el-Muvaffak şöyle demiştir: İlim ehli arasında kocası ölen bir kadının yas tutmasının (ihdad) vacipliği bağlamında ihtilaf edenin olduğunu bilmiyoruz. Ancak el-Hasen bundan müstesnadır; zira o, kadın için ihdad’ın vacip olmayacağını ifade etmiştir. Bu kavli ise ilim ehlinin görüşüne terstir ve sünnete de muhaliftir; dolayısıyla bu görüşüne itibar edilemez.
Yas tutma (ihdad) konusunda kadının hür, cariye, Müslüman, zimmi, büyük, küçük olması aynı seviyede itibar görür; çünkü hadislerin genel manası bunu ifade etmektedir. Zira bir bayan mükellef olsun olmasın, içki, zina gibi haramlardan sakınması noktasında eşit hükümde ele alınmaktadırlar, onlar sadece günah bakımından ayrıma tabi tutulurlar. Rey ashabı ise: Zimmi olan bir kadınla, kız çocuğunun yas tutması yoktur. Çünkü onlar mükellef değillerdir, demiştir.
Efendisi ölmüş olan ümmü veled gibi, evli olmayanların yas tutması (ihdadı) yoktur. İbn Munzir der ki: İlim ehlinin bu noktada ihtilaf ettiklerini bilmiyorum.
Yas tutan bir bayan, kendisini cima etmeye sevk eden davranışlardan da kendisini sakındırır. Kendisine bakıldığında kişiyi rağbet ettirecek ve güzelliğine bağlayacak dört şey vardır:
Koku sürmemesi: Yas tutmayı kendisine gerekli kılmış olan bir bayanın bunu kullanmasının haram oluşunda ihtilaf yoktur. Güzel kokulu yağları sürmesi de caiz değildir. Zeytin yağı gibi kokusu olmayan yağlara gelince, bunları kullanmasında bir sakınca yoktur; çünkü bunlar koku değildir.
Süslenmekten kaçınması: İlim ehlinin geneline göre süslenmeyi terk etmesi vaciptir. Süslenmek üç kısımdır:
Kendi bedenini süslemesi: Ki bu durumda kınalanması, yüzünü birtakım kırmızı yahut beyaz renklerle vb. güzelleşmek için boyanmasıdır ve bu ona haram olur. Çünkü Ümmü Atiyye hadisinde şöyle geçer: “Bu süre içinde Yemen kumaşı hariç boyanmış kumaş giyemez, sürme çekemez, koku da sürünemez.”
Elbisesini süslemesi: O vakit süslenmek amacıyla sarıya batırılmış bariz ve dikkat çeken boyalı elbiseler giyinmesi, aynı şekilde güzel görünmek kasdıyla safi mavi, yeşil ve sarı renkli elbiselerle süslenmesi de ona haram olur. Çünkü Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem): “Boyalı elbise giyinme!” buyurmuştur. Güzelleşmek amacı güdülmeyen kahverengi ve siyah renkteki elbiseler ise süs ve ziynet kasdı güdülmediği için, kadın bunları giymekten engellenemez. Boyası bulunmayan ve güzelleşmek kasdı da güdülmeyen elbiseleri giymek de kadına engellenemez, ister bu giysiler ince olsun, pamuktan yahut ketenden olsun, fark etmez.
Süslenip ziynet takması: Bu durumda ilim ehlinin genelinin görüşüne göre yüzük takması dahil olmak üzere tüm ziynetlerle süslenmesi kendisine haram olur. Nitekim Ümmü Seleme’den rivayet edildiği üzere, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kocası vefat eden bir kadın aspurla ve kırmızı çamurla boyanmış elbise giyemez. (Altın ve gümüş) ziynet takınamaz, kına yakamaz ve sürme de çekemez.” Ata ise yas tutan kadının gümüş ziynet takınacağını, altın ise takınamayacağını belirtmiştir. Ancak bu, doğru değildir; çünkü yasak geneldir. Bir ziynet takan bir kadın güzelliğini fazlasıyla teşhir etmiş olur ve cinsel temasa da kapı aralamış olur.
Yüzünü örtmekten kaçınması: Yas tutan bayanın peçe ve burka vb. gibi şeylerle yüzünü örtmekten kaçınması. Çünkü iddet bekleyen bir kadın ihramlı kadına benzer ve peçe, burka gibi şeyleri ihramlının takması da yasaktır. Yüzünü kapatmaya ihtiyaç duyduğu vakit ise o -ihramlı bir bayanın yaptığı gibi- (o anlık) yüzünü kapatır.
Başkasının evinde gecelememesi: Kocası vefat eden kadının iddet günlerini kocasının evinde geçirmesi gerekir. Bu, İmam Malik, Sevri, Evzfü, Ebu Hanife, İmam Şafii ve İshak’ın görüşüdür. İbn Abdilberr şöyle demiştir: Hicaz, Şam, Irak ve Mısır belde fakihlerinin geneli böyle demiştir. Kadın (kocasının) evinin yıkılmasından, su altında kalmasından, düşmanın eve saldırmasından yahut başka bir nedenden dolayı korkacak olur veyahut yanı başında ev sahibi bulunur ve evin emanet verilmiş olması hasebiyle kadından onu geri almasından dolayı endişe edecek olursa veyahut evin kira süresinin bitmesinden yahut evde kalmasını engelleyecek olur yahut ev sahibi artık evi kiraya vermeyecek olursa veyahut kadından normal ücretinden fazlasını talep edecek olursa yahut kadın kiralayacak imkana sahip olmaz da sadece kendine ait olan maldan onu ödemek durumunda kalırsa, o vakit başka bir evde kalabilir. Çünkü bu, bir özür halidir ve ev kiralaması da kendisi açısından gereklilik arz etmez. Onun yapması gerekli olan sadece konaklayacağı bir yer edinmektir, yoksa ev satın almak değildir. Öyleyse kalacak bir yer mümkün olmayacak olursa, bu durumda konaklayacağı yer sakıt olur ve artık dilediği yerde kalma hakkı doğar.
el-Muvaffak der ki: Arkadaşlarımız şöyle demiştir: Bir görüşe göre kadın hamile değilse, bu durumda kocası ölen kadının meskende kalma zorunluluğu yoktur, ama hamile ise o vakit iki görüş gelmiştir. İmam Şafii’nin de kocası ölmüş kadın hakkında onun meskeni hususunda iki kavli gelmiştir. Birisi de bunun vacip olacağı yöndedir. Yüce Allah buyurur ki: “Sizden ölüp de (dul) eşler bırakan kimseler, zevcelerinin, evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar bıraktıkları maldan faydalanmaları hususunda (sağlıklarında) vasiyet etsinler.” (Bakara Suresi: 240)
el-Muvaffak şöyle demiştir: Bize göre Yüce Allah, kadın eş için miras terikesinin semenini yahut dörtte birini vermiş, geri kalanı da diğer verese sahiplerine bırakmıştır. Söz konusu olan mesken ise terikeden düşer, bu durumda kadın bundan fazlasına hak sahibi değildir. Bir de kadın kocasından bün talakla ayrı olduğundan, bu yönüyle üç taklakla boşanmış kadına benzemektedir. Kadın eğer hamile olur ve biz de: “Bu durumda onun meskeni gereklidir; zira kocası tarafından hamile kalmıştır.” dersek, o zaman boşanmış kadına kıyas ederek onun için de mesken gereklilik arz eder. Onların ileri sürdükleri ayet-i kerimeye gelince, bu ayet mensuh’tur.
Eğer biz: “Bu durumda ona meskeni gereklidir.” diyecek olursak, o vakit vereseden ve ölen kocanın sermayesinden alacaklıların oturduğu meskeninde kalmaya daha ziyade hak sahibi olur. Kadın orada iddetini bitirene değin o mesken ne satılabilir ne de kadın buradan engellenebilir. Bunu, İmam, İmam Şafii, Ebu Hanife ve cumhur ulema söylemiştir. Söz konusu olan bu mesken imkansız olursa, o zaman varisin, ölen adamın malından kadın için bir mesken kiralaması gerekir. Bunu yerine getirmeyecek olursa, hakim kendisini buna zorlar.
Ama biz: “Ona mesken gerekli değildir.” dersek, verese, devlet başkanı yahut yabancı birisi de kocanın meskeninde kadının oturması için yardımda bulunacak olurlarsa, o vakit kadının orada iddet beklemesi zorunlu olur.
Boşanmış olsun, kocası ölmüş olsun iddet bekleyen bir kadının gündüz vakti (temel) ihtiyaçları için dışarı çıkma hakkı vardır. Nitekim bu minvalde Cabir b. Abdullah’tan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: “Teyzem üç talakla boşanmıştı. Bir gün kendisine ait bir hurma ağacının hurmalarını kesmek için evinden dışarı çıkmıştı. Karşısına çıkan bir adam onu (evinden dışarı çıkmaktan) men etti. Bunun üzerine teyzem Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelip durumu anlattı. Allah’ın Resulü de ona; ‘Çık, hurma ağacının hurmalarını kes, belki onlardan sadaka verir yahut da bir hayır işlersin.’ buyurdu.”
Yas tutan bu kadının başka bir yerde geceleme hakkı yoktur ve zaruret olmadan geceleyin dışarı da çıkamaz.