"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Taha 131

Onlardan bazılarına dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere göz dikme. Onlarla imtihan ediyoruz. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

Diyanet Vakfı
Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini İmtihan edelim dîye, dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme! Rabbinin rızkı ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

“Onlardan bir kısmına… dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Bu âyetin anlamına dair açıklamalar daha önceden el-Hicr Sûresi’nde (15/88. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Bir kısmına” anlamındaki; kelimesi

“faydalandırdığımız” anlamındaki fiilin mef’ûlüdür.

“Süsü olarak” anlamındaki; da hâl olarak nasb edilmiştir. ez-Zeccâc da şöyle demektedir: Bu kelime “faydalandırdık” fiilinin anlamı ile nasb edilmiştir. Çünkü bu: Biz dünya hayatını onlar için bir süs kıldık, anlamındadır. Yahut gizli bir fiil ile nasb edilmiştir ki o da “kıldık” anlamındaki fiildir. Yani Biz dünya hayatını onlar için bir süs kıldık. Bu da aynı şekilde ez-Zeccâc’dan nakledilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu kelime “bunlarla” anlamındaki; deki “he” zamirinden bedeldir. Mesela; Ona, (yani) kardeşine uğradım” demeye benzer. el-Ferrâ’ da bunun hâl olarak nasbedildiğine işaret etmiştir. Bunun âmili ise “faydalandırdığımız” anlamındaki; fiilidir. O der ki: Bu; “Ben ona yoksul olduğu halde uğradım” demeye benzer. Bunun takdirinin de şöyle olduğunu söyler: Biz onları dünyada, hayatın süsü ve onda bir ziynet olarak kendisi ile kendilerini faydalandırdığımız… takdirindedir. “Süsü olarak” anlamındaki lâfız, hâl olarak nasb edilmiştir. Bu lâfız her ne kadar ma’rife ise de, Araplar; “Ona -şerefli keremli haliyle- uğradım” derler. (el-Ferrâ’, Meâni’l-Kur’ân, II, 196)

Bunun mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasb edilmesi de caizdir. Yüce Allah’ın:

“Allah’ın sanatı…”(en-Neml, 27/88) âyeti ile:

“Allah’ın va’di” (en-Nisa, 4/122; Yûnus, 10/4 vs.) âyetinde olduğu gibi. Ancak bu tartışılabilir bir görüştür.

En güzeli bunun hâi olarak nasbedilmesi ve tenvinin hem kendisinin sakin olması hem de “el-hayat”ın “lâm’ının sakin olması dolayısıyla da hazfedilmesidir. Nitekim

“Güneşin aya erişip yetişmesi gerekmediği gibi, gece de gündüzü geride bırakıcı değildir.” (Yasin, 36/40) âyetinde “gündüz” anlamındaki kelime “geride bırakıcı” anlamındaki kelime ile nasbedilmiştir. Bu da hem tenvinin kendisi, hem de “âm” sakin olduğundan dolayı tenvinin hazfedildiği takdirine göredir. Bu durumda “el-hayat” kelimesi de yüce Allah’ın:

“Bunlarla kendilerini… faydalandırdığımız şeylere” âyetindeki “mâ”nın bedeli olmak üzere mecrur olur. Buna göre de ifadenin takdiri şöyle olur: Sen gözlerini dünya hayatına süslü olarak yani süslü oluşu halinde… dikme, takdirinde olur. “Süsü olarak” kelimesinin “faydalandırdığıma şeylere” âyetindeki “ma”nın bedeli olması da güzel değildir. Çünkü “kendilerini imtihan edelim diye” âyeti “faydalandırdığımız” âyetine taalluk etmektedir.

“Dünya hayatının süsü olarak” ifadesi ile de dünya hayatının bitkilerle süslenmesini kastetmektedir.

“Ze” harfi ile ondan sonraki “ne” harfinin üstün ile “ez-zeheratü” şeklinde bitkilerin beyazlığı demektir. “ez-Zühre (Venüs)” ise bir gezegen adıdır. “Zühreoğulları” söylenirken “he” harfi sakin telaffuz edilir. Bu açıklamaları İbn Aziz yapmıştır.

Îsa b. Ömer de “he” harfini “nehr ve neher” kelimelerinde olduğu gibi üstün olarak okumuştur. “Parlaklığı olan kandiİ” demektir. “Zehratu’l-Eşcâr” ağaçların parlak ve göz alıcı renkleri demektir. Hadiste de şöyle buyurulmuştur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın rengi ezher (parlak) idi. Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 82; Dârimî, Mukaddime 10; Müsned, I, 89, 101, III, 228, 240, 270. Aydınlık saçan her bir şeye “zahir” denilir ki,’ bu da renklerin en güzelidir, “Kendilerini imtihan edelim” sınayalım “diye” demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Biz bunu kendileri için bir fitne ve sapıklık sebebi yapalım diye… anlamındadır.

Âyetin manası şudur: Ey Muhammed, sen dünyanın parlaklığına, göz alıcılığına hiçbir değer verme, bunun kalıcılığı yoktur. “Dikme” ifadesi “bakma” ifadesinden daha beliğdir. Çünkü bir kimseyi gözünü bir şeye dikmeye iten ancak bununla birlikte bulunan bir hırs olabilir. Bakan bir kimsede ise böyle bir hırs bulunmayabilir.

Bu Âyetin Nüzul Sebebi İle İlgili Bazı Görüşlerin Değerlendirilmesi:

Kimisi şöyle demiştir: Bu âyetin nüzul sebebi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın azatlı kölesi Ebû Râfi’in yaptığı gu rivâyettir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir misafir geldi, O (selâm ona) beni yahudilerden birisinin yanına gönderdi ve dedi ki: Ona şunları söyle; Muhammed sana diyor ki: Bizim bir misafirimiz geldi, ancak yanımızda onun işine yarayacak az da olsa bir şey yok, sen bana Receb ayına kadar şu kadar şu kadar un sat yahut bana borç ver. Adam: Hayır. Rehin almadıkça vermem dedi. Ben de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a geri döndüm ve ona durumu bildirince şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim. Şüphesiz ki ben semada da eminim, yeryüzünde de eminim. Şayet bana borç verseydi yahut satmış olsaydı mutlaka ona öderdim. Al, benîm bu zırhımı ona götür (rehin bırak.)” Bu âyet-i kerîme de dünyalığa karşı onu teselli etmek üzere nazil oldu. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensar, V, 612.

İbn Atiyye dedi ki: Bunun nüzul sebebi olmasına itiraz edilir. Çünkü bu sûre Mekke’de inmiştir. Sözü edilen olay ise Medine’de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ömrünün sonlarına doğru cereyan etmiştir. Zira o zırhı bu sözü edilen olay sebebiyle bir yahudinin yanında rehin bırakılmış olduğu halde vefat etti. Ancak zahiren görülen o ki, âyet-i kerîme kendisinden önceki âyetlerle uyumlu bir şekilde konuyu sürdürmektedir. Şöyle ki: Yüce Allah onları geçmiş ümmetlerin halinden ibret almayı terkettikleri için azarladıktan sonra, süresi belirlenmiş gelecek olan azâb ile tehdit etti, arkasından da peygamberine onların hallerini küçük görmesini, sözlerine karsı sabretmesini, mallarından ve ellerinde bulunan dünyalıktan yüz çevirmesini emretti. Zira bütün bunlar ellerinden çıkacak ve sonunda onlar rezil ve rüsvay olacaklardır.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan gelen şu rivâyet de böyledir: Bu rivâyete göre o Mustalıkoğullarına ait bir takım develerin yanından geçer. Bu develer semiz olduklarından ötürü sidikleri ve kaba pislikleri üzerlerinde (yağlı bölgelerine takılarak) kurumuştu. Bunun üzerine Peygamber elbisesi ile yüzünü başını örttü ve yoluna devam etti. Buna sebeb de yüce Allah’ın:

“Onlardan bir kısmını bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme” âyetidir.

Daha sonra yüce Allah peygamberini teselli ederek şöyle buyurmaktadır:

“Rabbinin rızkı ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Yani Allah’ın sabra karşılık vereceği mükâfat ile dünyalığa pek aldırış etmemek daha iyidir. Çünkü mükâfat kalıcıdır, dünya (ve dünyalık) fanidir.

Buradaki “rızık” ile yüce Allah’ın mü’minlere fethetmeyi müyesser kılacağı ülkelerle alacakları ganimetlerin kastedildiği de söylenmiştir.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/taha-130/,https://kutsalayet.de/taha-132/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız