Vekâlet üç durumdan hâlî değildir:
Birinci durum: Müvekkilin, vekili söz konusu olan vekâletten engellemesi… Bu durumda, ihtilafsız olarak vekilin bir başkasına vekâlet vermesi câiz değildir. Çünkü onu menetmesi ve engellemesi, kendi iznine dâhil değildir.
İkinci durum: Vekâlet konusunda ona izin vermesi… Bunu yapması câizdir. Çünkü bu, hakkında izin verilmiş olan bir akit sayıldığından, bunu ifa etmesi de hakkıdır. Tıpkı kendisine izin verilmiş bir tasarruf gibi kabul edilir.
el-Muvaffak der ki: Bu ikisinde bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz.
Üçüncü durum: Vekâleti başka birine devretmesi (ataması). Bu da üç durumdan hâlî değildir:
Söz konusu amelin, vekilin benzerlerinden olmak üzere kaldırdığı amellerden olması… Meselâ, normal durumda şerefli insanların yapmaktan çekindikleri yahut da yapmaktan aciz oldukları düşük işler veya güzelce yerine getiremedikleri ameller. İşte bu tür durumlarda vekil tutması câizdir. Çünkü âdet gereği vekilin bizzat yapamayacağı türdeki amellerde, izin niyabet işinin âdeten cari olduğu hükme döner.
Amelin, kişinin bizzat icra edebildiği bir amel olması… Ancak çokluğundan ve yaygınlığından dolayı hepsini yerine getirmekten aciz olması bunun dışındadır. Bu durumda ameli konusunda da vekil tutması câiz olur. Çünkü vekâlet konusu, vekil kılmayı câiz saydığından ötürü tüm amellerinde de vekâlet câiz olur; sanki lafzıyla vekâlet izni verilmiş gibi kabul edilir.
el-Kâdı (İyaz) der ki: Bana göre, ona ait olan vekâlet, ancak onun kendi imkânıyla gerçekleştiremediği işlerden daha fazlası için söz konusudur. Çünkü vekâlet ancak ihtiyaçtan dolayı câizdir; dolayısıyla da ihtiyaç duyulması hasebiyle sınırlıdır.
İzninin bulunması ise bunun tersidir; çünkü bu konu mutlaktır. Şâfiî ashabının da bu minvalde iki farklı görüşü gelmiştir.
Bu iki kısmın dışında yer alanlar; yani kişinin kendisinin icra edebildiği bir amelin olması ve bu işin ondan kalkmaması hâlidir. Peki bu hususta onun vekâlet vermesi câiz midir? Bu konu hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Bu câiz olmaz. Bu, Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve İmam Şâfiî’nin görüşüdür. Çünkü vekâlet noktasında ona izin verilmemiştir, izniyle de garanti altına alınmamıştır. Öyleyse bu câiz değildir; sanki onu bundan yasaklamış gibi kabul edilir.
İkincisi: Bu câiz olur. Bu ise hastalanması yahut mecliste hazır olmaması gibi durumlar söz konusu olduğunda İbn Ebî Leylâ’nın görüşüdür. Çünkü onun vekili demek, onun adına tasarrufta bulunması ve niyabet şeklinde ona malik olması demektir. Tıpkı malik gibi sayılır.
Evla olan görüş, birincisidir. Vekil, malik olan kişiye benzetilemez. Zira malik olan kimse, kendi mülkünde istediği gibi tasarrufta bulunabilir; vekil ise bunun tersidir.
Vekâleti câiz olan her vekilin, ancak emin bir kimseyi vekil kılma hakkı vardır. Çünkü emin olmayanın vekâleti konusunda müvekkile itibar edilmez. Bu durumda itibar ve güven esasına dayalı vekâlet kayıtlanmış olur; tıpkı alışverişteki iznin, semeni misli ile sınırlamasına benzer. Ancak müvekkilin, vekil kıldığı kişiyi tayin etmesi bunun dışındadır; zira kişi emin olmasa dahi, onun vekâleti câiz olur. Çünkü o, tayin etmekle ona itibar etmiş sayılır.