Nesiî, küfürde bir artıştır. Onunla kâfirler saptırılır. Bir yıl helâl sayarlar, bir yıl haram sayarlar; Allah’ın haram kıldığının sayısını denk getirmek için. Böylece Allah’ın haram kıldığını helâl kılarlar. Onlara kötü amelleri süslenmiştir. Allah, kâfir topluluğunu doğru yola iletmez.
Diyanet Vakfı
(Haram ayları) ertelemek, sadece kafirlikte ileri gitmektir. Çünkü onunla, kafir olanlar saptırılır. Allahın haram kıldığının sayısını bozmak ve Onun haram kıldığını helal kılmak için (haram ayını) bir yıl helal sayarlar, bir yıl da haram sayarlar. (Böylece) onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. Allah kafirler topluluğunu hidayete erdirmez.
Kurtubi Tefsiri
Nesi‘ ancak küfürde bir artıştır. Kâfirler onunla şaşırtılır. Onu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ki, Allah’ın haram kıldığına sayıca uysunlar da Allah’ın haram ettiğini helâl kılmış olsunlar. Amellerinin kötülüğü onlara süslenip güzel gösterildi Allah, kâfirler topluluğunu asla hidayete erdirmez.
“Nesi’ küfürde bir artıştır” âyetini (kıraat) okuduğunu İmâmların(ın) çoğunluğu böylece okurlar. en-Nehhâs der ki: Bildiğimiz kadarıyla “Nesî’ ancak…” ifadesini Nâfi’in hemzesiz olarak okuduğunu Verş’den başka rivâyet eden bir kimse yoktur. Bu kelime tehir etmek anlamında; ” Onu erteledi,” kökünden türetilmiştir. Bu İki kullanılışı da el-Kisâî nakletmektedir.
el-Cevherî der ki: Isfesî’ mef’ûl anlamında “fail” vezninde gelen bir kelimedir. Bu, ” Bir şeyi erteledim” fiilinden alınmıştır. Ertelenen şeye de; denilir. Daha sonra bu kelime “maktul” kelimesinin “katîl”e dönüştürüldüğü gibi, “nesî”e dönüştürülmüştür. Tekili “Erteleyen” şeklinde gelir, çoğulu da; şeklindedir. Tâsık” kelimesinin çoğulunun; şeklinde geldiği gibi.
Taberî der ki: Hemzeli olarak; Nesî’ kelimesi, ziyade etmek, eklemek anlamına gelir. Bir şeye ziyade ve eklemede bulunmayı anlatmak üzere; fiili kullanılır. Yine devamla der ki: Bu kelimenin hemzesiz kullanılması ancak “nisyan: unutmak” dan gelmesi halinde sözkonusu olur. Nitekim yüce Allah: “(…….): Onlar Allah’ı unuttular, O da onları unuttu” (et-Tevbe, 9/67) diye buyurmaktadır; dedikten sonra Nafî’in kıraatini de reddetmekte ve şunu delil göstermektedir: Hemze’li kelime cer harfi ile teaddi (mefûle geçiş) eder. Mesela; “Allah ecelini geciktirsin (geçinden versin)” denilir ki bu da; ” Allah ecelini uzatsın,” demeye benzer.
Hazret-i Peygamberin: “Kim rızkının genişletilmesine, ecelinin ertelenmesine sevinirse, akrabalık bağını gözetsin” Buhârî, Buyû’ 13, Edeb 12; Müslim, Birr 20, 21; Ebû Dâvûd, Zekât 45. âyetinde olduğu gibi.
el-Ezherî de der ki: Bir şeyi erteledim, denilir. Bunun mastarı ise şekillerinde gelir. (İkincisi) ise, gerçek mastar yerine konulmuş bir isimdir.
Arapların Nesi’ (Ayları erteleme) Uygulaması:
Araplar Muharrem ayında Savaşı haram kabul ediyorlardı. Muharrem ayında Savaşmak ihtiyacını duyacak olurlarsa, onun yerine Safer ayını haram ay kabul eder ve Muharrem ayında Savaşırlardı. Buna sebep ise şudur: Araplar Savaş ve talanla uğraşan kimselerdi. Ardı arkasına baskın ve talan yapmadan üç ay beklemek onlara ağır gelirdi ve şöyle derlerdi: Eğer üç ay arka arkaya biz hiçbir baskın ve talan yapmaksızın (ye bunun sonucunda) bir şeyler elde etmeksizin geçirecek olursak, hiç şüphesiz telef olur gideriz. O bakımdan, Mina’dan ayrıldıkları vakit Kinaneoğullarından Fukaymoğullarına mensup ve el-Kalemmes diye bilinen birisi kalkar ve: Ben hükmüne karşı itiraz olunmayan birisiyim derdi. Bu sefer onlar da: Bize (haram ayı) bir ay ertele derlerdi. Yani, bu Muharrem ayının haramlığını ertele ve bunu Safer ayına koy derler, o da bunun üzerine Muharrem ayını kendilerine haram olmaktan çıkartır, helal kılardı. Onlar böylelikle bir ay yerine başka bir ayı değiştiriyorlardı, nihayet bu haram kılma işi yılın bütün aylarını dönüp dolaştı. İslâm hakim olduğunda ise, Muharrem, yüce Allah’ın o ayı yerleşmiş olduğu asıl yerine dönmüş oluyordu. İşte Hazret-i Peygamber’in: “Şüphesiz ki zaman Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü haline dönmüş bulunuyor” Bu hadis ve kaynakları daha önceden et-Tevbe, 9/2. ayet 2. başlığın sonlarında geçmişti. âyetinin anlamı budur.
Mücahid der ki: Müşrikler her ayda iki yıl (üst üste) haccederlerdi. (Yani, hacları iki yıl üst üste aynı aya denk düşerdi). Zülhicce ayında üst üste iki yıl haccettiler. Daha sonra Muharrem ayında üst üste iki yıl haccettiler. Daha sonra Safer ayında üst üste iki yıl haccettiler. Ve bu böylece bütün aylarda devam edip gitti. Nihayet Hazret-i Ebû Bekir’in Veda haccından önceki haccı, hicretin dokuzuncu yılı Zülkade ayına tesadüf etti. Sonra da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ertesi sene Veda haccını yaptı ve bu da Zülhicce ayına denk geldi. İşte Hazret-i Peygamberin hutbesinde söylediği: “Şüphesiz zaman… eski haline dönmüştür” ifadesi buna işaretti. Hazret-i Peygamber bununla, artık hac aylarının aslî yerlerini bulduklarını ve haccın böylelikle Zülhicce’ye denk geldiğini ve nesî’in de batıl olduğunu kastetmişti.
Üçüncü bir görüş: İyas b. Muaviye der ki: Müşrikler seneyi oniki ay onbeş gün olarak hesab ediyorlardı. O bakımdan hac kimi zaman Ramazan ayına, kimi zaman Zülkade ayma denk düşerdi. Yıla eklenen onbeş günün bir sonucu olarak ayların yerleri dönüp dolaşıyor, böylelikle senenin her ayına hac tesadüf ediyordu. Ebû Bekr (radıyallahü anh) hicretin dokuzuncu yılında bu dönmenin bir sonucu olarak Zülkade ayında haccetmiş oldu. Peygamber o sene haccetmemişti. Ertesi sene Hazret-i Peygamberin haccı Zülhicce’nin onuna tesadüf etti, bu da hilalin hareketine uygun düştü.
Bu görüş Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Zaman… eski haline dönmüş bulunuyor” ifadesine en yakın açıklamadır. Yani, hac zamanı yüce Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü aslî vaktine ezelî ilminde tesbit etmiş olduğu ve hükmünü vermiş olduğu meşruiyetinin aslî vaktine dönmüş oldu, demektir. Daha sonra Hazret-i Peygamber, “bir yıl oniki aydır” diyerek yıla kendi uydurma hükümleri gereğince eklemiş oldukları onbeş günlük fazlalığı reddetti. Böylelikle aslî vakit tesbit edilmiş ve cahili hüküm iptal edilmiş oldu.
İmâm el-Mazerî de el-Hârizmî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Allah güneşi ilk yarattığında hareketini oğlak burcunda takdir etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın işaret etmiş olduğu zaman da güneşin bu oğlak burcuna girişine denk düşmüştü.
Ancak, böyle bir ifadeyi kabul etmek bu hususta nakli gerektirir. Çünkü bu gibi sonuçlara ancak peygamberlerden gelen nakillerle ulaşmak mümkündür. Buna dair bu konuda onlardan gelmiş sahih bir nakil yoktur. Böyle bir iddiada bulunan kimsenin bunun senedini ortaya koyması gerekir. Diğer taraftan aklen onun dediğinden başka bir husus da mümkündür. O da, yüce Allah’ın güneşi burçlardan önce yaratmasıdır. Yine yüce Allah’ın bütün bunları (güneşi ve burçları) bir defada yaratmış olması da mümkündür. Diğer taraftan güneş ve ay senesinin hesabını yapan ilim adamları bu hususta çalışmalar yaptılar ve Hazret-i Peygamber’in: “Artık zaman… eski haline dönmüştür” sözünü söylediği vakit güneşin balık burcunda olduğunu tesbit etmişlerdir. Balık burcu ile oğlak burcu arasında yirmi derecelik bir fark vardır. Aradaki farkın on derece olduğunu söyleyenler de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Te’vil âlimleri İlk nesî’ uygulamasını yapanın kim olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbâs, Katade ve ed-Dahhâk der ki: Bunlar, Mâlik b. Kinane’nin oğulları idiler ve üç kişiydiler.
Cuveybir ise ed-Dahhâk’den, o, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre bu uygulamayı ilk yapan kişi Amr b. Luhay b. Kamia b. Hindif’tir.
el-Kelbî der ki: Bu uygulamayı yapan ilk kişi, Kinaneoğullarından Nuaym b. Sa’lebe diye bilinen bir kişidir. Bundan sonra ise Cunade b. Avf diye bilinen bir kişi bu uygulamayı yaptı ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yetiştiği kişi budur.
ez-Zührî ise der ki: Bu işi ilk yapanlar Kinaneoğullarına mensup Fukaymoğullarından kimseler bu işi yaptılar ki, el-Kalemmes diye anılan kişi onlardandır. Bunun da asıl ismi Huzeyfe b. Ubeyd’dir. Bir rivâyette ise Mâlik b. Kinane’dir. Nesî’ işini üstlenen kişi, Arapların onu başkanlık makamına getirmeleri dolayısıyla “reislik” makamını da elde ederdi. İşte şairleri bu hususta şöyle demektedir:
“Ayı erteleyen (nesi’ yapan) el-Kalemmes de bizdendir.”
el-Kumeyt de şöyle demektedir:
“Biz, Maadlilere karşı nesî’ yapan kimseler değil miyiz ki,
Helal olan ayları haram kılarak?”
Araplarda Görülen Bazı Küfür Şekilleri:
“Küfürde bir artıştır” âyeti, Arapların çeşitli küfür türlerini kendilerinde toplamakla birlikte, yaptıkları böyle bir işin mahiyetini de açıklamaktadır. Çünkü Araplar, yaratıcının varlığını inkâr ederek:
“Rahmân da neymiş?” (el-Furkan, 25/60) demişlerdi. Bu âyete dair açıklama şekillerinin en sahih olanına göre, bu sözleriyle yaratıcının varlığını inkâr ettiklerini anlatmak istemiş olduklarıdır.
Öldükten sonra dirilişi de inkâr ederek:
“Çürümüş iken kemikleri kim diriltecek” (Yasin, 36/78) demişler, peygamberlerin gönderilişini de inkâr ederek:
“Biz aramızdan tek bir insana mı tabi olacağız” (el-Kamer, 54/24) demişlerdi.
Böylelikle helâl ve haram kılma yetkisinin kendi ellerinde olduğu iddiasında bulunmuş ve arzularının doğrultusunda kanaat belirterek kendiliklerinden dinde olmayan böyle bir uygulamayı ortaya koymuşlar, bunun sonucunda da Allah’ın haram kıldığı bir şeyi helâl kılmışlardı. Oysa müşrikler hoş görmeşeler dahi Allah’ın hükümlerini hiç kimse değiştiremez.
Yüce Allah’ın:
“Kâfirler onunla şaşırtılır. Onu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ki, Allah’ın haram kıldığına sayıca uysunlar da Allah’ın haram ettiğini helâl kılınış olsunlar. Amellerinin kötülüğü onlara süslenip güzel gösterildi. Allah, kâfirler topluluğunu asla hidayete erdirmez.” âyetindeki: ” Şaşırtılır” kelimesinde üç farklı kıraat vardır. Haremeyn ehli (Mekkelilerle Medineliler) ve Ebû Amr, bunu şeklinde okumuşlardır. (Buna göre meal şöyle olur: Kâfirler onunla şaşırırlar). Kûfeliler ise meçhul tül olarak; diye okumuşlardır. (Âsım’ın kıraati böyledir), el-Hasen ve Ebû Recâ ise, diye okumuşlardır. (Buna göre de meal şöyle olur: Kâfirler onunla şaşırtırlar). Her üç kıraatin her biri ayrı bir mana ifade eder. Ancak, üçüncü kıraatten mef’ûl hazfedilmiştir ki, takdiri şöyledir: Kâfirler bununla kendilerinden bu nesî’i kabul edenleri şaşırtırlar. Buna göre de “… ler,” mahallinde (özne) olur. Bununla birlikte zamirin yüce Allah’a raci olması da mümkündür. İfadenin takdiri de şöyle olur: Allah bununla kâfirleri şaşırtır. Bu da yüce Allah’ın:
“O, dilediğini saptırır, şaşırtır” (Fatır, 35/8) âyeti ile âyetin sonundaki:
“Allah, kâfirler topluluğunu asla hidayete erdirmez” âyetine benzer.
İkinci kıraatin anlamı olan: “Kâfirler onunla şaşırtılır” kıraati ile kastedilenler, kendileri için bu hesabın yapılmış olduğu kimselerdir. Bu kıraati, Ebû Ubeyd yüce Allah’ın:
“Amellerinin kötülüğü onlara süslenip güzel gösterildi” âyeti dolayısıyla tercih etmiştir. Birinci kıraati ise Ebû Hatim tercih etmiştir. Çünkü onlar, nesi’ dolayısıyla şaşırıp sapmış kimselerdi. Zira onlar bu nesî’în hesabını yapıyorlar ve bunun sonucunda da sapıyorlardı.
” Onu… helâl sayarlardı” ifadesindeki zamir “nesi” uygulamasına aittir. Ebû Recâ’dan -birinci okuyuşa göre bu kelimeyi şeklinde “ye” ve “dâd” harfleri üstün olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir ki, bu da bir söyleyiştir.
” Ki… uysunlar” fiili, “lâm-ı key” ile nasbedilmistir. Yani, buna uygun düşsünler diye, demektir. Çünkü; ” Bir topluluk şunun üzerinde sözbirliği ettiler, ittifak ettiler, uydular, toplandılar” anlamına gelir. Yani onlar, bir haram ayı helâl kıldılar mı, mutlaka haram ayların sayısı dön kalsın diye bir başka ayı haram kılıyorlardı. Doğru olan açıklama şekli budur. Yoksa onların haram ayların sayısını beşe çıkardıklarına dair yapılan açıklamalar değildir.
Katade der ki: Onlar, Safer’i de haram aylar arasına kattılar ve haram oluşu bakımından onu Muharremle birlikte ele aldılar. Kutrub ve Taberî de bunu ondan nakletmektedir. Buna göre ise “nesi”‘ fazladan bir artış, bir ilave anlamına gelir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.