Bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir; ancak yanlışlıkla olması müstesnadır. Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak onlar bağışlarlarsa başka. Eğer öldürülen, size düşman olan bir topluluktan olduğu hâlde mümin ise, mümin bir köle azat etmek gerekir. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise, ailesine teslim edilecek bir diyet ve mümin bir köle azat etmek gerekir. Kim bunu bulamazsa, Allah tarafından tevbenin kabulü için peş peşe iki ay oruç tutmalıdır. Allah hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir.
Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve mâ (ve olmaz) kâne (olması) li mu’minin (bir mümin için) en (ki) yaktule (öldürmesi) mu’minen (bir mümini) illâ (ancak) hataen (yanlışlıkla) ve men (ve kim) katale (öldürürse) mu’minen (bir mümini) hataen (yanlışlıkla) fe tahrîru (o zaman azat edilmesi gerekir) rakabetin (bir kölenin) mu’minetin (mümin) ve diyetun (ve bir diyet) musellemetun (teslim edilmiş) ilâ ehlihî (ailesine) illâ (ancak) en (ki) yessaddakû (bağışlarlarsa) fe in (eğer) kâne (olursa) min kavmin (bir topluluktan) aduvvin (düşman) lekum (size) ve huve (ve o) mu’minun (mümin) fe tahrîru (o zaman azat edilmesi gerekir) rakabetin (bir kölenin) mu’minetin (mümin) ve in (ve eğer) kâne (olursa) min kavmin (bir topluluktan) beynekum (aranızda) ve beynehum (onlarla) mîsâkun (anlaşma vardır) fe diyetun (o zaman diyet vardır) musellemetun (teslim edilmiş) ilâ ehlihî (ailesine) ve tahrîru (ve azat edilmesi gerekir) rakabetin (bir kölenin) mu’minetin (mümin) fe men (ve kim) lem (bulamazsa) yecid (bulamazsa) fe siyâmu (o zaman oruç tutması gerekir) şehreyni (iki ay) mütetâbi’ayn (ardışık) tevbeten (bir tevbe olarak) minallâh (Allah’tan) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) alîmen (bilen) hakîmâ (hikmet sahibi)
Mukatil Tefsiri
“Bir müminin, hata dışında bir mümini öldürmesi olacak şey değildir” ayeti, Mahzûm oğullarından Ayyaş b. Ebû Rebîa b. Muğîre hakkında nazil olmuştur. Burada öldürülen kişi, Âmir b. Lüey kabilesinden Hâris b. Yezîd b. Ebû Üneyse’dir.
Olay şöyleydi: Hâris, Mekke halkıyla yapılan barış döneminde Müslüman olmuştu. Ayyaş ise daha önce Hâris’i mutlaka öldüreceğine dair yemin etmişti. O sırada Hâris müşrikti. Daha sonra Hâris Müslüman oldu; fakat Ayyaş onun Müslüman olduğunu bilmiyordu. Bu yüzden Medine’de onu yanlışlıkla öldürdü.
“Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azat etmesi gerekir.” Buradaki mümin köle, Allah için namaz kılan ve Allah’ın birliğine inanan köledir.
“Ve öldürülenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir”; yani öldürülen kişinin yakınlarına.
“Ancak onlar bağışlarlarsa”; yani öldürülenin velileri diyeti katile bağışlar ve ondan vazgeçerlerse. Bu onlar için daha hayırlıdır.
“Eğer öldürülen, size düşman olan bir topluluktan olduğu halde mümin ise, mümin bir köle azat etmek gerekir.” Bu hüküm Mirdâs b. Amr el-Kaysî hakkında nazil olmuştur. Bu durumda diyet gerekmez.
“Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise”; yani öldürülen kişinin varisleri kendileriyle antlaşma bulunan bir topluluğa mensup ise.
“Ailesine teslim edilecek bir diyet”; yani öldürülen kişinin ailesine ve varislerine verilmelidir. Burada Mekke’de bulunan mirasçılar kastedilmektedir. Çünkü o dönemde Peygamber ile Mekke halkı arasında bir antlaşma bulunuyordu.
“Ve mümin bir köle azat etmek gerekir.”
“Kim bunları bulamazsa”; yani köle bulamazsa, “peş peşe iki ay oruç tutmalıdır.” Bu, Allah tarafından bir tövbe ve kefarettir. Allah’ın bu ümmete yanlışlıkla öldürme konusunda tanıdığı bir kolaylıktır. Çünkü Tevrat’ta ve Musa döneminde hata ile öldüren kimse de öldürülürdü.
“Allah bilendir, hikmet sahibidir”; yani kefaret ve köle azadıyla ilgili hükümleri en iyi bilen ve hikmetle koyan Allah’tır.
Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın, “Bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir; ancak yanlışlıkla olması müstesnadır” buyruğunun anlamı şudur: Allah bir mümine, başka bir mümini öldürme izni vermemiş ve bunu ona helâl kılmamıştır. Yani Rabbinin kendisi için meşru kıldığı ve izin verdiği şeyler arasında böyle bir durum hiçbir şekilde yer almamaktadır. Nitekim Bişr b. Muâz bize rivayet etti; dedi ki: Yezîd bize rivayet etti; dedi ki: Saîd, Katâde’den rivayet etti ki, “Bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir; ancak yanlışlıkla olması müstesnadır” buyruğu hakkında şöyle demiştir: Bu, Allah’ın ona verdiği ahit ve emirde kendisine tanınmış bir hak değildir.
“Ancak yanlışlıkla olması müstesnadır” buyruğu ise, bir müminin bir mümini yanlışlıkla öldürebileceğini ifade etmektedir. Bu, Rabbinin ona helâl kıldığı ve izin verdiği şeylerden değildir. Bu, Arap dilcilerinin “munkatı‘ istisna” dedikleri türdendir. Nitekim Cerîr b. Atıyye şöyle demiştir:
“Beyaz tenli kadın uzaklara göçmedi ve yere de basmadı; yalnızca işlemeli hırkanın eteği yere değdi.”
Şairin kastı şudur: O yere basmadı, ancak elbisenin eteği yere değdi. Oysa elbisenin eteği yerden değildir.
Ardından Yüce Allah kullarına, yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin hükmünü bildirmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azat etmesi gerekir.” Yani kendi malından mümin bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve öldürülen kişinin ailesine teslim edilecek bir diyeti ödemesi gerekir. Bu diyeti katilin âkılesi (yakın erkek akrabaları) öder. “Ancak onlar bağışlarlarsa” buyruğu ise, öldürülen kişinin yakınlarının diyeti ödemekle yükümlü olan kimseyi bağışlamaları, onu affetmeleri ve haklarından vazgeçmeleri anlamına gelir. Böylece diyet yükümlülüğü düşer. Buradaki “en yassaddakû” ifadesindeki “en” mansuptur; çünkü anlamı “ancak onlar bağışlarlarsa” şeklindedir.
Bu ayetin, İslâm’a girdikten sonra müslüman olduğunu bilmediği bir kişiyi öldüren Ayyâş b. Ebû Rebîa el-Mahzûmî hakkında indiği de rivayet edilmiştir. Bu konuda Muhammed b. Amr bana rivayet etti; dedi ki: Ebû Âsım bize rivayet etti; o da Îsâ’dan, o da İbn Ebû Necîh’ten, o da Mücâhid’den rivayet etti. Mücâhid, “Bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir; ancak yanlışlıkla olması müstesnadır” ayeti hakkında şöyle demiştir: Ayyâş b. Ebû Rebîa, daha önce Ebû Cehil ile birlikte kendisine işkence eden bir adamı öldürdü. Bu kişi annesi tarafından kardeşi olan Ebû Cehil ile birlikte ona eziyet edenlerdendi. Daha sonra o adam Peygamber’e tabi olmuştu. Fakat Ayyâş onun hâlâ eski durumda olduğunu sanıyordu. Ayyâş mümin olarak Peygamber’e hicret etmişti. Sonra annesi bir olan kardeşi Ebû Cehil geldi ve: “Annen senin akrabalık hakkını ve annelik hakkını ileri sürerek dönmeni istiyor!” dedi. Bu kadın Mahreme’nin kızı Esmâ idi. Ayyâş onunla birlikte gitti. Ebû Cehil onu bağlayarak Mekke’ye götürdü. Kâfirler onu görünce küfürleri ve fitneleri arttı ve: “Ebû Cehil, Muhammed’in arkadaşlarına istediğini yapabiliyor, onları yakalayabiliyor” dediler.
Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Ebû Huzeyfe bize rivayet etti; dedi ki: Şibl, İbn Ebû Necîh’ten, o da Mücâhid’den benzeri bir rivayette bulundu. Ancak bu rivayette şöyle geçmektedir: O adam Peygamber’e tabi olmuştu; fakat Ayyâş onun hâlâ kâfir olduğunu sanıyordu. Ayyâş mümin olarak Medine’ye hicret etmişti. Sonra annesi bir olan kardeşi Ebû Cehil geldi ve: “Annen, akrabalık hakkını ileri sürerek senden dönmeni istiyor” dedi. Ayrıca: “Muhammed’in arkadaşlarını yakalayıp bağlayabiliyorlar” ifadesini de zikretti.
Kâsım bize rivayet etti; dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Haccâc, İbn Cüreyc’den, o da Mücâhid’den bunun benzerini rivayet etti. İbn Cüreyc, İkrime’den rivayet ederek şöyle dedi: Benî Âmir b. Lüey kabilesinden Hâris b. Yezîd b. Nebîşe, Ebû Cehil ile birlikte Ayyâş b. Ebû Rebîa’ya işkence edenlerdendi. Daha sonra Hâris hicret ederek Peygamber’in yanına gitmek üzere yola çıktı. Ayyâş onu Harre bölgesinde gördü ve hâlâ kâfir olduğunu zannederek kılıcıyla vurup öldürdü. Daha sonra Peygamber’in yanına geldi ve durumu anlattı. Bunun üzerine şu ayet indi: “Bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir; ancak yanlışlıkla olması müstesnadır…” Peygamber ona bu ayeti okudu ve ardından: “Kalk ve bir köle azat et!” buyurdu.
Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti; dedi ki: Esbât, Süddî’den rivayet etti. Süddî şöyle dedi: Bu ayet Ayyâş b. Ebû Rebîa el-Mahzûmî hakkında nazil olmuştur. Ayyâş, annesi tarafından Ebû Cehil b. Hişâm’ın kardeşiydi. İlk muhacirlerden olarak, Peygamber Medine’ye gelmeden önce İslâm’a girmiş ve hicret etmişti. Ebû Cehil, Hâris b. Hişâm ve Benî Âmir b. Lüey’den bir adam onu aradılar ve Medine’ye gelip buldular. Ayyâş annesinin en sevdiği oğluydu. Ona: “Annen seni görene kadar bir evin gölgesine girmemeye ve güneş altında yatmaya yemin etti. Git, onu gör ve sonra geri dön” dediler. Ayrıca Allah adına söz vererek onu Medine’ye dönmekten alıkoymayacaklarını söylediler. Arkadaşlarından biri ona hızlı ve güçlü bir deve verdi ve: “Onlardan şüphelenirsen bu devenin üzerine atla” dedi. Fakat onu Medine’den çıkarınca yakaladılar, bağladılar ve Âmirli adam onu kırbaçladı. Bunun üzerine Ayyâş, o Âmirli adamı öldüreceğine yemin etti. Mekke’de hapsedilmiş olarak kaldı. Nihayet Mekke’nin fethedildiği gün dışarı çıktı. O sırada Âmirli adamla karşılaştı. Adam İslâm’a girmişti, fakat Ayyâş onun müslüman olduğunu bilmiyordu. Bunun üzerine ona vurup öldürdü. Allah da şu ayeti indirdi: “Bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir; ancak yanlışlıkla olması müstesnadır.” Yani onun mümin olduğunu bilmiyordu. “Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azat etmesi ve ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir; ancak onlar bağışlarlarsa.” Yani diyetten vazgeçerlerse.
Bazıları ise bu ayetin Ebû’d-Derdâ hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Yûnus bana rivayet etti; dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi; dedi ki: İbn Zeyd, “Bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir; ancak yanlışlıkla olması müstesnadır…” ayeti hakkında şöyle dedi: Bu ayet, Ebû’d-Derdâ’nın öldürdüğü bir adam hakkında nazil oldu. Bir seriyyede bulunuyorlardı. Ebû’d-Derdâ bir ihtiyacı için vadinin bir tarafına ayrıldı. Orada koyunlarının başında bulunan bir adam gördü ve kılıcıyla üzerine yürüdü. Adam: “Allah’tan başka ilâh yoktur” dedi. Fakat Ebû’d-Derdâ onu vurdu ve koyunlarını alıp arkadaşlarının yanına döndü. Daha sonra içinde bir sıkıntı hissetti ve Peygamber’e giderek durumu anlattı. Bunun üzerine Resûlullah ona: “Kalbini yarıp baktın mı?” buyurdu. Ebû’d-Derdâ: “Ne bulabilirdim ki? Ey Allah’ın Resulü! İçinde kan veya su dışında ne olabilir?” dedi. Resûlullah: “Sana diliyle haber verdi ama sen onu doğrulamadın” buyurdu. Ebû’d-Derdâ: “Benim durumum ne olacak ey Allah’ın Resulü?” dedi. Resûlullah: “Peki ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ sözüne ne olacak?” buyurdu. Ebû’d-Derdâ tekrar: “Benim durumum ne olacak ey Allah’ın Resulü?” dedi. Resûlullah yine: “Peki ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ sözüne ne olacak?” buyurdu. Ebû’d-Derdâ şöyle dedi: “O kadar tekrar etti ki, keşke bu olay İslâm’a yeni girdiğim gün gerçekleşmiş olsaydı diye temenni ettim.” Sonra Kur’an’da şu ayet nazil oldu: “Bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir; ancak yanlışlıkla olması müstesnadır…” ve “Ancak onlar bağışlarlarsa” kısmına kadar devam etti. İbn Zeyd dedi ki: “Yani diyeti düşürürler ve vazgeçerlerse.”
Ebû Ca‘fer der ki: Bu konuda doğru görüş şudur: Allah bu ayetle kullarına, yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin üzerine düşen kefareti ve diyeti bildirmiştir. Ayetin Ayyâş b. Ebû Rebîa ile öldürdüğü kişi hakkında inmiş olması da mümkündür, Ebû’d-Derdâ ile öldürdüğü kişi hakkında inmiş olması da mümkündür. Hangisi olursa olsun, Allah’ın bu ayetle kastettiği şey kullarına bu hükmü öğretmektir. Allah’ın indirdiği hükmü anlayan kimseler onu öğrenmişlerdir. Ayetin kimin hakkında nazil olduğunu bilmemeleri ise onlara zarar vermez.
“Mümin köle” ifadesine gelince; ilim ehli bunun niteliği hakkında ihtilaf etmiştir. Bazıları demiştir ki: Bir kölenin mümin sayılabilmesi için ergenlik çağına ulaştıktan sonra imanı tercih etmiş, namaz kılmış ve oruç tutmuş olması gerekir. Çocuk bu sıfatı taşımaz. Şa‘bî, İbn Abbas, İbrahim en-Nehaî, Hasan el-Basrî ve Katâde’den bu doğrultuda rivayetler nakledilmiştir. Onlar, Kur’an’da geçen “mümin köle” ifadesinin ancak imanını bilerek kabul etmiş, namaz kılmış ve dinini anlayan kimse hakkında geçerli olduğunu söylemişlerdir. Katâde, namaz kılmamış ve buluğa ermemiş bir çocuğun bu kefarette azat edilmesini uygun görmezdi. İbn Abbas da “mümin köle”yi, imanı anlayan, namaz kılan ve oruç tutan kimse olarak açıklamıştır. Başka bir grup ise, iki müslüman anne-babadan doğan çocuğun, henüz küçük olsa bile mümin sayılacağını söylemiştir. Atâ’dan nakledildiğine göre: “İslâm içinde doğmuş her köle bu konuda yeterlidir.”
Ebû Ca‘fer der ki: Bu iki görüşten doğru olanı şudur: Eğer kişi İslâm dışında bir dine mensup anne-babadan doğmuş, sonra onların dini üzerinde büyümüş ve henüz anne-babası müslüman olmadan azat edilmişse, yanlışlıkla öldürme kefaretinde ancak imanı anlayan ve gerçekten mümin olan erkek veya kadın köle yeterli olur. Ancak iki müslüman anne-babadan doğan kimse hakkında bütün ilim ehli ittifak etmiştir ki, henüz seçme ve ayırt etme yaşına ulaşmamış, ergen olmamış olsa bile miras, cenaze namazı, kendisine karşı işlenen suçlar ve evlilik gibi hükümler bakımından müminlerin hükmüne tabidir. Durum böyle olunca, yanlışlıkla öldürme kefaretinde azat edilmesi halinde de mümin hükmünde sayılması gerekir. Bunun aksini iddia eden kimsenin, aynı ölçüyü diğer meselelerde de uygulaması gerekir; fakat bunu tutarlı biçimde yapamaz.
“Ailesine teslim edilecek diyet” ifadesi ise, öldürülen kişinin yakınlarına eksiksiz ve haklarından hiçbir şey eksiltilmeden ödenen diyet demektir. İbn Abbas bu ifadeyi “tam ve eksiksiz ödenen diyet” şeklinde açıklamıştır. “Ancak onlar bağışlarlarsa” buyruğu ise, öldürülen kişinin yakınlarının diyeti katile, katilin âkılesine veya ödemekle yükümlü olan kimselere bağışlamaları anlamına gelir. Ubey b. Ka‘b’ın kıraatinde bu ifade “Ancak onlar sadaka olarak bağışlarlarsa” şeklinde okunmuştur.
“Eğer öldürülen, size düşman olan bir topluluktan olduğu hâlde mümin ise, mümin bir köle azat etmek gerekir” buyruğunun anlamı şudur: Eğer yanlışlıkla öldürülen kişi, din bakımından size düşman olan müşrik bir topluluğun mensubu görünümünde bulunuyor, savaş bakımından size karşı olan bir kavim içinde yer alıyor, fakat gerçekte mümin ise; onu öldüren müslüman, onun hâlâ küfür üzere bulunduğunu sanarak öldürmüş olsa bile üzerine düşen hüküm yalnızca mümin bir köle azat etmektir. Bu durumda mümin bir kölenin özgürlüğüne kavuşturulması gerekir.
Müfessirler bunun anlamı hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Eğer öldürülen kişi, size düşman olan bir topluluktan olur ve kendisi mümin bulunursa, yani aranızda bulunup hicret etmemişse, onu bir mümin öldürdüğünde öldürenin üzerine diyet gerekmez; fakat mümin bir köle azat etmesi gerekir. Bu görüşü söyleyenlerden rivayet edildiğine göre, Muhammed b. Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: Yahyâ b. Saîd bize, Süfyân’dan, o da Simâk’tan, o da İkrime’den; Muğîre de İbrahim’den rivayet etti. Onlar, “Eğer öldürülen, size düşman olan bir topluluktan olduğu hâlde mümin ise” buyruğu hakkında şöyle dediler: Bu, savaş yurdunda müslüman olup sonra öldürülen kimsedir. Onun için diyet yoktur, onda yalnızca kefaret vardır. İbn Vekî‘ bize rivayet etti; dedi ki: Babam bize, İsrâil’den, o da Simâk’tan, o da İkrime’den rivayet etti. İkrime, “Eğer öldürülen, size düşman olan bir topluluktan olduğu hâlde mümin ise” buyruğu hakkında şöyle dedi: Yani öldürülen kişi mümin, kavmi ise kâfir olur. Onun için diyet yoktur; fakat mümin bir köle azat etmek gerekir. Müsennâ bize rivayet etti; dedi ki: Ebû Gassân bize rivayet etti; dedi ki: İsrâil bize, Simâk’tan, o da İkrime’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “Eğer öldürülen, size düşman olan bir topluluktan olduğu hâlde mümin ise” buyruğu hakkında şöyle dedi: Kişi mümin, kavmi ise kâfir olur. Onun için diyet yoktur; fakat mümin bir köle azat etmek gerekir. Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti; dedi ki: Esbât, Süddî’den rivayet etti. Süddî, “Eğer öldürülen, size düşman olan bir topluluktan olduğu hâlde mümin ise” buyruğu hakkında şöyle dedi: Bu, küfür yurdunda bulunan mümindir. Allah, “mümin bir köle azat etmek gerekir” buyurmuştur; onun için diyet yoktur. Bişr b. Muâz bize rivayet etti; dedi ki: Yezîd bize rivayet etti; dedi ki: Saîd, Katâde’den rivayet etti. Katâde, “Eğer öldürülen, size düşman olan bir topluluktan olduğu hâlde mümin ise, mümin bir köle azat etmek gerekir” buyruğu hakkında şöyle dedi: Ailesi kâfir olduğu için onlara diyet yoktur; çünkü onlarla Allah arasında ne bir ahit ne de bir zimmet vardır. Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Haccâc bize rivayet etti; dedi ki: Hammâd bize haber verdi; dedi ki: Atâ b. Sâib, İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, Allah’ın “Eğer öldürülen, size düşman olan bir topluluktan olduğu hâlde mümin ise…” ayetinin sonuna kadar olan kısmı hakkında şöyle dedi: Bir adam müslüman olur, sonra kavmine gider ve onların arasında kalırdı; onlar ise müşrik idiler. Sonra Resûlullah’ın ordusu onların yanından geçer ve o kişi de öldürülenler arasında öldürülürdü. Onu öldüren kimse mümin bir köle azat ederdi; onun için diyet yoktu. İbn Humeyd bize rivayet etti; dedi ki: Cerîr bize, Muğîre’den, o da İbrahim’den rivayet etti. İbrahim, “Eğer öldürülen, size düşman olan bir topluluktan olduğu hâlde mümin ise, bir köle azat etmek gerekir” buyruğu hakkında şöyle dedi: Bu, müslüman kişinin size düşman olan bir topluluktan olması, yani onlarla bir antlaşma bulunmaması ve yanlışlıkla öldürülmesi hâlidir. Onu öldüren kimsenin üzerine mümin bir köle azat etmek gerekir. Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Ebû Sâlih bize rivayet etti; dedi ki: Muâviye bana, Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: “Eğer öldürülen, size düşman olan bir topluluktan olduğu hâlde mümin ise”; yani savaş ehli içinde bulunur ve mümin olduğu hâlde yanlışlıkla öldürülürse, onu öldürenin kefaret olarak mümin bir köle azat etmesi veya peş peşe iki ay oruç tutması gerekir; üzerine diyet gerekmez.
Yûnus bana rivayet etti; dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi; dedi ki: İbn Zeyd, “Eğer öldürülen, size düşman olan bir topluluktan olduğu hâlde mümin ise” buyruğu hakkında şöyle dedi: Öldürülen kişi müslüman, kavmi ise kâfirdir. Bu durumda “mümin bir köle azat etmek gerekir”; onlara diyet ödenmez ki, onunla size karşı güç kazanmasınlar. Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis bununla kastedilen, savaş ehlinden olup İslâm yurduna gelen, müslüman olan, sonra savaş yurduna geri dönen kişidir. Müslümanlardan oluşan ordu onların yanından geçtiğinde, kavmi kaçar; fakat o müslüman kişi onların arasında kalır. Müslümanlar da onu kâfir sanarak öldürürler. Bu görüşü söyleyenlerden rivayet edildiğine göre, Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti; dedi ki: Babam bana rivayet etti; dedi ki: Amcam bana rivayet etti; dedi ki: Babam bana, kendi babasından, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “Eğer öldürülen, size düşman olan bir topluluktan olduğu hâlde mümin ise, mümin bir köle azat etmek gerekir” buyruğu hakkında şöyle dedi: Bu, müşriklerden oluşan düşman içinde bulunan mümindir. Muhammed’in ashabından bir seriyyenin geldiğini duyunca onlar kaçarlar; mümin ise yerinde kalır ve öldürülür. Bu durumda onun için mümin bir köle azat etmek gerekir.
Yüce Allah’ın “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise, ailesine teslim edilecek bir diyet ve mümin bir köle azat etmek gerekir” buyruğunun teviline gelince: Yüce Allah’ın “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise” sözüyle kastettiği şudur: Eğer müminin yanlışlıkla öldürdüğü kişi, ey müminler, sizinle aralarında misak, yani ahit ve zimmet bulunan bir topluluktan ise ve onlar size karşı savaş ehli değilse, “ailesine teslim edilecek bir diyet” gerekir. Yani onu öldüren kimsenin üzerine, âkılesinin yüklenip öldürülenin ailesine teslim edeceği bir diyet ve öldürme kefareti olarak mümin bir köle azat etmek gerekir. Sonra müfessirler, aramızda antlaşma bulunan bir topluluktan olan bu öldürülen kişinin niteliği hakkında ihtilaf etmişlerdir: Acaba o mümin midir yoksa kâfir midir? Bazıları şöyle demiştir: O kâfirdir; fakat kendisinin ve kavminin bir ahdi bulunduğu için onu öldürene diyet gerekmiştir. Bu sebeple diyetinin kavmine ödenmesi vaciptir. Çünkü onlarla müminler arasında antlaşma vardır ve bu diyet onların mallarından bir maldır. Müminlere, onların gönül rızası olmadan mallarından herhangi bir şey helâl olmaz. Bu görüşü söyleyenlerden rivayet edildiğine göre, Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Abdullah b. Sâlih bize rivayet etti; dedi ki: Muâviye bana, Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “Eğer aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise” buyruğu hakkında şöyle dedi: Eğer zimmetiniz altında bulunan bir kâfir öldürülürse, onu öldürenin üzerine ailesine teslim edilecek bir diyet ve mümin bir köle azat etmek veya peş peşe iki ay oruç tutmak gerekir. Yakub b. İbrahim bana rivayet etti; dedi ki: İbn Uleyye bize, Eyyûb’dan rivayet etti. Eyyûb şöyle dedi: Zührî’yi şöyle derken işittim: Zimmînin diyeti müslümanın diyeti gibidir. Zührî, “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise, ailesine teslim edilecek bir diyet gerekir” ayetini böyle yorumlardı. Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: İshak bize rivayet etti; dedi ki: Abdullah b. İdrîs bize, Îsâ b. Ebû Muğîre’den, o da Şa‘bî’den rivayet etti. Şa‘bî, “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise, ailesine teslim edilecek bir diyet gerekir” buyruğu hakkında şöyle dedi: Bu, ahit ehlindendir; mümin değildir.
Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: İshak bize rivayet etti; dedi ki: İbn Mehdî bize, Huşeym’den, o da Muğîre’den, o da İbrahim’den rivayet etti. İbrahim, “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise” buyruğu hakkında, “Mümin değildir” dedi. Bişr b. Muâz bize rivayet etti; dedi ki: Yezîd bize rivayet etti; dedi ki: Saîd, Katâde’den rivayet etti. Katâde, “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise, ailesine teslim edilecek bir diyet ve mümin bir köle azat etmek gerekir” buyruğu hakkında şöyle dedi: Bu, zimmet ve ahit ehlinden olup öldürülen kimse sebebiyledir. “Kim bunu bulamazsa, Allah tarafından tevbenin kabulü için peş peşe iki ay oruç tutmalıdır…” ayeti de buna dâhildir. Yûnus bana rivayet etti; dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi; dedi ki: İbn Zeyd, “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise, ailesine teslim edilecek bir diyet gerekir” buyruğu hakkında şöyle dedi: Yani misak sebebiyle onlara diyeti ödeyin. Zimmet ehli de bunun içine girer. Ayrıca mümin bir köle azat etmek gerekir; kim bulamazsa peş peşe iki ay oruç tutar.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis o mümindir. Onu öldüren kimsenin, onun müşrik olan kavmine diyet ödemesi gerekir; çünkü onlar zimmet ehlidir. Bu görüşü söyleyenlerden rivayet edildiğine göre, İbn Humeyd bana rivayet etti; dedi ki: Cerîr bize, Muğîre’den, o da İbrahim’den rivayet etti. İbrahim, “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise, ailesine teslim edilecek bir diyet ve mümin bir köle azat etmek gerekir” buyruğu hakkında şöyle dedi: Bu, kavmi müşrik olup kendileriyle antlaşma bulunan müslüman kişidir. Onun diyeti kavmine verilir, mirası ise müslümanlaradır. Âkılesi onun adına diyeti öder ve onun diyeti de onlara aittir. Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Süveyd bize haber verdi; dedi ki: İbnü’l-Mübârek bize, Huşeym’den, o da Ebû İshak el-Kûfî’den, o da Câbir b. Zeyd’den rivayet etti. Câbir b. Zeyd, “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise” buyruğu hakkında, “O mümindir” dedi. Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: İshak bize rivayet etti; dedi ki: İbn Mehdî bize, Hammâd b. Seleme’den, o da Yûnus’tan, o da Hasan’dan rivayet etti. Hasan, “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise” buyruğu hakkında, “O kâfirdir” dedi.
Ebû Ca‘fer der ki: Bu iki görüşten ayetin teviline en uygun olanı, bunun ahit ehlinden öldürülen kimse hakkında olduğunu söyleyen görüştür. Çünkü Allah bunu mutlak bırakmış ve “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise” buyurmuş, daha önce müminlerden ve savaş ehlinden olan öldürülen hakkında buyurduğu gibi “o mümin ise” dememiştir. Daha önce zikredilen iki öldürülen kişiyi nitelediği iman vasfını burada terk etmesi, bu konuda söylediğimiz görüşün doğruluğuna açık bir delildir. Eğer bir kimse, “Ailesine teslim edilecek bir diyet” buyruğunda onun mümin olduğuna delil vardır; çünkü ona göre diyet ancak mümin için olur, diye zannederse, yanlış zannetmiş olur. Çünkü zimmînin diyeti ile müslümanın diyeti aynıdır. Nitekim herkes, kâfir kölelerinin diyetleriyle müminlerin kölelerinin diyetlerinin eşit olduğunda icma etmiştir. Öyleyse hürlerinin diyetlerinin hükmü de aynıdır. Bununla birlikte, eğer onların diyetleri, bu konuda bize muhalefet edenlerin söylediği gibi müminlerin diyetinin yarısı veya üçte biri olsaydı bile, bu durum “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise” buyruğuyla kastedilen kişinin mümin olduğuna delil olmazdı. Çünkü kadın müminin diyeti hakkında, dikkate alınmayacak bir görüş dışında, herkes onun erkek müminin diyetinin yarısı olduğu hususunda ihtilafsızdır. Bu da onun diyet olmaktan çıkmasına sebep değildir. Aynı şekilde zimmet ehlinin diyetleri, müminlerin diyetlerinden eksik olsaydı bile, bu onları diyet olmaktan çıkarmazdı. Kaldı ki durum bunun aksinedir; onların diyetleriyle müminlerin diyetleri eşittir.
Misaka gelince, o ahit ve zimmettir. Biz başka bir yerde bunun böyle olduğunu ve alındığı aslı, burada tekrar etmeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde açıklamıştık. Bu konuda nakledildiğine göre, Muhammed b. Hüseyin bana rivayet etti; dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti; dedi ki: Esbât, Süddî’den rivayet etti. Süddî, “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise” buyruğu hakkında, “Yani ahit” dedi. Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Zührî’den rivayet etti. Zührî, “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise” buyruğu hakkında, “Bu, antlaşmadır” dedi. Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Ebû Gassân bize rivayet etti; dedi ki: İsrâil bize, Simâk’tan, o da İkrime’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise” buyruğu hakkında, “Ahit” dedi. İbn Vekî‘ bize rivayet etti; dedi ki: Babam bize, İsrâil’den, o da Simâk’tan, o da İkrime’den bunun benzerini rivayet etti.
Eğer biri şöyle derse: Müminin mümini veya antlaşmalı bir kimseyi öldürmesi durumunda diyet ve kefaret gerektiren yanlış öldürmenin niteliği nedir? Ona şöyle denir: Bu konuda doğru olan, Nehaî’nin söylediğidir. Nitekim İbn Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: Abdurrahman b. Mehdî bize rivayet etti; dedi ki: Süfyân bize, Muğîre’den, o da İbrahim’den rivayet etti. İbrahim şöyle dedi: Hata, bir şeyi hedefleyip başka bir şeye isabet ettirmendir. Ebû Küreyb ve Yakub b. İbrahim bize rivayet ettiler; dediler ki: Huşeym bize, Muğîre’den, o da İbrahim’den rivayet etti. İbrahim şöyle dedi: Hata, bir şeyi atıp istemediği hâlde bir insana isabet ettirmektir. Bu hatadır ve diyeti âkıle üzerinedir.
Eğer biri şöyle derse: Bu durumda gerekli olan diyet nedir? Ona şöyle denir: Müminin öldürülmesinde diyet, eğer katilin âkılesi deve sahiplerinden ise, katilin âkılesi üzerine yüz devedir. Bu konuda herkes arasında ihtilaf yoktur. Ancak develerin yaşları ve türleri konusunda ilim ehli arasında ihtilaf vardır. Bazıları şöyle demiştir: Bu diyet dört kısma ayrılır: Yirmi beş hakka, yirmi beş cezea, yirmi beş bint-i mehâd ve yirmi beş bint-i lebûn. Bu görüşü söyleyenlerden rivayet edildiğine göre, İbn Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti; dedi ki: Süfyân bize, Mansûr’dan, o da İbrahim’den, o da Ali’den rivayet etti. Ali şöyle dedi: Hata benzeri kasıtlı öldürmede otuz üç hakka, otuz üç cezea ve otuz dört seniyye ile o yıl bazil yaşına ulaşmış deve vardır. Hata öldürmede ise yirmi beş hakka, yirmi beş cezea, yirmi beş bint-i mehâd ve yirmi beş bint-i lebûn vardır. İbn Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti; dedi ki: Süfyân bize, Firâs ve Şeybânî’den, onlar da Şa‘bî’den, o da Ali b. Ebû Tâlib’den bunun benzerini rivayet etti. İbn Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti; dedi ki: Süfyân bize, Ebû İshak’tan, o da Âsım b. Damra’dan, o da Ali’den bunun benzerini rivayet etti.
Vâsıl b. Abdüla‘lâ bana rivayet etti; dedi ki: İbn Fudayl bize, Eş‘as b. Sivâ’dan, o da Şa‘bî’den, o da Ali’den rivayet etti. Ali şöyle dedi: Hataen öldürmede diyet yüz devedir ve dört kısma ayrılır. Sonra bunun benzerini zikretti. Başkaları ise şöyle demiştir: Diyet beş kısma ayrılır: Yirmi hakka, yirmi cezea, yirmi bint-i lebûn, yirmi benû lebûn ve yirmi bint-i mehâd. Bu görüşü söyleyenlerden rivayet edildiğine göre, Muhammed b. Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: İbn Ebû Adî bize, Saîd’den, o da Katâde’den, o da Ebû Miclez’den, o da Ebû Ubeyde’den, o da babasından, o da Abdullah b. Mes‘ûd’dan rivayet etti. Abdullah b. Mes‘ûd şöyle dedi: Hataen öldürmede yirmi hakka, yirmi cezea, yirmi bint-i lebûn, yirmi benû lebûn ve yirmi bint-i mehâd vardır. Vâsıl b. Abdüla‘lâ bana rivayet etti; dedi ki: İbn Fudayl bize, Eş‘as’tan, o da Âmir’den, o da Abdullah b. Mes‘ûd’dan rivayet etti. Abdullah b. Mes‘ûd şöyle dedi: Hataen öldürmede yüz deve vardır ve beş kısma ayrılır: Beşte biri cezea, beşte biri hakka, beşte biri bint-i lebûn, beşte biri bint-i mehâd ve beşte biri benû mehâd. Mücâhid b. Mûsâ bize rivayet etti; dedi ki: Yezîd bize rivayet etti; dedi ki: Süleyman et-Teymî bize, Ebû Miclez’den, o da Ebû Ubeyde’den, o da Abdullah’tan haber verdi. Abdullah şöyle dedi: Hata diyeti beş kısımdır: Beşte biri bint-i mehâd, beşte biri bint-i lebûn, beşte biri hakka, beşte biri cezea ve beşte biri benû mehâd.
Bu görüşü söyleyenler şu hadisle delil getirmişlerdir: Ebû Hişâm er-Rifâî bize rivayet etti; dedi ki: Yahyâ b. Ebû Zâide ve Ebû Hâlid el-Ahmer bize, Haccâc’dan, o da Zeyd b. Cübeyr’den, o da Haşef b. Mâlik’ten, o da Abdullah b. Mes‘ûd’dan rivayet etti: Peygamber hataen öldürme diyetinde onun beş kısım olmasına hükmetmiştir. Ebû Hişâm dedi ki: İbn Ebû Zâide şöyle dedi: Yirmi hakka, yirmi cezea, yirmi bint-i lebûn, yirmi bint-i mehâd ve yirmi benî mehâd. Ebû Hişâm bize rivayet etti; dedi ki: Yahyâ bize, babasından, o da Ebû İshak’tan, o da Alkame’den, o da Abdullah’tan rivayet etti ki, Abdullah da buna hükmetmiştir. Başkaları ise şöyle demiştir: Diyet dört kısımdır; fakat otuz hakka, otuz bint-i lebûn, yirmi bint-i mehâd ve yirmi erkek benû lebûndur. Bu görüşü söyleyenlerden rivayet edildiğine göre, İbn Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: Muhammed b. Bekr bana rivayet etti; dedi ki: Saîd bize, Katâde’den, o da Abd Rabbih’ten, o da Ebû İyâd’dan, o da Osman ve Zeyd b. Sâbit’ten rivayet etti. Onlar şöyle dediler: Hata benzeri kasıtlı öldürmede kırk gebe cezea, otuz hakka ve otuz bint-i mehâd vardır. Hataen öldürmede ise otuz hakka, otuz cezea, yirmi bint-i mehâd ve yirmi erkek benû lebûn vardır. İbn Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: İbn Ebû Adî bize, Saîd’den, o da Katâde’den, o da Saîd b. Müseyyeb’den, o da Zeyd b. Sâbit’ten rivayet etti. Zeyd b. Sâbit hata diyetinde şöyle dedi: Otuz hakka, otuz bint-i lebûn, yirmi bint-i mehâd ve yirmi erkek benû lebûn. İbn Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: İbn Usme bize rivayet etti; dedi ki: Saîd b. Beşîr bize, Katâde’den, o da Abd Rabbih’ten, o da Ebû İyâd’dan, o da Osman b. Affân’dan rivayet etti. Yine Saîd bize, Katâde’den, o da Saîd b. Müseyyeb’den, o da Zeyd b. Sâbit’ten bunun benzerini rivayet etti.
Ebû Ca‘fer der ki: Bu konuda doğru olan görüş şudur: Herkes, sırf hataen öldürmede deve sahipleri üzerine yüz deve gerektiği hususunda ittifak etmiştir. Sonra bu develerin yaşları konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bununla birlikte hepsi, diyetin kendisine gerekli olduğu kimse bakımından, zikrettiğimiz ve hakkında ihtilaf ettikleri yaşların en aşağısından daha aşağıya indirilemeyeceğinde ve en yukarısından daha yukarı çıkarılamayacağında ittifak etmişlerdir. Hepsi bu konuda ittifak ettiğine göre, hataen öldürme diyetini ödemesi gereken kimsenin, ihtilaf edenlerin ihtilaf ettikleri bu yaşlardan hangisini, diyet kendisine vacip olan kimseye verirse bunun yeterli olması gerekir. Çünkü Yüce Allah da, Resulü de bu konuda aşılmayacak veya altına düşülmeyecek belirli bir sınır koymamıştır. Ancak onların üzerinde ittifak ettikleri şey bundan müstesnadır. Bu konuda imamın, hüküm verirken bundan daha azına veya daha fazlasına hükmetmesi caiz değildir. Fakat bu sınırlar arasında iki taraf için faydalı gördüğü şeyi tercih etme hakkı vardır. Katilin âkılesi altın sahiplerinden ise, öldürülenin varislerinin onlar üzerinde bize göre bin dinar hakkı vardır. Belde âlimleri de bu görüştedir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, Ömer’in kendi döneminde deve diyetini altın sahipleri için takdir ettiği değerdir. Eğer katilin âkılesi deve bulamazsa, her zamanda develerin değeri takdir edilmelidir. Onlar şu rivayetle delil getirmişlerdir: İbn Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti; dedi ki: Süfyân bize, Eyyûb b. Mûsâ’dan, o da Mekhûl’den rivayet etti. Mekhûl şöyle dedi: Diyet yükselir ve düşerdi. Resûlullah vefat ettiğinde diyet sekiz yüz dinardı. Ömer, ondan sonra endişe etti ve onu on iki bin dirhem veya bin dinar yaptı. Her zaman altın sahipleri üzerine altın olarak bin dinar gerektiğini söyleyenler ise şöyle demişlerdir: Bu, Allah’ın Resulünün diliyle farz kıldığı bir farzdır; tıpkı deve sahiplerine deve diyetinin farz kılınması gibi. Dediler ki: Her çağ ve zamanda, şaz kalan kimse dışında, belde âlimlerinin onun bin dinardan fazla veya eksik olmayacağı hususundaki icması, bunun altın sahiplerine gerekli olan diyet olduğuna, deve sahiplerine deve diyetinin gerekli oluşu gibi açık bir delildir. Çünkü bu, yüz devenin değeri olsaydı, deve fiyatlarının değişmesiyle artar ve eksilirdi. Bu konudaki doğru görüş, delil olan icma sebebiyle, bizim zikrettiğimiz görüştür. Gümüş sahiplerine gümüş olarak gereken diyet ise bize göre on iki bin dirhemdir. Biz bunun gerekçelerini “İslâm Şeriatlerinin Hükümleri Hakkında Kısa Söz Kitabı” adlı eserimizde açıklamıştık. Başkaları ise gümüş sahiplerine gümüş olarak gerekenin yalnızca on bin dirhem olduğunu söylemişlerdir.
Aramızda kendileriyle antlaşma bulunan topluluğa mensup muâhedin diyetine gelince, ilim ehli bunun miktarı hakkında ihtilaf etmiştir. Bazıları onun diyetiyle hür müslümanın diyetinin aynı olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden rivayet edildiğine göre, Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: İshak bize rivayet etti; dedi ki: Bişr b. Serrî bize, İbrahim b. Sa‘d’dan, o da Zührî’den rivayet etti. Zührî’ye göre Ebû Bekir ve Osman, antlaşmalı oldukları zaman Yahudi ve Hristiyanın diyetini müslümanın diyeti gibi kabul ederlerdi. Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: İshak bize rivayet etti; dedi ki: Bişr b. Serrî bize, Destuvâî’den, o da Yahyâ b. Ebû Kesîr’den, o da Hakem b. Uyeyne’den rivayet etti. Hakem’e göre İbn Mes‘ûd, zimmî oldukları zaman Ehl-i Kitab’ın diyetini müslümanların diyeti gibi kabul ederdi. Muhammed b. Müsennâ bize rivayet etti; dedi ki: Muhammed b. Ca‘fer bize rivayet etti; dedi ki: Şu‘be bize, Hammâd’dan rivayet etti. Hammâd şöyle dedi: Abdülhamîd bana Ehl-i Kitab’ın diyeti hakkında sordu. Ben de ona İbrahim’in şöyle dediğini haber verdim: Onların diyetiyle bizim diyetimiz aynıdır. İbn Müsennâ bize rivayet etti; dedi ki: Ebû’l-Velîd bize rivayet etti; dedi ki: Hammâd bize, İbrahim ve Dâvûd’dan, onlar da Şa‘bî’den rivayet etti. Onlar şöyle dediler: Yahudi, Hristiyan ve Mecûsî’nin diyeti hür müslümanın diyeti gibidir. Yakub b. İbrahim bana rivayet etti; dedi ki: Huşeym bize, Muğîre’den, o da İbrahim’den rivayet etti. İbrahim şöyle dedi: Denilirdi ki, Yahudi, Hristiyan ve Mecûsî’nin zimmeti varsa diyeti müslümanın diyeti gibidir. Yakub bana rivayet etti; dedi ki: İbn Uleyye bize rivayet etti; dedi ki: İbn Ebû Necîh bize, Mücâhid ve Atâ’dan rivayet etti. Onlar şöyle dediler: Muâhedin diyeti müslümanın diyetidir. Süvâr b. Abdullah bize rivayet etti; dedi ki: Bişr b. Mufaddal bize rivayet etti; dedi ki: Mes‘ûdî bize, Hammâd’dan, o da İbrahim’den rivayet etti. İbrahim şöyle dedi: Müslümanın ve muâhedin diyeti aynıdır. Yakub bana rivayet etti; dedi ki: İbn Uleyye bize, Eyyûb’dan rivayet etti. Eyyûb şöyle dedi: Zührî’yi şöyle derken işittim: Zimmînin diyeti müslümanın diyetidir. Ebû Küreyb bize rivayet etti; dedi ki: İbn Ebû Zâide bize, Eş‘as’tan, o da Âmir’den rivayet etti. Âmir şöyle dedi: Zimmînin diyeti müslümanın diyeti gibidir. Ebû Küreyb bize rivayet etti; dedi ki: İbn Ebû Zâide bize, Saîd b. Ebû Arûbe’den, o da Ebû Ma‘şer’den, o da İbrahim’den bunun benzerini rivayet etti. Ebû Sâib bana rivayet etti; dedi ki: Ebû Muâviye bize, A‘meş’ten, o da İbrahim’den bunun benzerini rivayet etti. Abdülhamîd b. Beyân bize rivayet etti; dedi ki: Muhammed b. Yezîd bize, İsmail’den, o da Âmir’den haber verdi. Ona Hasan’ın “Mecûsînin diyeti sekiz yüz, Yahudi ve Hristiyanın diyeti dört bindir” dediği ulaşınca şöyle dedi: Onların diyeti birdir. İbn Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti; dedi ki: Süfyân bize, Kays b. Müslim’den, o da Şa‘bî’den rivayet etti. Şa‘bî şöyle dedi: Muâhedin ve müslümanın diyeti, kefaretleri bakımından aynıdır. İbn Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti; dedi ki: Süfyân bize, Mansûr’dan, o da İbrahim’den rivayet etti. İbrahim şöyle dedi: Muâhedin ve müslümanın diyeti aynıdır.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis onun diyeti müslümanın diyetinin yarısıdır. Bu görüşü söyleyenlerden rivayet edildiğine göre, İbn Müsennâ bize rivayet etti; dedi ki: Abdüla‘lâ bize rivayet etti; dedi ki: Dâvûd bize, Amr b. Şuayb’dan rivayet etti. Amr b. Şuayb, Yahudi ve Hristiyanın diyeti hakkında şöyle dedi: Ömer b. Hattâb onu müslümanın diyetinin yarısı yaptı; Mecûsî’nin diyeti ise sekiz yüzdür. Ben Amr b. Şuayb’a, “Hasan dört bin diyor” dedim. O da, “Belki bu daha önceydi” dedi ve şöyle ekledi: Mecûsî’nin diyetini köle derecesinde kabul etmiştir. Ebû Küreyb bize rivayet etti; dedi ki: Abdullah el-Eşcaî bize, Süfyân’dan, o da Ebû’z-Zinâd’dan, o da Ömer b. Abdülazîz’den rivayet etti. Ömer b. Abdülazîz şöyle dedi: Muâhedin diyeti müslümanın diyetinin yarısıdır.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis onun diyeti müslümanın diyetinin üçte biridir. Bu görüşü söyleyenlerden rivayet edildiğine göre, Vâsıl b. Abdüla‘lâ bana rivayet etti; dedi ki: İbn Fudayl bize, Mutarrif’ten, o da Ebû Osman’dan rivayet etti. Ebû Osman, Merv halkının kadısıydı. Dedi ki: Ömer, Yahudi ve Hristiyanın diyetini dört bin dört bin olarak belirledi. Ammâr b. Hâlid el-Vâsıtî bize rivayet etti; dedi ki: Yahyâ b. Saîd bize, A‘meş’ten, o da Sâbit’ten, o da Saîd b. Müseyyeb’den rivayet etti. Saîd b. Müseyyeb şöyle dedi: Ömer dedi ki: Hristiyanın diyeti dört bin, Mecûsî’nin diyeti sekiz yüzdür. Muhammed b. Müsennâ bize rivayet etti; dedi ki: Abdüssamed bize rivayet etti; dedi ki: Şu‘be bize, Sâbit’ten rivayet etti. Sâbit şöyle dedi: Saîd b. Müseyyeb’i şöyle derken işittim: Ömer dedi ki: Ehl-i Kitab’ın diyeti dört bin, Mecûsî’nin diyeti sekiz yüzdür. İbn Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti; dedi ki: Süfyân bize, Sâbit’ten, o da Saîd b. Müseyyeb’den rivayet etti ki, Ömer b. Hattâb böyle demiştir ve bunun benzerini zikretti. İbn Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: İbn Ebû Adî bize, Saîd’den, o da Katâde’den, o da Ebû Melîh’ten rivayet etti: Kendi kavminden bir adam bir Yahudi veya Hristiyana ok atıp onu öldürdü. Bu olay Ömer b. Hattâb’a götürüldü. Ömer ona diyet olarak dört bin ödetti. Yine aynı senedle Katâde’den, o da Saîd b. Müseyyeb’den rivayet edildiğine göre Saîd şöyle dedi: Ömer dedi ki: Yahudi ve Hristiyanın diyeti dört bin, dört bindir. Yakub b. İbrahim bana rivayet etti; dedi ki: Huşeym bize rivayet etti; dedi ki: Bazı arkadaşlarımız bize, Saîd b. Müseyyeb’den, o da Ömer’den bunun benzerini haber verdi. Huşeym bize, İbn Ebû Leylâ’dan, o da Atâ’dan, o da Ömer’den bunun benzerini rivayet etti. Huşeym bize rivayet etti; dedi ki: Yahyâ b. Saîd bize, Süleyman b. Yesâr’dan haber verdi. Süleyman b. Yesâr şöyle dedi: Yahudi ve Hristiyanın diyeti dört bin, Mecûsî’nin diyeti sekiz yüzdür. Süvâr b. Abdullah bize rivayet etti; dedi ki: Hâlid b. Hâris bize rivayet etti; dedi ki: Abdülmelik bize, Atâ’dan bunun benzerini rivayet etti. Hüseyin b. Ferec’den bana rivayet edildi; dedi ki: Ebû Muâz’ı şöyle derken işittim; dedi ki: Ubeyd bize rivayet etti; dedi ki: Dahhâk’ı, “Kim bulamazsa peş peşe iki ay oruç tutmalıdır” buyruğu hakkında şöyle derken işittim: Oruç, köle bulamayan kimse içindir. Diyet ise vaciptir; hiçbir şey onu düşürmez.
Yüce Allah’ın “Kim bulamazsa, Allah tarafından tevbenin kabulü için peş peşe iki ay oruç tutmalıdır. Allah hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir” buyruğunun teviline gelince: Yüce Allah’ın “Kim bulamazsa, peş peşe iki ay oruç tutmalıdır” sözüyle kastettiği şudur: Kim öldürdüğü mümin veya muâhed kimseyi hataen öldürmesi sebebiyle kefaret olarak azat edeceği mümin bir köle bulamazsa, yani onun bedelini ödemekte güçlük çeker ve buna imkân bulamazsa, “peş peşe iki ay oruç tutmalıdır.” Yani onun üzerine peş peşe iki ay oruç tutmak gerekir. Müfessirler bunun tevilinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bu konuda bizim söylediğimize benzer bir görüş söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden rivayet edildiğine göre, Muhammed b. Amr bana rivayet etti; dedi ki: Ebû Âsım bize, Îsâ’dan, o da İbn Ebû Necîh’ten, o da Mücâhid’den rivayet etti. Mücâhid, Allah’ın “Kim bulamazsa, peş peşe iki ay oruç tutmalıdır” buyruğu hakkında şöyle dedi: Mümin bir kimseyi hataen öldürmede azat edecek köle bulamayan kimse hakkındadır. Ebû Âsım, “azat” mı yoksa “azatlık” mı dediği konusunda şüphe etti. Mücâhid dedi ki: Bu ayet, bir mümini hataen öldüren Ayyâş b. Ebû Rebîa hakkında indirilmiştir.
Başkaları ise şöyle demiştir: İki ay oruç, hem diyet hem de köle azat etmenin yerine geçer. Dediler ki ayetin tevili şöyledir: Kim mümin bir köle ve ailesine teslim edeceği diyet bulamazsa, onun üzerine peş peşe iki ay oruç tutmak gerekir. Bu görüşü söyleyenlerden rivayet edildiğine göre, Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Süveyd b. Nasr bize rivayet etti; dedi ki: İbnü’l-Mübârek bize, Zekeriyyâ’dan, o da Şa‘bî’den, o da Mesrûk’tan rivayet etti. Mesrûk’a Nisâ sûresindeki “Kim bulamazsa, peş peşe iki ay oruç tutmalıdır” ayeti hakkında soruldu: İki ay oruç yalnızca köle azat etmenin yerine midir, yoksa diyet ve köle azat etmenin yerine midir? Mesrûk şöyle dedi: Kim bulamazsa, bu hem diyet hem de köle azat etmenin yerine olur. İbn Vekî‘ bize rivayet etti; dedi ki: Babam bize, Zekeriyyâ’dan, o da Âmir’den, o da Mesrûk’tan bunun benzerini rivayet etti.
Ebû Ca‘fer der ki: Bu konuda doğru olan görüş şudur: Oruç, diyetin değil, köle azat etmenin yerine geçer. Çünkü hata diyeti katilin âkılesi üzerinedir; kefaret ise katilin üzerinedir. Bu konuda, Peygamber’den nakledilen rivayete dayanarak delil ehlinin icması vardır. Dolayısıyla bir oruç tutanın orucu, malında başkasına gerekli olan bir yükümlülüğün yerine geçmez. İki ay oruçta peş peşe olma şartı ise, kişi bazı günlerini, oruç tutmasına engel olan bir mazeret olmaksızın iftar ederek kesmemelidir. Sonra Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah tarafından tevbenin kabulü için. Allah hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir.” Bunun anlamı şudur: Allah tarafından size bir kolaylık ve bağış olarak, mümin köle azat etme farzını yerine getirmekte güçlük çektiğinizde onu hafifletip üzerinize peş peşe iki ay oruç tutmayı gerekli kılmasıdır. “Allah hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir” buyruğunun anlamı ise şudur: Allah, kullarına yüklediği farzlarda ve diğer hususlarda onların yararına olanı daima bilendir; onlar hakkında hükmettiği ve dilediği şeylerde hikmet sahibidir.
Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…