Mirasa gelince bunda bir ihtilaf yoktur. Ama mehire gelince, mezhebimizin sahih görüşüne göre, diğer kadınların tam mehri gibi, karısının mehri de tam olarak yerine getirilir. İbn Mesud, İbn Şübrüme, İbn Ebu Leyla, Sevri ve İshak da bu görüşe sahip olmuştur.
Nitekim İbn Mesud’dan nakledildiğine göre; “Bir kadınla evlenip mehrini tayin etmeden ve kendisiyle cinsel ilişki kurmadan ölen bir kimse hakkında soruldu da İbn Mesud şöyle cevap verdi: O kadına mehr-i misil denilen kendi seviyesindeki kadınların mehri verilmesi gerekir, ne eksik ne de fazla o kadının iddet süresini beklemesi de gerekir. Mirastan da payına düşeni alır.” Bunun üzerine Ma’kıl b. Sinan el-Eşcai kalkarak dedi ki: “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bizim kabilenin kadınlarından Vaşık’ın kızı Birva hakkında da aynı senin verdiğin hükmün benzerini verdi.”
Bu, tartışma mahallinde bir nasstır; çünkü müsemma mehr-i tamamlayan bir manası vardır. O halde -cinsel temas gibi- mehri ihmal eden kadın için mehr-i misil verilmek suretiyle (bu mehri) tamamlanır. İmam Malik ve Evzfü’ den aktarıldığına göre onlar: Bu durumda ona mehir yoktur, demişlerdir. Çünkü kadın, farz koşma ve cinsel temas öncesinde sahih bir tefviz üzere ayrılmıştır; dolayısıyla -boşama sebebiyle ayrılık gibi- ona mehir vermesi erkeğe vacip olmaz. Ebu Hanife ise birinci görüşünü ilk meseledeki gibi, ikinci görüşünü ise zimmi kadınla ilgili meselede söylemiştir.
Şöyle cevap verilmiştir: Bir defa ölümün boşamaya kıyas edilmesi doğru değildir. Zira ölüm sebebiyle nikah tamamlanmış, nihayete ermiş olduğundan, bununla mehir de tamamlanmış olur. Boşama (talak) ise tamamlamasından önce mehri kesmekte ve yok etmektedir. Ölüm sebebiyle müsemma (mehir) tamamlanmakta, ama talakla tamamlanmamaktadır.
Zimmi kadına gelince, o ölümle ayrı olur ve -Müslüman kadın gibi- mehri de tamamlanır yahut sanki onun için müsemma olmuş gibidir. Müslüman kadın ve zimmi kadın hiçbir durumda mehir noktasında farklı sayılmazlar; dolayısıyla burada da farklı olmamaları zorunluluk arz etmektedir.