Ali b. Muhammed’in mürsel olarak Ebu’l-Hasan er-Rızâ’dan rivayet ettiğine göre şöyle buyurdu:
“Allah sana hayrı öğretsin; bil ki Allah Tebâreke ve Teâlâ kadîmdir. Kadîm oluş, O’nun öyle bir sıfatıdır ki akıl sahibi kimseye O’ndan önce hiçbir şeyin bulunmadığını ve O’nun sürekliliğinde O’nunla beraber hiçbir şeyin bulunmadığını gösterir. İnsanların genel kabulüyle de bu sıfatın açık delili ortaya çıkmıştır: Allah’tan önce hiçbir şey yoktur ve Allah’ın bekâsında O’nunla birlikte hiçbir şey bulunmaz. Böylece Allah’tan önce veya Allah ile birlikte bir şey bulunduğunu iddia edenlerin sözü geçersiz olur. Çünkü eğer Allah’ın bekâsında O’nunla birlikte başka bir şey bulunsaydı, o şeyi yaratmış olması mümkün olmazdı; zira onunla birlikte ezelden beri bulunan bir şeyi nasıl yaratmış olabilir? Eğer Allah’tan önce bir şey bulunsaydı, o şey bundan daha önce olurdu ve ilk olanın, ilk olmayandan daha çok yaratıcı olmaya lâyık olması gerekirdi.
Daha sonra Allah Tebâreke ve Teâlâ, kendisini birtakım isimlerle niteledi ve yaratıkları yarattığında onları bu isimlerle kendisine dua etmekle, kendisine kulluk etmekle ve bu isimler aracılığıyla O’na yönelmekle yükümlü kıldı. Bu sebeple kendisini Semî‘ (işiten), Basîr (gören), Kâdir (güç yetiren), Kâim, Nâtık, Zâhir, Bâtın, Latîf, Habîr, Kavî, Azîz, Hakîm, Alîm ve bunlara benzer isimlerle adlandırdı.
Allah’ın hiçbir benzerinin bulunmadığını ve yaratıklardan hiçbir şeyin O’nun durumunda olmadığını bizden işiten inkârcılar ve yalanlayıcılar bunu görünce şöyle dediler:
‘Bize haber verin; siz Allah’ın hiçbir benzeri ve hiçbir benzeri bulunmadığını iddia ediyorsunuz, öyleyse nasıl oldu da O’nun güzel isimlerinde O’na ortak oldunuz ve bu isimlerin tamamıyla kendinizi de adlandırdınız? Bu durum, ya bütün hâllerinizde yahut bazı hâllerinizde O’nun benzeri olduğunuzu göstermiyor mu? Çünkü aynı güzel isimleri birlikte kullanıyorsunuz.’
Bunun üzerine onlara şöyle denilir:
‘Allah Tebâreke ve Teâlâ, kullara kendi isimlerinden bazı isimleri yüklemiştir; ancak bu isimler aynı olsa da mânalar farklıdır…’”
“Bu durum, tek bir ismin iki farklı mânayı bir araya getirmesine benzer. Bunun delili ise insanların arasında yaygın ve kabul edilmiş olan konuşma tarzıdır. Allah da yaratıklarıyla bu şekilde konuşmuş, onlara anlayabilecekleri ifadelerle hitap etmiştir ki ihmal ettikleri şeyler konusunda aleyhlerine delil bulunsun.
Nitekim bir adama mecazen ‘köpek’, ‘eşek’, ‘öküz’, ‘sarhoş’, ‘acı ot’ veya ‘aslan’ denilebilir. Hâlbuki bu isimlerin her biri kendi aslî mânalarından farklı bir durumda kullanılmış olur. Çünkü insan gerçekte ne aslandır ne de köpektir. Bunu iyi anla; Allah sana rahmet etsin.
Allah Teâlâ, sonradan meydana gelmiş bir ilim sayesinde eşyayı öğrenen bir varlık anlamında ‘âlim’ diye isimlendirilmemiştir. Çünkü böyle bir ilim, gelecekteki işleri korumak için kendisine yardımcı olan, yaratacaklarını düşünüp planlayan ve geçmişte yok ettiği şeyleri hatırında tutan bir bilgi olurdu. Eğer böyle bir bilgi O’nda bulunmasaydı ve ondan gizli kalsaydı, cahil ve güçsüz olurdu.
Nitekim yaratılmışların âlimlerine baktığımızda onların, sonradan meydana gelen bir bilgi sebebiyle âlim diye adlandırıldıklarını görürüz. Çünkü onlar daha önce cahildiler. Hatta bazen sahip oldukları bilgi kendilerinden ayrılır ve yeniden cehalete dönerler.
Allah ise ‘âlim’ diye isimlendirilmiştir; çünkü O hiçbir şeyi bilmezlik etmez. Böylece yaratıcı ile yaratılmış ‘âlim’ isminde birleşmiş, fakat mânada ayrılmıştır; gördüğün gibi durum budur.
Rabbimiz ‘Semî‘ (işiten)’ diye isimlendirilmiştir; fakat bu, sesleri işittiği bir kulak veya işitme organına sahip olduğu anlamında değildir. Nasıl ki bizim işitmemizi sağlayan kulaklarımızla göremiyorsak, Allah da böyle bir organla işiten değildir. Ancak O, hiçbir sesin kendisine gizli kalmadığını bildirmiştir. Bu ise bizim işitmemiz gibi değildir. Böylece isim bakımından işitme konusunda birleşmiş, mânada ise ayrılmış olduk.
Aynı şekilde O ‘Basîr (gören)’dir; fakat bizim gördüğümüz gibi bir göz veya görme organı ile görmez. Biz gözlerimizle görürüz ve bu görme gücünden başka alanlarda yararlanamayız. Allah ise Basîr’dir; hiçbir görüleni bilmezlik etmez. Böylece isim bakımından birleşmiş, mânada ayrılmış olduk.
O ‘Kâim’dir; fakat bu, yaratılmışların ayakta durması gibi bir dikiliş, bir bacak üzerinde duruş ve bir beden yapısı içinde bulunma anlamında değildir. Bilakis O’nun Kâim oluşu, koruyup gözeten olması anlamındadır. Nitekim insanlar:
‘İşimizi yürüten kişi filandır.’
derler. Allah ise:
‘Her nefis üzerinde, kazandığını gözetleyip koruyan O’dur.’ (Ra‘d 33)
Kâim kelimesi insanların dilinde aynı zamanda ‘bâki kalan, varlığını sürdüren’ anlamında da kullanılır.
“‘Kâim’ sıfatı ayrıca yeterlilik ve işleri üstlenme mânasına da gelir. Nitekim sen bir kimseye:
‘Falanoğullarının işini üstlen ve onları idare et.’
dersin. Bizim hakkımızda kullanılan ‘kâim’, bir bacak üzerinde duran kimse anlamındadır. Böylece isim aynı olmuş, fakat mânâ bir olmamıştır.
‘Latîf’ ise küçüklük, incelik veya cılızlık anlamında değildir. Bilakis eşyanın içine nüfuz etmesi ve idrak edilmekten uzak olması anlamındadır. Nitekim sen:
‘Bu iş bana çok ince geldi.’
veya:
‘Falan kişi görüşünde ve sözünde çok ince davranmıştır.’
dersin. Bununla, aklın o konuda derinleştiğini, araştırmanın son noktaya ulaştığını, kişinin meseleyi incelikle ele aldığını ve artık vehmin onu kuşatamadığını anlatırsın.
İşte Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın latifliği de böyledir. O, bir sınırla idrak edilmekten ve bir vasıfla kuşatılmaktan yücedir. Bizdeki latiflik ise küçüklük ve azlık anlamındadır. Böylece isim ortak olmuş, fakat mânâ farklı kalmıştır.
‘Habîr’ ise hiçbir şeyin kendisinden gizli kalmadığı ve hiçbir şeyin O’nu aşamadığı kimsedir. Bu bilgi, tecrübe ederek veya şeyleri gözlemleyip sonuç çıkararak elde edilmiş değildir. Çünkü tecrübe ve gözlem sonradan kazanılan iki bilgi türüdür; bunlar olmasaydı bilgi de olmazdı. Böyle olan kimse ise önceden cahildir. Allah ise yaratacağı şeyleri daima bilendir. İnsanlardan habîr olan kişi ise bilmediği için araştıran ve öğrenen kimsedir. Böylece isim ortak olmuş, fakat mânâ farklı kalmıştır.
‘Zâhir’ oluşu da eşyanın üzerine çıkıp oturması, onların tepelerine yerleşmesi veya üstlerine yükselmesi anlamında değildir. Bilakis bu, O’nun eşyaya galip gelmesi, onları kahretmesi ve onlar üzerinde mutlak kudret sahibi olması anlamındadır. Nitekim bir adam:
‘Düşmanlarıma galip geldim.’
veya:
‘Allah beni hasmıma karşı üstün kıldı.’
der. Bununla zafer ve üstünlüğü anlatır.
İşte Allah’ın eşya üzerindeki zuhuru da böyledir.
Zâhir oluşunun başka bir yönü de şudur: O, kendisini arayana açıktır; hiçbir şey O’na gizli kalmaz ve yarattığı her şeyi idare edendir. Allah Tebâreke ve Teâlâ’dan daha açık ve daha belirgin hangi zâhir olabilir? Çünkü nereye yönelsen O’nun sanatını görürsün; kendi nefsinde de O’nun varlığına delâlet eden eserler, başka delile ihtiyaç bırakmayacak kadar çoktur.
Bizdeki zâhir ise kendi başına ortaya çıkan ve sınırlarıyla bilinen şeydir. Böylece isim ortak olmuş, fakat mânâ ortak olmamıştır.
‘Bâtın’ oluşu da eşyanın içine girip derinliklerine nüfuz etmesi anlamında değildir. Bilakis O’nun bâtın oluşu; eşyayı ilim, koruma ve tedbir bakımından kuşatması anlamındadır. Nitekim bir kimse:
‘Onun iç yüzünü öğrendim.’
dediğinde, gizli sırrını bildiğini kasteder.
Bizdeki bâtın ise bir şeyin içinde gizlenmiş ve gözden kaybolmuş olan şeydir. Böylece isim ortak olmuş, fakat mânâ farklı kalmıştır.
“Allah’ın ‘Kâhir’ oluşu, insanların birbirlerine üstün gelmeleri gibi değildir. İnsanlardan biri bir başkasına galip gelir, sonra galip gelen mağlup olur, mağlup olan da galip duruma geçebilir. Fakat Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın kahrediciliği böyle değildir. O’nun yarattığı her şey, yaratıcısına karşı zillet ve boyun eğmişlik içindedir; O’nun hakkında dilediği şeye karşı koyabilecek bir güçleri yoktur. Bir göz kırpması kadar bile O’nun iradesinden çıkamazlar. O bir şey hakkında sadece:
‘Ol.’
der ve o da oluverir.
Bizdeki kahredicilik ise anlattığım ve açıkladığım şekildedir. Böylece isim aynı olmuş, fakat mânâ farklı kalmıştır. Diğer isimlerin tamamı da böyledir. Her ne kadar onların hepsini tek tek saymamışsak da sana açıkladığımız bu örnekler, geri kalanlarını anlamak için yeterlidir. Allah, bizi ve seni doğru yola yöneltmede ve muvaffak kılmada yardımcıdır.”