Satılan mal (cariye) bakire olur da müşteri kendisiyle cima eder, sonra da başka bir kusuru ortaya çıkacak olursa, bunun geri verilmesi hususunda İmam Ahmed’den iki görüş gelmiştir:
O cariyeyi geri vermez, kusurun diyetini ise alır. Bunu, Sevri, Ebu Hanife, İmam Şafii ve İshak söylemiştir. Çünkü cima, o cariyenin hem aynını hem de değerini eksiltmiş olur.
Onu geri verir ve yanında da bir şey tazmin eder. Bunu da İmam Malik ve Ebu Sevr söylemiştir. Vacip olan, cima sebebiyle o cariyenin değerinden eksilen miktarı geri vermektir. Zira akdin fesh edilmesi – müşterinin aldığı kusur diyetinin tersine – kıymetiyle tazmin olarak dönüşür.
Kusurlu olan ardından – ilkini bilmediği halde – müşterinin elinde ortaya çıkan başka bir kusur ve ayıplı mallar hakkında ise İmam Ahmed’den iki görüş gelmiştir:
Bunu geri vermesi gerekmez, yalnız eski (ilk) kusurlu malın diyetini öder. Bunu, Sevri, İmam Şafii ve Rey ashabı söylemiştir. Çünkü geri vermek, zararın giderilmesi için sabit olur; satıcıya bu malın geri verilmesi halinde de satıcı zarar görür; dolayısıyla zarar başka bir zarar ile giderilemez.
Bunu geri verir ve yanında meydana gelmiş olan kusurun diyetini de öder, semeni ise alır. Dilerse onu elinde tutabilir, diyetini de öder. Bunu, İmam Malik ve İshak söylemiştir. Çünkü bu noktada, el-Musarra hadisi gelmiştir. Hz. Peygamber, sütün sağılmasından sonra hayvanın geri verilmesini ve sütün de ivazını geri vermesini emretmiştir. Sanki malın kusurunun ortaya çıkması, satılan malın bilinmesi şeklinde söz konusu olmuş gibidir. Çünkü geri verilmesi, ikinci kusurun ortaya çıkmasından önce olmuştur; bu durumda ancak bir delil ile ortadan kalkacaktır. Halbuki bu konu hakkında bir icma ve nas yoktur. Kıyas ise sadece aslı üzere olur, ama onların zikrettikleri şeyde asıl olmadığından, bu durumu itibarıyla caiz olarak kalmış olur.
Müşterinin yanında meydana gelmiş olan kusurlu malın diyetini geri verir; çünkü satılan mal, tazmini husule gelmiş olarak kabul edilir; aynı şekilde caiz olması da böyledir.
Satıcı kusurlu malı satmakla aldatmada bulunur, müşterinin de bundan haberi olmazsa ve bunun kusuru müşterinin eline geçince anlaşılacak olursa, o malı geri verme hakkı vardır; semenini de tam olarak alır, bundan dolayı da diyet vermez. İster bunun meydana gelmesi müşterinin elinde söz konusu olsun, mesela bakire cariye ile cima etmek ya da başka bir amelde bulunmak şeklinde olsun, isterse malı eksik kılacak bir şey olsun veya hepsine götürecek bir yol olsun, fark etmez. Bu görüş, Hakem ve İmam Malik’ten nakledilmiştir. Çünkü onu aldatmış olduğu için bu zarar satıcıya döner; sanki onu hür olan bir cariye ile kandırmış gibi kabul edilir.
el-Muvaffak der ki: el-Musarra hadisinin zahiri, müşterinin elinde meydana gelen kusurun tazmin edildiğine delalet etmektedir; ister satıcı bu malıyla onu kandırmış olsun yahut olmasın, fark etmez. Çünkü tasriye – fazla görülsün diye memede sütü biriktirilen hayvanı satmak – bir tür aldatma sayılır ve müşteriden sütün tazmini sakıt olmaz; belki tasriyeden men edildiği halde yanında bir de hurmadan bir sa’ miktarı ödemekle tazmin olur. Hz. Peygamber’in “Menfaat, sorumluluk karşılığındadır.” buyruğu ise – menfaatin gerekliliği için tazmin ve külfet illet kılındığından dolayı – menfaati bulunan kimsenin tazmin ve sorumluluğunun bulunduğunu göstermektedir. Şayet bu tazmin satıcı için olsaydı, illetin varlığı sebebiyle menfaati ona ait olurdu. Zira tazminin satıcı için gerekli oluşu ancak nas, icma ya da kıyas ile sabit olabilmektedir; halbuki biz bu hususta ne bir nassın ne de icmanın olduğunu biliyoruz. Kıyas ise ancak asıl hakkında söz konusu olur; burada ise bir aslın olduğunu bilmiyoruz. Bu da nikah konusunda cariyenin hür oluşunun tağririne (kandırılmasına) da benzememektedir. Çünkü bu, cariyenin efendisi olmasa dahi kandıran şeye dönüş yapmaktadır; işte burada da söz konusu kandırma, satıcının vekili tarafından yapılmış olsaydı, ona da bir şey dönüş yapmaz.