"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Etiket: Kafi Tevhid 15

Kafi 305

Ashabımızdan bir grubun, Ahmed b. Muhammed b. Hâlid’den, onun Kasım b. Yahyâ’dan, onun dedesi Hasan b. Râşid’den, onun Abdullah b. Sinân’dan rivayet ettiğine göre Abdullah b. Sinân şöyle dedi:

Ebu Abdullah’a:

“Bismillâhirrahmânirrahîm’in tefsiri nedir?” diye sordum.

Şöyle buyurdu:

“‘Bâ’ Allah’ın behâsıdır (görkemi ve ihtişamı), ‘sîn’ Allah’ın senâsıdır (yüceliği ve parlaklığı), ‘mîm’ Allah’ın mecdidir (ululuğu ve şerefi). Bazıları ise ‘mîm’, Allah’ın mülküdür diye rivayet etmişlerdir. Allah, her şeyin ilâhıdır. Rahmân bütün yaratılmışlarına rahmet eden, Rahîm ise özellikle müminlere rahmet edendir.”

Kafi 306

Ali b. İbrahim’in, babasından, onun Nadr b. Süveyd’den, onun Hişam b. Hakem’den rivayet ettiğine göre Hişam şöyle dedi:

Ebu Abdullah’a Allah’ın isimleri ve bunların türeyişi hakkında soru sordum:

“Allah ismi hangi kökten türemiştir?” dedim.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Ey Hişam! Allah ismi ‘ilâh’ kelimesinden türemiştir. İlâh ise kendisine kulluk edilen bir varlığın bulunmasını gerektirir. İsim, isimlendirilen varlığın kendisi değildir. Kim isme ibadet eder de mânaya ibadet etmezse kâfir olur ve gerçekte hiçbir şeye ibadet etmiş olmaz. Kim hem isme hem de mânaya ibadet ederse şirk koşmuş ve iki şeye ibadet etmiş olur. Kim de isme değil yalnızca mânaya ibadet ederse işte bu tevhiddir. Ey Hişam! Anladın mı?”

Ben:

“Biraz daha açıklayınız.” dedim.

Şöyle buyurdu:

“Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Eğer isim, isimlendirilen varlığın kendisi olsaydı, bu isimlerin her biri ayrı bir ilâh olurdu. Fakat Allah, bu isimlerin işaret ettiği mânadır. Bu isimlerin tamamı O’ndan başkadır. Ey Hişam! Ekmek, yenilen şeyin ismidir; su, içilen şeyin ismidir; elbise, giyilen şeyin ismidir; ateş ise yakan şeyin ismidir. Ey Hişam! Anladın mı? Bu anlayışla bizim düşmanlarımıza ve Allah ile birlikte başkasını kabul edenlere karşı delil getirip mücadele edebilirsin.”

Ben:

“Evet.” dedim.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Allah sana bununla fayda versin ve seni sabit kılsın ey Hişam.”

Hişam şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki o günden bugüne kadar tevhid konusunda hiç kimse bana üstün gelemedi.”

Kafi 307

Ashabımızdan bir grubun, Ahmed b. Muhammed el-Berkî’den, onun Kasım b. Yahyâ’dan, onun dedesi Hasan b. Râşid’den rivayet ettiğine göre Ebu’l-Hasan Musa b. Cafer şöyle buyurdu:

Kendisine Allah lafzının mânası sorulduğunda şöyle buyurdu:

“İnce ve büyük olan her şeye hükmeden, onları kuşatan ve hepsi üzerinde mutlak tasarruf sahibi olan O’dur.”

Kafi 308

Ali b. Muhammed’in, Sehl b. Ziyâd’dan, onun Yakub b. Yezîd’den, onun Abbas b. Hilâl’den rivayet ettiğine göre Abbas şöyle dedi:

İmam Rızâ’ya Aziz ve Celil olan Allah’ın:

“Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr 35)

sözü hakkında soru sordum.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Gök ehline hidayet eden de O’dur, yer ehline hidayet eden de O’dur.”

Berkî’nin rivayetinde ise:

“Göktekilerin hidayeti ve yerdekilerin hidayeti O’dur.”

şeklinde geçmektedir.

Kafi 309

Ahmed b. İdrîs’in, Muhammed b. Abdülcebbâr’dan, onun Safvân b. Yahyâ’dan, onun Fudayl b. Osman’dan, onun İbn Ebi Ya‘fûr’dan rivayet ettiğine göre İbn Ebi Ya‘fûr şöyle dedi:

Ebu Abdullah’a Aziz ve Celil olan Allah’ın:

“O ilktir ve sondur.” (Hadîd 3)

sözü hakkında soru sordum ve:

“İlk oluşunu biliyoruz; fakat son oluşunun tefsirini bize açıklayınız.” dedim.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Rabbu’l-âlemîn dışında hiçbir şey yoktur ki yok olmasın, değişime uğramasın, değişiklik ve zeval ona girmesin yahut bir renkten başka bir renge, bir hâlden başka bir hâle, bir sıfattan başka bir sıfata, bir artıştan eksilişe ve bir eksilişten artışa geçmesin. Ancak âlemlerin Rabbi böyleden münezzehtir. O daima aynı hâl üzeredir ve daima öyle kalacaktır. Her şeyden önce O vardır ve her zaman olduğu gibi yine O sondur. Sıfatlar ve isimler O’nun üzerinde, başkalarının üzerinde değiştiği gibi değişmez.

İnsan buna örnektir; bir zaman toprak olur, bir zaman et ve kan hâline gelir, bir zaman da ufalanmış kemik ve çürümüş kalıntı hâline dönüşür. Yine hurma meyvesi önce ham koruk olur, sonra çağla hâline gelir, sonra yaş hurma olur, ardından kuru hurmaya dönüşür. Böylece onun üzerinde isimler ve sıfatlar değişir. Aziz ve Celil olan Allah ise bunun aksinedir.”

Kafi 310

Ali b. İbrahim’in, babasından, onun İbn Ebi Umeyr’den, onun İbn Uzeyne’den, onun Muhammed b. Hakîm’den, onun da Meymûn el-Bân’dan rivayet ettiğine göre Meymûn şöyle dedi:

Ebu Abdullah’ın, “el-Evvel” ve “el-Âhir” hakkında kendisine soru sorulurken şöyle buyurduğunu işittim:

“Evveldir; fakat kendisinden önce başka bir evvel bulunduğu için evvel değildir ve kendisinden önce bir başlangıç geçtiği için de evvel değildir. Âhirdir; fakat yaratılmışların sıfatlarında anlaşıldığı gibi bir sona ulaştığı için âhir değildir. Bilakis O, kadîmdir; evveldir, âhirdir, daima vardır ve yok olmaz. Başlangıcı olmaksızın vardır, sonu olmaksızın vardır. Sonradan meydana gelme O’na ilişmez ve bir hâlden başka bir hâle geçmez. O, her şeyin yaratıcısıdır.”

Kafi 311

Muhammed b. Ebi Abdullah’ın, rivayeti Ebu Hâşim el-Ca‘ferî’ye ulaştırdığına göre Ebu Hâşim şöyle dedi:

Ebu Cafer es-Sânî’nin huzurundaydım. Bir adam ona şöyle sordu:

“Yüce ve mübarek olan Rabbin, kitabında geçen isimleri ve sıfatları vardır. Bu isimler ve sıfatlar O’nun kendisi midir?”

Bunun üzerine Ebu Cafer şöyle buyurdu:

“Bu söz iki şekilde anlaşılabilir. Eğer ‘Onlar O’nun kendisidir.’ derken Allah’ın sayı ve çokluktan oluştuğunu kastediyorsan, Allah bundan yücedir. Eğer bu isim ve sıfatların ezelden beri var olduğunu söylüyorsan, bu söz de iki mânaya gelebilir.

Eğer bunların Allah’ın ilminde bulunduğunu ve Allah’ın ezelden beri bunlara lâyık olduğunu kastediyorsan, evet böyledir. Fakat eğer onların şekillerinin, yazılışlarının, harflerinin ve harflerinin parçalarının ezelden beri var olduğunu kastediyorsan, Allah ile birlikte O’ndan başka bir şeyin de ezelî olması düşüncesinden Allah’a sığınırız.

Bilakis yalnız Allah vardı ve hiçbir yaratık yoktu. Sonra bu isimleri, kulları ile kendi arasında bir vesile olarak yarattı ki insanlar bu isimlerle O’na yönelsinler, O’na yalvarsınlar ve O’na ibadet etsinler. Bu isimler O’nun zikridir. Allah vardı, fakat henüz zikir yoktu. Zikir ile anılan ise ezelden beri var olan kadîm Allah’tır.

İsimler ve sıfatlar yaratılmıştır. Bu isim ve sıfatların işaret ettiği mânalar ve onların işaret ettiği varlık ise Allah’tır. O’na farklılık ve birleşiklik isnat edilemez. Çünkü farklılık ve birleşiklik ancak parçalardan oluşan şeylerde bulunur.

Bu sebeple Allah hakkında ‘birleşik’ denilemez; Allah hakkında ‘azdır’ veya ‘çoktur’ da denilemez. Bilakis O, zâtında kadîmdir. Çünkü birden başka olan her şey parçalanabilir ve bölünebilir. Allah ise birdir; bölünebilir değildir. Azlık ve çoklukla tasavvur edilemez. Azlık veya çoklukla tasavvur edilen yahut parçalardan oluşan her şey yaratılmıştır ve kendisini yaratan bir yaratıcıya delâlet eder.

“Sen ‘Allah kadirdir’ dediğinde, O’nu hiçbir şeyin aciz bırakamayacağını haber vermiş olursun; böylece bu kelime ile aczi O’ndan nefyeder ve aczi O’ndan başka bir şey kılmış olursun. Aynı şekilde ‘Allah âlimdir’ dediğinde de bu kelime ile cehaleti O’ndan nefyeder ve cehaleti O’ndan başka bir şey kılmış olursun.

Allah eşyayı yok ettiği zaman, suretleri, yazılışları ve harfleri de yok eder; fakat daima âlim olan, yine âlim olarak kalır.”

Adam:

“Öyleyse Rabbimizi neden ‘Semî‘ (işiten)’ diye isimlendirdik?” dedi.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Çünkü işitme duyusuyla idrak edilen hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Fakat biz O’nu, başta bulunan ve insanlar tarafından bilinen işitme organı ile nitelemeyiz.

Aynı şekilde O’nu ‘Basîr (gören)’ diye isimlendirdik; çünkü renk, şahıs veya gözlerle algılanan başka herhangi bir şeyden hiçbirisi O’na gizli kalmaz. Fakat biz O’nu gözün bakışı ve görüşü ile nitelemeyiz.

Yine O’nu ‘Latîf’ diye isimlendirdik; çünkü sivrisinek gibi son derece ince bir şeyi ve ondan daha gizli olan şeyleri bilir; onun yaratılış yerini, onda bulunan aklı, çiftleşme isteğini, neslini koruma şefkatini, birbirlerine olan yardımlarını, dağlarda, çöllerde, vadilerde ve ıssız yerlerde yavrularına yiyecek ve içecek taşımalarını bilir.

Böylece onların yaratıcısının Latîf olduğunu öğrendik; fakat bu, bir keyfiyetle değildir. Çünkü keyfiyet ancak keyfiyet sahibi yaratılmışlara aittir.

Aynı şekilde Rabbimizi ‘Kavî (güçlü)’ diye isimlendirdik; ancak yaratıklarda bilinen vurma ve baskı gücü anlamında değildir. Eğer O’nun gücü yaratılmışların gücü gibi olsaydı teşbih meydana gelirdi ve artmayı kabul ederdi. Artmayı kabul eden şey eksilmeyi de kabul eder. Eksilmeyi kabul eden şey kadîm değildir. Kadîm olmayan ise âcizdir.

Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ’nın benzeri yoktur, zıddı yoktur, dengi yoktur, keyfiyeti yoktur, sonu yoktur ve gözle görülen bir görüşle idrak edilmez. Kalplerin O’nu temsil etmesi, vehimlerin O’na sınır çizmesi ve zihinlerin O’nu şekillendirmesi haram kılınmıştır. O, yaratıklarının araçlarından ve mahlûkatının alâmetlerinden yücedir; çok yücedir.”

Kafi 312

Ali b. Muhammed’in, Sehl b. Ziyâd’dan, onun İbn Mahbûb’dan, onun adını zikretmediği bir raviden, onun da Ebu Abdullah’tan rivayet ettiğine göre Ebu Abdullah şöyle buyurdu:

Bir adam onun yanında:

“Allahu Ekber” dedi.

Bunun üzerine Ebu Abdullah:

“Allah neden daha büyüktür?” diye sordu.

Adam:

“Her şeyden daha büyüktür.” dedi.

Ebu Abdullah şöyle buyurdu:

“Sen O’na sınır koydun.”

Adam:

“Öyleyse nasıl söyleyeyim?” dedi.

Şöyle buyurdu:

“Şöyle de:

‘Allah, vasfedilmekten daha büyüktür.’”

Kafi 313

Muhammed b. Yahyâ’nın, Ahmed b. Muhammed b. İsa’dan, onun Mervek b. Ubeyd’den, onun Cumey‘ b. Umeyr’den rivayet ettiğine göre Ebu Abdullah şöyle buyurdu:

“Allah hangi şeyden daha büyüktür?”

Ben:

“Allah her şeyden daha büyüktür.” dedim.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Peki ortada bir şey var da Allah ondan daha büyük olsun öyle mi?”

Ben:

“Öyleyse nasıl söyleyeyim?” dedim.

Şöyle buyurdu:

“Şöyle söyle:

‘Allah, vasfedilmekten daha büyüktür.’”

Kafi 314

Ali b. İbrahim’in, Muhammed b. İsa b. Ubeyd’den, onun Yûnus’tan, onun Hişam b. Hakem’den rivayet ettiğine göre Hişam şöyle dedi:

Ebu Abdullah’a:

“‘Sübhânallah’ sözünün anlamı nedir?” diye sordum.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Bu, Allah’ı tenzih etmektir.”

Kafi 315

Ahmed b. Mihrân’ın, Abdülazîm b. Abdullah el-Hasenî’den, onun Ali b. Esbât’tan, onun Süleyman Mevlâ Tırbâl’dan, onun da Hişam el-Cevâlikî’den rivayet ettiğine göre Hişam şöyle dedi:

Ebu Abdullah’a Aziz ve Celil olan Allah’ın:

“سُبْحَانَ اللَّهِ / Sübhânallah”

sözü hakkında soru sordum.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Bu, Allah’ı her türlü noksanlıktan tenzih etmektir.”

Kafi 316

Ali b. Muhammed ile Muhammed b. Hasan’ın, Sehl b. Ziyâd’dan ve Muhammed b. Yahyâ’nın da Ahmed b. Muhammed b. İsa’dan, onların tamamının Ebu Hâşim el-Ca‘ferî’den rivayet ettiğine göre Ebu Hâşim şöyle dedi:

Ebu Cafer es-Sânî’ye:

“Vâhid (bir) kelimesinin anlamı nedir?” diye sordum.

Şöyle buyurdu:

“Dillerin O’nun birliği üzerinde birleşmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

‘Andolsun ki onlara kendilerini kimin yarattığını soracak olsan mutlaka: Allah, diyeceklerdir.’ (Zuhruf 87)”

Kafi 317

Ali b. İbrahim’in, Muhtâr b. Muhammed b. Muhtâr el-Hemedânî’den ve Muhammed b. Hasan’ın, Abdullah b. Hasan el-Alevî’den; her ikisinin de Feth b. Yezîd el-Cürcânî’den rivayet ettiğine göre Feth şöyle dedi:

Ebu’l-Hasan’ın şöyle buyurduğunu işittim:

“O Latîf’tir, Habîr’dir, Semî‘dir, Basîr’dir, Vâhid’dir, Ehad’dır, Samed’dir. ‘Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir kimse O’na denk olmamıştır.’ (İhlâs 3-4)

Eğer müşebbihelerin söyledikleri gibi olsaydı, yaratıcı yaratılmıştan, meydana getiren meydana getirilenden ayırt edilemezdi. Hâlbuki meydana getiren ile meydana getirilen aynı değildir. Bilakis O meydana getirendir. Cisim verdiği, suret verdiği ve var ettiği şeylerle kendisi arasında açık bir fark vardır. Çünkü hiçbir şey O’na benzemez ve O da hiçbir şeye benzemez.”

Ben:

“Evet, Allah beni size feda etsin. Fakat siz hem ‘Ehad’ ve ‘Samed’ dediniz hem de ‘Hiçbir şey O’na benzemez’ dediniz. Oysa Allah birdir, insan da birdir. Bu durumda birlik bakımından bir benzerlik ortaya çıkmış olmuyor mu?” dedim.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Ey Feth! Meseleyi yanlış yere götürdün. Allah seni sabit kılsın. Benzerlik ancak mânalarda söz konusu olur. İsimlerde ise aynı kelimenin kullanılması mümkündür ve bu isimler isimlendirilen varlığa delâlet eder. İnsan için ‘bir’ denildiğinde, onun tek bir beden olduğu ve iki beden olmadığı haber verilmiş olur. Fakat insanın kendisi gerçek anlamda bir değildir. Çünkü organları farklıdır, renkleri farklıdır. Renkleri farklı olan şey bir değildir. O, parçalara ayrılmış bölümlerden oluşur ve bu parçalar birbirine eşit değildir. Kanı etinden farklıdır, eti kanından farklıdır, sinirleri damarlarından farklıdır, saçı derisinden farklıdır, siyahlığı beyazlığından farklıdır. Bütün yaratılmışlar da böyledir.

İnsan isim bakımından birdir; fakat mânâ bakımından bir değildir. Allah Teâlâ ise birdir; O’ndan başka bir yoktur. O’nda hiçbir farklılık, ayrılık, artma ve eksilme yoktur. Buna karşılık yaratılmış, yapılmış ve çeşitli parçalardan meydana getirilmiş insan, farklı unsurlar ve değişik cevherlerden oluşmuştur; ancak bunların birleşmesi sebebiyle tek bir şey olarak adlandırılır.”

Ben:

“Allah beni size feda etsin! İçimi rahatlattınız, Allah da sizi ferahlatsın. Şimdi de ‘Latîf’ ve ‘Habîr’ isimlerini, ‘Vâhid’i açıkladığınız gibi açıklayınız. Ben O’nun latifliğinin yaratıklarının latifliğine benzemediğini biliyorum; fakat bunu bana ayrıntılı şekilde açıklamanızı istiyorum.” dedim.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Ey Feth! Biz O’na ‘Latîf’ dedik; çünkü O, latif yaratıkları yaratmıştır ve en ince şeyleri bilir. Allah seni muvaffak kılsın ve sabit tutsun. O’nun sanatının eserlerine bakmıyor musun? İnce yapılı bitkilere ve daha büyük bitkilere, ince yaratılışlı canlılara, küçük hayvanlara, sivrisineklere ve onlardan daha küçük yaratıklara bak. Öyle varlıklar vardır ki küçüklüklerinden dolayı gözler onları neredeyse seçemez; hatta erkek ile dişiyi, yeni doğanı eskisinden ayırt etmek bile mümkün olmaz.

“Biz onların bu derece küçük olmalarına rağmen birbirlerine bazı şeyleri anlatıp öğretmelerini, yavrularının kendilerinden neyi anlayabildiklerini, onlara yiyecek taşımalarını, sonra da renklerinin düzenlenmesini; sarılıkla beraber kırmızılığın, kırmızılıkla beraber beyazlığın bulunmasını ve yaratılışlarının küçüklüğü sebebiyle gözlerimizin onları neredeyse fark edememesini, gözlerimizin onları görememesini ve ellerimizin onlara ulaşamamasını gördüğümüzde, bu yaratılışın yaratıcısının Latîf olduğunu anladık. Çünkü O, bizim latif diye isimlendirdiğimiz bu yaratıkları herhangi bir tedaviye, araca veya alete ihtiyaç duymaksızın yaratmıştır. Hâlbuki herhangi bir şeyi yapan her sanatkâr onu mutlaka başka bir şeyden yapar. Allah ise Latîf olan, Celîl olan yaratıcıdır; yaratmış ve var etmiştir, fakat herhangi bir şeyden yaratmamıştır.”

Kafi 318

Ali b. Muhammed’in mürsel olarak Ebu’l-Hasan er-Rızâ’dan rivayet ettiğine göre şöyle buyurdu:

“Allah sana hayrı öğretsin; bil ki Allah Tebâreke ve Teâlâ kadîmdir. Kadîm oluş, O’nun öyle bir sıfatıdır ki akıl sahibi kimseye O’ndan önce hiçbir şeyin bulunmadığını ve O’nun sürekliliğinde O’nunla beraber hiçbir şeyin bulunmadığını gösterir. İnsanların genel kabulüyle de bu sıfatın açık delili ortaya çıkmıştır: Allah’tan önce hiçbir şey yoktur ve Allah’ın bekâsında O’nunla birlikte hiçbir şey bulunmaz. Böylece Allah’tan önce veya Allah ile birlikte bir şey bulunduğunu iddia edenlerin sözü geçersiz olur. Çünkü eğer Allah’ın bekâsında O’nunla birlikte başka bir şey bulunsaydı, o şeyi yaratmış olması mümkün olmazdı; zira onunla birlikte ezelden beri bulunan bir şeyi nasıl yaratmış olabilir? Eğer Allah’tan önce bir şey bulunsaydı, o şey bundan daha önce olurdu ve ilk olanın, ilk olmayandan daha çok yaratıcı olmaya lâyık olması gerekirdi.

Daha sonra Allah Tebâreke ve Teâlâ, kendisini birtakım isimlerle niteledi ve yaratıkları yarattığında onları bu isimlerle kendisine dua etmekle, kendisine kulluk etmekle ve bu isimler aracılığıyla O’na yönelmekle yükümlü kıldı. Bu sebeple kendisini Semî‘ (işiten), Basîr (gören), Kâdir (güç yetiren), Kâim, Nâtık, Zâhir, Bâtın, Latîf, Habîr, Kavî, Azîz, Hakîm, Alîm ve bunlara benzer isimlerle adlandırdı.

Allah’ın hiçbir benzerinin bulunmadığını ve yaratıklardan hiçbir şeyin O’nun durumunda olmadığını bizden işiten inkârcılar ve yalanlayıcılar bunu görünce şöyle dediler:

‘Bize haber verin; siz Allah’ın hiçbir benzeri ve hiçbir benzeri bulunmadığını iddia ediyorsunuz, öyleyse nasıl oldu da O’nun güzel isimlerinde O’na ortak oldunuz ve bu isimlerin tamamıyla kendinizi de adlandırdınız? Bu durum, ya bütün hâllerinizde yahut bazı hâllerinizde O’nun benzeri olduğunuzu göstermiyor mu? Çünkü aynı güzel isimleri birlikte kullanıyorsunuz.’

Bunun üzerine onlara şöyle denilir:

‘Allah Tebâreke ve Teâlâ, kullara kendi isimlerinden bazı isimleri yüklemiştir; ancak bu isimler aynı olsa da mânalar farklıdır…’”

“Bu durum, tek bir ismin iki farklı mânayı bir araya getirmesine benzer. Bunun delili ise insanların arasında yaygın ve kabul edilmiş olan konuşma tarzıdır. Allah da yaratıklarıyla bu şekilde konuşmuş, onlara anlayabilecekleri ifadelerle hitap etmiştir ki ihmal ettikleri şeyler konusunda aleyhlerine delil bulunsun.

Nitekim bir adama mecazen ‘köpek’, ‘eşek’, ‘öküz’, ‘sarhoş’, ‘acı ot’ veya ‘aslan’ denilebilir. Hâlbuki bu isimlerin her biri kendi aslî mânalarından farklı bir durumda kullanılmış olur. Çünkü insan gerçekte ne aslandır ne de köpektir. Bunu iyi anla; Allah sana rahmet etsin.

Allah Teâlâ, sonradan meydana gelmiş bir ilim sayesinde eşyayı öğrenen bir varlık anlamında ‘âlim’ diye isimlendirilmemiştir. Çünkü böyle bir ilim, gelecekteki işleri korumak için kendisine yardımcı olan, yaratacaklarını düşünüp planlayan ve geçmişte yok ettiği şeyleri hatırında tutan bir bilgi olurdu. Eğer böyle bir bilgi O’nda bulunmasaydı ve ondan gizli kalsaydı, cahil ve güçsüz olurdu.

Nitekim yaratılmışların âlimlerine baktığımızda onların, sonradan meydana gelen bir bilgi sebebiyle âlim diye adlandırıldıklarını görürüz. Çünkü onlar daha önce cahildiler. Hatta bazen sahip oldukları bilgi kendilerinden ayrılır ve yeniden cehalete dönerler.

Allah ise ‘âlim’ diye isimlendirilmiştir; çünkü O hiçbir şeyi bilmezlik etmez. Böylece yaratıcı ile yaratılmış ‘âlim’ isminde birleşmiş, fakat mânada ayrılmıştır; gördüğün gibi durum budur.

Rabbimiz ‘Semî‘ (işiten)’ diye isimlendirilmiştir; fakat bu, sesleri işittiği bir kulak veya işitme organına sahip olduğu anlamında değildir. Nasıl ki bizim işitmemizi sağlayan kulaklarımızla göremiyorsak, Allah da böyle bir organla işiten değildir. Ancak O, hiçbir sesin kendisine gizli kalmadığını bildirmiştir. Bu ise bizim işitmemiz gibi değildir. Böylece isim bakımından işitme konusunda birleşmiş, mânada ise ayrılmış olduk.

Aynı şekilde O ‘Basîr (gören)’dir; fakat bizim gördüğümüz gibi bir göz veya görme organı ile görmez. Biz gözlerimizle görürüz ve bu görme gücünden başka alanlarda yararlanamayız. Allah ise Basîr’dir; hiçbir görüleni bilmezlik etmez. Böylece isim bakımından birleşmiş, mânada ayrılmış olduk.

O ‘Kâim’dir; fakat bu, yaratılmışların ayakta durması gibi bir dikiliş, bir bacak üzerinde duruş ve bir beden yapısı içinde bulunma anlamında değildir. Bilakis O’nun Kâim oluşu, koruyup gözeten olması anlamındadır. Nitekim insanlar:

‘İşimizi yürüten kişi filandır.’

derler. Allah ise:

‘Her nefis üzerinde, kazandığını gözetleyip koruyan O’dur.’ (Ra‘d 33)

Kâim kelimesi insanların dilinde aynı zamanda ‘bâki kalan, varlığını sürdüren’ anlamında da kullanılır.

“‘Kâim’ sıfatı ayrıca yeterlilik ve işleri üstlenme mânasına da gelir. Nitekim sen bir kimseye:

‘Falanoğullarının işini üstlen ve onları idare et.’

dersin. Bizim hakkımızda kullanılan ‘kâim’, bir bacak üzerinde duran kimse anlamındadır. Böylece isim aynı olmuş, fakat mânâ bir olmamıştır.

‘Latîf’ ise küçüklük, incelik veya cılızlık anlamında değildir. Bilakis eşyanın içine nüfuz etmesi ve idrak edilmekten uzak olması anlamındadır. Nitekim sen:

‘Bu iş bana çok ince geldi.’

veya:

‘Falan kişi görüşünde ve sözünde çok ince davranmıştır.’

dersin. Bununla, aklın o konuda derinleştiğini, araştırmanın son noktaya ulaştığını, kişinin meseleyi incelikle ele aldığını ve artık vehmin onu kuşatamadığını anlatırsın.

İşte Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın latifliği de böyledir. O, bir sınırla idrak edilmekten ve bir vasıfla kuşatılmaktan yücedir. Bizdeki latiflik ise küçüklük ve azlık anlamındadır. Böylece isim ortak olmuş, fakat mânâ farklı kalmıştır.

‘Habîr’ ise hiçbir şeyin kendisinden gizli kalmadığı ve hiçbir şeyin O’nu aşamadığı kimsedir. Bu bilgi, tecrübe ederek veya şeyleri gözlemleyip sonuç çıkararak elde edilmiş değildir. Çünkü tecrübe ve gözlem sonradan kazanılan iki bilgi türüdür; bunlar olmasaydı bilgi de olmazdı. Böyle olan kimse ise önceden cahildir. Allah ise yaratacağı şeyleri daima bilendir. İnsanlardan habîr olan kişi ise bilmediği için araştıran ve öğrenen kimsedir. Böylece isim ortak olmuş, fakat mânâ farklı kalmıştır.

‘Zâhir’ oluşu da eşyanın üzerine çıkıp oturması, onların tepelerine yerleşmesi veya üstlerine yükselmesi anlamında değildir. Bilakis bu, O’nun eşyaya galip gelmesi, onları kahretmesi ve onlar üzerinde mutlak kudret sahibi olması anlamındadır. Nitekim bir adam:

‘Düşmanlarıma galip geldim.’

veya:

‘Allah beni hasmıma karşı üstün kıldı.’

der. Bununla zafer ve üstünlüğü anlatır.

İşte Allah’ın eşya üzerindeki zuhuru da böyledir.

Zâhir oluşunun başka bir yönü de şudur: O, kendisini arayana açıktır; hiçbir şey O’na gizli kalmaz ve yarattığı her şeyi idare edendir. Allah Tebâreke ve Teâlâ’dan daha açık ve daha belirgin hangi zâhir olabilir? Çünkü nereye yönelsen O’nun sanatını görürsün; kendi nefsinde de O’nun varlığına delâlet eden eserler, başka delile ihtiyaç bırakmayacak kadar çoktur.

Bizdeki zâhir ise kendi başına ortaya çıkan ve sınırlarıyla bilinen şeydir. Böylece isim ortak olmuş, fakat mânâ ortak olmamıştır.

‘Bâtın’ oluşu da eşyanın içine girip derinliklerine nüfuz etmesi anlamında değildir. Bilakis O’nun bâtın oluşu; eşyayı ilim, koruma ve tedbir bakımından kuşatması anlamındadır. Nitekim bir kimse:

‘Onun iç yüzünü öğrendim.’

dediğinde, gizli sırrını bildiğini kasteder.

Bizdeki bâtın ise bir şeyin içinde gizlenmiş ve gözden kaybolmuş olan şeydir. Böylece isim ortak olmuş, fakat mânâ farklı kalmıştır.

“Allah’ın ‘Kâhir’ oluşu, insanların birbirlerine üstün gelmeleri gibi değildir. İnsanlardan biri bir başkasına galip gelir, sonra galip gelen mağlup olur, mağlup olan da galip duruma geçebilir. Fakat Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın kahrediciliği böyle değildir. O’nun yarattığı her şey, yaratıcısına karşı zillet ve boyun eğmişlik içindedir; O’nun hakkında dilediği şeye karşı koyabilecek bir güçleri yoktur. Bir göz kırpması kadar bile O’nun iradesinden çıkamazlar. O bir şey hakkında sadece:

‘Ol.’

der ve o da oluverir.

Bizdeki kahredicilik ise anlattığım ve açıkladığım şekildedir. Böylece isim aynı olmuş, fakat mânâ farklı kalmıştır. Diğer isimlerin tamamı da böyledir. Her ne kadar onların hepsini tek tek saymamışsak da sana açıkladığımız bu örnekler, geri kalanlarını anlamak için yeterlidir. Allah, bizi ve seni doğru yola yöneltmede ve muvaffak kılmada yardımcıdır.”

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/kafi-317/,https://kutsalayet.de/kafi-319/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız