"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Yahyâ b. Abdullah el-Alevî ile Bekkâr b. Abdullah ez-Zübeyrî’nin Tartışması

Ed-Dabbî, Nevfelîlerden yaşlı bir adamdan şöyle nakletmiştir:

Biz, İsa b. Ca‘fer’in huzuruna girdik. O sırada onun için uzun minderler üst üste dizilmişti; kendisi de bunlara yaslanmış, bir yanına dayanmış durumda bulunuyordu. Ayrıca o anda kendi kendine gülüyor ve bir şeye hayret ediyordu. Biz, “Emîr’i güldüren nedir? Allah sevincini daim kılsın” dedik. O da, “Bugün içime, hayatım boyunca benzerini duymadığım bir sevinç doğdu” dedi. Biz de, “Allah Emîr’in sevincini tamamlasın ve arttırsın” dedik. Bunun üzerine şöyle dedi: “Vallahi size bu olayı ancak yaslanmış halde anlatabilirim.” Sonra minder üzerine yan yatarak yaslandı.

Ardından söze başlayıp şöyle dedi:

“Bugün Müminlerin Emîri er-Reşîd’in yanındaydım. Yahyâ b. Abdullah’ın getirilmesini emretti. O da ağır demir zincirlere vurulmuş halde zindandan çıkarıldı. Halifenin yanında Bekkâr b. Abdullah b. Mus‘ab b. Sâbit b. Abdullah b. ez-Zübeyr vardı. Bekkâr, Ali b. Ebî Tâlib ailesine karşı şiddetli bir kin beslerdi; onların hakkında Hârûn’a haber taşır ve davranışlarını en kötü şekilde yorumlardı. Ayrıca er-Reşîd onu Medine’ye vali tayin etmiş ve Alevîlere karşı sert davranmasını emretmişti.

Yahyâ getirildiğinde er-Reşîd, gülümser gibi yaparak ona şöyle dedi: ‘Çekil, çekil! Bu adam da mı bizim onu zehirlediğimizi iddia ediyor?’

Yahyâ, ‘İddia ne demek? Dilimde olan şeye baksana!’ dedi.

Dilini çıkardı; dili pancar gibi kapkaraydı.

Bunun üzerine Hârûn kaşlarını çattı ve çok öfkelendi. Yahyâ dedi ki:

‘Ey Müminlerin Emîri! Bizimle sizin aranızda akrabalık ve yakınlık bağı vardır. Biz Türk ya da Deylemli değiliz. Ey Müminlerin Emîri! Biz de siz de tek bir ev halkıyız. Ben sana Allah’ı ve Resûlullah’a olan ortak yakınlığımızı hatırlatıyorum; beni hapsetme ve bana eziyet etme.’

Bunun üzerine Hârûn ona acıdı. Fakat ez-Zübeyrî, er-Reşîd’e yaklaşıp şöyle dedi:

‘Ey Müminlerin Emîri! Bu adamın sözleri seni aldatmasın. O bir sapkın ve isyankârdır; bu yaptığı ancak hile ve aldatmadır. Bu adam bizim kendi şehrimize kötülük sokmuş ve orada isyanı açığa vurmuştur.’

Bunun üzerine Yahyâ ona yöneldi; vallahi Müminlerin Emîri’nden konuşmak için izin bile istemeden şöyle dedi:

‘Ben mi senin şehrine kötülük soktum? Sen de kimsin? Allah sana afiyet versin!’

Ez-Zübeyrî, ‘İşte huzurunda sana böyle söylüyor; senin yanında böyleyse, yokluğunda neler söyler bir düşün! Bize küçümseyerek “Sen de kimsin?” diyor’ dedi.

Yahyâ ona yaklaşıp şöyle dedi:

‘Evet, sen de kimsin? Allah sana afiyet versin! Medine, Abdullah b. ez-Zübeyr’in sığındığı yer miydi, yoksa Resûlullah’ın hicret yeri miydi? “Bizim şehrimize kötülük soktu” demeye sen kim oluyorsun? Sizin atanız ancak benim atalarım ve şu adamın ataları sayesinde Medine’ye sığınarak hicret etmişti.’

Sonra devamla şöyle dedi:

‘Ey Müminlerin Emîri! İslam’ın gerçek kurucuları biziz ve sizin ailenizdir. Eğer biz size karşı isyan ettiysek, “Siz yediniz bizi aç bıraktınız; siz giyindiniz bizi çıplak bıraktınız; siz bindiniz bizi yürüttünüz” deme hakkımız vardı. Bundan dolayı size karşı şikâyet hakkı bizde oluştu; bizim size karşı çıkmamızdan dolayı sizin de bize karşı şikâyet hakkınız oldu. Böylece iki tarafın şikâyeti birbirine denk düşmüş olur. Müminlerin Emîri de kendi ev halkına olan iyiliğini yenilemiş olur.

Ey Müminlerin Emîri! Bu adam ve benzerleri senin ev halkın hakkında konuşma cüretini nereden buluyor? O sana onların aleyhinde söz taşıyor. Vallahi bunu sana öğüt vermek için yapmıyor. Aynı şekilde bize gelip senin hakkında da söz taşıyor; bunu da bize nasihat olsun diye yapmıyor. Onun tek istediği, bizimle senin aranı bozmak ve her iki tarafa da zarar vererek bundan hoşnut olmaktır.

Vallahi bu adam bana, kardeşim Muhammed b. Abdullah öldürüldüğünde geldi ve “Onu öldürene Allah lanet etsin” dedi. Sonra bana onun için bir mersiye okudu; yirmiye yakın beyit söyledi. Ayrıca bana, “Bu işte harekete geçersen sana ilk biat eden ben olurum. Basra’ya gitmene ne engel var? Bizim kuvvetlerimiz de seninkilerle birleşir” dedi.’

Bunun üzerine ez-Zübeyrî’nin yüzü değişti ve karardı. Hârûn ona dönerek, ‘Bu adam ne söylüyor?’ dedi. O da, ‘Yalan söylüyor ey Müminlerin Emîri! Söylediklerinden hiçbir şey olmadı’ dedi.

Bunun üzerine halife Yahyâ b. Abdullah’a yönelip, ‘Onun Muhammed için söylediği kasideyi okuyabilir misin?’ dedi. Yahyâ, ‘Evet ey Müminlerin Emîri, Allah seni doğruya iletsin’ dedi. Halife, ‘Öyleyse onun söylediği o mersiyeyi oku’ dedi.

Ez-Zübeyrî hemen araya girip, ‘Ey Müminlerin Emîri, kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki…’ diye uzun bir yalan yemin etti ve, ‘Onun söylediklerinin hiçbir aslı yoktur; bana söylemediğim şeyleri isnat etti’ dedi.

Bunun üzerine Hârûn, Yahyâ b. Abdullah’a dönüp, ‘Adam yemin etti; onun bu mersiyeyi söylediğini duyan bir şahit var mı?’ dedi. Yahyâ, ‘Hayır ey Müminlerin Emîri, ama ben ona istediğim şekilde yemin ettiririm’ dedi. Halife, ‘Hadi, yemin ettir’ dedi.

Yahyâ, ez-Zübeyrî’ye yaklaşıp şöyle dedi:

‘Şöyle de: “Eğer bunu gerçekten söylemişsem, Allah’ın kuvvet ve kudretinden mahrum kalayım ve yalnız kendi güç ve kuvvetime terk edileyim.”’

Ez-Zübeyrî, ‘Ey Müminlerin Emîri! Bu ne biçim yemin? Ben ona bir ve tek olan Allah adına yemin ettim; o ise bana, anlamını bile bilmediğim bir lafla yemin ettiriyor’ dedi.

Bunun üzerine Yahyâ b. Abdullah dedi ki:

‘Ey Müminlerin Emîri! Eğer doğru söylüyorsa, benim istediğim şekilde yemin etmekten onu alıkoyan nedir?’

Hârûn da, ‘Yemin et, yazık sana!’ dedi.

Bunun üzerine o şu sözü söyledi:

‘Eğer bunu gerçekten söylemişsem, Allah’ın kuvvet ve kudretinden mahrum kalayım ve yalnız kendi güç ve kuvvetime terk edileyim.’

Bu sözü söyler söylemez sarsıldı, titremeye başladı ve şöyle dedi:

‘Ey Müminlerin Emîri! Bu adamın bana ettirdiği bu yeminin ne olduğunu bilmiyorum. Ben ona zaten aziz ve büyük Allah adına yemin etmiştim.’

Fakat Hârûn yine de ona, ‘Mutlaka buna yemin edeceksin; yoksa onun sözünü senin aleyhine doğru kabul eder ve seni cezalandırırım’ dedi.

O da tekrar:

‘Eğer bunu gerçekten söylemişsem, Allah’ın kuvvet ve kudretinden mahrum kalayım ve yalnız kendi güç ve kuvvetime terk edileyim’ dedi.

Sonra Hârûn’un huzurundan çıktı. Bunun üzerine Allah ona felç indirdi ve aynı anda öldü.

Rivayet eden dedi ki:

İsa b. Ca‘fer, ‘Vallahi beni sevindiren şey, Yahyâ’nın ikisi arasında geçenlerden tek bir kelimeyi bile eksik bırakmaması ve ona yönelttiği sözlerin hiçbir kısmını kısaltmamasıdır’ dedi.

Zübeyrî ailesi ise onun ölümünü başka türlü anlatır. Onlara göre onu, Abdurrahman b. Avf soyundan olan karısı öldürdü.

İshak b. Muhammed en-Nehaî, ez-Zübeyr b. Hişâm’dan, o da babasından şöyle nakletmiştir:

Bekkâr b. Abdullah, Abdurrahman b. Avf soyundan bir kadınla evlenmişti ve onun kalbinde özel bir yeri vardı. Sonra bu kadının aleyhine olacak şekilde bir cariye aldı ve bu durum onun kıskançlığını artırdı. Bunun üzerine kadın, Bekkâr’ın iki siyah kölesine, ‘Bu kötü adam sizi öldürmeyi planlıyor’ dedi; sonra onları kandırıp ayarttı ve, ‘Bana onu öldürmede yardım eder misiniz?’ dedi. Onlar da, ‘Evet’ dediler.

Bunun üzerine kadın, o uyurken iki köleyle birlikte onun yanına girdi. İkisi onun yüzüne oturup bastırdılar; böylece öldü. Ardından onlara nebiz içirdi; onlar da yatağın ve çevresinin üzerine kusuncaya kadar içtiler. Sonra onları gönderdi ve başucuna da bir şarap kabı koydu.

Sabah olunca ev halkı toplandı. Kadın da, ‘İçti, sonra kustu, boğuldu ve böyle öldü’ dedi.

Fakat iki köle yakalandı ve ağır şekilde dövüldüler. Sonunda onu öldürdüklerini ve kadının kendilerine bunu emrettiğini itiraf ettiler. Bunun üzerine kadın evden çıkarıldı ve mirastan mahrum bırakıldı.

https://kutsalayet.de/yahya-b-abdullah-b-hasanin-ayaklanmasi-ve-bu-olaylardaki-rolu/,https://kutsalayet.de/residin-yahyaya-verdigi-eman-belgesini-gecersiz-saymasi/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız