan biatına katılan muhacir ve ensar, ibret almak isteyen için yeterli bir haber ve ders olmuştur. Haricîler ortaya çıktığında Resûlullah’ın sahabeleri Medine’de, Şam’da ve Irak’ta çok sayıdaydı, Resûlullah’ın eşleri de hayattaydı; fakat onlardan hiçbir erkek ya da kadın Harûrî olmadı, onların görüşüne razı olmadı ve onlara yardımcı da olmadı. Aksine sahabeler Resûlullah’ın onları nasıl kötülediğini ve nasıl vasıflandırdığını anlatır, onlara kalpleriyle buğzeder, dilleriyle düşmanlık eder ve onlarla karşılaştıklarında elleriyle onlara karşı sert davranırlardı. Eğer Haricîlerin işi hidayet olsaydı birleşirlerdi; fakat bu sapıklıktı, bu yüzden dağıldılar. Allah’tan olmayan işlerde mutlaka çok ihtilaf bulunur. Onlar uzun zamandır bu işe sarıldılar; peki bir gün başarılı oldular mı, sonuç aldılar mı? Allah’ı tesbih ederim! Bu kavmin sonrakileri, öncekilerinden nasıl ibret almaz? Eğer onlar hidayet üzere olsalardı Allah bunu ortaya çıkarır, başarılı kılar ve yardım ederdi; fakat onlar batıl üzereydiler, Allah da onları yalanladı ve delillerini boşa çıkardı. Her ortaya çıkan boynuzlarında Allah delillerini çürütmüş, sözlerini yalanlamış ve kanlarını akıtmıştır. Gizlendiklerinde bu, kalplerinde yara ve gam olur; açığa çıktıklarında ise Allah kanlarını akıtır. İşte bu kötü bir dindir; ondan sakının. Allah’a yemin ederim ki Yahudilik bir bidattir, Hristiyanlık bir bidattir, Harûrîlik bir bidattir, Sebeîlik bir bidattir; bunlar hakkında ne bir kitap inmiş ne de bir peygamber bunları sünnet kılmıştır.”
Katade başka bir rivayette de şöyle demiştir: “Topluluk tevili aradı, fakat tevili yanlış anladı; fitneye ise isabet etti. Müteşabih olanın peşine düştüler ve bu sebeple helak oldular.”
Aişe’den gelen birçok rivayette Resûlullah’ın bu ayeti okuduğu ve şöyle buyurduğu aktarılmıştır: “Onun hakkında tartışanları gördüğünüz zaman bilin ki Allah’ın kastettiği kimseler onlardır; onlardan sakının.” Başka rivayetlerde bu söz, “Onun müteşabih olanına uyanları gördüğünüz zaman işte Allah’ın adını verdiği kimseler onlardır, onlardan sakının” şeklinde aktarılmıştır. Bir başka rivayette de Resûlullah’ın, “Allah sizi onlara karşı uyarmıştır; onları gördüğünüz zaman tanıyın” buyurduğu nakledilmiştir. Yine Aişe’den gelen bir rivayette, Resûlullah’ın bu ayeti okuduğu ve “Onları gördüğünüzde onlardan sakının” buyurduğu, sonra da “Kalplerinde eğrilik bulunanlar onun müteşabih olanına uyarlar ve muhkem olanıyla amel etmezler” anlamında uyardığı aktarılmıştır.
Ebu Cafer şöyle dedi: Bu ayetin zahiri, Allah’ın kitabından Resûlullah’a indirilmiş müteşabih ayetlerle onunla tartışan kimseler hakkında indiğini göstermektedir. Bu tartışma ya İsa meselesi hakkında ya da Resûlullah’ın ve ümmetinin süresi hakkında olmuştur. Ancak ayetin, onun ve ümmetinin süresi konusunda müteşabih ifadelerle tartışanlar hakkında olması daha uygun görünmektedir. Çünkü Allah’ın “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez” sözü, onların bilmek istedikleri sürenin, ancak Allah’ın bildiği müteşabih şeylerden olduğunu göstermektedir. İsa’nın durumu ve onunla ilgili sebepler ise Allah tarafından Peygamberine ve ümmetine açıklanmış ve onlara bildirilmiştir; bu nedenle burada kastedilenin, fertlere gizli kalan ve yalnız Allah’ın bildiği şey olması daha uygundur.
Allah’ın “Fitne aramak için” sözü hakkında tefsir ehli farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları bunun “şirk aramak” anlamına geldiğini söylemiştir. Süddî, “Fitne aramak” ifadesini “şirki istemek” diye açıklamış; Rebî de bunun şirk anlamına geldiğini söylemiştir.
Bazıları ise bunun “şüpheler aramak” anlamına geldiğini söylemiştir. Mücahid, “Fitne aramak” ifadesini “şüpheler” diye açıklamış ve onların bu şüphelerle helak olduklarını belirtmiştir. İbn Cüreyc de Mücahid’den naklen, şüphelerin onları helak eden şey olduğunu aktarmıştır. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr ise “Fitne aramak” ifadesini “karışıklık ve kapalılık meydana getirmek” diye açıklamıştır.
Taberî’ye göre bu iki görüş içinde doğruya en yakın olanı, bunun şüpheler ve karışıklık çıkarmak istemek anlamına geldiğini söyleyen görüştür.
Buna göre sözün anlamı şöyledir: Kalplerinde haktan sapma, doğruluktan ayrılma ve ona karşı meyil bozukluğu bulunan kimseler, Kitabın ayetlerinden lafızları birbirine benzeyen, farklı anlamlara ihtimal verdiği için çeşitli tevillere çekilebilen kısımların peşine düşerler; bunu da hem kendilerini hem de başkalarını karışıklığa düşürmek, kalplerinin hak yerine yöneldiği batılı bu müteşabih ifadelerle savunmak ve Allah’ın Kitabındaki muhkem ayetlerle açıkça ortaya koyduğu hakikati bırakıp kendi sapkın görüşlerine delil aramak için yaparlar. Bu ayet her ne kadar daha önce zikredilen müşrik kimseler hakkında inmiş olsa da, Allah’ın dininde bidat çıkaran, kalbi o bidate meyleden, Kur’an’ın müteşabih ayetlerinden bazılarını kendi görüşüne göre tevil eden, sonra da bu tevili delil edinerek hak ehliyle tartışan ve Allah’ın muhkem ayetlerinde açıkça bildirdiği delillerden yüz çeviren herkes bu hükmün kapsamına girer; bunu yapan kimse Hristiyan, Yahudi, Mecusi, Sebeî, Harûrî, Kaderî, Cehmî veya hangi bidat fırkasından olursa olsun, müminlerden olan hak ehlinin zihnini karıştırmak ve kendisine kapalı gelen müteşabih ayetin tevilini öğrenmek iddiasıyla bunu yaptığı sürece bu ayetin kapsamındadır. Nitekim Peygamber, “Onunla tartışanları gördüğünüz zaman bilin ki Allah’ın kastettiği kimseler onlardır; onlardan sakının” buyurmuştur.
Yunus’un Süfyân’dan, onun Ma‘mer’den, onun İbn Tâvus’tan, onun da babasından rivayet ettiğine göre İbn Abbas’ın yanında Haricîler ve onların kaçarken karşılaştıkları durumlar zikredilince İbn Abbas şöyle demiştir: “Onlar Kur’an’ın muhkemine iman ederler, fakat müteşabihi karşısında helak olurlar.” Sonra İbn Abbas, “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez…” ayetini okumuştur.
Taberî şöyle der: “Fitne aramak” ifadesinde doğruya daha yakın olan anlamın şüphe ve karışıklık çıkarmak olduğunu söylememizin sebebi şudur: Bu ayetin hakkında indiği kimseler zaten şirk ehliydiler. Onların müteşabih ayetlerin tevilini aramaktaki amaçları, Müslümanların zihinlerini karıştırmak, onlara karşı bu ayetlerle delil getirmek ve onları üzerinde bulundukları haktan çevirmekti. Bu yüzden onların bunu “şirk istemek” için yaptıklarını söylemenin anlamı yoktur; çünkü onlar zaten müşriktiler.
Allah’ın “Onun tevilini aramak için” sözü hakkında tefsir ehli farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları bunun, Yahudilerin huruf-u mukattaa denilen “Elif Lâm Mîm”, “Elif Lâm Mîm Sâd”, “Elif Lâm Râ”, “Elif Lâm Mîm Râ” ve benzeri harflerden ebced hesabıyla Muhammed’in ve ümmetinin süresinin ne zaman sona ereceğini öğrenmek istemeleri anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez” ifadesi, kıyamet gününün tevilini Allah’tan başkasının bilmeyeceği anlamındadır.
Başka bir grup ise bunun Kur’an’ın akıbetlerini öğrenmek anlamına geldiğini söylemiştir. Onlara göre bu kimseler, Allah’ın daha önce Müslümanlar için koyduğu hükümleri nesheden ayetin ne zaman geleceğini, yani önceki hükmü kaldıracak yeni hükmün zamanını öğrenmek istemişlerdir. Süddî bu konuda şöyle demiştir: “Onlar Kur’an’ın tevilini, yani onun akıbetlerini öğrenmek istediler. Allah ise, ‘Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez’ buyurdu. Buradaki tevil, işlerin akıbetleri demektir; yani nesheden ayetin ne zaman gelip neshedilmiş hükmü kaldıracağını bilmek istemişlerdi.”
Başka bir grup ise “Onun tevilini aramak” ifadesini, Kur’an’ın müteşabih ayetlerini, çeşitli anlamlara ve farklı yorumlara açık oldukları için, kalplerindeki eğriliğe ve içine düştükleri sapıklığa uygun şekilde yorumlamaya çalışmaları anlamında açıklamıştır. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr bu konuda şöyle demiştir: “Onlar bunu kendi sapıklıkları üzere yaptılar; özellikle ‘yarattık’, ‘hükmettik’ gibi ifadeler hakkında söyledikleri sözlerde bu tür bir tevile yöneldiler.”
Taberî’ye göre İbn Abbas’ın söylediği, yani onların müteşabih ayetlerden hareketle sürenin sona erme zamanını ve kıyametin vaktini öğrenmek istedikleri görüşü ile Süddî’den aktarılan, onların henüz gelmeden önce gelecek bir şeyin zamanını bilmek istedikleri görüşü doğruya daha yakındır. Ancak Süddî bunu sadece daha önce muhkem kılınmış bir hükmü neshedecek ayetin ne zaman geleceğini bilmek istemeleriyle sınırlandırmakla anlamı daraltmıştır. Çünkü Allah bu tevilin ancak kendisi tarafından bilindiğini haber vermiştir. Oysa “hükmettik”, “yaptık” gibi ifadelerin anlamını, iman ehli ve ilimde derinleşmiş kimseler bir yana, müşriklerin cahillerinden pek çok kimse bile anlayabilir. Bu nedenle burada kastedilen tevil, insanlar gelmeden önce vaktini bilemedikleri ve bilgisi Allah tarafından gizli tutulan şeylerdir.
Allah’ın “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez; ilimde derinleşmiş olanlar ise, ‘Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler” sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Kıyametin kopacağı vakti, Muhammed’in ve ümmetinin süresinin ne zaman sona ereceğini ve ileride meydana gelecek gizli olayları Allah’tan başka kimse bilmez. Bunları hesap, yıldız bilgisi veya kâhinlik yoluyla öğrenmeyi uman insanların hiçbiri bu bilgiye ulaşamaz. İlimde derinleşmiş olanlara gelince, onlar bu gizli tevilin bilgisini bilmezler; fakat “Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Onların bu konudaki üstünlüğü, bu bilgiyi bilmeleri değil, bu bilgiyi yalnız Allah’ın bildiğini bilmeleridir.
Tefsir ehli, “ilimde derinleşmiş olanlar” ifadesinin Allah lafzına atfedilip atfedilmediği konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları ayetin anlamının, “Onun tevilini yalnızca Allah bilir” olduğunu, “ilimde derinleşmiş olanlar” ifadesinin ise yeni bir cümlenin başlangıcı olduğunu söylemiştir. Buna göre ilimde derinleşmiş olanlar, müteşabih ve muhkem ayetlerin hepsinin Allah katından olduğuna iman ettiklerini söyleyen kimselerdir. Aişe’den rivayet edildiğine göre o, “İlimde derinleşmiş olanların ilimdeki derinliği, muhkemine ve müteşabihine iman etmeleri, fakat müteşabihin tevilini bilmemeleridir” demiştir. İbn Abbas’ın da “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez; ilimde derinleşmiş olanlar ise ‘Ona iman ettik’ derler” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Hişam b. Urve’nin babasından naklettiğine göre o da ilimde derinleşmiş olanların müteşabihin tevilini bilmediklerini, fakat “Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” dediklerini söylemiştir. Ebu Nüheyk el-Esedî de bu ayetin yanlış şekilde birleştirildiğini, asıl durak yerinin “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez” ifadesi olduğunu, sonra “İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler” cümlesinin başladığını söylemiştir. Ömer b. Abdülaziz de ilimde derinleşmiş olanların Kur’an’ın teviline dair bilgilerinin, “Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” demekle son bulduğunu söylemiştir. Malik de bu ayette durak yerinin “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez” olduğunu, ardından “İlimde derinleşmiş olanlar…” diye yeni bir cümle başladığını ve onların müteşabihin tevilini bilmediklerini belirtmiştir.
Başka bir grup ise ayetin anlamının, “Onun tevilini ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilir” olduğunu söylemiştir. Buna göre ilimde derinleşmiş olanlar, müteşabihin tevilini bildikleri halde yine de “Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Mücahid’in İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre İbn Abbas, “Ben onun tevilini bilenlerdenim” demiştir. Mücahid de “İlimde derinleşmiş olanlar onun tevilini bilirler ve ‘Ona iman ettik’ derler” demiştir. Rebî de aynı şekilde “İlimde derinleşmiş olanlar onun tevilini bilirler ve ‘Ona iman ettik’ derler” demiştir. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr de şöyle demiştir: “Allah’ın murad ettiği tevili ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilirler; onlar ‘Ona iman ettik’ derler. Çünkü hepsi tek bir Rabbin sözüdür, nasıl çelişkili olabilir? Sonra onlar müteşabih ayetlerin tevilini, tek anlamdan başka tevili olmayan muhkem ayetlerin bilinen teviline döndürürler; böylece Kitap onların bu sözleriyle uyumlu olur, bir kısmı diğer kısmını doğrular, delil geçerli olur, mazeret ortadan kalkar, batıl giderilir ve küfür susturulur.”
Taberî der ki: Birinci görüşü kabul eden, yani ilimde derinleşmiş olanların müteşabihin tevilini bilmediklerini ve Allah’ın yalnızca onların buna iman ettiklerini haber verdiğini söyleyen kimse, Basralı dilcilere göre “ilimde derinleşmiş olanlar” ifadesini yeni cümlenin müptedası yapar ve onun haberini “Ona iman ettik derler” şeklinde kabul eder. Bazı Kufeli dilcilere göre ise bu ifade “derler” fiilindeki zamire dayanarak veya bütün haber cümlesiyle yükseltilmiş olur. İkinci görüşü kabul eden ve ilimde derinleşmiş olanların da tevili bildiklerini söyleyen kimse ise “ilimde derinleşmiş olanlar” ifadesini Allah lafzına atfeder. Taberî’ye göre doğru olan, bu ifadenin kendisinden sonra gelen haber cümlesiyle merfu olmasıdır; çünkü daha önce açıklandığı üzere bu ayette zikredilen müteşabihin tevilini onlar bilmezler. Ayrıca bana ulaştığına göre Übey’in kıraatinde bu ifade “İlimde derinleşmiş olanlar ise derler ki…” şeklindedir. İbn Abbas’tan da buna benzer bir okuyuş nakledilmiştir. Abdullah’ın kıraatinde ise “Onun tevili ancak Allah katındadır; ilimde derinleşmiş olanlar ise derler ki…” şeklindedir.
Arap dilinde “tevil” kelimesinin anlamı ise açıklama, dönülecek yer ve varılacak sonuçtur. Bazı raviler A‘şâ’nın şu beytini nakletmiştir: “Onun sevgisinin tevili, annesine bağlanan genç devenin tevili gibi oldu.” Bu kelimenin aslı, bir şeyin bir şeye dönmesi ve oraya varması anlamındaki “âle” fiilinden gelir. “Ben onu tevil ettim” denildiğinde, “Onu o sonuca döndürdüm” anlamı kastedilir. “Daha güzel tevil” ifadesinin “daha güzel karşılık” anlamına geldiği de söylenmiştir; çünkü karşılık, bir işin sonunda vardığı şeydir. A‘şâ’nın beytindeki “sevgisinin tevili” ifadesi de sevginin açıklaması ve vardığı sonuç demektir; yani onun sevgisi kalbinde küçükken zamanla büyümüş, tıpkı küçük devenin büyüyüp annesine benzemesi gibi eskimiş ve yerleşmiştir. Bu beyit başka bir rivayette farklı lafızla da aktarılmıştır.
“İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Ona iman ettik’ derler” sözünün açıklamasına gelince: Buradaki “ilimde derinleşmiş olanlar”, ilimlerini sağlamlaştırmış, onu kavramış ve korumuş âlimlerdir; bildikleri hususta kendilerine şüphe ve karışıklık girmeyecek şekilde ilimde sabit olmuşlardır. Bunun aslı, bir şeyin başka bir şeyde yerleşip sabit olmasıdır. “İman falanın kalbinde kökleşti” denildiğinde, imanın orada sabit ve yerleşik hale geldiği kastedilir.
Peygamberden ilimde derinleşmiş olanların sıfatı hakkında bir rivayet nakledilmiştir. Ebu’d-Derdâ ve Ebu Ümâme’den rivayet edildiğine göre Resûlullah’a “İlimde derinleşmiş olan kimdir?” diye sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: “Yemini doğru çıkan, dili doğru söyleyen, kalbi istikamet üzere olan ve karnı haramdan uzak duran kimse; işte ilimde derinleşmiş olan odur.” Başka bir rivayette Enes b. Malik, Ebu Ümâme ve Ebu’d-Derdâ’dan nakledildiğine göre Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yemini doğru çıkan, dili doğru söyleyen, kalbi istikamet üzere olan, karnı ve iffeti haramdan uzak duran kimse; işte ilimde derinleşmiş olan odur.”
Tefsir ehlinin bir kısmı, Allah’ın bu kimseleri “ilimde derinleşmiş olanlar” diye adlandırmasının sebebinin, onların “Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” demeleri olduğunu söylemiştir. İbn Abbas şöyle demiştir: “İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır’ diyen kimselerdir.” Süddî de şöyle demiştir: “İlimde derinleşmiş olanlar müminlerdir; onlar Kur’an’ın neshedenine de neshedilenine de iman eder ve ‘Hepsi Rabbimizin katındandır’ derler.” İbn Cüreyc’in rivayetine göre Abdullah b. Selam da “İlimde derinleşmiş olanlar” ifadesi hakkında, onların ilminin sözlerinden ibaret olduğunu söylemiştir. İbn Cüreyc ayrıca şöyle demiştir: “İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Ona iman ettik’ diyen, ‘Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme’ diyen ve ‘Rabbimiz, sen insanları kendisinde şüphe olmayan bir gün için toplayacaksın’ diyen kimselerdir.”
“‘Ona iman ettik’ derler” sözünün anlamı şudur: İlimde derinleşmiş olanlar, Kitabın müteşabih ayetlerine iman ettiklerini, bunların hak olduğunu ve tevilini bilmeseler bile Allah katından geldiğini tasdik ettiklerini söylerler. Dahhâk bu konuda, onların hem muhkem hem de müteşabih ayetlere iman ettiklerini söylemiştir.
“Hepsi Rabbimizin katındandır” sözünün anlamı ise şudur: Kitabın muhkem olanı da müteşabih olanı da Rabbimizin katındandır; hepsi Allah’ın Muhammed’e indirdiği vahiydir. İbn Abbas, “Hepsi Rabbimizin katındandır” sözü hakkında, bunun neshedilen ve neshedilmeyen bütün ayetleri kapsadığını söylemiştir. Katade şöyle demiştir: “Onlar müteşabihine iman etmiş, muhkem olanıyla amel etmişlerdir.” Rebî de, “Muhkem de müteşabih de Rabbimizin katındandır, derler” demiştir. İbn Abbas’tan gelen başka bir rivayette ise şöyle denilmiştir: “Kişi muhkem ayete iman eder ve onunla amel eder; müteşabih ayete de iman eder fakat onunla amel etmez; hepsi Allah katındandır.” Dahhâk da şöyle demiştir: “Onlar muhkemle amel eder ve ona iman ederiz, müteşabihe de iman eder fakat onunla amel etmeyiz, hepsi Rabbimizin katındandır, derler.”
Arap dili âlimleri “küll” kelimesinin kendisine izafe edilen kelime düşürüldüğünde nasıl değerlendirileceği konusunda ihtilaf etmiştir. Bazı Basralı nahivciler, “küll” kelimesinin burada isim olduğu için kendisine izafe edilen kelime olmadan kullanılabileceğini söylemişlerdir. Allah’ın “Biz hepimiz onun içindeyiz” anlamındaki “İnnâ küllün fîhâ” (Mü’min 48) sözünü buna örnek göstermişlerdir. Onlara göre “küll” sıfat olduğunda içinde böyle bir zamir takdiri yapılamaz; mesela “Kavmin hepsine uğradım” anlamında “Merartu bi’l-kavmi küll” denilmez. Bazı Kufeli nahivciler ise “küll” kelimesinin ister sıfat ister isim olsun aynı hükümde olduğunu, çünkü ondan sonra gelen izafet unsurunun düşmesinin ancak “küll”ün tek başına o düşen şeye yeterli şekilde delalet etmesiyle mümkün olduğunu söylemişlerdir. Taberî’ye göre kıyasa daha uygun olan ikinci görüştür; çünkü bir durumda düşürülen şeye delalet ettiği için yeterli olan bir kelime, aynı delalet bulunduğu her yerde ona yeterli sayılır.
“Ancak akıl sahipleri öğüt alır” sözünün açıklamasına gelince: Allah bununla, Allah’ın Kitabındaki müteşabih ayetler hakkında bilgisi olmadan söz söylemekten ancak akıl ve anlayış sahiplerinin öğüt alıp sakınacağını bildirmektedir. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr bu konuda şöyle demiştir: “Bunun gibi bir meselede, yani müteşabihin tevilini, bilinen muhkemin teviline döndürerek her ikisini tek bir anlam üzere uyumlu hale getirme konusunda, ancak akıl sahipleri öğüt alır.”
Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…