Hani Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti. Onlar: Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz, dediler. Allah dedi ki: Şüphesiz ben sizin bilmediklerinizi bilirim.
Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve (ve) iz (hani) kâle (demişti) rabbuke (Rabbin) lil-melâiketi (meleklere) innî (şüphesiz ben) câ‘ilun (yaratacağım) fî (yeryüzünde) l-ardi (yeryüzünde) halîfeten (bir halife) kâlû (dediler) e-tec‘alu (oraya mı yerleştireceksin) fîhâ (onda) men (kimseyi ki) yufsidu (bozgunculuk yapar) fîhâ (orada) ve (ve) yesfikud (döker) d-dimâe (kanları) ve (hâlbuki) nahnu (biz) nusebbihu (tesbih ederiz) bi-hamdike (seni hamd ile) ve (ve) nukaddisu (seni takdis ederiz) lek (senin için) kâle (dedi) innî (şüphesiz ben) a‘lemu (bilirim) mâ (şeyi ki) lâ (siz) ta‘lemûn (bilmezsiniz)
Mukatil Tefsiri
“Ve hani” buyruğu, “ve o vakit” anlamındadır. “Rabbin meleklere demişti ki: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” Bunun sebebi şudur: Allah Teâlâ melekleri ve cinleri, şeytanlar ile insanlardan önce yaratmıştı; insan ise Âdem’dir. Cinleri yeryüzünün sakinleri, melekleri ise göklerin sakinleri yaptı. Cinler arasında fitne ve haset ortaya çıktı ve birbirleriyle savaştılar. Bunun üzerine Allah, dünya semasının ehlinden “cin” denilen bir ordu gönderdi. Allah’ın düşmanı İblis de onlardandı. Hepsi ateşten yaratılmıştı. Bunlar cennetin bekçileriydi ve başlarında İblis bulunuyordu. Yeryüzüne indiler; fakat yeryüzünde kendilerine gökte yüklendikleri kadar ibadet yüklenmedi. Bu yüzden yeryüzünde kalmayı sevdiler. Allah Teâlâ onlara şöyle vahyetti: “Ben yeryüzünde sizden başka bir halife yaratacağım ve sizi kendi katıma yükselteceğim.” Onlar bunu hoş görmediler; çünkü melekler içinde amelleri en az olanlar kendileriydi.
Bunun üzerine dediler ki: “Orada bozgunculuk yapacak birini mi yaratacaksın?” Yani yeryüzünde günah işleyecek birini mi yaratacaksın? “Ve kan dökecek” buyruğu ise, cinlerin yaptığı gibi haksız yere kan dökecek anlamındadır. “Biz ise seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” buyruğu hakkında ise şöyle denilmiştir: Biz seni emrinle zikrediyoruz. Bunun benzeri Allah Teâlâ’nın şu buyruğudur: “Gök gürültüsü O’nu hamdiyle tesbih eder.” (Ra‘d 13:13); yani O’nu emriyle zikreder. “Seni takdis ediyoruz” buyruğu ise sana namaz kılıyor ve emrini yüceltiyoruz anlamındadır.
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Şüphesiz ben sizin bilmediğinizi bilirim.” (Bakara 30) Yani benim ilmimde siz göğün sakinleri olacaksınız; Âdem ve onun soyundan gelenler de yeryüzünün sakinleri olacaklar. Onlardan beni hamdimle tesbih eden ve bana kulluk edenler bulunacaktır.
Bunun ardından Allah Teâlâ Âdem’i kırmızı ve beyaz topraktan, tuzlu ve tatlı balçıktan yarattı. Bu sebeple onun soyundan beyaz, kırmızı ve siyah; mümin ve kâfir insanlar meydana geldi. İblis bu sureti kıskandı ve yanında bulunan meleklere şöyle dedi: “Şu yaratılmışı görüyor musunuz? Yaratılışı bakımından bunun benzeri hiçbir mahlûk görmediniz. Eğer bu bana üstün kılınırsa ne yaparsınız?” Onlar: “Allah’ın emrine işitir ve itaat ederiz” dediler. Allah’ın düşmanı İblis ise içinden şunu gizledi: Eğer Âdem bana üstün kılınırsa ona itaat etmeyecek ve onu mutlaka saptıracağım.
Âdem kırk yıl boyunca şekillendirilmiş bir balçık hâlinde bırakıldı. İblis onun arkasından girip ağzından çıkıyor ve şöyle diyordu: “Ben ateşim, bu ise içi boş balçıktır. Ateş balçığa üstün gelir; ben de mutlaka ona üstün geleceğim.” İşte Allah Teâlâ’nın şu buyruğu buna işaret eder: “Andolsun, İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı; müminlerden bir grup dışında ona uydular.” (Sebe’ 34:20) Yani o gün söylediği “Mutlaka ona üstün geleceğim” ve “Onun soyunu kuşatacağım” sözüdür; yani soyunu, çok azı hariç, tamamen ele geçireceğim demektir.
Sonra Allah ruha şöyle buyurdu: “Bu bedene gir.” Ruh ise: “Ey Rabbim! Beni bu karanlık bedene nasıl sokarsın?” dedi. Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurdu: “Ona istemeyerek gir.” Ruh istemeyerek girdi ve ondan yine istemeyerek çıkacaktır. Daha sonra ruh baş tarafından ona üflendi. Ruh bedeninde dolaşmaya başladı ve göbek hizasına kadar ulaştığında Âdem oturmak istedi. Bu da Allah Teâlâ’nın şu buyruğunun anlamıdır: “İnsan çok acelecidir.” (İsrâ 17:11). Ruh dolaşmaya devam etti ve ayak parmaklarına kadar ulaştı. Oradan çıkmak istedi fakat bir çıkış yolu bulamadı; bunun üzerine tekrar başa döndü ve burun deliklerinden çıktı. O sırada Âdem hapşırdı ve “Elhamdülillah” dedi. Bu onun söylediği ilk söz oldu. Rabbi ona şöyle karşılık verdi: “Allah sana rahmet etsin. Seni bunun için yarattım; beni hamdimle tesbih edesin ve beni takdis edesin diye.” Böylece Allah’ın rahmeti Âdem’e öncelik etmiş oldu.
Taberi Tefsiri
Ebû Ca‘fer dedi ki: Basralı olup Arap dillerini bildiği söylenen bazı kimseler, Allah’ın “Rabbin meleklere dediği zaman” sözünün tevilinin “Rabbin meleklere dedi” olduğunu, “iz” edatının fazlalık ifade eden harflerden olduğunu ve anlam bakımından çıkarılabileceğini ileri sürmüştür. Bu görüşüne de Esved b. Ya‘fer’in şu beytini delil getirmiştir: “İşte bu, onu anmak için tadı tuzu kalmamış bir şeydir; zaman ise iyiliğin ardından bozukluğu getirir.” Sonra da bunun anlamının “Bu, onu anmak için tadı tuzu kalmamış bir şeydir” olduğunu söylemiştir. Yine Abdümenâf b. Rib‘ el-Hüzelî’nin şu beytini delil getirmiştir: “Onları Katâide’ye soktukları zaman, ürkek develeri sürer gibi sürüp götürdüler.” Bunun anlamının da “Onları Katâide’ye soktular” olduğunu söylemiştir.
Ebû Ca‘fer dedi ki: İş bu kimsenin söylediği gibi değildir. Çünkü “iz” bazen karşılık ve ceza anlamı taşıyan, zaman bakımından bilinmeyen bir vakte delalet eden bir harftir. Söz içinde bir anlama delil olan bir harfi geçersiz saymak caiz değildir. Çünkü birinin “Bu fazlalık anlamındadır” demesi ile, başka birinin “Konuşmada söylenen her şey, kastedilen manaya delil olsa bile fazlalıktır” demesi aynı şeydir. Esved b. Ya‘fer’in beytinde “izâ”nın fazlalık anlamında olduğunu iddia eden kimsenin anlaşılır bir dayanağı yoktur. Bilakis o kelime sözden çıkarılsa, Esved b. Ya‘fer’in “İşte bu, onu anmak için tadı tuzu kalmamış bir şeydir” sözünde kastettiği anlam bozulur. Çünkü o, “fe izâ” sözüyle içinde bulundukları hâli ve geçip gitmiş yaşayışlarını kastetmiştir. “Bu” sözüyle de daha önce vasfettiği hayatına işaret etmiş ve “onu anmanın tadı yoktur, üstünlüğü yoktur” demek istemiştir; çünkü zaman, o iyiliğin ardından bozukluğu getirmiştir.
Aynı şekilde Abdümenâf b. Rib‘in “Onları Katâide’ye soktukları zaman…” sözünden “izâ” çıkarılsa, sözün anlamı bozulur. Çünkü anlam şudur: “Onları Katâide’ye soktukları zaman, sürü hâlinde soktular.” “Onları sürü hâlinde soktular” sözü, hazfedilen manaya delalet etmiş; “izâ” bu manayı gösterdiği için onu ayrıca zikretmeye ihtiyaç kalmamış ve hazfedilmiştir. Arapların benzeri yerlerde yaptıklarını kitabımızın önceki kısımlarında açıklamıştık. Nitekim Nemir b. Tevleb şöyle demiştir: “Ölümden korkan kimseye, nerede olursa olsun, ölüm mutlaka ulaşacaktır.” O, “nereye giderse gitsin” demek istemiştir. Arapların “Sana önce ve sonra geldim” demeleri de böyledir; bununla “bundan önce ve bundan sonra” demek isterler. “İzâ”da da durum böyledir. Bir kişi “Kardeşin sana ikram ederse sen de ona ikram et; etmezse hayır” derken, “Eğer sana ikram etmezse sen de ona ikram etme” demek ister. Başka bir şairin şu sözü de bu türdendir: “İşte bu sana zarar vermez; ister bol bağışlı bir günde olsun, ister kıtlık gününde olsun.” Bu, Esved b. Ya‘fer’in beytinde zikrettiğimiz anlamın benzeridir.
Allah’ın “Rabbin meleklere dediği zaman” sözünde de “iz” çıkarılıp sözden atılsa, söz içinde “iz” bulunduğu hâlde taşıdığı anlamdan başka bir anlama döner. Bir kimse “Bunun anlamı nedir? Öncesinde üzerine atfedilecek bir söz yokken ‘iz’i buraya getiren nedir?” derse, ona şöyle denilir: Daha önce açıkladığımız üzere Allah, “Siz ölüler iken sizi dirilten Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz?” (Bakara 28) sözüyle ve bundan sonraki ayetlerle muhataplarına hitap etmiş, onları kötü fiillerinden ve Allah’ın kendilerine ve atalarına verdiği nimetlere rağmen sapıklık üzerinde durmalarından dolayı azarlayıp yaptıklarını çirkin göstermiştir. Allah, kendilerine ve atalarına verdiği nimetleri sayarak, atalarından Allah’a isyan içinde helak olanların yoluna girmemeleri için onları kendi azabıyla hatırlatmış; aksi takdirde onları da cezalandırmada onların yolundan götüreceğini bildirmiştir. Yine onlardan tövbe edenlere karşı lütufla muamele ettiğini hatırlatmıştır ki, onlardan da dönüş istesin.
Allah’ın onlara saydığı nimetlerden biri, yeryüzünde bulunanların tamamını onlar için yaratması, göklerdeki güneşi, ayı, yıldızları ve diğer faydaları onlar ve onlarla birlikte bütün Âdemoğulları için yararlı kılmasıdır. Dolayısıyla “Siz ölüler iken sizi dirilten, sonra sizi öldürecek, sonra sizi diriltecek ve sonra O’na döndürüleceksiniz” (Bakara 28) sözünün içinde şu anlam vardır: “Size verdiğim nimetimi hatırlayın; sizi hiçbir şey değilken yarattığım, yeryüzünde bulunanların tamamını sizin için yarattığım ve gökte bulunanları sizin için düzenlediğim zamanı hatırlayın.” Sonra Allah, “Rabbin meleklere dediği zaman” sözünü, “Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz?” sözünün gerektirdiği bu manaya bağlamıştır. Çünkü bu söz, anlattığım gibi “Sizlere nimetimi hatırlayın; size şöyle şöyle yaptığım zamanı hatırlayın; babanız Âdem’e yaptığımı da hatırlayın; meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dediğim zamanı hatırlayın” anlamını gerektiriyordu.
Bir kimse “Buna Arap sözünde benzer bir örnek var mıdır ki söylediğinin doğruluğunu bilelim?” derse, ona şöyle denilir: Evet, sayılamayacak kadar çoktur. Bunlardan biri şairin şu sözüdür: “Gerçekten sen, Su‘eylibât’ta ve Beydân’da hızlı giden güçlü bir dişi deve görmeyeceksin; güneş henüz çocuk gibi yeni doğmuşken vadinin bazı boğazlarında yükleri yetişip yakalayacak birini de görmeyeceksin.” Şair “ve yetişip yakalayacak birini de” demiştir; oysa öncesinde lafız olarak üzerine atfedilecek bir fiil veya onun i‘rabına döndürülecek açık bir kelime geçmemiştir. Fakat öncesinde “len” ile olumsuz yapılmış bir fiil, sözde aranan manaya ve hazfedilmiş unsura delalet ettiği için, açıkta bulunan sözün delaletiyle hazfedilen şeyi zikretmeye ihtiyaç kalmamıştır. Böylece söz, anlam ve i‘rab bakımından, hazfedilen unsur açıkça zikredilmiş gibi işlem görmüştür. Çünkü şairin “Gerçekten sen Su‘eylibât’ta görmeyeceksin” sözü, “Gerçekten sen gören biri olmayacaksın” anlamındadır. Bu yüzden “yetişip yakalayan” sözünü “görmeyeceksin”in yerine döndürmüştür; sanki “değilsin” ve “bâ” harfi sözde mevcutmuş gibidir. Allah’ın “Rabbin meleklere dediği zaman” sözü de böyledir. Çünkü bundan önce Allah, muhataplarına kendileri ve ataları için geçmişte yaptığı iyilikleri ve nimetleri hatırlatmıştı. “Rabbin meleklere dediği zaman” sözü ve ondan sonrası da onlara sayılan ve önemleri hatırlatılan nimetlerden biri olunca, “iz” bir önceki mananın yerine döndürülmüştür. Bu önceki sözün anlamı “Benim şu nimetimi hatırlayın; meleklere şöyle dediğim şu nimetimi de hatırlayın” şeklindeydi. Birinci ifade “iz” anlamını gerektirdiği için, “iz” onun yerine atfedilmiştir. Bu, şairin “ve yetişip yakalayacak birini de” sözünde açıkladığımız gibidir.
Allah Teâlâ’nın “meleklere” sözüne gelince, Ebû Ca‘fer dedi ki: “Melâike”, “melek” kelimesinin çoğuludur. Ancak tekilinin hemzesiz kullanımı Arapların sözünde hemzeli kullanımından daha yaygın ve daha meşhurdur. Onlar tekil için “meleklerden bir melek” derler; hemzeyi düşürürler ve isim hemzeli olsaydı sakin olacak olan lâm harfini harekeli yaparlar. Onu fetha ile harekelerler; çünkü düşen hemzenin harekesini, ondan önceki sakin harfe naklederler. Tekili çoğul yaptıklarında ise kelimeyi aslına döndürür ve hemze ile “melâike” derler. Araplar dillerinde buna benzer şeyleri çok yaparlar. Hemzeli olan bir kelimedeki hemzeyi bir durumda bırakırlar, başka bir durumda hemzeyle söylerler. Mesela “Ben falancayı gördüm” anlamında “raeytü” derler ve burada hemze kullanımı yaygındır. Sonra “görürüz, görürsün, görür” anlamlarında hemzeyi terk ederek “nerâ, terâ, yerâ” derler. Böylece muzari fiilde ve benzerlerinde hemzenin terk edilmesi yaygın hâle gelir; hemze ise aslında mevcut olduğu hâlde bu kullanımlarda şaz kalır. “Melek” ve “melâike”de de durum böyledir. Tekilde hemzenin terk edilmesi, çoğulda ise hemzenin kullanılması yaygınlaşmıştır. Bazen tekil de hemzeli gelir. Şair şöyle demiştir: “Sen insan değilsin; fakat göğün ortasından inen bir meleksin.”
Tekil için “me’lek” de denilebilir. Bu, “cebeze/cezebe”, “şe’mel/şem’el” ve benzeri harfleri yer değiştirmiş kelimelere benzer. Ancak tekile “me’lek” denildiğinde, çoğulu yapılınca “meâlik” denilmesi gerekir. Ben böyle bir çoğulu işitilmiş olarak bilmiyorum. Fakat onlar “melâik” ve “melâike” de derler; tıpkı “eş‘as” kelimesini “eşâis” ve “eşâise”, “mismâ‘” kelimesini “mesâmi‘” ve “mesâmi‘a” şeklinde çoğul yaptıkları gibi. Ümeyye b. Ebî Salt da onların çoğulunu böyle kullanarak şöyle demiştir: “Orada Allah’ın kullarından bir topluluk vardır; meleklerdir, boyun eğdirilmişlerdir, oysa onlar zorludurlar.”
“Mel’ek” kelimesinin aslı “risalet”, yani elçilik ve mesajdır. Nitekim Adî b. Zeyd el-İbâdî şöyle demiştir: “Nu‘mân’a benden bir mesaj ulaştır: Hapsedilişim ve bekleyişim çok uzadı.” Bu söz diğer dilde “me’lek” şeklinde de okunmuştur. “Mel’ek” diyen kimseye göre kelime, “ona mesaj gönderdi” anlamındaki “leeke ileyhi yel’ekü” fiilinden “mef‘al” kalıbındadır. “Me’lek” diyen kimseye göre ise kelime, “ona mesaj gönderdim” anlamındaki “elektü ileyhi âlüku” fiilinden gelir; “me’leke” ve “elûk” da bu anlamdadır. Lebîd b. Rebîa şöyle demiştir: “Annesinin bir haberle gönderdiği bir çocuk geldi; biz de istediğini verdik.” Bu, “elektü” kökündendir. Nâbiğa ez-Zübyânî’nin şu sözü de bundandır: “Ey Uyeyne, benden sana bir söz ulaştır; raviler onu sana benden götürecektir.” Abd Benî Hasḥâs da şöyle demiştir: “Ey genç, Allah ömrünü uzun etsin; ona benden, bize hediye olarak gelen bir işaretle haber götür.” Bununla “mesajımı ona ulaştır” demek istemiştir. Meleklerin “melâike” diye adlandırılması da risalet sebebiyledir; çünkü onlar Allah ile peygamberleri ve Allah’ın kullarından gönderildikleri kimseler arasında Allah’ın elçileridir.
Allah Teâlâ’nın “Ben yeryüzünde…” sözüne gelince, “Ben yaratacağım” ifadesi hakkında tevil ehli ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun anlamının “Ben yapacağım” olduğunu söylemiştir. Bunu söyleyenlerden nakil şöyledir: Kâsım b. Hasan bize rivayet etti ve şöyle dedi: Hüseyin bize rivayet etti. Haccâc bana Cerîr b. Hâzim’den, Mübârek’ten, Hasan’dan ve Ebû Bekir el-Hüzelî’den, o da Hasan ve Katâde’den rivayet etti. Onlar şöyle dediler: Allah meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dedi; yani “Ben bunu yapacağım” dedi. Bazıları ise bunun anlamının “Ben yaratacağım” olduğunu söylemiştir. Bunu söyleyenlerden nakil şöyledir: Müncâb b. Hâris’ten bana nakledildi; o şöyle dedi: Bişr b. Umâre, Ebû Ravk’tan rivayet etti. Ebû Ravk şöyle dedi: Kur’an’da geçen her “ceale” sözü “yarattı” anlamındadır. Ebû Ca‘fer dedi ki: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” sözünün doğru tevili, “Yeryüzünde bir halife görevlendireceğim, orada bir halef kılacağım” şeklindedir. Bu, Hasan ve Katâde’nin sözünün teviline daha yakındır.
Allah’ın bu ayette zikrettiği yerin Mekke olduğu da söylenmiştir. Bunu söyleyenlerden nakil şöyledir: İbn Humeyd bize rivayet etti ve şöyle dedi: Cerîr, Atâ’dan, o da İbn Sâbit’ten rivayet etti. Nebi şöyle buyurmuştur: “Yeryüzü Mekke’den yayılmıştır. Melekler Beyt’i tavaf ediyordu; onu ilk tavaf edenler onlardır. Allah’ın ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ buyurduğu yer de orasıdır. Bir peygamberin kavmi helak olup kendisi ve salih kimseler kurtulduğunda, o ve beraberindekiler oraya gelir, ölünceye kadar Allah’a orada ibadet ederdi. Nûh, Hûd, Sâlih ve Şuayb’ın kabirleri Zemzem ile rükün ve makam arasındadır.”
Allah Teâlâ’nın “halife” sözüne gelince: Halife, “falanca bu işte falancanın yerine geçti” sözünden gelen “faîle” kalıbındadır; yani ondan sonra onun makamına geçti. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Sonra onların ardından sizi yeryüzünde halifeler yaptık ki nasıl amel edeceğinize bakalım.” (Yûnus 14). Bununla, “Sizi yeryüzünde onların yerine geçirdi ve onlardan sonra halifeler yaptı” demek istemiştir. Bu sebeple en büyük yöneticiye de “halife” denilmiştir; çünkü kendisinden öncekinin yerine geçmiş, onun makamında işi üstlenmiş ve ondan sonra halef olmuştur. Bundan “halife halef oldu” denilir; “hilâfet” ve “halîf” mastarları kullanılır. İbn İshak bu konuda şöyle derdi: İbn Humeyd bize rivayet etti ve şöyle dedi: Seleme, İbn İshak’tan rivayet etti. İbn İshak, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” sözü hakkında şöyle dedi: “Yani orada oturacak, orayı imar edecek ve orada yaşayacak, sizden olmayan bir yaratık.” İbn İshak’ın halifenin anlamı hakkında söylediği şey, her ne kadar Allah’ın meleklere yeryüzünde onu mesken edinecek bir halife yaratacağını haber verdiği doğru olsa da, kelimenin tam tevili değildir. Onun anlamı, önce açıkladığım gibidir.
Bize biri “Âdemoğullarından önce yeryüzünde onu imar eden kim vardı ki, Âdemoğulları onun yerine geçmiş ve yeryüzünde onun halefi olmuş olsun?” derse, ona şöyle denilir: Tevil ehli bu konuda ihtilaf etmiştir. Ebû Küreyb bize rivayet etti ve şöyle dedi: Osman b. Saîd bize rivayet etti. Bişr b. Umâre, Ebû Ravk’tan, o da Dahhâk’tan, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: Yeryüzünde ilk oturanlar cinlerdi. Onlar orada bozgunculuk yaptılar, kan döktüler ve birbirlerini öldürdüler. Bunun üzerine Allah onlara İblis’i, meleklerden bir orduyla gönderdi. İblis ve beraberindekiler onları öldürdü; onları deniz adalarına ve dağların uçlarına sürdüler. Sonra Allah Âdem’i yarattı ve onu yeryüzüne yerleştirdi. Bu yüzden “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” buyurdu. Bu görüşe göre anlam şudur: “Ben yeryüzünde cinlerin yerine geçecek, orada oturacak ve orayı imar edecek bir halife yaratacağım.”
Müsennâ bana rivayet etti ve şöyle dedi: İshak bize rivayet etti. Abdullah b. Ebî Ca‘fer, babasından, o da Rebî‘ b. Enes’ten rivayet etti. Rebî‘, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” ayeti hakkında şöyle dedi: Allah melekleri çarşamba günü yarattı, cinleri perşembe günü yarattı, Âdem’i cuma günü yarattı. Cinlerden bir topluluk küfre düştü. Bunun üzerine melekler onların üzerine yeryüzüne iner ve onlarla savaşırdı. Böylece yeryüzünde kanlar döküldü ve bozgunculuk meydana geldi.
Bazıları ise “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” sözünün anlamının, “Birbirinin yerine geçecek halefler yaratacağım” olduğunu söylemiştir. Onlara göre bunlar Âdem’in çocuklarıdır; babaları Âdem’in yerine geçerler ve onlardan her nesil kendisinden önce geçen neslin yerine geçer. Bu, Hasan el-Basrî’den nakledilen bir görüştür. Buna benzer bir rivayet de şöyledir: Muhammed b. Beşşâr bana rivayet etti ve şöyle dedi: Ebû Ahmed ez-Zübeyrî bize rivayet etti. Süfyân, Atâ b. Sâib’den, o da İbn Sâbit’ten rivayet etti. İbn Sâbit, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım. Onlar, ‘Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?’ dediler” sözü hakkında şöyle dedi: “Bununla Âdemoğullarını kastediyorlardı.” Yûnus bana rivayet etti ve şöyle dedi: İbn Vehb bize haber verdi. İbn Zeyd şöyle dedi: Allah meleklere şöyle dedi: “Ben yeryüzünde bir yaratık yaratmak ve orada bir halife kılmak istiyorum.” O gün Allah’ın meleklerden başka yaratığı yoktu; yeryüzünde de hiçbir yaratık yoktu. Bu söz, Hasan’dan nakledilen manayı da taşıyabilir. Ayrıca İbn Zeyd’in, Allah’ın meleklere yeryüzünde kendisi için bir halife kılacağını, bu halifenin yaratıkları arasında Allah’ın hükmüyle hükmedeceğini haber verdiğini kastetmiş olması da mümkündür. Buna benzer bir rivayet şöyledir: Mûsâ b. Hârûn bana rivayet etti ve şöyle dedi: Amr b. Hammâd bize rivayet etti. Esbât, Süddî’den bir haber içinde rivayet etti. Süddî bunu Ebû Mâlik’ten, Ebû Sâlih’ten, İbn Abbas’tan, Mürre’den, İbn Mes‘ûd’dan ve Nebi’nin ashabından bazı kimselerden nakletmiştir. Allah meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” deyince onlar, “Rabbimiz, bu halife nasıl biri olacak?” dediler. Allah şöyle dedi: “Onun bir zürriyeti olacak; yeryüzünde bozgunculuk yapacaklar, birbirlerine haset edecekler ve birbirlerini öldürecekler.”
Bu rivayete göre ayetin tevili şudur: “Ben yeryüzünde benden bir halife yaratacağım; o, yaratıklarım arasında benim yerime hükmümle hükmedecek.” Bu halife Âdem ve Allah’a itaatte ve yaratıkları arasında adaletle hükmetmede onun makamına geçenlerdir. Haksız yere bozgunculuk yapmak ve kan dökmek ise Allah’ın halifelerinden değil, Âdem’den ve Allah’ın kulları arasında onun makamına geçenlerden başkalarındandır. Çünkü bu iki rivayet sahibi, melekler “Bu halife nasıl olacak?” diye sorunca Allah’ın, “Onun bozgunculuk yapacak, birbirlerine haset edecek ve birbirlerini öldürecek bir zürriyeti olacak” dediğini haber vermiştir. Böylece haksız yere bozgunculuk ve kan dökmeyi halifesine değil, halifesinin zürriyetine nispet etmiş ve halifesini bundan ayrı tutmuştur.
Bu tevil, halife anlamı bakımından Hasan’dan nakledilen görüşe bir yönden aykırı olsa da, başka bir yönden onunla uyumludur. Uyumluluğu şudur: Bu görüş sahipleri de, yeryüzünde bozgunculuğu ve kan dökmeyi halifenin dışında kalanlara nispet ederler. Aykırılığı ise şudur: Onlar hilafeti, Allah’ın Âdem’i yeryüzünde halife kılması anlamıyla Âdem’e nispet ederler; Hasan ise hilafeti, çocuklarının birbirinin yerine geçmesi, bir neslin kendisinden önceki neslin makamına geçmesi anlamıyla Âdem’in çocuklarına nispet eder. Hasan’ın görüşünde bozgunculuk ve kan dökme halifeye nispet edilir. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” sözünü Hasan’dan nakledilen bu şekilde tevil edenleri bu görüşe sevk eden sebep şudur: Onlar, Allah “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” deyince meleklerin “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” sözünü, Allah’ın yeryüzünde yaratacağını haber verdiği halife hakkında söylediklerini düşünmüşlerdir. Çünkü meleklerle Rableri arasındaki konuşma onun hakkında cereyan etmiştir.
Onlar şöyle dediler: Durum böyle olunca ve Allah Âdem’i yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan ve kan dökmekten uzak tutup onu bundan temizlediğine göre, Allah’ın bununla kastettiği kişinin Âdem’den başkası olduğu anlaşılır. Böylece yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve kan dökecek halifenin Âdem değil, bunu yapan çocukları olduğu sabit olur. Allah’ın zikrettiği hilafetin anlamı da, anlattığımız gibi, onlardan bir neslin başka bir neslin yerine geçmesidir.
Bu sözü söyleyenler ve ayeti bu şekilde tevil edenler, tevil yolunu gözden kaçırmışlardır. Çünkü melekler, Rableri onlara “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediğinde, cevaplarında bozgunculuğu ve kan dökmeyi Rablerinin yeryüzündeki halifesine nispet etmediler. Aksine, “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Rablerinin onlara, halifesinin, içlerinden bozgunculuk ve kan dökme meydana gelecek bir zürriyeti olacağını bildirmiş olması mümkündür. Bunun üzerine onlar da, İbn Mes‘ûd, İbn Abbas ve kendilerinden bu görüşü naklettiğimiz tevil ehlinin söylediği gibi, “Ey Rabbimiz, orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın?” demişlerdir.
Allah Teâlâ’nın “Onlar, ‘Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?’ dediler” sözünün tevili hakkında Ebû Ca‘fer dedi ki: Bir kimse şöyle derse: Allah meleklere yeryüzünde bir halife yaratacağını haber verdiğinde melekler nasıl “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler? O sırada Âdem de zürriyeti de henüz yaratılmamıştı ki onların ne yapacaklarını görerek bilsinler. Acaba onlar gaybı mı bildiler de bunu söylediler? Yoksa bunu zanna dayanarak mı söylediler? Eğer zanna dayanarak söyledilerse bu, onların zanla şahitlik etmeleri ve bilmedikleri şey hakkında konuşmaları olur ki bu onların sıfatı değildir. Öyleyse onların Rablerine bu sözü söylemelerinin yönü nedir?
Buna şöyle cevap verilir: Tevil âlimleri bu konuda çeşitli görüşler söylemişlerdir. Biz onların bu konudaki sözlerini zikredecek, sonra delil bakımından en doğru ve hüccet bakımından en açık olanını bildireceğiz.
İbn Abbas’tan bu konuda şöyle rivayet edilmiştir: Ebû Küreyb bize rivayet etti ve şöyle dedi: Osman b. Saîd bize rivayet etti. Bişr b. Umâre, Ebû Ravk’tan, o da Dahhâk’tan, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: İblis, melekler arasında “cin” denilen bir topluluktandı. Melekler içinde onlar yakıcı ateşten yaratılmışlardı. İblis’in adı Hâris idi ve cennetin hazinedarlarından biriydi. Bütün melekler nurdan yaratılmıştı; bu topluluk ise farklıydı. Kur’an’da zikredilen cinler de alevli ateşten yaratılmıştı; bu, ateşin alevlendiğinde ucunda bulunan dilidir. İnsan ise çamurdan yaratılmıştır. Yeryüzünde ilk oturanlar cinlerdi; orada bozgunculuk yaptılar, kan döktüler ve birbirlerini öldürdüler. Bunun üzerine Allah onlara karşı İblis’i, meleklerden bir orduyla gönderdi. Bunlar “cin” denilen o topluluktu. İblis ve beraberindekiler onları öldürdü, onları deniz adalarına ve dağların uçlarına sürdü. İblis bunu yapınca kendi içinde gurura kapıldı ve “Kimsenin yapmadığı bir iş yaptım” dedi.
Allah onun kalbinde olanı gördü, fakat onunla birlikte bulunan melekler bunu görmedi. Bunun üzerine Allah, onunla beraber olan meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dedi. Melekler de cevap olarak, “Cinler bozgunculuk yaptığı ve kan döktüğü gibi, orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Biz zaten bu yüzden onların üzerine gönderilmiştik” dediler. Allah, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” buyurdu. Yani “Ben, İblis’in kalbinde sizin bilmediğiniz kibri ve gururu gördüm” demek istedi.
Sonra Âdem’in toprağının getirilmesi emredildi. Allah Âdem’i yapışkan çamurdan yarattı. “Lâzib”, yapışkan ve katı demektir. Bu çamur, kötü kokulu, şekillenmiş balçıktandı. Balçık, topraktan sonra bu hâle gelmişti. Allah Âdem’i eliyle yarattı. Âdem kırk gece boyunca yere bırakılmış bir beden olarak kaldı. İblis ona gelir, ayağıyla vurur, beden de ses çıkarırdı. Allah’ın “Pişmiş çamur gibi ses çıkaran kuru balçıktan” sözü budur. Yani içi boş ve tok olmayan şey gibi ses çıkarıyordu. İblis onun ağzından girip arkasından çıkar, arkasından girip ağzından çıkardı. Sonra şöyle derdi: “Sen bu ses için yaratılmış bir şey değilsin; mutlaka bir şey için yaratıldın. Eğer sana musallat edilirsem seni helak ederim; eğer sen bana musallat edilirsen sana mutlaka isyan ederim.”
Allah ona ruhundan üfleyince, üfürük baş tarafından geldi. Ruh bedeninde nereye ulaştıysa orası et ve kan oldu. Üfürük göbeğine ulaşınca bedenine baktı ve gördüğü güzellik hoşuna gitti. Ayağa kalkmak istedi fakat gücü yetmedi. Allah’ın “İnsan aceleci yaratılmıştır” sözü budur. Yani o, sıkıntıya dayanamayan, sevinçte de darlıkta da sabrı az olan bir varlıktır. Üfürük bedeninde tamamlanınca hapşırdı ve Allah’ın ilhamıyla “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır” dedi. Allah da ona, “Allah sana merhamet etsin ey Âdem” buyurdu.
Sonra Allah, özellikle İblis’le birlikte olan meleklere, göklerdeki bütün meleklere değil, “Âdem’e secde edin” dedi. Onların hepsi secde etti, fakat İblis daha önce içinde taşıdığı kibir ve gurur sebebiyle yüz çevirdi ve büyüklendi. “Ben ona secde etmem; ben ondan daha hayırlıyım, yaşça daha büyüğüm ve yaratılışça daha güçlüyüm. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın” dedi. Bununla ateşin çamurdan daha güçlü olduğunu söylüyordu. İblis secde etmeyi reddedince Allah onu bütün hayırdan uzaklaştırdı, hayırdan ümidini kesti ve isyanına karşılık onu kovulmuş şeytan yaptı.
Sonra Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Bunlar insanların birbirlerini tanımada kullandığı isimlerdi: İnsan, hayvan, yer, ova, deniz, dağ, eşek ve bunlara benzeyen toplulukların ve başka şeylerin isimleri. Sonra bu isimleri o meleklere, yani İblis’le beraber olan ve yakıcı ateşten yaratılmış meleklere sundu ve “Eğer doğru söylüyorsanız bunların isimlerini bana haber verin” dedi. Yani “Bana bunların isimlerini bildirin; eğer benim neden yeryüzünde bir halife yaratmayacağımı bildiğinizi iddia ediyorsanız bunu yapın” demek istedi.
Melekler, Allah’ın kendilerini, kendisinden başka kimsenin bilmediği ve kendilerinin bilgisi olmayan gayb hakkında konuşmalarından dolayı sorumlu tuttuğunu anlayınca şöyle dediler: “Seni tenzih ederiz. Bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur.” Böylece Allah’tan başka birinin gaybı bilmesinden Allah’ı tenzih ettiler ve “Bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur” diyerek, Âdem’e öğrettiği gibi kendilerine öğrettiği dışında gayb bilgisinden uzak olduklarını bildirdiler.
Allah, “Ey Âdem, onlara bunların isimlerini haber ver” buyurdu. Yani “Onlara isimlerini bildir” demek istedi. Âdem onlara isimlerini haber verince, Allah özellikle o meleklere şöyle dedi: “Ben size göklerin ve yerin gaybını bilirim demedim mi?” Yani “Onu benden başkası bilmez” demek istedi. “Açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilirim” buyurdu. Yani “Açığa vurduğunuzu da bilirim; gizliyi de açık olanı bildiğim gibi bilirim” demek istedi. Bununla İblis’in kendi içinde gizlediği kibir ve gururu kastetmiştir.
İbn Abbas’tan gelen bu rivayet, Allah’ın “Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dediği zaman” sözünün, Allah’ın bütün meleklere değil, meleklerden özel bir topluluğa hitabı olduğunu göstermektedir. Kendilerine bu söz söylenen meleklerin, İblis’in kabilesi olan ve Âdem yaratılmadan önce yeryüzündeki cinlerle onunla birlikte savaşan melekler olduğu anlaşılmaktadır. Allah’ın onları özellikle bu sözle muhatap etmesi, onları denemek ve imtihan etmek içindi. Böylece onlara bilgilerinin sınırlı olduğunu, yaratılış bakımından kendilerinden daha zayıf olan birçok varlığın kendilerinden üstün olabileceğini ve Allah katındaki değerin, İblis’in sandığı gibi beden gücü ve cisim kuvvetiyle elde edilemeyeceğini göstermek istemiştir. Bu rivayet ayrıca, onların Rablerine “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demelerinin bir hata ve gayb hakkında zanla söz söyleme olduğunu açıkça göstermektedir. Allah onların bu sözlerinin hoş olmayan tarafını kendilerine göstermiş ve onları bunun üzerinde durdurmuştur. Nihayet onlar söyledikleri bu sözden, gayb hakkında zanla konuşmaktan tövbe edip Allah’a yönelmişler, Allah’tan başkasının gaybı bildiğinden uzak olduklarını bildirmişlerdir. Allah da onlara, İblis’in içinde sakladığı ve kendilerinden gizli kalmış olan kibri göstermiştir.
İbn Abbas’tan bu rivayete aykırı başka bir rivayet de nakledilmiştir. Bu rivayet şöyledir: Mûsâ b. Hârûn bana rivayet etti ve şöyle dedi: Amr b. Hammâd bize rivayet etti. Esbât, Süddî’den bir haber içinde rivayet etti. Süddî bunu Ebû Mâlik’ten, Ebû Sâlih’ten, İbn Abbas’tan, Mürre’den, İbn Mes‘ûd’dan ve Nebi’nin ashabından bazı kimselerden nakletmiştir. Allah sevdiği şeylerin yaratılışını tamamlayınca arşa istiva etti. İblis’i dünya semasının yönetimi üzerine görevlendirdi. İblis, meleklerden “cin” denilen bir topluluktandı. Onlara “cin” denilmesinin sebebi, cennetin hazinedarları olmalarıydı. İblis, bu yönetimiyle birlikte hazinedarlık da yapıyordu. Sonra onun içine kibir düştü ve “Allah bunu bana ancak bende bulunan bir üstünlük sebebiyle verdi” dedi. Mûsâ b. Hârûn bunu böyle rivayet etti. Bunu bana ondan başkası da rivayet etti ve “Meleklere karşı bende bulunan bir üstünlük sebebiyle verdi” şeklinde söyledi. Onun içine bu kibir düşünce Allah bunu gördü ve meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dedi. Melekler, “Rabbimiz, bu halife nasıl biri olacak?” dediler. Allah, “Onun zürriyeti olacak; yeryüzünde bozgunculuk yapacaklar, birbirlerine haset edecekler ve birbirlerini öldürecekler” dedi. Onlar da, “Rabbimiz, orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. Allah, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” buyurdu. Bununla İblis’in durumunu kastetmiştir.
Sonra Allah, yeryüzünden çamur getirmesi için Cebrâil’i gönderdi. Yer ona, “Benden bir şey eksiltmenden veya beni çirkinleştirmenden Allah’a sığınırım” dedi. Cebrâil de geri döndü ve bir şey almadı. “Rabbim, o sana sığındı, ben de onu korudum” dedi. Allah Mîkâil’i gönderdi. Yer ondan da Allah’a sığındı, o da onu korudu ve Cebrâil’in söylediği gibi söyledi. Sonra Allah ölüm meleğini gönderdi. Yer ondan da Allah’a sığındı. Ölüm meleği şöyle dedi: “Ben de Allah’ın emrini yerine getirmeden dönmekten Allah’a sığınırım.” Bunun üzerine yeryüzünün yüzünden aldı ve karıştırdı. Tek bir yerden almadı; kırmızı, beyaz ve siyah topraktan aldı. Bu yüzden Âdemoğulları farklı farklı çıktılar. Sonra onu yukarı çıkardı. Toprağı ıslattı ve yapışkan çamur hâline getirdi. “Lâzib”, birbirine yapışan demektir. Sonra onu bırakınca kötü koktu ve değişti. Allah’ın “şekillenmiş balçıktan” sözü budur. Yani kötü kokmuş çamur demektir.
Sonra Allah meleklere “Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip ona ruhumdan üflediğimde onun için secdeye kapanın” dedi. Allah onu eliyle yarattı ki İblis ona karşı büyüklük taslamasın ve Allah ona, “Benim iki elimle yaptığım şeye karşı mı büyüklük tasladın? Ben ona karşı büyüklük taslamadım” desin. Allah onu insan bedeni olarak yarattı. Cuma günü miktarınca kırk yıl çamurdan bir beden olarak kaldı. Melekler ona uğradıklarında, onu gördükleri için korkuya kapıldılar. Onlardan en çok korkan İblis’ti. İblis ona uğrar, vurur, beden de çömlek gibi ses çıkarırdı. Allah’ın “Pişmiş çamur gibi ses çıkaran kuru balçıktan” sözü budur. İblis, “Mutlaka bir iş için yaratıldın” der, içine girip arkasından çıkardı. Sonra meleklere, “Bundan korkmayın. Rabbiniz sameddir; bu ise içi boştur. Eğer ona musallat edilirsem onu helak ederim” derdi.
Allah’ın ona ruh üflemeyi dilediği vakit gelince, meleklere “Ona ruhumdan üflediğimde ona secde edin” dedi. Ona ruh üflenince, ruh başına girdi ve o hapşırdı. Melekler ona “Hamd Allah’adır, de” dediler. O da “Hamd Allah’adır” dedi. Allah ona “Rabbin sana merhamet etti” buyurdu. Ruh gözlerine girdiğinde cennet meyvelerine baktı. Ruh karnına girince yiyecek arzuladı. Ruh ayaklarına ulaşmadan cennet meyvelerine doğru aceleyle sıçradı. Allah’ın “İnsan aceleden yaratıldı. Size ayetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin” sözü budur. Meleklerin hepsi topluca secde etti, fakat İblis secde edenlerle birlikte olmayı reddetti. Yüz çevirdi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu. Allah ona, “Sana emrettiğimde secde etmene ne engel oldu? İki elimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu?” dedi. İblis, “Ben ondan daha hayırlıyım. Çamurdan yarattığın bir insana secde edecek değilim” dedi. Allah ona, “Oradan in. Orada büyüklük taslamak sana yakışmaz. Çık; çünkü sen küçültülenlerdensin” buyurdu. Küçüklük, zillet demektir.
Sonra Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra yaratılmışları meleklere sundu ve “Eğer doğru söylüyorsanız bunların isimlerini bana haber verin” dedi. Yani “Eğer Âdemoğullarının yeryüzünde bozgunculuk yapıp kan dökeceği konusunda doğru söylüyorsanız bunu yapın” demek istedi. Melekler “Seni tenzih ederiz. Bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi bilen, hikmet sahibisin” dediler. Allah, “Ey Âdem, onlara isimlerini haber ver” dedi. Âdem onlara isimlerini haber verince Allah şöyle buyurdu: “Ben size göklerin ve yerin gaybını bilirim, açıkladığınızı da gizlemekte olduğunuzu da bilirim demedim mi?” Onların açıkladıkları söz, “Orada bozgunculuk yapacak birini mi yaratacaksın?” demeleriydi. “Gizlemekte olduğunuzu bilirim” sözüyle de İblis’in içinde gizlediği kibri kastetmiştir.
Ebû Ca‘fer dedi ki: Bu haberin baş tarafı, daha önce zikrettiğimiz Dahhâk rivayetiyle İbn Abbas’tan nakledilen rivayetin manasına aykırıdır; son tarafının manası ise ona uygundur. Çünkü bu rivayetin başında Allah meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediğinde onların “Bu halife nasıl biri olacak?” diye sordukları, Allah’ın da “Onun zürriyeti olacak; yeryüzünde bozgunculuk yapacaklar, birbirlerine haset edecekler ve birbirlerini öldürecekler” diye cevap verdiği zikredilmiştir. Bunun üzerine melekler “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demiştir. Buna göre meleklerin bu sözü, Allah’ın kendilerine, yeryüzünde yaratacağı halifenin zürriyetinden bu işlerin meydana geleceğini bildirmesinden sonra söylenmiş olur. Bu anlam, daha önce zikrettiğimiz Dahhâk haberinin baş kısmının manasına aykırıdır.
Bu rivayetin o rivayetle uyumlu olan son kısmına gelince, bu da onların “Eğer doğru söylüyorsanız bunların isimlerini bana haber verin” sözünü, “Âdemoğullarının yeryüzünde bozgunculuk yapıp kan dökeceği konusunda doğru söylüyorsanız” şeklinde tevil etmeleridir. Melekler, Rableri kendilerine bunu söyleyince gayb bilgisinden uzak olduklarını ifade ederek, “Seni tenzih ederiz. Bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi bilen, hikmet sahibisin” demişlerdir. Anlayış sahibi kimse bunu düşündüğünde, rivayetin başının sonunu bozduğunu, sonunun da başının anlamını geçersiz kıldığını bilir. Çünkü Allah meleklere, yeryüzünde yaratacağı halifenin zürriyetinin orada bozgunculuk yapacağını ve kan dökeceğini haber vermişse, meleklerin Rablerinin kendilerine haber verdiği şeyi aynı şekilde söylemeleri sebebiyle azarlanmalarının bir anlamı olmaz. Böyle bir durumda onlara, “Eğer Allah’ın size haber vermesiyle gerçekleşeceğini bildiğiniz şeylerde doğruysanız ve bunu haber verdiyseniz, Allah’ın sizden gizlediği şeyi de bize haber verin” denilmesi caiz olmaz. Bu, tevil bakımından çelişkili bir sözdür ve Allah hakkında caiz olmayan bir vasfı ona nispet etmek demektir.
Ben, bu haberi nakledenlerden birinin, bunu rivayet ettiği sahabî hakkında yanılmış olmasından korkarım. Belki de onların tevili şu şekildeydi: “Eğer benim size Âdemoğullarının yeryüzünde bozgunculuk yapıp kan dökeceğini haber vermemden yola çıkarak ulaştığınızı sandığınız bilgide doğruysanız; eğer bu sebeple ‘Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?’ demeyi uygun gördüyseniz, bana bunların isimlerini haber verin.” Böyle olunca azarlama, Allah’ın onlara “Onun yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve kan dökecek bir zürriyeti olacak” diye haber vermesinden hareketle ulaştıklarını zannettikleri şey üzerine olur; Allah’ın kendilerine haber verdiği şeyleri haber vermeleri üzerine olmaz. Çünkü Allah, yeryüzündeki halifesinin bazı zürriyetinden bozgunculuk ve kan dökme meydana geleceğini onlara haber vermiş olsa bile, onların çoğundan meydana gelecek itaat, yeryüzünü ıslah, kanları koruma ve Allah katında derecelerinin ve değerlerinin yükselmesi gibi hususları onlardan gizli tutmuş, bunları onlara bildirmemiştir. Bunun üzerine melekler, zikrettiğim bu iki haberin zahirine göre, halifenin bütün zürriyetinin yeryüzünde bozgunculuk yapıp kan dökeceği zannıyla, “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demişlerdir.
Allah, Âdem’e bütün isimleri öğrettiğinde meleklere şöyle dedi: “Eğer kendi içinizde zannettiğiniz gibi, bütün Âdemoğullarının yeryüzünde bozgunculuk yapacağını ve kan dökeceğini bildiğiniz iddiasında doğruysanız, bana bunların isimlerini haber verin.” Allah’ın bu sözü, onların bütün Âdemoğulları hakkında söyledikleri bu genel sözün doğru olmadığını bildirmek içindi; çünkü bu vasıf, halifenin zürriyetinden yalnızca özel bir kesimin vasfıydı.
Bizim burada zikrettiğimiz şey, haberin tevili hakkında bir açıklamadır; ayetin tevili konusunda tercih ettiğimiz kesin görüş bu değildir. Meleklerin, halifenin zürriyetinin bozgunculuk yapması ve kan dökmesi konusundaki sözlerini genel anlamda söylediklerine delalet eden rivayetlerden biri şudur: Ahmed b. İshak el-Ahvâzî bize rivayet etti ve şöyle dedi: Ebû Ahmed ez-Zübeyrî bize rivayet etti. Süfyân, Atâ b. es-Sâib’den, o da Abdurrahman b. Sâbit’ten rivayet etti. O, Allah’ın “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” sözü hakkında şöyle dedi: Bununla insanları kastediyorlardı.
Bu konuda başka kimseler de şöyle demiştir: Bişr b. Muâz bize rivayet etti ve şöyle dedi: Yezîd b. Zürey‘ bize rivayet etti. Saîd, Katâde’den rivayet etti. Katâde, Allah’ın “Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dediği zaman” sözü hakkında şöyle dedi: Allah, Âdem’in yaratılması konusunda meleklere bildirimde bulundu. Onlar da, “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Melekler, Allah’ın ilminden, Allah katında kan dökmekten ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan daha kötü bir şey olmadığını biliyorlardı. “Biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. Allah, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” buyurdu. Allah’ın ilminde, o halifeden peygamberler, elçiler, salih topluluklar ve cennet ehli olacak kimseler bulunacağı vardı.
Katâde şöyle dedi: Bize zikredildiğine göre İbn Abbas şöyle derdi: Allah Âdem’i yaratmaya başlayınca melekler, “Allah kendisi katında bizden daha değerli ve bizden daha bilgili bir varlık yaratmayacaktır” dediler. Bunun üzerine Âdem’in yaratılmasıyla imtihan edildiler. Her yaratılmış imtihan edilir; nitekim gökler ve yer de itaatle imtihan edilmiş, Allah onlara “İsteyerek veya istemeyerek gelin” demiş, onlar da “İsteyerek geldik” demişlerdi.
Katâde’den gelen bu haber, Katâde’nin, meleklerin “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” sözünü, bunun meydana geleceğine dair kendilerinden önce kesin bir bilgi bulunarak değil, kendi görüş ve zanlarıyla söylediklerini düşündüğünü göstermektedir. Allah da onların bu sözünü reddetmiş ve “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” buyurarak onların görüşünü geri çevirmiştir. Yani o halifenin zürriyetinden peygamberlerin, elçilerin ve Allah’a itaatte gayret eden kimselerin de çıkacağını bilmektedir.
Katâde’den bu tevile aykırı başka bir rivayet de nakledilmiştir. Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti ve şöyle dedi: Abdürrezzâk bize haber verdi. Ma‘mer, Katâde’den rivayet etti. Katâde, “Orada bozgunculuk yapacak birini mi yaratacaksın?” sözü hakkında şöyle dedi: Allah onlara, yeryüzünde bir yaratılmış bulunduğu zaman orada bozgunculuk yapıp kan dökeceklerini bildirmişti. İşte onların “Orada bozgunculuk yapacak birini mi yaratacaksın?” sözü bunun üzerinedir.
Katâde’nin sözüne benzer şekilde, Hasan el-Basrî’nin de içinde bulunduğu bir grup tevil ehli şöyle demiştir: Kâsım bize rivayet etti ve şöyle dedi: Hüseyin bana rivayet etti. Haccâc, Cerîr b. Hâzim’den, Mübarek’ten, Hasan’dan; Ebû Bekir de Hasan ve Katâde’den rivayet etti. Onlar şöyle dediler: Allah meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dedi. Yani onlara, “Ben bunu yapacağım” dedi. Onlar ise kendi görüşlerini ortaya koydular. Allah onlara bir bilgi öğretti, fakat kendi bildiği başka bir bilgiyi onlardan gizledi. Onlar da kendilerine öğretilen bilgiyle, “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Melekler Allah’ın ilminden, Allah katında kan dökmekten daha büyük bir günah olmadığını biliyorlardı. “Biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. Allah, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” buyurdu.
Allah Âdem’i yaratmaya başlayınca melekler kendi aralarında fısıldaştılar ve şöyle dediler: “Rabbimiz dilediğini yaratsın; fakat bizden daha bilgili ve onun katında bizden daha değerli bir yaratık yaratmayacaktır.” Allah onu yaratıp ruhundan üflediğinde, bu sözlerinden dolayı onlara Âdem’e secde etmelerini emretti. Böylece Âdem’i onlardan üstün kıldı. Onlar kendilerinin Âdem’den daha hayırlı olmadığını anladılar. Bunun üzerine, “Eğer ondan daha hayırlı değilsek, biz ondan daha bilgiliyiz; çünkü biz ondan önce vardık ve ümmetler de ondan önce yaratılmıştı” dediler. Bilgileri hoşlarına gidince imtihan edildiler. Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere sundu ve “Eğer doğru söylüyorsanız, bana bunların isimlerini haber verin” dedi. Yani, “Ben hiçbir varlık yaratmam ki siz ondan daha bilgili olmayasınız iddianızda doğruysanız, bana bunların isimlerini bildirin” demek istedi.
Bunun üzerine topluluk tövbeye sığındı; her mümin de tövbeye sığınır. “Seni tenzih ederiz. Bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi bilen, hikmet sahibisin” dediler. Allah, “Ey Âdem, onlara bunların isimlerini haber ver” dedi. Âdem onlara isimlerini haber verince Allah, “Ben size göklerin ve yerin gaybını bilirim, açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim demedim mi?” buyurdu. Onların açıkladıkları söz, “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demeleriydi. Gizledikleri şey ise kendi aralarında “Biz ondan daha hayırlı ve daha bilgiliyiz” demeleriydi. Allah Âdem’e her şeyin adını öğretti: Bu dağlar, bunlar katırlar, develer, cinler, vahşi hayvanlar ve benzerleri. Âdem her şeyi kendi adıyla adlandırmaya başladı. Her topluluk ona gösterildi. Sonra Allah, “Ben size göklerin ve yerin gaybını bilirim, açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim demedim mi?” buyurdu.
Müsennâ b. İbrahim bana rivayet etti ve şöyle dedi: İshak b. Haccâc bize rivayet etti. İbn Ebî Ca‘fer, babasından, o da Rebî‘ b. Enes’ten rivayet etti. Rebî‘, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” ayeti hakkında şöyle dedi: Allah melekleri çarşamba günü, cinleri perşembe günü, Âdem’i de cuma günü yarattı. Cinlerden bir topluluk inkâr etti. Melekler yeryüzüne iniyor ve onlarla savaşıyordu. Böylece kan dökülmüş ve yeryüzünde bozgunculuk meydana gelmişti. İşte bu yüzden melekler, “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler.
Bana Ammâr b. Hasan’dan rivayet edildi. O şöyle dedi: Abdullah b. Ebî Ca‘fer bize, babasından, o da Rebî‘den bunun benzerini haber verdi. “Sonra onları meleklere sundu ve ‘Eğer doğru söylüyorsanız bana bunların isimlerini haber verin’ dedi” sözünden “Şüphesiz sen her şeyi bilen, hikmet sahibisin” sözüne kadar olan kısmı açıklarken şöyle dedi: Bu, meleklerin “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dedikleri zamandı. Onlar Allah’ın yeryüzünde bir halife yaratacağını anlayınca kendi aralarında, “Allah hiçbir yaratık yaratmayacaktır ki biz ondan daha bilgili ve daha değerli olmayalım” dediler. Allah da onlara Âdem’i kendilerinden üstün kıldığını bildirmek istedi. Âdem’e bütün isimleri öğretti ve meleklere “Eğer doğru söylüyorsanız, bana bunların isimlerini haber verin” dedi. Sonra “Açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu bilirim” buyurdu. Onların açıkladıkları şey, “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demeleriydi. Kendi aralarında gizledikleri şey ise “Allah hiçbir yaratık yaratmayacaktır ki biz ondan daha bilgili ve daha değerli olmayalım” sözleriydi. Böylece Allah’ın Âdem’i bilgi ve değer bakımından onlardan üstün kıldığını anladılar.
İbn Zeyd de şöyle demiştir: Yunus b. Abdülalâ bana rivayet etti ve şöyle dedi: İbn Vehb bize haber verdi. İbn Zeyd şöyle dedi: Allah ateşi yarattığında melekler ondan şiddetle korktular ve “Rabbimiz, bu ateşi niçin yarattın, onu ne için yarattın?” dediler. Allah, “Yaratıklarımdan bana isyan edenler için” buyurdu. O gün Allah’ın meleklerden ve yeryüzünden başka yaratığı yoktu; yeryüzünde de hiçbir yaratılmış yoktu. Âdem bundan sonra yaratıldı. İbn Zeyd, “İnsan üzerinden, henüz anılan bir şey olmadığı bir zaman geçmedi mi?” ayetini okudu. Sonra dedi ki: Ömer şöyle demişti: “Keşke o zaman olsaydı.” Sonra İbn Zeyd devam etti: Melekler, “Ey Rabbimiz, bize de sana isyan edeceğimiz bir dönem mi gelecek?” dediler. Çünkü kendilerinden başka bir yaratılmış görmüyorlardı. Allah, “Hayır, ben yeryüzünde bir yaratık yaratmak ve orada bir halife meydana getirmek istiyorum. Onlar kan dökecek ve yeryüzünde bozgunculuk yapacaklar” buyurdu. Melekler de, “Bizi seçmişken orada bozgunculuk yapacak birini mi yaratacaksın? Bizi orada görevlendir; biz seni hamdinle tesbih eder, seni takdis eder ve orada sana itaatle amel ederiz” dediler. Melekler, Allah’ın yeryüzünde kendisine isyan edecek birini yaratmasını büyük gördüler. Allah, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” buyurdu.
Sonra, “Ey Âdem, onlara isimlerini haber ver” dedi. Âdem, “Falanca, falanca” diye isimleri bildirdi. Melekler, Allah’ın ona verdiği ilmi görünce Âdem’in kendilerinden üstün olduğunu kabul ettiler. Kötü olan İblis ise bunu kabul etmekten kaçındı. “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi. Allah ona, “Oradan in. Orada büyüklük taslamak sana yakışmaz” buyurdu.
İbn İshak da şöyle demiştir: İbn Humeyd bize rivayet etti ve şöyle dedi: Seleme b. Fadl, Muhammed b. İshak’tan rivayet etti. İbn İshak şöyle dedi: Allah, kudretiyle Âdem’i yaratmak istediğinde, onu imtihan etmek ve onunla başkalarını imtihan etmek istedi. Allah, meleklerinde ve bütün yaratıklarında bulunan şeyleri biliyordu. Meleklerin ilk imtihan edildikleri şey, sevdikleri ve hoşlanmadıkları yönleri olan bir imtihandı; bu, içlerinde kendilerinin bilmediği fakat Allah’ın ilmiyle kuşattığı şeyi ortaya çıkarmak içindi. Allah göklerde ve yerde bulunan melekleri topladı ve sonra şöyle buyurdu: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” Yani, “Orada oturacak ve orayı imar edecek, sizden olmayan bir yaratık yaratacağım” demek istedi. Sonra onlara, bu yaratıklar hakkındaki bilgisini haber verdi ve “Onlar yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan dökecek ve isyanla amel edecekler” dedi. Meleklerin hepsi, “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz; biz sana isyan etmeyiz ve hoşlanmadığın hiçbir şeyi yapmayız” dediler. Allah, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” buyurdu. Yani “Ben sizin içinizde ve sizden meydana gelecek olan, fakat size açıklamadığım isyanı, bozgunculuğu, kan dökmeyi ve hoşlanmadığım şeyleri bilirim; bunlar, Âdemoğullarında zikrettiğim şeyler gibidir” demek istedi.
Allah, Muhammed’e şöyle buyurmuştur: “Onlar tartışırken yüce topluluk hakkında benim hiçbir bilgim yoktu. Bana ancak apaçık bir uyarıcı olduğum vahyediliyor.” Sonra “Onun için secdeye kapanın” sözüne kadar devam etmiştir. Böylece Allah, Âdem’i yaratmak istediğinde onu anmasını ve meleklerin bu konuda kendisine karşı sözlerini nebisine bildirmiştir.
Allah Âdem’i yaratmaya kesin olarak karar verince meleklere şöyle dedi: “Ben şekillenmiş balçıktan, kuru çamurdan bir insan yaratacağım.” Onu kendi eliyle yaratacaktı; bu da ona ikram, onun işini yüceltme ve onu şereflendirme içindi. Melekler Allah’ın emrini korudular, sözünü bellediler ve itaat üzerinde birleştiler. Fakat Allah’ın düşmanı İblis, içindeki haset, taşkınlık, kibir ve isyanı gizleyerek sustu. Allah Âdem’i yeryüzünün yüzeyinden, yapışkan çamurdan, şekillenmiş balçıktan kendi elleriyle yarattı; bu, ona ikram, onun işini yüceltme ve onu diğer bütün yaratılmışlara karşı şereflendirme içindi.
İbn İshak dedi ki: Allah daha iyi bilir; denildiğine göre Allah Âdem’i yarattı, sonra ruh üflemeden önce kırk yıl boyunca onu seyredilecek şekilde bıraktı. Nihayet o, ateş değmemiş olduğu hâlde pişmiş çamur gibi ses çıkaran kuru balçık hâline geldi. Yine denildiğine göre ruh başına ulaştığında hapşırdı ve “Hamd Allah’adır” dedi. Rabbi ona, “Rabbin sana merhamet etsin” buyurdu. Melekler, Allah’ın kendilerine verdiği emri korumak ve emrine itaat etmek için, Âdem düzgün hâle gelince ona secdeye kapandılar. Allah’ın düşmanı İblis ise onların arasından kalktı ve kibirlenerek, büyüklük taslayarak, taşkınlık ve hasetle secde etmedi. Allah ona, “İki elimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu?” dedi ve “Cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların tamamıyla dolduracağım” sözüne kadar devam etti. Allah İblis’i azarlayıp sorgulamayı tamamlayınca, İblis isyanda ısrar etti. Bunun üzerine Allah ona laneti indirdi ve onu cennetten çıkardı.
Sonra Allah, bütün isimleri öğretmiş olduğu Âdem’e yöneldi. Melekler, “Seni tenzih ederiz. Bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi bilen, hikmet sahibisin” dediler. Allah, “Ey Âdem, onlara isimlerini haber ver” buyurdu. Âdem onlara isimlerini haber verince, Allah, “Ben size göklerin ve yerin gaybını bilirim, açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim demedim mi?” buyurdu. Yani, “Biz sana ancak bize öğrettiğin şey konusunda cevap verdik; bize öğretmediğin şeyi ise sen daha iyi bilirsin” demek istediler. Âdem’in adlandırdığı her şey, kıyamet gününe kadar üzerinde bulunduğu isimle anıldı.
İbn Cüreyc de şöyle demiştir: Kâsım bize rivayet etti ve şöyle dedi: Hüseyin bana rivayet etti. Haccâc, İbn Cüreyc’den rivayet etti. İbn Cüreyc şöyle dedi: Melekler ancak Allah’ın kendilerine Âdem’in yaratılışından meydana geleceğini bildirdiği şeyi söylediler. Bu yüzden, “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler.
Bazıları ise şöyle demiştir: Meleklerin “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demelerinin sebebi, Allah’ın, bunun Âdemoğullarından meydana geleceğini kendilerine haber verdikten sonra onlara bu konuda soru sorma izni vermesidir. Melekler de hayret ederek, “Ey Rabbimiz, sen onların yaratıcısı olduğun hâlde sana nasıl isyan ederler?” diye sordular. Rableri onlara, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” diye cevap verdi. Yani “Siz bilmeseniz de bunun onlardan meydana geleceğini bilirim; hatta bana itaat ettiğini gördüğünüz bazı kimselerden de böyle şeyler meydana gelecektir” demek istedi. Allah bununla onlara bilgilerinin kendi ilmine göre eksik olduğunu bildirdi.
Arap dili âlimlerinden bazıları ise şöyle demiştir: Meleklerin “Orada bozgunculuk yapacak birini mi yaratacaksın?” sözü, Rablerine karşı bir inkâr anlamında değildir. Onlar bunu öğrenmek için sordular ve kendilerinin tesbih ettiklerini bildirdiler. Bu sözü, Allah’a isyan edilmesini hoş görmedikleri için söylediler; çünkü cinlere daha önce emir verilmiş, fakat onlar isyan etmişlerdi. Bazıları da bunun, meleklerin bilmedikleri bir konuda doğru yolu öğrenmek istemeleri anlamına geldiğini söylemiştir. Sanki onlar, “Ey Rabbimiz, bize haber ver” demişlerdir. Bu, Allah’a karşı azarlama anlamında bir soru değil, haber isteme anlamında bir sorudur.
Ebû Ca‘fer dedi ki: Allah’ın meleklerin sözü olarak haber verdiği “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” ifadesi hakkında en doğru tevil, bunun onların Rablerinden bilgi istemesi anlamında olduğudur. Bunun anlamı şudur: “Ey Rabbimiz, bize bildir; yeryüzünde bu vasıfta olan kimseleri mi yaratacaksın ve orada bizim yerimize onlardan halifeler mi kılacaksın? Oysa biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz.” Bu, Rablerinin yapacağını bildirdiği şeye karşı bir inkâr değildi. Ancak Allah kendilerine böyle bir şeyi haber verdiğinde, Allah’a isyan edecek bir yaratılmışın bulunmasını büyük görmüşlerdi.
Allah’ın onlara bu konuda soru sorma izni verdiğini, onların da hayret anlamında sorduklarını iddia eden kimsenin sözüne gelince, bu, ne vahyin zahirinde delili bulunan ne de hüccet olacak bir haberle sabit olan bir iddiadır. Allah’ın kitabının tevili hakkında, hüccet oluşturan yönlerden hiçbir delili bulunmayan bir söz söylemek caiz değildir.
Meleklerin, hakkında Rablerinden bilgi istedikleri kimseyi yeryüzünde bozgunculuk yapmak ve kan dökmekle nitelendirmelerine gelince, bunun hakkında Süddî’nin rivayet ettiği ve Katâde’nin de ona uygun söylediği, İbn Abbas ve İbn Mes‘ûd’dan nakledilen söz uzak değildir. Buna göre Allah onlara, yeryüzünde bir halife yaratacağını ve onun, şöyle şöyle işler yapacak bir zürriyeti olacağını haber vermiştir. Onlar da bizim açıkladığımız bilgi isteme anlamında, “Orada bozgunculuk yapacak birini mi yaratacaksın?” demişlerdir.
Bir kimse bize, “Durum senin anlattığın gibiyse, onların bilgi istemesinin anlamı nedir? Oysa kendilerine bunun olacağı haber verilmişti” derse, ona şöyle cevap verilir: Bu durumda onların bilgi istemesi, bunun meydana gelmesi hâlindeki durumları hakkında olur. Yani bunun onlardan mı meydana geleceğini öğrenmek ve Rablerinden, yeryüzünde kendilerini halife kılmasını, böylece ona isyan edilmemesini istemek anlamına gelir.
Dahhâk’ın İbn Abbas’tan rivayet ettiği ve Rebî‘ b. Enes’in de ona uyduğu görüş de fasit değildir. Buna göre melekler, Âdem’den önce yeryüzünde yaşayan cinler hakkındaki bilgileri sebebiyle bu sözü söylemişlerdir. Rablerine, “Sen orada onlar gibi davranacak, onların yaptıklarını yapacak bir yaratık mı yaratacaksın?” demişlerdir. Bu sözleri, Allah’tan bilgi istemek anlamındaydı; bunun mutlaka böyle olacağını kesin şekilde ileri sürmek anlamında değildi. Dolayısıyla bu, onların bilmedikleri gayb hakkında haber vermeleri olmaz.
İbn Zeyd’in söylediği şu yorum da hatalı değildir: Meleklerin bu sözü, Allah’ın kendisine isyan edecek bir yaratılmışının bulunmasına şaşmaları anlamında söylenmiş olabilir.
Biz, Dahhâk’ın İbn Abbas’tan rivayet ettiği ve Rebî‘ b. Enes’in de ona uygun söylediği görüşü ve İbn Zeyd’in bu konudaki sözünü tercih etmedik; çünkü onların söylediklerinin, özrü ortadan kaldıracak ve dinleyene kesin delil olacak bir yolla bize ulaştığını gösteren bir haber elimizde yoktur. Geçmişte olmuş olaylara dair haberlerin doğruluğu, ancak tartışmayı, anlaşmalı yalan ihtimalini, yalanı, hatayı ve unutmayı imkânsız kılacak şekilde gelmesiyle bilinir. Dahhâk’ın İbn Abbas’tan naklettiği ve Rebî‘in ona katıldığı rivayette de, İbn Zeyd’in sözünde de bu durum mevcut değildir.
Durum böyle olunca, ayetin en uygun tevili, indirilen metnin zahirinde delili bulunan ve anlaşılır anlam bakımından sahih olan tevildir.
Bir kimse, “Eğer ayetin en uygun tevili senin söylediğin gibi, Allah’ın meleklere yeryüzündeki halifesinin zürriyetinin orada bozgunculuk yapacağını ve kan dökeceğini haber vermesi, meleklerin de bundan dolayı ‘Orada bozgunculuk yapacak birini mi yaratacaksın?’ demesi ise, Allah’ın onlara bunu haber verdiği Kur’an’da nerede zikredilmiştir?” derse, ona şöyle cevap verilir:
Sözün görünen kısmının, zikredilmeyen kısmı göstermesiyle yetinilmiştir. Nitekim şair şöyle demiştir: “Beni gömmeyin; çünkü beni gömmeniz size haramdır. Fakat beni, ‘Ey Ümmü Âmir, gizlen!’ denilen hayvana bırakın.” Burada “Beni bırakın” sözünü zikretmemiştir; çünkü sözün görünen kısmı onun kastettiği anlamı göstermektedir. Aynı şekilde Allah’ın “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” sözünden sonra, o halifenin zürriyetinin yeryüzünde bozgunculuk yapacağına dair haber zikredilmemiş; fakat meleklerin “Orada bozgunculuk yapacak birini mi yaratacaksın?” sözü bu eksik bırakılan habere delalet ettiği için onun zikriyle yetinilmiş ve o haber hazfedilmiştir. Kur’an’da, Arap şiirlerinde ve Arapların konuşmalarında bunun benzerleri sayılamayacak kadar çoktur.
İşte bu sebeplerle, “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” sözünün tevili hakkında tercih ettiğimiz görüşü tercih ettik.
“Biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” sözünün teviline gelince: “Biz seni hamdinle tesbih ediyoruz” ifadesi, “Sana hamd ve şükürle seni yüceltiyoruz” demektir. Allah’ın “Rabbini hamd ile tesbih et” ve “Melekler Rablerini hamd ile tesbih ederler” sözlerinde olduğu gibi. Araplara göre Allah’ın her zikri tesbih ve namaz anlamına gelir. Onlardan biri, zikir ve namazını kastederek “tesbihimi bitirdim” der. Meleklerin tesbihinin onların namazı olduğu da söylenmiştir.
İbn Humeyd bize rivayet etti ve şöyle dedi: Yakub el-Kummî bize, Ca‘fer b. Ebî’l-Muğîre’den, o da Saîd b. Cübeyr’den rivayet etti. Saîd b. Cübeyr şöyle dedi: Peygamber namaz kılıyordu. Müslümanlardan bir adam, münafıklardan bir adamın yanından geçti ve ona, “Peygamber namaz kılıyor, sen ise oturuyorsun” dedi. Münafık ona, “Bir işin varsa işine git” dedi. Müslüman adam, “Sanırım birazdan sana bunu hoş karşılamayacak biri uğrayacak” dedi. Sonra Ömer b. Hattâb onun yanından geçti ve ona, “Ey falan, Peygamber namaz kılıyor, sen ise oturuyorsun” dedi. O da ona aynı cevabı verdi. Ömer, “İşte bu benim işimdir” dedi; üzerine atladı ve onu dövdü. Sonra mescide girdi ve Peygamber ile namaz kıldı. Peygamber namazı bitirince Ömer ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın nebisi, biraz önce sen namaz kılarken falanın yanından geçtim ve ona ‘Peygamber namaz kılıyor, sen ise oturuyorsun’ dedim. O da bana ‘Bir işin varsa işine git’ dedi.” Peygamber, “Boynunu vursaydın ya!” buyurdu. Ömer hızla kalktı. Bunun üzerine Peygamber, “Ey Ömer, geri dön; çünkü senin öfken izzet, rızan ise hükümdür. Allah’ın yedi gökte namaz kılan melekleri vardır; Allah’ın falanın namazına ihtiyacı yoktur” buyurdu. Ömer, “Ey Allah’ın nebisi, onların namazı nasıldır?” diye sordu. Peygamber ona bir cevap vermedi. Sonra Cebrâil geldi ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın nebisi, Ömer sana gök ehlinin namazını mı sordu?” Peygamber, “Evet” dedi. Cebrâil şöyle dedi: “Ömer’e selam söyle ve ona haber ver: Dünya semasının ehli kıyamete kadar secdededir ve ‘Mülkün ve melekûtun sahibi olan Allah’ı tenzih ederiz’ derler. İkinci semanın ehli kıyamete kadar rükûdadır ve ‘İzzet ve ceberût sahibi olan Allah’ı tenzih ederiz’ derler. Üçüncü semanın ehli kıyamete kadar ayaktadır ve ‘Ölmeyen diri olan Allah’ı tenzih ederiz’ derler.”
Ebû Ca‘fer dedi ki: Yakub b. İbrahim ve Sehl b. Musa er-Râzî bana rivayet ettiler ve şöyle dediler: İbn Uleyye bize rivayet etti. Cerîrî, Ebû Abdullah el-Cesrî’den, o da Abdullah b. es-Sâmit’ten, o da Ebû Zer’den rivayet etti. Ebû Zer şöyle dedi: Resûlullah onu ziyaret etti veya Ebû Zer Peygamber’i ziyaret etti ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın resulü, anam babam sana feda olsun, Allah’a en sevimli olan söz hangisidir?” Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’ın melekleri için seçtiği söz: Rabbimi hamdiyle tenzih ederim, Rabbimi hamdiyle tenzih ederim.” Buna benzer başka haberler de vardır; kitabı uzatmamak için bunların tamamını burada zikretmeyi uygun görmedik.
Araplara göre Allah’ı tesbih etmenin aslı, Allah’ı, sıfatlarından olmayan şeylerin ona nispet edilmesinden tenzih etmek ve bunlardan uzak tutmaktır. Nitekim A‘şâ b. Sa‘lebe şöyle demiştir: “Alkame’nin övünmesi bana gelince, ‘Alkame’nin övünmesinden Allah’ı tenzih ederim’ dedim.” Burada kastı, Alkame’nin övünmesinden Allah’ı tenzih etmektir; bunu, onun övünmesini çirkin görerek söylemiştir.
Tefsir ehli bu yerde tesbih ve takdisin anlamı hakkında ihtilaf etmiştir. Bazıları, “Biz seni hamdinle tesbih ederiz” sözünün “Sana namaz kılarız” anlamına geldiğini söylemiştir. Bunu söyleyenlerden biri şöyledir: Musa b. Harun bana rivayet etti ve şöyle dedi: Amr b. Hammâd bize rivayet etti. Esbât, Süddî’den, onun Ebû Mâlik’ten, Ebû Sâlih’ten, İbn Abbas’tan, Mürre’den, İbn Mes‘ûd’dan ve Peygamber’in bazı ashabından zikrettiği haberde şöyle rivayet etti: “Biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” sözü hakkında şöyle dediler: “Sana namaz kılarız” demektir.
Başka kimseler ise, “Seni bilinen tesbih ile tesbih ederiz” demiştir. Bunu söyleyenlerden biri şöyledir: Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti ve şöyle dedi: Abdürrezzâk bize haber verdi. Ma‘mer, Katâde’den rivayet etti. Katâde, “Biz seni hamdinle tesbih ediyoruz” sözü hakkında, “Tesbih, bilinen tesbihtir” dedi.
“Ve seni takdis ediyoruz” sözünün teviline gelince: Takdis, arındırmak ve yüceltmektir. “Sübbûh, Kuddûs” sözünde de böyledir. “Sübbûh” sözüyle Allah’ı tenzih etmek, “Kuddûs” sözüyle de Allah’ın temizliği ve yüceliği kastedilir. Bu sebeple bazı topraklara “mukaddes toprak” denilmiştir; bunun anlamı temizlenmiş topraktır.
Buna göre meleklerin “Biz seni hamdinle tesbih ediyoruz” sözünün anlamı şudur: “Seni, sana ortak koşanların sana nispet ettiği şeylerden tenzih eder, uzak tutar ve sana namaz kılarız.” “Seni takdis ediyoruz” sözünün anlamı ise şudur: “Seni, sana inkâr edenlerin nispet ettiği şeylerden ve kirlerden uzak olan sana ait sıfatlarla niteleriz.”
Meleklerin Rablerini takdis etmelerinin, ona namaz kılmaları olduğu da söylenmiştir. Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti ve şöyle dedi: Abdürrezzâk bize haber verdi. Ma‘mer, Katâde’den rivayet etti. Katâde, “Seni takdis ediyoruz” sözü hakkında, “Takdis, namazdır” dedi.
Bazıları da “Seni takdis ediyoruz” sözünün “Seni yüceltiyor ve övüyoruz” anlamına geldiğini söylemiştir. Yakub b. İbrahim bana rivayet etti ve şöyle dedi: Hâşim b. Kâsım bize rivayet etti. Ebû Saîd el-Müeddib bize rivayet etti. İsmail, Ebû Sâlih’ten rivayet etti. Ebû Sâlih, “Biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” sözü hakkında şöyle dedi: “Seni yüceltiyor ve övüyoruz.”
Muhammed b. Amr bana rivayet etti ve şöyle dedi: Ebû Âsım bize rivayet etti. Îsâ bana rivayet etti. Müsennâ da bana rivayet etti ve şöyle dedi: Ebû Huzeyfe bize rivayet etti. Şibl bize rivayet etti. Bunların hepsi İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den rivayet etti. Mücâhid, Allah’ın “Seni takdis ediyoruz” sözü hakkında şöyle dedi: “Seni yüceltiyor ve tekbir ediyoruz.”
İbn Humeyd bize rivayet etti ve şöyle dedi: Seleme b. Fadl, İbn İshak’tan rivayet etti. İbn İshak, “Biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” sözü hakkında şöyle dedi: “Sana isyan etmeyiz ve hoşlanmadığın hiçbir şeyi yapmayız.”
Bana Müncâb’dan rivayet edildi. O şöyle dedi: Bişr, Ebû Rûk’tan, o da Dahhâk’tan rivayet etti. Dahhâk, “Seni takdis ediyoruz” sözü hakkında şöyle dedi: “Takdis, temizlemedir.”
Takdisin namaz veya yüceltme olduğunu söyleyenlerin sözü de bizim zikrettiğimiz temizleme anlamına döner. Çünkü meleklerin Rablerine namaz kılmaları, onu yüceltmeleri ve inkâr ehlinin ona nispet ettiği şeylerden onu arındırmalarıdır.
“Ve seni takdis ediyoruz” yerine “seni takdis ederiz” denilseydi de Arapça bakımından fasih olurdu. Çünkü Araplar “falanca Allah’ı tesbih eder ve takdis eder” dedikleri gibi, “Allah için tesbih eder ve Allah için takdis eder” de derler; ikisi aynı anlamdadır. Kur’an’da da bunun örneği gelmiştir. Allah, “Seni çokça tesbih edelim ve seni çokça analım” buyurmuş; başka bir yerde ise “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder” buyurmuştur.
“Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sözünün teviline gelince: Tefsir ehli bunun tevilinde ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Allah bu sözüyle, İblis’ten bildiği şeyi; onun Allah’a isyanı gizlemesini ve kibrini saklamasını kastetmiştir. Allah bunun bilgisine sahipti, fakat bu durum meleklerine gizli kalmıştı.
Bunu söyleyenlerden bazıları şunlardır: Muhammed b. Alâ bize rivayet etti ve şöyle dedi: Osman b. Saîd bize rivayet etti. Bişr b. Umâre, Ebû Rûk’tan, o da Dahhâk’tan, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sözü hakkında şöyle dedi: “İblis’in kalbinden, sizin görmediğiniz kibir ve aldanmayı görmüş bulunuyorum” demektir.
Musa bana rivayet etti ve şöyle dedi: Amr bize rivayet etti. Esbât, Süddî’den, onun Ebû Mâlik’ten, Ebû Sâlih’ten, İbn Abbas’tan, Mürre’den, İbn Mes‘ûd’dan ve Peygamber’in bazı ashabından zikrettiği haberde rivayet etti: “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sözü, İblis’in durumunu kasteder.
Ahmed b. İshak el-Ahvâzî bize rivayet etti ve şöyle dedi: Ebû Ahmed bize rivayet etti. Muhammed b. Beşşâr da bize rivayet etti ve şöyle dedi: Müemmil bize rivayet etti. Her ikisi Süfyân’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den rivayet etti. Mücâhid, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sözü hakkında şöyle dedi: “Allah, İblis’ten isyanı ve onu isyan için yaratmış olduğunu bildi.”
Musa b. Abdurrahman el-Mesrûkî bana rivayet etti ve şöyle dedi: Muhammed b. Bişr bize rivayet etti. Süfyân, Ali b. Bezîme’den, o da Mücâhid’den bunun benzerini rivayet etti.
Ebû Kureyb bize rivayet etti ve şöyle dedi: İbn Yemân, Süfyân’dan, o da Ali b. Bezîme’den, o da Mücâhid’den bunun benzerini rivayet etti.
İbn Humeyd bize rivayet etti ve şöyle dedi: Hakkâm, Anbese’den, o da Muhammed b. Abdurrahman’dan, o da Kâsım b. Ebî Bezze’den, o da Mücâhid’den rivayet etti. Mücâhid, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sözü hakkında şöyle dedi: “Allah, İblis’ten isyanı ve onu isyan için yaratmış olduğunu bildi.”
Ca‘fer b. Muhammed el-Büzûrî bana rivayet etti ve şöyle dedi: Hasan b. Bişr, Hamza ez-Zeyyât’tan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den rivayet etti. Mücâhid, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sözü hakkında şöyle dedi: “Allah, İblis’in Âdem’e secde etmemek için kibrini gizlediğini bildi.”
Muhammed b. Amr bana rivayet etti ve şöyle dedi: Ebû Âsım bize rivayet etti. Îsâ b. Meymûn bize rivayet etti. Müsennâ da bana rivayet etti ve şöyle dedi: Ebû Huzeyfe bize rivayet etti. Şibl bize rivayet etti. Bunların hepsi İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den rivayet etti. Mücâhid, Allah’ın “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sözü hakkında şöyle dedi: “Allah, İblis’ten isyanı bildi.”
Ebû Kureyb bize rivayet etti ve şöyle dedi: Vekî‘, Süfyân’dan, o da bir adamdan, o da Mücâhid’den bunun benzerini rivayet etti.
Müsennâ bana rivayet etti ve şöyle dedi: Süveyd bize rivayet etti. İbnü’l-Mübârek, Süfyân’dan rivayet etti. Süfyân şöyle dedi: Mücâhid, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sözü hakkında şöyle dedi: “Allah, İblis’ten isyanı ve onu isyan için yaratmış olduğunu bildi.” Bir defasında da “Âdem’i bildi” demiştir.
Müsennâ bana rivayet etti ve şöyle dedi: Haccâc b. Minhâl bize rivayet etti. Mu‘temir b. Süleyman bize rivayet etti. O şöyle dedi: Abdülvehhâb b. Mücâhid’in babasından şöyle rivayet ettiğini işittim: Mücâhid, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sözü hakkında şöyle dedi: “Allah, İblis’ten isyanı ve onu isyan için yaratmış olduğunu, Âdem’den ise itaati ve onu itaat için yaratmış olduğunu bildi.”
Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti ve şöyle dedi: Abdürrezzâk bize, Ma‘mer’den, o da İbn Tâvûs’tan, o da babasından; ayrıca Süfyân da Ali b. Bezîme’den, o da Mücâhid’den rivayet etti. Mücâhid, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sözü hakkında şöyle dedi: “Allah, İblis’ten isyanı ve onu isyan için yaratmış olduğunu bildi.”
İbn Humeyd bize rivayet etti ve şöyle dedi: Seleme, İbn İshak’tan rivayet etti. İbn İshak, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sözü hakkında şöyle dedi: “Sizde ve sizden çıkacak şeylerde bilmediğiniz şeyleri bilirim; onlara sizden meydana gelecek isyanı, bozgunculuğu ve kan dökmeyi açıklamadı.”
Başka kimseler ise bu sözün anlamı hakkında şöyle demiştir: “Ben, o halifeden Allah’a itaat ve Allah’ın dostluğu üzere olan kimselerin çıkacağını bilirim; siz bunu bilmezsiniz.”
Bunu söyleyenlerden biri şöyledir: Bişr b. Muâz bize rivayet etti ve şöyle dedi: Yezîd b. Zürey‘ bize rivayet etti. Saîd, Katâde’den rivayet etti. Katâde şöyle dedi: “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sözü hakkında: Allah’ın ilminde, o halifeden peygamberler, elçiler, salih topluluklar ve cennet sakinleri olacak kimseler çıkacağı vardı.
Allah’ın bu haberi, “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” diyen meleklerin, Allah’ın kendisine isyan edecek bir yaratılmışının bulunmasını büyük gördüklerini ve bunun meydana geleceği kendilerine haber verilince buna şaştıklarını göstermektedir. Bundan dolayı Rableri onlara, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” buyurdu. Bununla, en doğrusunu Allah bilir, şu anlam kastedilmiştir: “Siz Allah’ın işine şaşıyor ve onu büyük görüyorsunuz. Oysa ben bunun bir kısmının sizden de çıkacağını biliyorum. Siz kendinizi, içinizden bazılarında aksinin bulunduğunu bildiğim bir vasıfla genel olarak niteliyorsunuz ve başkası için takdir ettiğim bir işe kendinizi aday gösteriyorsunuz.”
Çünkü melekler, Rableri kendilerine yeryüzündeki halifesinin zürriyetinden bozgunculuk ve kan dökme meydana geleceğini haber verdiğinde şöyle demişlerdi: “Ey Rabbimiz, sen yeryüzünde bizden başka, zürriyetinden sana isyan edecek bir halife mi yaratacaksın? Oysa biz seni yüceltiyor, sana namaz kılıyor, sana itaat ediyor ve sana isyan etmiyoruz.” Onlar, İblis’in iki yanında gizlediği Rabbine karşı büyüklük taslama hâlini bilmiyorlardı. Rableri de onlara, “Ben sizin söylediğinizden başka bir şeyi, içinizden bazılarında bilirim” buyurdu. Bu da, İblis’in onlardan gizli kalan durumu ve içinde sakladığı kibirdi. Onlar, bu sözleri ve kendilerini genel bir vasıfla nitelemeleri sebebiyle uyarıldılar.
Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…