"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

İftiracının şahitliği

İftirada bulunan kişi kocası olursa, attığı bu iftirası beyyine veya lian ile gerçekleşmiş olur veya yabancı birisi olup da bu iftira beyyine ile veya iftira atılan şahsın ikrarıyla gerçekleşmiş olursa, söz konusu iftiraya fısk, had cezası ve şahitlik reddi (yani şahitliğin kabul edilmemesi) taalluk etmiş olmaz. Eğer iftirası bunlardan birisiyle gerçekleşmiş olmazsa, bu durumda buna haddin vacipliği taalluk eder. Onun fıskına dair hüküm verilir, şahitliği de reddedilir. Çünkü Yüce Allah buyurur ki: “Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen fasıktırlar.” (Nur Suresi 4) Eğer tevbe ederse, had cezası sakıt olmaz ama “fısk” durumu -ihtilafsız olarak- ortadan kalkar.

el-Muvaffak der ki: Bize göre bunun şahitliği kabul edilir. Bunu, İmam Malik, İmam Şafii, İshak söylemiştir. Çünkü sahabenin icması vardır. Bir de o, günahından dolayı tevbe etmiştir; dolayısıyla şahitliği de kabul edilir, tıpkı tevbe eden bir zinakar gibi değerlendirilir, nitekim zina etmek iftira etmekten daha büyük bir günah olduğu halde, durum böyledir. Hatta Yüce Allah’ın haram kıldığı bir cana kıyan kimsenin durumu veya diğer günahları işleyen kimsenin durumu da böyledir, tevbe etmesi halinde, şahitliği kabul edilir; öyleyse iftira etmesi durumunda şahitliği daha öncelikli olarak makbul olur.

Sevri ve rey ashabı ise: Celde cezası yemiş olsa ve tevbe de etmiş olsa dahi şahitliği makbul değildir, demişlerdir. Ebu Hanife’ye göre ise celde’den evvel -tevbe etmese dahi- şahitliği reddedilmez.

el-Muvaffak der ki: Ona ait iki fasıla da ihtilaf mevcuttur: Birincisi: Tahkik edilmediği sürece iftira etmesi halinde -bize göre- şahitliği sakıt olur. Ebu Hanife ve İmam Malik’e göre ise sadece celde cezası ile sakıt olur. İkincisi ise: Tevbe ederse -celde vurulmuş olsa dahi- şahitliği makbuldür. Ebu Hanife’ye göre ise makbul değildir. Yüce Allah’ın şu buyruğuna taalluk etmektedir: “Ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin.” (Nur Suresi 4) Diğer fasılada ise celde cezasından önce iftiranın bir beyyine ile ikame edilmesinin caiz olacağını gerekçe göstermiştir. O zaman “fasık” olarak isimlendirilmesi gereklilik arz etmez.

el-Muvaffak der ki: Bu ayet-i kerimeye gelirsek bizim lehimize delildir. Çünkü: “Tevbe edenler müstesnadır…” (Bakara Suresi 160) şeklinde buyurarak, tevbe edenler istisna edilmiştir. Olumsuzluğun istisna edilmesi ise ispat anlamına gelir. Bu durumda ayetin takdiri şöyle olur: “Tevbe edenler müstesnadır, (tevbe etmeleri halinde) şahitliklerini kabul ediniz ve onlar, fasık değillerdir.”

Eğer onlar buradaki ifadenin celde’ye dönmeyeceğini ileri sürerek, sadece peşine gelen cümleyi istisna sayacak olurlarsa, o zaman bizler: Bilakis ona da döner, deriz. Zira hem bu cümle hem de diğer gelen cümle “vav” atıf harfiyle birbirlerine atfedilmişlerdir. O vakit tüm cümlelerin hepsi bir arada cem edilmiş olur, tıpkı bir cümleymiş gibi kabul edilmiş sayılır ve -bundan men eden bir mani dışında- istisna hepsine avdet etmiş olur.

İkinci fasıla’ya gelirsek, bizim ileri sürdüğümüz delilimiz zikri geçen ayet-i kerimedir. Çünkü zina iftirası atılmış olan kadınlar konusunda üç şey sıralanmıştır, bunlar; celde cezasının gerekliliği, şahitliğin kabul edilmeyeceği ve fasık olarak isim almalarıdır. Öyleyse -celde cezasındaki gibi- tahkik edilmesi mümkün olmayan iftiranın varlığı durumunda şahitliğin reddedilmesi zorunluluk oluşturmaktadır. Nitekim iftira atmak, ceza gerektiren bir masiyet ve günahtır. Haliyle de şahitliğin reddedilmesi için günahın vuku bulmuş olması gerekir. Celde cezası ise kefarettir ve günahı temizlemek demektir, öyleyse şahitliğin reddedilmesini buna bağlı kılmak caiz değildir. Zira celde ve şahitlik, ancak iftirada bulunan kimse hakkında iki hükmü oluşturmaktadır. Hep birlikte sabit olurlar, birisinin farklı olması diğerinin hükmünü engellemez.

İmam Ahmed’in sözünün zahirinden anlaşılacağı üzere iftiracının tevbesi, yaptığı bu yalanı hakkında: “Söylediğim şeyler yalandır.” demektir. Bu görüş, İmam Şafii’den de gelmiştir. Bu görüşe katılanlardan birisi de İshak ve Ebu Sevr’dir. Zira iftiraya uğrayan kişinin ırzı iftiradan arınmalıdır, öyleyse iftirada bulunan kişinin kendisi itirafta bulunarak bu çirkinliğini düzeltmesi ve söz konusu yanlışı izale etmesi onun tevbesi demek olur.

el-Kadı (İyaz) zikrettiğine göre, eğer söz konusu olan iftira sövme şeklinde gerçekleşmiş olursa, bunun tevbesi kişinin kendisinin yalan söylediğini ibraz etmesidir. Eğer şahitlik yaparak iftira etmiş ise bunun da tevbesi onun: “İftira etmek haramdır, batıl bir iştir. Ben daha asla dediğim şeylere dönüş yapmayacağım (iftira etmeyeceğim.)” demesidir. Bu, Şafii ashabından bazılarının da görüşünü oluşturur. O (el-Kadı İyaz) der ki: Mezhebimizin görüşü de budur. Çünkü onun doğru söylediği kimi zamanları da mevcuttur; dolayısıyla yalanı da emretmez.

el-Muvaffak der ki: Evla olan şudur: İftiracı ne zaman attığı iftiralardan sebep (pişman olur) doğrusunu kendisi ibraz edecek olur ve bu da bilinecek olursa, o vakit tevbesi istiğfarda bulunması ve yaptığını ikrar etmesidir. İşte bunlar onun söylediklerini ve işlediği haramı geçersiz kılmaktadır. Bir daha o iftiralara dönmemelidir. Doğru söylediği bilinmeyecek olursa, onun bu tevbesi de yalan konuştuğunu kendisinin söylemesidir. İster şahitlik ederek veya söverek iftirada bulunmuş olsun, fark etmez. Çünkü o, belki şahitlikte yalan söylemişken, sövmesinde doğru bir durumda olabilir. Birinci görüşün gerekçesi, Yüce Allah’ın, mutlak olarak dört şahit getiremediği sürece iftiracıya “yalancı” demiş olmasıdır.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/kolenin-ve-cariyenin-sahitlik-yapmasi/,https://kutsalayet.de/tevbeden-sonra-sahitligin-iade-edilmesi/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız