Rükû edenin ellerini dizlerinin üzerine koyması, parmaklarının arasını açması, başını kaldırmaksızın ve alçaltmaksızın belini de düz tutması müstehaptır. Bunu, imamlar ittifakla ele almışlardır. Çünkü bu minvalde gelen Ebû Humeyd es-Sâidî hadisinde şöyle geçmektedir:
“Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in namazını en iyi belleyeniniz ben idim. Ben O’nu görürdüm ki, iftitah tekbirini aldığında ellerini omuzları hizasına getirirdi. Rükûya vardığında, elleriyle dizlerini tutardı. Sonra belini (düz bir şekilde) eğerdi…”
Ebû Dâvûd’un lafzı da şöyledir:
“Rükûya vardığı zaman elleriyle diz kapaklarını iyice kavrardı. Parmaklarının arasını ise açık tutardı. Başını yukarı kaldırmadan ve yüzünü göstermeden de sırtını aşağı eğerdi.”
Hz. Âişe hadisi ise şöyledir:
“Rükû yaptığı zaman başını ne çok eğer ne de dikerdi, ikisinin arası (dümdüz) bir yol izlerdi.”
Bunda vacip olan şekil; dümdüz bir şekilde eğilmektir, yani elleriyle diz kapaklarını ellemesidir. Çünkü bu şekilde yapmakla kıyamdan rükûya geçilmiş olur.
Selef’ten bazı kimselerden ise bu noktada bir tatbikat örneği şöyle rivayet edilmiştir:
“Namaz kılan kişi, bir avucunu alıp diğerinin üzerine koyar, sonra rükûya gittiği zaman onları diz kapaklarının arasına koyar.”
Ancak bu uygulama İslâm’ın başlarında bu şekildeydi, sonradan bu hüküm kaldırılmıştır. Bu minvalde Mus’ab b. Sa’d şöyle der:
“Babamın yanında namaz kılmıştım. Rükû esnasında diz kapaklarımın önünde iki avucumu birbirine kapattıktan sonra ellerimi ikisi arasına koydum. Babam bana, ‘Ellerini diz kapaklarının üzerine koy,’ dedi. Sonra diğer bir defa babamın yasakladığı o hareketi tekrar yaptım. Bu sefer babam ellerime vurdu ve: ‘Biz, öyle (ellerimizi birleştirip dizlerimizin arasına) koymaktan men edildik. Ve avuçları diz kapakları üzerine koymakla emrolunduk.’ dedi.”
Buhârî ve Müslim ittifak etmiştir. Bunlar, Buhârî’nin lafzıydı. Müslim’in lafzı ise: “diz kapakları arasına” şeklindedir.