El-Haraki’nin zikrettiğine göre nikahı feshetmeyi caiz kılan ayıp ve kusurlar, sekiz tanedir: Üç tanesi karı ve koca hakkında müşterektir, bunlar: Delilik, Cüzzam ve Alaca (baras) hastalığıdır. İki tanesi sadece koca’ya ait olanlardır: Sünnet yerinin kesik olması (mecbub) ve iktidarsız (ünne) olmasıdır. Üç tanesi de sadece kadına ait olanlardır, bunlar: Fıtk, kam ve afel’dir.
Bu kusurlardan dolayı feshin söz konusu olmasının sebebi, bu kusurların nikahla kasdedilen faydalanmaya (cinsel temasa) engel teşkil etmiş olmalarıdır. Zira cüzzam ve alaca hastası, kişiye bir tür nefret aşıladığından, bu da yakınlaşmayı engeller ve eşine, nesline bulaşmasından endişe türetir, cinsel yakınlaşmaya da engel olur. Delilik de bir tür nefreti tetikler ve zarar vermesinden korkulur. Sünnet yerinin kesik olması (mecbub) ve kadının fercinde biten uzunca et parçası (retka) ile cima yapılamamakta, yarık (fıtk) ise cinsel temastaki lezzete ve faydasına engel olmaktadır.
Bu zikredilenlerden başkası hakkında ise muhayyerlik sabit olmaz; çünkü akdi yapılmış olan faydalanmaya engel teşkil etmezler. Karşısındakine bulaşmasından endişe edilmeyeceğinden, bu durumda nikah fesholmaz, tıpkı körlük veya topallık gibi değerlendirilir. Ebu Bekir ve Ebu Hafs: Taraflardan birisi küçük yahut büyük tuvaletini tutamıyorsa, bu durumda diğerinin muhayyerlik hakkı doğar, demişlerdir.
Ebu’l-Hattab ise şöyle demiştir: Bu durumda basur hastalığı, makat çevresindeki iltihaplar veya cinsel organ bölgesinde akıcı bulunan irin (ve iltihaplı yaralar) da bu kapsama dahil olurlar. Nitekim bunlar pisliğini bulaştırmanın yanında bir tür nefreti de tetiklemektedirler.
Ebu Hafs şöyle demiştir: Erkeğin hadım edilmiş olması (hasiyy) da bir tür ayıptır, karşı taraf kabul etmeyebilir. Bu, İmam Şafii’nin iki görüşünden birisini oluşturur. Çünkü hasiyy olması bir tür eksiklik sayılır ve cinsel temasa da manidir, onu zayıflatmaktadır. “Bahr” eserinde geçtiğine göre kan-koca’dan birisinin hünsa olması halinde ise iki görüş gelmiştir. Bir görüşe göre, bunlardan başka durumlarda muhayyerlik yoktur. Nitekim köselik, körlük, topallık, el ve ayakların kesik olması gibi durumlarda muhayyerlik olmaz; çünkü bunlar cinsel temastaki zevk ve faydalanmaya engel değildir, hastalığın başkasına bulaşması da söz konusu değildir.
el-Muvaffak der ki: Bu konuda ilim ehli arasında bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz. Akitten sonra bu ayıp ve kusurların olduğunu söyleyecek olursa, bu takdirde iki görüş vardır:
Muhayyerlik yine sabit olur, tıpkı iflas gibi.
Muhayyerlik sabit olmaz. Bu ise Ebu Bekir ve İbn Hamid’in kavlidir. Maliki mezhebi de bunu kabul etmiştir. Çünkü akdin gereklilik arz etmesinden sonra bu ayıp ibraz edilmiş olacağından, bu, satılan bir malın sonradan bir kusuru sebebiyle söylenmesine benzer. Bu da icare konusunda ortaya çıkan bir kusurla çelişki oluşturur.
Bu kusurlarla muhayyerliğin sabit olma şartlarından birisi de tarafların akit vaktinde bu kusurlara dair bilgi sahibi olmamaları ve sonrasında bunlardan razı olmamalarıdır. Şayet akit esnasında yahut sonrasında bu kusurları bilecek olur ve buna rağmen razı olursa, artık bu noktada muhayyerlik hakkı olmaz. el-Muvaffak der ki: Bu konuda bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz. Kusur noktasındaki muhayyerlik, bunu ertelemesi durumunda da sabit olur. Razı olduğuna delalet eden bir söz veya eşinden faydalanmış olması mevzu bahis olmadıkça veyahut kadın imkan bulmadıkça bu, sakıt olmaz. Çünkü o, tahakkuk etmiş olan bir zararı def etmiş olacağından -kısasın ertelemesinde olduğu gibi- bunu da erteleyebilir.
el-Kadı (İyaz) ise bunu (erteleyemeyeceğini ve bunu) hemen yerine getirmesi gerektiğini zikretmiştir. Bu, Şafii mezhebinin de görüşüdür. Buna göre ne zamanki bildiği ve imkan bulduğu halde nikahın feshini erteleyecek olursa, bu muhayyerliği geçersiz olur. Zira kusur sebebiyle nikahın red muhayyerliği vardır ve o vakit hemen icra edilmesi söz konusu olur, tıpkı alışverişteki duruma benzemektedir.
Bunların “farklı şeyler olduğu” yönünde cevap verilmiştir. Çünkü satılan maldaki zararı tahakkuk etmiş değildir. Zira bundan maksat, kimi zaman maliyetinde olurken, kimi zaman görülen hizmet hakkında olur ve kusuru olduğu halde bu muamele hasıl olur, gerçekleşir. Buradaki maksat ise faydalanmaktır ve kusur sebebiyle de bu hasıl olmaz ve ortadan kalkıp gider.
Söz konusu olan feshetmede, hakimin vereceği hükme ihtiyaç duyulur. Çünkü o içtihatta bulunan bir konuma haizdir. Bu haliyle onun hükmü, (kocanın) iktidarsızlık sebebiyle feshi ve nafakayı kısma sebebiyle gerçekleşen feshi gibi kabul edilir. Bunun yanında azad edilmiş olan cariyenin muhayyerliğine ise muhalif olur; çünkü bu, üzerinde ittifak edilen bir konudur. Zifaftan evvel eğer fesh gerçekleşmiş olursa, adamın kadına mehir vermesi gerekli olmaz, ister bu kocadan yahut kadından kaynaklanmış olsun, fark etmez. Bu, İmam Şafii’nin kavlidir. Çünkü fesh eğer kadından kaynaklanmış olursa, bu durumda ayrılık onun cihetinden sadır olduğundan, kendisinden mehir düşer. Erkek tarafından olmuşsa, kadın ayıbını gizlemiş olması hasebiyle erkeği kandırdığı için fesh söz konusu olmuştur ki, o vakit fesh sanki kadından olmuş gibi sayılır.
Fesh eğer zifaftan sonra gerçekleşmiş olursa, o takdirde kadına mehir düşer. Çünkü akit sebebiyle kadına mehir vermek vaciptir. Zifafla da mehir istikrar bulacağından, sonrasında meydana gelen bir şeyle bu mehir sakıt olmaz, koca da kendisini aldatmış olan kimseden mehri geri ödettirir. Bunu, İmam Malik ve eski görüşüne göre İmam Şafii söylemiştir. Nitekim Hz. Ömer şöyle demiştir: “Bir adam, kendisinde delilik, cüzzam veya alaca hastalığı olan bir kadınla evlense ve onunla cinsel temasta bulunsa, onun mehrini tamamen vermesi gerekir, kadının velisi ise (aldatan durumda olduğu için) mehrin tamamını kocaya öder.” Nitekim o, muhayyerliği sabit kılacak şeyle kocayı aldatmış olduğundan, bu durumda mehir ödemek onun üzerine kalır, tıpkı cariyenin hür olduğunu söyleyerek kocayı aldatmaya benzemektedir.
Ebu Hanife ve yeni görüşüne göre İmam Şafii ise: Bu durumda mehri geri verilmez, demişlerdir. Çünkü buna bedel olarak cinsel teması yerine getirdiğinden, o zaman bu, tazmin olmuş sayılır ki, o vakit başkasına mehir geri verilemez. Bu, tıpkı satılan mal kusurlu olduğu halde yenilmiş olmasına benzer.
Kadına ne oturacak bir mesken ve ne de bir nafaka düşer; çünkü feshin söz konusu olduğu aşikardır, sanki üç talakla boşanmış gibidir. Kocasının kendisine rücu etme hakkı olmadığından dolayı ona oturacak bir mesken ve bir nafaka vermesi vacip olmaz. Bunlar, kadının normal durumu için söz konusudur. Eğer kadın hamile kalmışsa o vakit kadına nafaka verir. Oturacak bir mesken ayarlaması hakkında ise iki görüş gelmiştir.