Ebu Muhammed b. Kuteybe şöyle demiştir: “Zekat” kelimesi; temizlik, artma ve ziyade’den alınmıştır. Böyle isimlendirilmesinin nedeni, malın ürününü çoğaltması ve artırmasından kaynaklanmaktadır. Bir ürün çoğalıp bereketlendiğinde; “zekâtü’z-zer’u” denilir. “Zekât”ın dindeki anlamı ise; malda vacip olan hak demektir. Dini konularda ise “zekat” lafzının kullanımı, bu anlama dönmektedir. Zekat, İslam’ın beş rüknünden birisini oluşturmaktadır. Zekat; Yüce Allah’ın kitabı, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünneti ve ümmetin icmasına göre farzdır. Bunun yanında sahabe-i kiram zekat vermeyenlere karşı savaşma noktasında ittifak etmişlerdir.
Zekatın farz olduğunu cahilliği sebebiyle inkâr edecek olur da bu hususta da cahil olduğu söz konusu olursa; şöyle ki; ya yeni Müslüman olmuş olur ya da İslam beldesine çok uzak kalmış olan uçsuz bucaksız bir çölde yaşamış olabilir. Bu durumda zekatın farz olduğu kendisine bildirilir ve onun küfrüne hüküm verilmez. Çünkü bu kimse mazurdur. Şayet bu kişi, İslam beldesinde ve ilim adamları arasında yaşayan bir Müslüman olursa, o zaman zekatı inkâr etmesiyle mürted olur ve ona mürtedin hükümleri tatbik edilir. Çünkü zekatın farziyeti, bu durumda olan bir kimse hakkında gizli değil demektir. Dolayısıyla zekatı bilerek inkâr etmiş olmasıyla o, ancak kitabı ve sünneti yalan saymış ve inkâr etmiş olmaktadır.
Şayet zekatı farz olduğunu bildiği halde vermeyecek olur da imam devlet başkanı, onun zekatından alınması gereken miktarı belirtecek olursa, onun bu zekatını alır ve onu da kınar. İçlerinde Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Şafii’nin de yer aldığı ilim ehlinin çoğunluğuna göre bu zekatından fazlasını ise alamaz. Çünkü zekatı vermeyenler, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vefatının peşine, Hz. Ebu Bekir döneminde ortaya çıkmıştı ve bu durum, sahabenin gözleri önünde de cereyan etmişti. Zekatı vermeyen kimselerden fazla bir zekatın alınması, onlardan nakledilmediği gibi, bu minvalde bir söz de söylenmiş değildir.
İshak der ki: Onun zekatını alır ve malının yarısını da ayırır. Çünkü bu noktada Behz b. Hakim’in, babasından ve onun da dedesinden naklettiğine göre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim zekatı vermeyecek olursa, Aziz ve Celil olan Rabbimizin haklarından bir hak olarak onu ve malının yarısını muhakkak alırız.” İmam Ahmed: Bana göre bu hadisin isnadı düzgündür, demiştir.
İlim adamları, bu hadiste söz konusu olabilecek özür hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu, İslam’ın ilk dönemlerinde meydana gelmiştir ve öyle ki cezalar da mal hakkında vaki olmuştur. Dolayısıyla zekatı vermeyen kişi, imamın devlet başkanının elinden çıkardığı kimse olması durumunda, onunla savaşır. Çünkü sahabeler zekatı vermeyenlere karşı bizzat savaşmışlardır. Onu ve malını ele geçirecek olursa, bu durumda onun malından fazladan olmaksızın alır. Şayet malını değil de sadece adamı ele geçirecek olursa, ona malını vermeye davet eder ve üç defa da tevbeye çağırır. Tevbe eder ve malını verirse ne âlâ, aksi halde tekfir edilmeksizin sadece öldürülür.