Muhammed b. Ebi Abdullah’ın, rivayeti Ebu Hâşim el-Ca‘ferî’ye ulaştırdığına göre Ebu Hâşim şöyle dedi:
Ebu Cafer es-Sânî’nin huzurundaydım. Bir adam ona şöyle sordu:
“Yüce ve mübarek olan Rabbin, kitabında geçen isimleri ve sıfatları vardır. Bu isimler ve sıfatlar O’nun kendisi midir?”
Bunun üzerine Ebu Cafer şöyle buyurdu:
“Bu söz iki şekilde anlaşılabilir. Eğer ‘Onlar O’nun kendisidir.’ derken Allah’ın sayı ve çokluktan oluştuğunu kastediyorsan, Allah bundan yücedir. Eğer bu isim ve sıfatların ezelden beri var olduğunu söylüyorsan, bu söz de iki mânaya gelebilir.
Eğer bunların Allah’ın ilminde bulunduğunu ve Allah’ın ezelden beri bunlara lâyık olduğunu kastediyorsan, evet böyledir. Fakat eğer onların şekillerinin, yazılışlarının, harflerinin ve harflerinin parçalarının ezelden beri var olduğunu kastediyorsan, Allah ile birlikte O’ndan başka bir şeyin de ezelî olması düşüncesinden Allah’a sığınırız.
Bilakis yalnız Allah vardı ve hiçbir yaratık yoktu. Sonra bu isimleri, kulları ile kendi arasında bir vesile olarak yarattı ki insanlar bu isimlerle O’na yönelsinler, O’na yalvarsınlar ve O’na ibadet etsinler. Bu isimler O’nun zikridir. Allah vardı, fakat henüz zikir yoktu. Zikir ile anılan ise ezelden beri var olan kadîm Allah’tır.
İsimler ve sıfatlar yaratılmıştır. Bu isim ve sıfatların işaret ettiği mânalar ve onların işaret ettiği varlık ise Allah’tır. O’na farklılık ve birleşiklik isnat edilemez. Çünkü farklılık ve birleşiklik ancak parçalardan oluşan şeylerde bulunur.
Bu sebeple Allah hakkında ‘birleşik’ denilemez; Allah hakkında ‘azdır’ veya ‘çoktur’ da denilemez. Bilakis O, zâtında kadîmdir. Çünkü birden başka olan her şey parçalanabilir ve bölünebilir. Allah ise birdir; bölünebilir değildir. Azlık ve çoklukla tasavvur edilemez. Azlık veya çoklukla tasavvur edilen yahut parçalardan oluşan her şey yaratılmıştır ve kendisini yaratan bir yaratıcıya delâlet eder.
“Sen ‘Allah kadirdir’ dediğinde, O’nu hiçbir şeyin aciz bırakamayacağını haber vermiş olursun; böylece bu kelime ile aczi O’ndan nefyeder ve aczi O’ndan başka bir şey kılmış olursun. Aynı şekilde ‘Allah âlimdir’ dediğinde de bu kelime ile cehaleti O’ndan nefyeder ve cehaleti O’ndan başka bir şey kılmış olursun.
Allah eşyayı yok ettiği zaman, suretleri, yazılışları ve harfleri de yok eder; fakat daima âlim olan, yine âlim olarak kalır.”
Adam:
“Öyleyse Rabbimizi neden ‘Semî‘ (işiten)’ diye isimlendirdik?” dedi.
Bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Çünkü işitme duyusuyla idrak edilen hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Fakat biz O’nu, başta bulunan ve insanlar tarafından bilinen işitme organı ile nitelemeyiz.
Aynı şekilde O’nu ‘Basîr (gören)’ diye isimlendirdik; çünkü renk, şahıs veya gözlerle algılanan başka herhangi bir şeyden hiçbirisi O’na gizli kalmaz. Fakat biz O’nu gözün bakışı ve görüşü ile nitelemeyiz.
Yine O’nu ‘Latîf’ diye isimlendirdik; çünkü sivrisinek gibi son derece ince bir şeyi ve ondan daha gizli olan şeyleri bilir; onun yaratılış yerini, onda bulunan aklı, çiftleşme isteğini, neslini koruma şefkatini, birbirlerine olan yardımlarını, dağlarda, çöllerde, vadilerde ve ıssız yerlerde yavrularına yiyecek ve içecek taşımalarını bilir.
Böylece onların yaratıcısının Latîf olduğunu öğrendik; fakat bu, bir keyfiyetle değildir. Çünkü keyfiyet ancak keyfiyet sahibi yaratılmışlara aittir.
Aynı şekilde Rabbimizi ‘Kavî (güçlü)’ diye isimlendirdik; ancak yaratıklarda bilinen vurma ve baskı gücü anlamında değildir. Eğer O’nun gücü yaratılmışların gücü gibi olsaydı teşbih meydana gelirdi ve artmayı kabul ederdi. Artmayı kabul eden şey eksilmeyi de kabul eder. Eksilmeyi kabul eden şey kadîm değildir. Kadîm olmayan ise âcizdir.
Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ’nın benzeri yoktur, zıddı yoktur, dengi yoktur, keyfiyeti yoktur, sonu yoktur ve gözle görülen bir görüşle idrak edilmez. Kalplerin O’nu temsil etmesi, vehimlerin O’na sınır çizmesi ve zihinlerin O’nu şekillendirmesi haram kılınmıştır. O, yaratıklarının araçlarından ve mahlûkatının alâmetlerinden yücedir; çok yücedir.”