Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur. Sizi yerden yarattı ve sizi orada yerleşik kıldı. O’ndan bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim yakındır, cevap verendir.”
Diyanet Vakfı
Semud kavmine de kardeşleri Salihi (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allaha kulluk edin. Sizin Ondan başka tanrınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı. Ve sizi orada yaşattı. O halde Ondan mağfiret isteyin; sonra da Ona tevbe edin. Çünkü Rabbim (kullarına) çok yakındır, (dualarını) kabul edendir.
Kurtubi Tefsiri
Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin, O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. O, sizi yerden yaratıp sizi orada bir ömür boyu yaşattı. O halde, O’ndan mağfiret dileyin. Sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.”
Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Semûd Kavmi ve Hazret-i Salih:
“Semûd kavmine de” neseb itibariyle
“kardeşleri Salih’i” peygamber olarak
“gönderdik.” Yahya b. Vessâb Kur’ân’da geçtiği her yerde şeklinde “dal” harfini tenvinli olarak okumuştur. el-Hasen’den de böyle rivâyet edilmiştir. Diğer kıraat âlimleri ise bu kelimeyi kimi yerde munsarıf, kimi yerde de gayr-ı munsarıf olarak farklı şekillerde okumuşlardır.
Ebû Ubeyde’nin iddiasına göre; eğer büyük çoğunluğa muhalefet söz konusu olmasaydı, uygun şekil munsarıf olmamasıdır. Zira bu kelime çoğunlukla müennes kabul edilir.
en-Nehhâs der ki: Ebû Ubeyde’nin söylediği bunun çoğunlukla müennes olduğu şeklindeki sözü kabul edilemez. Çünkü Semûd’un bir hay (kabile kolu) olduğu söylendiği gibi, kabile olduğu da söylenir ve çoğunlukla kabile olarak kullanılmaz. Aksine durum Sîbeveyh’in görüşüne göre Ebû Ubeyde’nin dediğinin tam zıttınadır. Yine Sîbeveyh’e göre “filân oğulları” diye ifade edilemeyen topluluklara ad olan kelimelerin munsarıf olması daha güzeldir. Kureyş, Sakîf ve benzeri kelimeler gibi. İşle Semûd kelimesi de böyledir. Bunun sebebine gelince; aslolan müzekkerlik olduğuna göre, eğer hem müzekker, hem müennes olarak da kullanılabiliyor ise aslolan daha hafif ve daha uygundur. Bununla birlikte müenneslik de güzeldir ve oldukça iyidir. Nitekim Sîbeveyh bu gibi isimlerin müennes olarak kullanılmasına örnek olmak üzere şöyle bir beyit nakletmektedir:
“el-Velid cömertliğiyim bütün cömertleri geride bıraktı,
Böylelikle Kureyş’in zorlu meselelerle karşı karşıya kalmasını önledi ve Kureyş’in efendisi oldu.”
Burada Kureyş kelimesi ile kabile anlamını kastettiğinden onu munsarıf olarak kullanmamıştır.
2- İnsanın Yeryüzünde Yaratılış Gayesi:
“Dedi ki: Ey Kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin, Ondan başka hiçbir ilâhınız yoktur.” Buna benzer âyetler daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
“O, sizi yerden yaratıp…” Yani sizin yaratılışını yerden başlattı. Çünkü daha Önce el-Bakara Sûresi (2/31. âyetin tefsiri ile el-En’âm Sûresi, 6/2. âyetin tef’siri)nde geçtiği üzere A’dem’i topraktan yaratmıştır. Onlar da Âdem’den gelmişlerdir. Bunun, sizi yeryüzünde yarattı, anlamında olduğu da söylenmiştir.
“O”ndan başka kelimesindeki “ile” Harfini ondan sonra gelen; “O” zamirinin, “he” harfini idrâc ile okuma esnasında “vav” harfini hazfedenlerin şivesi müstesna idgam edilmesi câiz değildir.
“… Sizi orada bir ömür boyu yaşattı.” Yani sizi orayı imar edenler ve orada sakin olup yerleşenler kıldı.
Mücahid der ki: âyeti “sizi orada ömür boyu yaşattı,” demektir ve bu da; “Filan kişi evini filana ömür boyu yerleşmek üzere verdi” tabirinden ve evin o kimse için “umrâ” diye adlandırılmasından alınmıştır.
Katâde de sizi orada yerleştirdi, diye açıklamıştır. Bu iki görüşe göre; Yapılmasını istedi” anlamındaki vezin; ” Yaptı” anlamında kullanılmış olur. Tıpkı; veznindeki (ve vezne göre; duasının kabul olunmasını İstedi, anlamında olması gereken bu kelimenin) duasını kabul etti, anlamını veren; anlamında kullanılması gibidir.
ed-Dahhâk der ki: Bu ömürlerinizi uzattı, anlamındadır. Ömürleri ise üçyüz ile bin yıl arasında idi. İbn Abbâsr Sizi orada yaşattı, Zeyd b. Eslem: Size mesken inşa etmek, ağaç dikmek gibi, orada ihtiyaç duyacağınız bayındırlık faaliyetlerini yapmanızı emretti, diye açıklamıştır.
Âyetin size orada ekin ekmek, ağaç dikmek, su kanalları açmak ve buna benzer bayındırlık faaliyetlerini yapmak ilhamını verdi, anlamında olduğu da söylenmiştir.
3- Mutlak Talebin İfade Ettiği Hüküm:
İbnu’l-Arabî der ki: Şâfiî mezhebi âlimlerinden birisi der ki: “İmarı taleb etmek” demektir. Yüce Allah’ın mutlak talebi (isteği) ise vücub fide eder. Kadı Ebû Bekr (
İbnu’l Arabî) der ki: Arab dilinde vezninûeki emir bir kaç anlamda kullanılır. Bunlardan birisi fiilin yerine getirilmesini istemek anlamındadır. Mesela; ” Ben ondan taşımasını istedim” inlamındadır. Yine bu vezin inandım, inancım odur ki anlamını da verir. Bu işin kolay olduğuna inandım” yahut “onu kolay gördüm” anlamındadır. “Onun büyük bir iş olduğuna inandım ve böyle gördüm” anlamına gelir. Yine bu vezin böyle buldum, bana böyle geldi anlamını da verir. Mesela; ” Ben onu kolay buldum, bana kolay geldi” demek olur. Yaptı, anlamı da bu veznin anlamlarından birisidir. Mesela; “Bir yerde karar kıldı, istikrar buldu” gibi. Nitekim kimi ilim adamlarının kanaatine göre; ” Alay ederler” fiilinin de bu türden olduğunu söylemişlerdir. Fiili de aynı anlamdadır. Buna göre yüce Allah’ın, âyeti, sizi orayı İmar etmek İçin yarattı, demektir ve bu onu böyle buldum, böylesi kolayıma geldi kullanımlarının anlamında değildir. Çünkü yaratıcı hakkında bu veznin, bu anlama gelmesine imkan yoktur. O halde bu anlam yaratma ile alakalı olmalıdır. Çünkü asil anlam ifade etmesi o zaman mümkün olur. Kimi zaman da herhangi bir husus mecazi olarak onun ifade ettiği anlam ile de dile getirilir. O bakımdan burada yüce Allah tarafından oranın imar edilmesi için bir taleb olduğunu söylemek doğru olamaz. Çünkü bu lâfzın onun hakkında bu anlamda kullanılması mümkün değildir. Ancak bununla birlikte şöyle demek doğru olabilir: Yüce Allah orayı imar etmek çağrısını yöneltti ve bu çağrısı da “istif âl” vezninde gerçekleşti, o bakımdan bu kip eğer emir ise daha aşağı mertebede olandan sözlü olarak o fiilin yapılması için bir çağrıdır. Eğer mertebesi daha aşağı olandan daha yukarıda bulunana bu fiilin yapılmasının istenmesi şeklinde ise buna da rağbet (dilek) denilir.
Derim ki: (
İbnu’l Arabî) burada; ” Yapılmasını istedi” vezninin; “Yaptı” anlamına geldiğinden söz etmemiştir. Nitekim yüce Allah’ın;
“Ateş yakmak istedi” anlamındaki veznin;” Ateş yaktı” anlamında kullanılmış olması buna bir örnektir. Biz bunu daha önceden (el-Bakara, 2/17) açıklamış bulunuyoruz. Bu da bundan sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir.
4- Umrâ (Bir Meskenin Menfaatini Ömür Boyu Birisine Bağışlamak) İle İlgili Görüşler:
Bu âyette iskân (süknâ) ve umrâya dair delil de görülebilir, el-Bakara Sûresi’nde (2/35. âyet, 2. başlıkta) süknâ ve rukbâya dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Umrâ ile ilgili olarak ilim adamlarının üç ayrı görüşü vardır:
1- Rakabe’nin menfaatlerinin kendisine umrâ olarak verildiği kişinin ömrü süresince temlik edilmesidir. Eğer soyundan geleceklerden ayrıca söz edilmemiş olup da kendisine umrâ verilen kişi öiecek olursa, o malın rakabesi verene yahut onun mirasçılarına geri döner. el-Kasım b. Muhammed, Yezid b. Kusayt ve el-Leys b. Sa’d’ın görüşü budur. Malik’in meşhur görüşü de budur, Şâfiî’nin görüşlerinden birisi de budur. el-Bakara Sûresi’nde bu görüşün delili geçmiş bulunuyor.
2- İkinci görüşe göre umrâ hem malın rakabesinî, hem de menfaatlerini temlik etmektir ve bu bir daha bağışlayana geri dönmesi söz konusu olmayan bir hibedir. Bu da Ebû Hanîfe, Şâfiî ve arkadaşları ile es-Sevrî, el-Hasen b. Hayy, Ahmed b. Hanbel, İbn Şubrume ve Ebû Ubeydin de görüşleridir. Bunlar derler ki: Bir kimse, birisine herhangi bir şeyi hayatı boyunca umrâ olarak verecek olursa, bu hayatı boyunca o kişiye ait olur, vefatından sonra da onun mirasçılarına geçer, çünkü o bu yolla o malın rakabesini de temlik etmiştir. Buna karşılık, bunu veren kişinin, verdiği kimsenin hayatta kalması ve ömrünün devam etmesi şartını zikretmiş olması ise batıldır. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Umrâ câiz (geçerli)dir” Buhâri, Hibe 32; Müslim, Hibât 30, 32; Ebû Dâvûd, Buyû’ 85, 87; Tirmizî, Ahkâm 15, 16; Nesâî, Rukbâ 2, Umrâ 1, 2, 4; İbn Mâce, Hibat 4; Müsned, I, 250, II, 347, 429, 468, 489, III, 297, 303…, IV. 99, V, 8, 13. “Ve umrâ kime hibe edilmiş ise onundur” Müslim, Hibât 25; Ebû Dâvûd, Buyu V 85: Nesâi, Umrâ 4; Müsned, III, 304, 393. Yakın ifadelerle aynı anlamda: Buhârî, Hibe 32. dîye buyurmuştur.
3- Bir kimse; “ömrün boyunca senin olsun” deyip de ondan sonra gelecek kimseleri söz konusu etmezse birinci görüş gibi olur. Şayet: “sana ve soyundan gelenlere” diyecek olursa, ikinci görüş gibi hüküm alır. ez-Zührî, Ebû Sevr, Ebû Seleme b. Abdu’r-Rahmân, İbn Ebi Zi’b bu görüştedirler. Malik’ten de bu görüş rivâyet edilmiştir. Muvatta’’dan anlaşılana göre kuvvetli görüşü budur. Gerek ondan, gerekse mezhebine mensub ilim adamlarından bilinen ise; umrâ olarak verilen malın umrâ verene şayet hayatta ise ve kendisine umrâ verilenin soyu münkariz olursa, geri döneceği şeklindedir. Eğer umrâ veren hayatta değil ise o takdirde mirasçılarından hayatta olana ve insanlar arasında ondan miras alma hakkına en çok sahib olana geri döner. Malik’e ve mezhebine mensub ilim adamlarına göre “umrâ” lâfzı ile kendisine umrâ verilen kişi hiçbir şeyin rakabesine malik olamaz. O bu sözle yalnızca menfaate malik olur. Yine Malik vakıf ile ilgili olarak da şöyle demiştir: Bir kimse birisine ve onun soyundan gelenlere vakıf yapacak olursa, artık vakfettiği o şey kendisine geri dönmez. Şayet muayyen bir kimseye hayatta kaldığı sürece bir vakıf yapacak olursa, o vakıf sonradan ona döner. Kıyasen umrâ da böyledir, Muvatta’’ın zahirinden anlaşılan (kuvvetli) görüş de budur.
Müslim’in, Sahih’inde de Cabir b. Abdullah’tan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Herhangi bir kimse bir başka kimseye hem ona, hem de soyundan geleceklere umrâ verip de: Ben bunu hem sana, hem de sizden birileri kaldığı sürece soyundan gelecek olanlara verdim, diyecek olursa bu mal verdiği kimseye ait olur ve artık o hakkında mirası paylaştırmanın söz konusu olacağı bir bağışta bulunduğundan dolayı, o mal bir daha sahibine geri dönmez.” Buhâri, Hibat 24; Müslim, Hibât 20. 22; Ebû Dâvud, Buyu 86; Tirmizî, Ahkam 15;Nesâi,Rukba 2,Umrâ 3,Muvatta’,Akdiye 43; Müsned, III,294.
Yine Hazret-i Cabir’den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın câiz (geçerli) kıldığı umrâ kişinin: Bu senin ve senin soyundan geleceklerindir, dediği umrâ şeklidir. Şayet sen hayatta olduğun sürece senindir, diyecek olursa o takdirde o (mal) sahibine geri döner. Ma’mer dedi ki: ez-Zührî de buna göre fetva verirdi. Müslim, Hibât 23; Ebû Dâvûd, Buyû’ 86: Müsned, III, 294.
Derim ki: Kur’ân-ı Kerîm’in (ilgili âyetlerinin) ihtiva ettiği anlam, ikinci görüş sahiblerinin kanaatine paraleldir. Çünkü şanı yüce Allah:
“Orada sizi bir ömür yaşattı” diye buyurmuştur. Yani size orada yaşamak üzere Ömür verdi. Buna göre; salih olan insan orada salîh amel ile hayatı süresince orayı imar etti, ölümden sonra da güzel bir şekilde anılmak ve güzel şekilde övülmek ile bunu devam ettirdi. Facir kişi de bunun aksinedir, dünya her ikisinin de hayatta iken de, ölümlerinden sonra da içinde bulundukları bir mekândır. Güzel övgü de sonradan gelen zürriyet gibidir de denilebilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyurulmaktadır:
“Sonraki (Ümmetler arasında bana bir lisan-ı sıdk bağışla.” (eş-Şuarâ, 26/84) Burada “lisan-ı sıdk” ise güzel şekilde övülmek demektir. Bunun Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu da söylenmiştir. Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır:
“Zürriyetini de sürekli baki kalanların tâ kendileri kıldık.” (es-Saffat, 37/77);
“Onu ve İshak’ı mübarek kıldık. O ikisinin soyundan da ihsan edici de vardır, nefsine apaçık zulmedici de vardır.” (es-Sâffât, 37/113)
5- Allah’tan Mağfiret Dilemek ve O’na Tevbe Etmek Gereği:
“O halde, O’ndan mağfiret dileyin.” Putlara tapmaktan dolayı, O’nun sizi bağışlamasını dileyin.
“Sonra O’na tevbe edin.” O’na ibadete geri dönün
“Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” Yani kendisine dua edenlerin dualarını kabulü geciktirmez. Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın:
“Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim.” (el-Bakara, 2/186) âyetini açıklarken (1, 2 ve 3. başlıklarda) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.