Muhammed, Allah’ın resulüdür. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı şiddetli, birbirlerine karşı merhametlidir. Onları rükû ve secde eder halde görürsün. Allah’ın lütfunu ve rızasını isterler. Yüzlerinde secde izinden nişaneleri vardır. Bu onların Tevrat’taki misalidir. İncil’deki misalleri ise; filizini çıkaran, onu kuvvetlendiren, kalınlaşan, gövdesi üzerine dikilen bir ekin gibidir. Bu, ekicilerin hoşuna gider. Allah, onlarla kâfirleri öfkelendirmek ister. Allah, onlardan iman edip salih amel işleyenlere bağışlanma ve büyük bir mükâfat vaat etmiştir.
Diyanet Vakfı
Muhammed Allahın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükuya varırken, secde ederken görürsün. Allahtan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrattaki vasıflarıdır. İncildeki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kafirleri öfkelendirir. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükafat vadetmiştir.
Kurtubi Tefsiri
Muhammed Allah’ın Rasûlüdür. Onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı sert ve katı, kendi aralarında merhametlidirler. Sen onları rükû’ ediciler ve secde ediciler, Allah’tan bir lütuf ve bir rıza isteyenler olarak görürsün. Secde izinden nişanları yüzlerindedir. Onların Tevrat’taki vasıfları budur. İncil’deki vasıflarına gelince, o önce filizini yarıp çıkarmış, sonra onu gittikçe kuvvetlendirmiş, sonra kalınlaşıp gövdesi üzerine doğrulmuş, ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidir. Bununla kâfirleri öfkelendirmek için (bu örneği verdi). Allah îman edip salih amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vaadetmiştir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Allah’ın Rasûlü Muhammed ve Beraberindekiler:
“Muhammed Allah’ın Rasulüdür.” âyetinde
“Muhammed” mübteda,
“Rasûlüdür” âyeti onun haberidir.
“Muhammed” mübteda,
“Allah’ın Rasûlü” âyeti onun sıfatı,
“onunla birlikte olanlar” mübtedaya atıf, ondan sonraki âyetlerin haber olduğu da söylenmiştir Buna göre anlam şöyle olur: Allah’ın Rasulü Muhammed ile onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı sert ve katı, kendi aralarında merhametlidirler.
Bu takdire göre
“Allah’ın Rasûlü” anlamındaki âyet üzere vakıf yapılmaz. Ancak birinci takdire göre
“Allah’ın Rasûlüdür” anlamındaki âyet üzerinde vakıf yapılır. Çünkü o yüce peygamberin nitelikleri, ashabının belirtilen niteliklerinden fazladır. Buna göre
“Muhammed” mübteda,
“Allah’ın Rasûlüdür” haber olur.
“Onunla birlikte olanlar” da ikinci bir mübteda olur.
“Sert ve katı(dırlar)” ikinci mübtedanın haberi,
“merhametlidirler” lâfzı da ikinci haber olur.
Bu sıfatların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının genelinin nitelikleri olması en uygun görülendir- İbn Abbâs dedi ki: Hudeybiye’ye katılanlar kâfirlere karşı sert ve katıdırlar. Yani bir arslanın avına karşı olduğu şekilde serttirler.
“Onunla birlikte olanlar” ile bütün mü’minlerin kastedildiği de söylenmiştir.
“Kendi aralarında merhametlidirler.” Biri diğerine merhamet eder. Birbirlerine şefkat gösterir ve birbirlerini severler, diye açıklamıştır.
el-Hasen: “Kâfirlere karşı sert olarak, kendi aralarında merhametli olarak davranırlar” şeklinde hal olarak nasb ile okumuştur, Şöyle demiş gibidir: Onunla birlikte bulunanlar ise, kâfirlere karşı sert ve kendi aralarında merhametli oldukları hallerinde
“sen onları rüku ediciler… görürsün” denilmiş gibidir.
“Sen onları rüku ediciler görürsün” âyeti ile onların çokça namaz kıldıkları haber verilmektedir..
“Allah’tan bir lütuf ve rıza” cenneti ve yüce Allah’ın rızasını
“isteyenler olarak görürsün”
2- Mü’min İçin Namazın ve Özellikle Secdenin Önemi:
“Secde izinden nişanları yüzlerindedir.” âyetindeki
“sima: Nişan” alamet demektir. Bu biri med ile, biri kasr ile olmak üzere iki türlü söylenir. Yani geceleyin teheccüdün alametleri ve uykusuzluğun emareleri onlarda görülür.
İbn Mace, Sünen’inde dedi ki: Bize İsmail b. Muhammed et-Talhî anlattı, dedi ki: Bize Sabit b. Mûsa Ebû Zeyd anlattı. O Serik’ten, o el Ameş’ten, o Ebû Süfyan’dan, o Cabir’den (naklen) dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Geceleyin çok namaz kılanın yüzü gündüzün güzel olur.” İbn Mace, I, 422.
İbnü’l-Arabî dedi ki: Bunu birtakım kimseler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yanlış bir surette nisbet etmiştir. Bu hadisin bir harfi dahi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan diye gelmiş değildir.
İbn Vehb, Malik’ten:
“Secde İzinden nişanları yüzlerindedir” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu secde esnasında yerden alınlarına yapışan şeylerden dolayıdır. Said b. Cübeyr de böyle demiştir: Sahih(-i Buhari) de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyete göre ramazanın yirmibirinci günü sabahı namaz kıldı. O sırada mescîd akmış bulunuyordu. Peygamber namaz kılmak için kendisine yere serilmiş kuru hurma dalları üzerinde idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını bitirdiğinde alnında ve burnunda suyun ve çamurun etkileri vardı. Buhârî, I, 238, II, 709, 713, 716; Müslim, I, 826, 827; Ebû Davud, II, 52; Muvatta’, I, 319; Müsned, III, 24, 73.
el-Hasen dedi ki: Sima (alamet, nişan) kıyâmet gününde yüzde görülecek beyazlıktır. Said b. Cübeyr de böyle demiştir. el-Avfî de bunu İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. ez-Zührî böyle demektedir.
Sahih’de rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadiste şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Nihayet Allah kullar arasında hüküm vermeyi bitirip, rahmeti ile cehennemde bulunanlardan dilediği kimseleri çıkartmak isteyince, meleklere cehennemde bulunanlar arasından Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamış kimseleri -la ilahe illallah diyenler arasından Allah’ın merhamet etmeyi murad ettiği kimseleri- çıkartmalarını emredecektir.
Onlar bu kimseleri cehennemde secdenin izleri ile tanıyacaklar. Cehennem ateşi Âdemoğlunu yer bitirir. Ancak secde izleri bundan müstesnadır. Yüce Allah cehennem ateşine secde izlerini yemeyi haram kılmıştır.” Buhârî, I, 2f>8, VI, 2704; Müslim, I, 165; Müsned, II, 275, 293, 533
Şehr b. Havşeb dedi ki: Yüzlerinde secde yerleri ondördündeki ay gibi olacaktır.
İbn Abbâs ve Mücahid dedi ki: Sima (nişan), dünyada güzel görünüştür. Yine Mücahid’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: O yüce Allah’a karşı alçak gönüllülük ve huşu duymaktır. Mansur dedi ki: Ben Mücahid’e yüce Allah’ın:
“Secde izinden nişanları yüzlerindedir” âyeti hakkında: Acaba o kişinin gözleri arasında ortaya çıkan iz midir? diye sordum. Mücahid: Hayır dedi. Bazan kişinin gözleri arasında keçinin diz kapağı gibi bir iz bulunur. Halbuki o kişi taştan daha katı yüreklidir. Ancak bu huşudan dolayı yüzlerindeki bir nurdur.
İbn Cüreyc: O vakar ve parlaklıktır, demiştir. Şemir b. Atiyye de: O geceleyin narnaz kılmaktan ötürü yüzün sararmış olmasıdır, demiştir. el-Hasen dedi ki: Sen onları gördüğün vakit kendileri hasta olmadıkları halde hasta zannedersin. ed-Dahhak dedi ki: O yüzlerindeki bir yara gibi bir şey değildir, fakat yüzlerinin sarılığıdır. Süfyan es-Sevrî dedi ki: Geceleyin namaz kılarlar, sabahı ettiklerinde bunun etkisi yüzlerinde görülür. Bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisi açıklamaktadır: “Geceleyin çokça namaz kılanın, gündüzün yüzü güzel olur.” Bu hadise dair söylenenler az önce geçmiş bulunmaktadır.
Atâ el-Horasanî dedi ki: Beş vakit namazı dikkatle aksatmadan devam eden herkes bu âyet-i kerimenin kapsamına girer.
3- Ashab-ı Kiram’ın Tevrat ve İncil’deki Örnekleri:
“Onların Tevrattaki vasıfları budur. İncil’deki vasıflarına gelince…” âyeti hakkında el-Ferrâ” dedi ki: Bu iki türlü anlaşılabilir. Arzu edilirse şöyle denilebilir: tşıe Tevm’uıki o örnekleri de, aynı şekilde İncil’deki örnekleri de, Kur’ân-ı Kerîm’deki örnekleri gibidir. Buna göre “İncil” lâfzı üzerinde vakıf yapılır.
Arzu edilirse şöyle de kabul edilebilir: İfade:
” Onların Tevrat’taki vasıfları budur” âyetinde tamam olmaktadır, sonra da yeni bir ifade (cümle) ile:
“İncil’deki vasıflarına gelince…” âyeti ile başlanır.
İbn Abbâs ve başkaları da böyle demişlerdir. Bunlar iki örnektir. Bu örneğin birisi Tevrat’ta, diğeri İncil’dedir. Bu açıklamaya göre ise
“Tevrat” lâfzı üzerinde vakıf yapılır,
Mücahid; Bu bir tek örnektir, demiştir. Yani Tevrat’ta da, İncil’de de onların nitelikleri budur. Buna göre
“Tevrat” lâfzı üzerinde vakıf yapılmaz,
“İncil” âyeti üzerinde vakıf yapılır ve:
“O önce filizini yarıp çıkarmış… bir ekin gibidir” âyeti ile
“Onlar… bir ekin gibidir” anlamı ile okumaya başlanılır.
“(itki): Filizini” tomurcuklarıni, yavrularını… demektir. Bu açıklamayı İbn Zeyd ve başkalan yapmıştır. Mukâtil ise tek bir bitkinin sonrası çıkacak olursa, artık ona: ” Filizim çıkardı” denilir.
el-Cevherî dedi ki: ” Ekinin ve bitkinin yavruları (filizi)” demektir, çoğulu: (ikil) …diye gelir. “Ekinin filizleri çıktı” demektir.
el-Ahfeş yüce Allah’ın:
“Filizini yarıp çıkarmış” âyetini ucunu vermiş diye açıklamıştır. es-Sa’lebî bu açıklamayı el-Kisaî’den nakletmiştir, el-Ferrâ” dedi ki: Bitki çıktı mı: ” Ekin çıktı, o çıkıcıdır” denilir. Şair de şöyle demiştir:
“Ekini(ni) yerin üzerine çıkardı,
Ağaçlardan ise meyveli dalları.”
ez-Zeccâc dedi ki:
“Filizini yarıp çıkarmış” bitkisini yarıp çıkarmış, demektir. “(-kül ): Başağın kırçılıdır” diye de açıklanmıştır. Araplar aynı şekilde buna ismini da verirler, bu da bir bitkinin dikenidir. Bu açıklamayı da Kutrub yapmıştır. Bunun başak olduğu da söylenmiştir. Çünkü bir taneden on, sekiz, dokuz başak çıkar. Bunu el-Ferrâ” söylemiş olup, el-Maverdî nakletmiştir.
İbn Kesîr ve İbn Zekvan bu kelimeyi “ti” harfini üstün olarak ) diye; diğerleri ise sakin okumuşlardır. Enes, Nasr b. Âsım ve İbn Vessab ise; (……..) diye; el-Cahderî ve İbn Ebi İshak ise hemzesiz olarak; diye okumuşlardır ki bunların hepsi aynı kelimenin değişik söyleyişleridir.
Bu yüce Allah’ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabına dair verdiği bir örnektir. Yani onlar önce sayıca azdırlar, sonra artarlar, çoğalırlar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), dinine davet etmeye başladığı sırada zayıftı. Birer ikişer onun çağrısını kabul ettiler. Din güçleninceye kadar bu böyle sürdü. Tıpkı ekin gibi. Tohumdan sonra güçsüz görünür, ondan sonra halden hale geçerek güçlenir. Nihayet bitkisi ve diğer yavruları (tomurcukları) gürleşir. İşte bu, en doğru bir örnek ve en güçlü bir açıklamadır.
Katade dedi ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının İncil’deki örneklen şöylece yazılıdır: Ekinin bitmesi gibi biten bir kavim arasından çıkacaktır. Onlar iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacaklardır.
“Sonra onu gittikçe kuvvetlendirmiş” güçlendirip, onu destekleyip gücünü pekiştirmiştir. Yani bu filiz, ekine güç katmıştır. Aksi de söylenmiştir. Yani ekin filizin gücünü arttırmıştır. Bu lâfız genel olarak med ile diye okunmuştur. İbn Zekvan, Ebû Hayve ve Humeyd b. Kays ise medsiz olarak; diye okumuşlardır. Bilinen şekil med ile okuyuştur. İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:
“O vadinin kıvrılan bir yerindedir ki, onun bitkisi sedir ağacını güçlendirmiştir,
Ganimet de almış, hüsrana da uğramış, kalabalık ordular gibi.”
“Sonra kalınlaşıp, gövdesi üzerinde doğrulmuş”; üzerinde yükseldiği sapı üzerinde doğrulmuş demektir ki, bu onun için (insana nisbetle) üzerinde doğrulduğu bacağı gibi olur: “Bacak, sak, sap” demek olan çoğuludur.
“Ekincilerin hoşuna giden” yani bu ekin onu ekenlerin hoşuna gider.
Açıkladığımız gibi bu bir misaldir. Ekin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır, filizi onun ashabıdır, önce azken sonradan çoğaldılar, zayıf iken güçlendiler. Bu açıklamayı ed-Dahhak ve başkalan yapmıştır.
“Bununla kâfirleri öfkelendirmek için” âyetinde yer alan;
“Öfkelendirmek için” lâfzındaki “lam” hazfedilmiş bir lâfza taalluk etmektedir. Yani yüce Allah’ın bunu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ve ashabına bağışlamasının sebebi, onlarla kâfirleri Öfkelendirmek içindir.
4- îman Edenlere Yapılan Vaadler:
“Allah îman edip salih amel işleyenlere” yani Muhammed ile birlikte bulunan ve amelleri salih olan bu mü’minlere
“bir mağfiret ve büyük bir mükâfat” kesintisiz bir mükâfat olan cennet
“vaadetmiştir.”
“Onlardan” lâfzındaki: ” …dan” ashab-ı kiramdan bir bolümü, diğer bir bölümden ayırmak için teb’iz maksadıyla kullanılmış değildir. Aksine bu umumi ve cins bildirmek için gelmiştir. Bu yönüyle yüce Allah’ın: ” Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak durun” (el-Hac, 22/30) âyetinde yer alan aynı edata benzemektedir. Bununla teb’iz (kismilik) kastedilmeyip cins anlamı sözkonusudur. Sizler put türünden olan bütün bu pisliklerden uzak durun, demektir. Çünkü “ricz: pislik” çeşitli türlerden meydana gelir. Zina, faiz, içki içmek ve yalan bunlardandır. Buradaki: ile cins ifade edilmektedir. İşte bu âyetteki da bu şekildedir. Yani bu cinsten olan kimselere… Bu da ashabın kendileri demektir. Mesela- “Sen nafakam dirhemlerden harca” denilirken, bu tür senin nafakan olsun, demek istenir. Bununla birlikte Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabına onların faziletleri dolayısıyla özellikle mağfiret vaadinde bulunmuş olunması da mümkündür. Her ne kadar bütün mü’minlere mağfiret vaadinde bulunmuş ise de.
Âyet ile ilgili bir başka cevab daha vardır: O da buradaki edatının ifadeyi pekiştirici olmak üzere gelmiş olmasıdır. Yani yüce Allah onların hepsine bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vaadetmiştir. Bu durumda bu ifade Arabın: “Bütün kumaştan bir gömlek yaptım” anlamında olmak üzere demesi gibidir. Halbuki burada; (……..) edatı herhangi bir kısmi mana ifade etmemektedir. Kur’ân-i Kerîm’den bu kullanımın delili de yüce Allah’ın:
“Kur’ân’dan mü’minler için bir şifa ve rahmet olanı kısım kısım indiririz” (el-îsra, 17/82) âyetidir ki; bu da Biz Kur’ân’ı şifa olarak indiriyoruz, demektir. Çünkü Kur’ân’ın herbir harfi bir şifadır. Yoksa şifa onun bir kısmında var, bir kısmında yok değildir. Diğer taraftan dilcilerden bazıları cins bildirmek için geldiğini söylemiştir. Bu durumda ifade: Biz Kur’ân türünden, Kur’ân olmak özelliğinden ve Kur’ân bakımından şifa olmak özelliğini taşıyanı kısım kısım indiririz, takdirindedir. Şair Züheyr de söyle demiştir:
“Acaba göçten sonra Um Evfa’dan evin geriye kalmış izleri mi var;
(sordum da bana) cevab veremedi.”
O; Um Evfa tarafından yahut onun evlerinden geriye kalmış izler mi var, demek istemiştir. Bir başka şair de şöyle demiştir:
“Çokça bağış veren ve onları isteyen kardeşten;
Çokça ihsanlarda bulunan o efendiden, haksızlık görülmez.”
O halde burada bu edat hiçbir şekilde kısmilik ifade etmemektedir. Çünkü anlatmak istediği çokça bağışta bulunan ve efendi birisi olduğundan Ötürü haksızlığı hiçbir şekilde kabul etmediğidir.
Şiirdeki “nevfel (çokça veren)” demektir. “Züfer (efendi)” de insanların adına ağırlıkları ve yükümlülükleri kaldırıp taşıyan kimse, onlar adına bunları yüklenen kişi demektir.
5- Ashab-ı Kiram’ın Değeri:
ez-Zübeyr (b. el-Avvam)ın soyundan gelen Ebû Urve ez-Zübeyrî şunu rivâyet etmektedir: Malik b. Enes’in yanında idik. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının değerini küçümseyen bir adamdan sözeıtiler. Malik şu:
“Muhammed Allah’ın Rasûlüdûr. Onunla birlikte olanlar… ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidir. Bununla kâfirleri öfkelendirmek İçin (bu misali verdi)” âyetini okudu. Sonra dedi ki: İnsanlar arasından kalbinde Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından birisine olsun bir kin bulunduğu halde sabahı eden bir kimseyi bu âyet çarpar. Bunu el-Hatib Ebû Bekr zikretmektedir.
Derim ki: Gerçekten de Malik çok güzel söylemiş ve âyeti böyle tevil etmekte isabet etmiştir. Onlardan birisinin değerini küçük gören yahut yaptığı rivâyette birilerine dil uzatan bir kimse, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın âyetini reddetmiş, müslümanların şeriatlerini iptal etmiş olur. Çünkü yüce Allah:
“Muhammed Allah’ın Rasûlüdûr. Onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı sert ve katı…dır lar” diye buyurmaktadır. Yine yüce Allah:
“Yemin olsun ki ağacın altında sana bey’at ederlerken, Allah mü’minlerden razı olmuştur.” (el-Feth, 48/18) diye buyurmuştur ki onlara övgüleri ihtiva eden, onların lehine doğrulukla ve kurtuluşa ermekle tanıklığı ihtiva eden daha bir çok âyet-i kerîme vardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Mü’minler arasında Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır.” (el-Ahzab, 33/23);
“Yurtlarından ve mallarından çıkartılıp uzaklaştırılmış olan ve Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve peygamberine yardım eden fakir muhacirler içindir. İşte onlar sadıkların ta kendileridir.” (el-Haşr, 59/8) Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Onlardan evvel Medine’yi yurt edinip îmana sahib olanlar ise… İşte onlar umduklarını bulanların ta kendileridir.” (el-Haşr, 59/9)
Yüce Allah onların o zamanki hallerini ve sonunda işlerinin nereye varacağını bilmekle birlikte bu buyrukları indirmiştir.
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “İnsanların en hayırlıları benim çağdaşlarımdır. Sonra onların arkasından gelenler…” Btıhari, II, 938, III, 1335, V, 2362; Müslim, IV, 1^3; Tirmizi, IV, 500, 548, 549, V, 695; Müsned, I, Î78, 417, 434, 442. diye buyurmuştur.
Bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur: “Ashabıma dil uzatmayınız, sizden herhangi bir kimse Uhud dağı kadar altın harcayacak olsa dahi, onlardan herhangi birisinin harcadığı bir müdde, hatta onun yarısına dahi denk olamaz.” Buhârî, III, 1343; Tirmizi, V, 695; Ebû Davud, IV, 214; İbn Mace, I, 57; Müsned, III, 11, 54, 63, VI, 6. Bu iki hadisi de Buhârî rivâyet etmiştir.
Bir başka hadiste de şöyle buyurmaktadır: “Sizden herhangi bir kimse yeryüzünde bulunanın tamamını infak edecek olsa bile, onlardan birisinin harcadığı bir müdd ve hatta onun yarısı kadar dahi olamaz.” Ahmed b. Muhammed el-Hallal, es-Sünne, II, 481.
Ebû Ubeyd dedi ki: Bu eğer bu kadar malı tasadduk edecek olsa bile onlardan herhangi birisinin infak etüği bir müddüne ya da yarım müddüne eşit otamaz, demektir. Çünkü burada: “lâfzı “yarım” demek olan ile eş anlamlıdır. Aynı şekilde (onda bir demek olan) öşre aşir, (beşte bir demek olan) humsa hamiş, (dokuzda bir demek olan) tis’a tesi’, (sekizde bir demek olan) sunine semin, (yedide bir demek olan) subua sebî’, (altıda bir demek olan) süduse sedîs, (dörtte bir demek olan) rubua rabi’ de denilir. Ancak Araplar (üçte bir demek olan) sülüs için selîs demezler.
el-Bezzâr’da Cabir’den sahih ve merfu olarak şöyle bir hadis zikredilmektedir: “Şüphesiz Allah ashabımı nebiler ve rasûller hariç bütün âlemlere üstün kılıp seçmiştir. Benim ashabımdan da dört kişiyi seçmiştir. -Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Alî’yi kastetmektedir- ve onları benim ashabım kılmıştır. Yine Peygamber: “Ashabımın tümünde hayır vardır” Bir önceki nota bakınız. diye buyurmuştur.
Uveym b. Saide şöyle demiştir; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Aziz ve celil olan Allah beni seçti. Benim için de ashabımı seçti. Onlar arasından bana vezirler, damatlar ve dünürler kıldı. Kim onlara söverse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerine olsun. Allah kıyâmet gününde ondan ne bir tevbe, ne de bir fidye kabul etmesin. ” Ahmed b. Muhammed el-Hallal, es-Sünne, III, 515; Ebû Nuaym, Hitye, II, 11.
Bu anlamdaki Hadîs-i şerîfler pek çoktur. O halde onlardan herhangi birisine dil uzatmaktan çokça sakınmak lazım. Dine dil uzatan kimsenin yaptığı gibi yaparak şöyle demekten sakınmak gerekir: Güya muavvizeteyn
(Felak ve Nas sûreleri) Kur’ân’dan değilmiş. Bunların Kur’ân’da yazılacaklarına ve indirilen Kur’ân arasında bunların yer aldıklarına Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sahih bir hadis gelmemişmiş. Bundan tek bir istisna ise Ukbe b. Amir’den gelen rivâyetmiş. Ukbe b. Amir ise zayıfmış, ondan başkası bu hususta ona muvafakat etmemiş, bundan dolayı da onun rivâyeti bir kenara bırakılmalıymış.
Ancak bu, daha önce Kitab ve sünnetten sözünü ettiğimiz delilleri reddetmek, ashab-ı kiramın din diye bize naklettiklerini çürütmek demektir. Ukbe b. Âmir b. Îsa el-Cühenî, iki sahih kitab olan Buhârî ve Müslim’de ve diğerlerinde bize şeriatin rivâyetini nakledenlerden birisidir. Dolayısıyla o yüce Allah’ın övdüğü, niteliklerini belirttiği, kendilerinden övgüyle sözettiği mağfiret ve büyük bir mükâfat vaadettiği kimselerdendir. Onun ya da ashabından herhangi birisinin yalan söylediğini iddia eden bir kişi şeriatın dışına çıkmış olur. Kur’ân-ı Kerîm’i reddetmiş, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a dil uzatmış olur. Onlardan herhangi birisinin yalancı olduğu söylenecek olursa, ona dil uzatılmış, sövülmüş olur. Çünkü Allah’ı inkardan sonra, yalandan daha utanılacak, ondan daha ayıp ve ondan daha büyük bir iş yoktur. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına dil uzatıp, onlara şovenleri lanetlemiştir. Onların en küçüklerini -ki aralarında küçük kimse olmaz- dahi yalanlayan bir kimse, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in tanıklık ettiği ve ashabından birisine söven yahutta onun aleyhine söz söyleyip dil uzatan herkesin yakasından ayrılmaz bir ceza olarak tesbit ettiği Allah’ın lanetinin kapsamına girer.
Ömer b. Habib’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Harun er-Reşid’in meclisinde butundum, Bir mesele sözkonusu edildi, hazır bulunanlar o mesele hakkında tartışıp durdular, sesleri yükseldi. Aralarından birisi Ebû Hüreyre’nin, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiği bir hadisi delil gösterdi. Onlardan birisi hadisin merfu olduğunu belirtti, derken karşılıklı iddialar ve tartışmalar artıp durdu. Nihayet onlardan birisi; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın böyle bir hadis söylediği kabul edilemez. Çünkü Ebû Hüreyre yaptığı rivâyetlerde İtham altındadır. Hatta onun yalan söylediğini açıkça bildirmişlerdir, dedi. Ben er-Reşid’in de bu kesime meylettiğini, onların sözlerini desteklediği görünce şöyle dedim: Bu hadis Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sahih olarak gelmiştir. Ebû Hüreyre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan olsun, başkasından olsun yapmış olduğu bütün rivâyetlerde doğru sözlüdür ve yaptığı nakiller sahihtir. Harun bana kızgın bir şekilde baktı. Ben de meclisten kalkıp evime gittim. Aradan fazla zaman geçmeden bana; Harun’un postacıbaşı kapıda dediler. Yanıma girdi ve bana şöyle dedi; Mü’minlerin emirinin çağrısını öldürülecekmiş gibi kabul et ve gel. Hanutunu, kefenini de giyin. Ben de şöyle dedim: Allah’ım sen de biliyorsun ki ben Senin Peygamberinin sahabesini savundum ve Peygamberinin ashabına dil uzatılmasın diye Peygamberini yücelttim. Ondan gelecek zarardan Sen beni koru.
Altından bir tahtın üzerinde oturmuş olduğu halde Harun’un huzuruna alındım. Kollarını sıvamış, kılıcı elinde ve önünde de kafası uçurulacak kimseler için serilen deri de vardı. Beni görünce bana: Ey Ömer b. Habib dedi. Senin bana söylediğin şekilde şimdiye kadar hiçbir kimse bana karşı söz söylemiş ve savunmuş değildir. Ben: Ey mü’minlerin emiri dedim. Senin söylediğin ve uğrunda tartıştığın görüş Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı ve onun getirdiklerini küçültücüdür. Çünkü eğer onun ashabı yatan söyleyen kimseler ise şeriat de batıl demektir. Farzlar, oruç, namaz, talâk, nikâh ve hadlere dair hükümlerin tümü reddolunur ve makbul olamaz.
Harun kendisine geldi, düşündü, sonra da: Ey Ömer b. Habib bana hayat verdin, Allah da sana hayat versin, dedi ve bana onbin dirhem verilmesini emretti.
Derim ki: Ashabının tümü adaletlidir. Allah’ın gerçek veli kulları ve seçkinleridir. Peygamberlerden ve rasûllerden sonra bütün insanlar arasında seçtiği kimselerdir. Ehl-i sünnetin mezhebi ve bu ümmetin İmâmlarının bulunduğu cemaatin benimsediği kanaat budur. Kendilerine aldırış edilmeyen bir azınlık, ashabın durumunun diğerleri gibi olduğunu ve dolayısıyla onların adaletlerinin de araştırılması gerektiğini söylemiş ise de buna iltifat edilmez.
Onlardan kimisi işin başındaki durumları ile sonraki halleri arasında fark gözeterek şöyle demiştir: Onlar o vakit adalet sahibi idiler, fakat daha sonra durumları değişti. Aralarında savaşlar ve kan dökmeler ortaya çıktı. Dolayısıyla araştırmada bulunmak kaçınılmaz bir şeydir.
Ancak bu reddolunur, çünkü ashab-ı kiramın hayırlıları ve faziletlileri -Alî, Talha, Zübeyr ve diğerleri gibileri- yüce Allah’ın kendilerinden övgü ile sözedip, tezkiye ettiği, kendilerinden razı olup onları razı ettiği ve
“bir mağfiret ve büyük bir mükâfat” vaadetmiş olduğu kimseler bulunmaktadır. Özellikle Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın verdiği haber gereğince cennetlik oldukları kesin olan “aşere-i mübeşşere” peygamberlerinden sonra peygamberlerinin bu hususu kendilerine haber vermesi ile birçok fitnelerle ve cereyan edecek birçok olayla karşı karşıya kalacaklarını bilmekle birlikte, kendilerine uyulacak önder kimselerdir. Bu durumlar onların mertebelerini ve faziletlerini düşürmez. Çünkü bu işler içtihada dayalı işlerdi ve her müetehid isabet etmiştir. Bu hususlara dair etraflı açıklamalar yüce Allah’ın izniyle el-Hucurat Sûresi’nde gelecektir.