"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Etiket: Yezid b. Muaviye Dönemi

Yezid b. Muaviye’nin Hilafeti

Bu yıl (60/680) içinde, bazı rivayetlere göre babasının ölümünden sonra 15 Receb’de (22 Nisan 680), başka rivayetlere göre ise ayın 20’sinde (27 Nisan 680) Yezid b. Muaviye’ye biat edildi; bunu daha önce babası Muaviye’nin ölümünü anlatırken zikretmiştik. Yezid, Ubeydullah b. Ziyad’ı Basra valisi, Nu‘man b. Beşir’i de Kufe valisi olarak yerlerinde bıraktı.

Hişam b. Muhammed el-Kelbi’den, o da Ebu Mihnef’ten rivayet ettiğine göre:

Yezid, 60 yılının Receb ayının başında (8 Nisan 680) başa geçti. Medine valisi Velid b. Utbe b. Ebu Süfyan, Kufe valisi Nu‘man b. Beşir el-Ensari, Basra valisi Ubeydullah b. Ziyad, Mekke valisi ise Amr b. Said b. el-Âs idi. Yezid’in iktidara geçince ilk işi, Muaviye’nin Yezid için alınmasını istediği biata yanaşmayan kimselerden biat almaktı. Muaviye, halkı çağırıp Yezid’in kendisinden sonra veliaht olacağına dair ona biat ettirmişti. Yezid de onların bu tavrına son vermek istiyordu. Bunun üzerine Velid’e şöyle yazdı:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Müminlerin emiri Yezid’den Utbe oğlu Velid’e… Muaviye, Allah’ın kullarından bir kuldu; Allah ona nimet verdi, onu yönetici yaptı, güç ve imkân verdi. Belirlenmiş bir süre yaşadı ve tayin edilmiş bir vakitte öldü. Allah ona rahmet etsin; övülmüş biri olarak yaşadı, takvalı ve Allah’tan korkan biri olarak öldü. Sana selam olsun.”

Ardından, fare kulağı kadar küçük başka bir kâğıda da şöyle yazdı:

“Hüseyin’i, Abdullah b. Ömer’i ve Abdullah b. Zübeyr’i biat ettirinceye kadar yakala. Biat etmeden önce hiçbir şey yapmaya fırsat bulamayacakları şekilde sert davran. Sana selam olsun.”

Muaviye’nin ölüm haberi Velid’e ulaşınca bu onu sarstı ve çok kaygılandırdı. Hemen Mervan b. Hakem’e haber gönderip onu yanına çağırdı. Daha önce Velid Medine’ye geldiğinde Mervan ona ancak isteksizce gidip geliyordu. Velid onun bu tavrını fark edince meclisinde bulunanların önünde ona ağır sözler söylemişti. Mervan bunu öğrenince ondan uzak durmuş, onunla bütün ilişkisini kesmişti.

Muaviye’nin ölüm haberi Velid’e ulaşıncaya kadar Mervan böylece ondan uzak kalmıştı. Muaviye’nin ölümü ve bu topluluktan biat alma emri Velid’e ağır gelince bu işte Mervan’dan yardım istemek üzere onu çağırdı. Velid, Yezid’in mektubunu Mervan’a okuyunca, Mervan:

“Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Allah ona rahmet etsin.” dedi.

Sonra Velid, bu iş hakkında Mervan’ın görüşünü sorup:

“Ne yapmamızı uygun görüyorsun?” dedi.

Mervan şu cevabı verdi:

“Benim görüşüm, hemen bu topluluğa adam gönderip onları biate ve itaate çağırmandır. Eğer bunu yaparlarsa onlardan kabul eder ve onları bırakırsın. Eğer reddederlerse, Muaviye’nin ölümünü öğrenmeden önce onları yakalar ve öldürtürsün. Çünkü bunu öğrenirlerse her biri ayrı bir tarafa yönelir, muhalefet ve ayrılık ilan eder, insanları kendine çağırır. Bu işin açık seçik kalmayacağından korkuyorum. Ama İbn Ömer’e gelince, onun savaşmayı düşüneceğini sanmam. Çünkü bu iş kendisine kendiliğinden verilmedikçe insanların başına geçmeyi kabul edecek biri değildir.”

Bunun üzerine Velid, Abdullah b. Amr b. Osman’ı —o sırada daha genç bir çocuktu— Hüseyin b. Ali ile Abdullah b. Zübeyr’e gönderdi. Abdullah b. Amr b. Osman onları mescitte otururlarken buldu. Onlara, Velid’in halk için meclis kurmadığı bir vakitte gelmişti; onlar da böyle bir vakitte ona gitmezlerdi. Şöyle dedi:

“İkiniz de valinin çağrısına uyun.”

Onlar ise:

“Sen git, biz de geleceğiz.” dediler.

Bunun üzerine biri ötekine yaklaştı. Abdullah b. Zübeyr, Hüseyin’e:

“Sence bizi, halk için meclis kurmadığı böyle bir vakitte neden çağırdı?” dedi.

Hüseyin şöyle cevap verdi:

“Ben de düşündüm. Bana göre onların zorbası ölmüştür ve bu haber halk arasında yayılmadan önce bizden biat almak için bizi çağırmıştır. Bunun dışında bir şey olduğunu sanmıyorum.”

İbn Zübeyr:

“Peki sen ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu.

Hüseyin:

“Derhal hizmetkârlarımı toplayıp ona gideceğim. Kapıya vardığımda onları orada bekleteceğim, kendim de içeri girip onunla görüşeceğim.” dedi.

İbn Zübeyr:

“İçeri girersen senin için korkuyorum.” dedi.

Hüseyin de:

“Ona, ancak kendimi koruyabilecek durumda olursam giderim.” diye cevap verdi.

Hüseyin kalktı, mevalisini ve ailesinden olanları etrafına topladı. Sonra yürüyüp Velid’in evinin kapısına geldi. Yanındakilere:

“Ben içeri giriyorum. Eğer sizi çağırırsam veya onun sesinin yükseldiğini duyarsanız hepiniz birden yanıma gelin. Yoksa ben çıkıncaya kadar ayrılmayın.” dedi.

İçeri girip valilik makamındaki Velid’e selam verdi. Mervan da onun yanında oturuyordu. Hüseyin, Muaviye’nin ölümünden kuşkulanmıyormuş gibi:

“Akrabalık bağlarını sürdürmek koparmaktan daha hayırlıdır. Allah ikinizin arasını düzeltsin.” dedi.

Onlar cevap vermediler. Hüseyin ilerleyip oturdu. Bunun üzerine Velid ona mektubu okudu, Muaviye’nin ölüm haberini verdi ve kendisinden biat istedi. Hüseyin şöyle dedi:

“Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Allah Muaviye’ye rahmet etsin ve senin ecrini arttırsın. Benden istediğin biate gelince, benim gibi biri gizlice biat etmez. Senin de insanların önünde açıkça verilen biatten daha azına razı olacağını sanmıyorum.”

Velid buna razı oldu. Hüseyin de:

“İnsanların önüne çıkıp onları biate çağırdığında bizi de onlarla birlikte çağırırsın; o zaman tek bir iş olur.” dedi.

Kolay yolu tercih eden Velid ona:

“Öyleyse Allah’ın adıyla git ve halkla birlikte bize gel.” dedi.

Bunun üzerine Mervan araya girip yeminle şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki, eğer şu anda senden biat etmeden çıkıp giderse, sen onun üzerinde bir daha böyle bir fırsat bulamazsın; ancak aranızda çok kan döküldükten sonra olabilir. Adamı tut; ya biat etsin ya da boynunu vuruncaya kadar onu bırakma.”

Bunun üzerine Hüseyin yerinden sıçrayıp:

“Ey mavi gözlü kadının oğlu! Beni sen mi öldüreceksin, o mu? Allah’a yemin olsun ki yalan söylüyorsun ve günahkârsın.” dedi.

Sonra dışarı çıktı, adamlarının yanından geçti; onlar da peşine takılıp evine kadar gittiler.

Mervan, Velid’e:

“Bana karşı geldin. Hayır, Allah’a yemin olsun ki, artık onun üzerinde bir daha böyle bir imkân bulamazsın.” dedi.

Velid ise şöyle cevap verdi:

“Ey Mervan, beni sen değil başkası kınasın. Sen benim için dinimin helâkini gerektiren bir şeyi seçtin. Allah’a yemin olsun ki, Hüseyin’i öldürmüş olmak karşılığında güneşin doğup battığı her yerin dünya malı ve saltanatı benim olsun istemem. Sübhanallah! Hüseyin sadece ‘Ben biat etmeyeceğim’ dedi diye onu mu öldüreyim? Allah’a yemin olsun ki, kıyamet günü Hüseyin’in kanından sorumlu tutulan bir adamın Allah katında terazisi hafif gelir diye düşünüyorum.”

Mervan:

“Eğer görüşün buysa, doğru davranmışsın.” dedi. Bunu söylerken onun görüşünü övmüyordu.

İbn Zübeyr ise “Geleceğim” demiş, sonra kendi evine dönüp gizlenmişti. Velid ona adam gönderdi; onun kendini korumak için yandaşlarını topladığını öğrendi. Birbiri ardınca çok sayıda haberci ve adam göndererek onu sıkıştırdı. Hüseyin ise elçilere:

“Bunu bırakın da siz de düşünün, biz de düşünelim; siz de değerlendirin, biz de değerlendirelim.” diye cevap veriyordu.

İbn Zübeyr ise onlara:

“Acele etmeyin; size geliyorum. Bana süre tanıyın.” diyordu.

Bütün o gün ve gecenin ilk kısmında ikisini de sıkıştırdılar; fakat Hüseyin’e karşı daha yumuşak davrandılar. Velid, mevalisinden adamları İbn Zübeyr’e gönderdi; bunlar ona ağır sözler söyleyip:

“Ey Kahiliyye kadınının oğlu! Allah’a yemin olsun, valiye gelmelisin; yoksa seni öldürür.” diye bağırıyorlardı.

O gün boyunca ve gecenin ilk kısmında İbn Zübeyr bulunduğu yerde kalıp onlara:

“Şimdi geliyorum.” diye cevap veriyordu.

Onlar iyice sıkıştırınca:

“Allah’a yemin olsun ki, bu kadar çok çağrılmam ve peş peşe elçi gönderilmesi beni kuşkulandırıyor. Bana, valinin görüşünü ve emrini getirecek birini gönderinceye kadar acele etmeyin.” dedi.

Bunun üzerine kardeşi Cafer b. Zübeyr’i Velid’e gönderdi. Cafer ona şöyle dedi:

“Allah sana merhamet etsin, Abdullah’ı rahat bırak. Onu korkuttun, ürküttün; bu kadar çok elçi göndererek onu dehşete düşürdün. İnşallah yarın sana gelecektir. Elçilerine bize dokunmamalarını emret.”

Velid de adamlarına haber gönderdi, onlar da ayrıldılar.

Gece karanlığında İbn Zübeyr çıktı. Yalnız kendisi ve kardeşi Cafer ile birlikte el-Fur‘ yoluna saptı. Takip edilmekten korktuğu için ana yoldan uzak durup Mekke’ye yöneldi.

Sabah olunca Velid ona adam gönderdi; onun ayrıldığını öğrendi. Mervan:

“Allah’a yemin olsun, eğer Mekke yolunu tutmuşsa…” dedi ve ardından, “Onun peşine adam gönder.” diye ekledi.

Velid, Ümeyye’nin mevalisinden bir süvariyi seksen süvari ile birlikte peşlerine gönderdi. Onları takip ettiler fakat yetişemediler, geri döndüler. O gün akşama kadar Velid, İbn Zübeyr’in peşine düşmekle meşgul olduğu için Hüseyin’le ilgilenemedi. Sonra akşam vakti Hüseyin’e adam gönderdi. Hüseyin:

“Sabah gelin; o zaman siz düşünürsünüz, biz de düşünürüz.” diye cevap verdi.

O gece onu rahat bıraktılar, sıkıştırmadılar. Hüseyin de geceleyin ayrıldı. Bu, 60 yılının Receb ayından iki gün kalmışken, pazar gecesiydi (4 Mayıs 680).

İbn Zübeyr, Hüseyin’den bir gece önce çıkmıştı; cumartesi gecesi yola koyulmuş ve el-Fur‘ yolunu tutmuştu. İbn Zübeyr, kardeşi Cafer’le yolculuk ederken Cafer şu mısraları okudu:

“Bir anneden doğan oğullar, bir gece anlayacaklar
ki onların çocuklarından yalnız biri kalmıştır.”

Bunun üzerine Abdullah:

“Sübhanallah! Kardeşim, az önce duyduğum sözle neyi kastettin?” dedi.

Cafer:

“Allah’a yemin olsun, kardeşim, senin hoşlanmayacağın bir şeyi kastetmedim.” diye cevap verdi.

Abdullah ise:

“Allah’a yemin olsun, bu sözün senin tarafından kasıtsız söylenmiş olması, benim için daha da nahoştur.” dedi.

Ravi der ki: Sanki bu şiirden uğursuzluk çıkarıyordu.

Hüseyin ise oğulları, kardeşleri ve kardeşinin oğullarıyla birlikte çıktı. Bunlar, Muhammed b. Hanefiyye dışında ailesinin çoğunu oluşturuyordu. Muhammed b. Hanefiyye ona şöyle demişti:

“Kardeşim, sen insanların en sevimlisi ve benim için en değerlisisin. Sakladığım nasihati senden daha çok hak edene veremem. Yezid b. Muaviye’den, yandaşlarınla birlikte uzak dur; gücün yettikçe eyaletlerden de sakın. Sonra elçilerini insanlara gönder ve onları kendine çağır. Eğer sana biat ederlerse bunun için Allah’a hamd ederim. Eğer insanlar senden başkası üzerinde birleşirse, bu yüzden Allah ne dinini ne de aklını eksiltir; yiğitliğini ve üstünlüğünü de senden almaz. Ama korkarım ki bu eyaletlerden birine girersin, bir topluluğun yanına inersin; sonra onlar kendi aralarında bölünürler: bir grup seninle olur, bir grup sana karşı çıkar. Savaşırlar ve sen onların ilk mızrağına hedef olursun. Böylece bütün bu ümmet içinde şahsı, babası ve annesi bakımından en hayırlı olanın kanı en çok boşa akıtılmış, ailesi de en çok zillete uğramış olur.”

Bunun üzerine Hüseyin ona nereye gitmesi gerektiğini sordu. O da şöyle dedi:

“Mekke’de kal. Eğer orası sana güvenli olursa maksada yeter. Eğer sana uygun düşmezse, çöllere ve dağ başlarına çekil; insanların işlerinin nereye varacağını görünceye kadar yer değiştirip dur. Sonra onların görüşünü anlarsın. İşlere doğrudan bakabildiğin sürece hüküm verirken daha isabetli, davranırken daha sağlam olursun. İşler, onlara sırtını çevirdiğinde olduğundan daha kapalı hâle asla gelmez.”

Hüseyin de:

“Kardeşim, öğüdün güzel ve ilgin açık. Umarım görüşün isabetli ve yerindedir.” dedi.

Ebu Mihnef’ten, o da Abdülmelik b. Nevfel b. Musahik’ten, o da Ebu Said el-Makburi’den rivayet edildiğine göre:

Ben Hüseyin’in Medine mescidine girdiğini gördüm. Yürürken iki adama dayanıyordu; bazen birine, bazen ötekine yaslanıyordu. Şu mısraları okuyordu:

“Sabah seherinde baskına giderken develer korkaklık etmesin;
ve bana Yezid denmesin,
eğer ölüm gözetleyip dururken
onur uğruna alçalmayı kabul edersem.”

Ben de kendi kendime:

“Allah’a yemin olsun, bu iki beyti ancak yapmayı düşündüğü bir şey yüzünden okuyor.” dedim.

Daha iki gün geçmeden, onun Mekke’ye gittiği haberi bana ulaştı.

Sonra Velid, Abdullah b. Ömer’i çağırdı ve ondan Yezid için biat istedi. O da:

“Halk biat edince ben de ederim.” dedi.

Bir adam ona şöyle dedi:

“Biat etmene ne engel oluyor? Sen ancak insanların birbiriyle çekişmesini, savaşmasını ve birbirini yok etmesini istiyorsun. Sonra bu onları yorunca, ‘Başınıza Abdullah b. Ömer’i geçirin; başka kimse kalmadı’ diyecekler. Sonra da ona biat edecekler.”

Abdullah ise şu cevabı verdi:

“Ben ne onların birbirleriyle savaşmasını ne de çekişip birbirlerini yok etmelerini istiyorum. Fakat halk biat eder, benden başka kimse kalmazsa, ben de biat ederim.”

Bunun üzerine onu bıraktılar; çünkü ondan korkmuyorlardı.

İbn Zübeyr yola çıkıp Mekke’ye geldi. O sırada Mekke valisi Amr b. Said idi. İçeri girince:

“Ben sığınma istiyorum.” dedi.

Fakat onların namazına katılmıyor, Arafat’tan dönüşte de onlarla bulunmuyordu. Kendi yandaşlarıyla ayrı duruyor, onlarla baş başa namaz kılıyor ve tören yapıyordu.

Hüseyin Mekke’ye doğru yola çıkarken şu ayeti okuyordu:

“Bunun üzerine korkarak, etrafı gözetleyerek oradan çıktı ve dedi ki: ‘Rabbim, beni zalimler topluluğundan kurtar.’”

Mekke’ye girerken de şu ayeti okudu:

“Medyen’e yönelince dedi ki: ‘Umarım Rabbim beni doğru yola iletir.’”

Bu yılın Ramazan ayında (60/Haziran 680), Yezid, Velid b. Utbe’yi Medine valiliğinden azletti. Yerine Amr b. Said el-Eşdak’ı tayin etti. Amr b. Said b. el-Âs Ramazan ayında Medine’ye geldi.

El-Vakidi, Muaviye’nin ölümü haberi ve Yezid için biat talebi Velid’e ulaştığında İbn Ömer’in Medine’de bulunmadığını söyler. İbn Zübeyr ile Hüseyin, Yezid’e biat etmeleri için çağrıldıklarında bunu reddetmişler ve aynı gece Mekke’ye gitmişlerdi. Yolda Mekke’den gelmekte olan İbn Abbas ve İbn Ömer’le karşılaştılar. Bu ikisi onlara Medine’de durumun nasıl olduğunu sordular. Onlar da:

“Muaviye öldü; şimdi Yezid için biat isteniyor.” diye cevap verdiler.

İbn Ömer onlara Allah’tan korkmalarını, Müslümanların birliğini bozmamalarını öğütledi; ardından Medine’ye gitti ve birkaç gün orada kaldı. Eyaletlerden biat haberi gelince Velid b. Utbe’nin yanına gidip ona biat etti. İbn Abbas da ona biat etti.

Bu yıl içinde Amr b. Said, kardeşi Abdullah b. Zübeyr’e karşı savaşması için Amr b. Zübeyr’i gönderdi.

Amr b. ez-Zübeyr’in Saldırısı

Muhammed b. Ömer el-Vakidi zikrettiğine göre, Amr b. Said b. el-Âs el-Eşdak, 60 yılı Ramazan ayında (Haziran 680) Medine’ye geldi. Medineliler onu ziyaret ettiklerinde, vakarlı ve beliğ bir adam olduğunu gördüler.

Muhammed b. Ömer el-Vakidi – Hişam b. Sa‘d – Şeybe b. Nisah’a göre: Elçiler, Yezid b. Muaviye ile İbn ez-Zübeyr arasında biat meselesi hakkında gidip geliyorlardı. Yezid, onun biatini, zincire vurulup getirilmedikçe kabul etmeyeceğine yemin etti.

Namazı kıldırmakla el-Haris b. Halid el-Mahzumi görevliydi; fakat İbn ez-Zübeyr onu engelledi. Onu engelleyince Yezid, Amr b. Said’e, İbn ez-Zübeyr’e karşı bir ordu göndermesini yazdı. Amr b. Said Medine’ye geldiği sırada, Abdullah b. ez-Zübeyr ile arasındaki düşmanlığı bildiği için Amr b. ez-Zübeyr’i polisinin başına getirmişti. Amr b. ez-Zübeyr, Medinelilerden bir topluluğu çağırdı ve onları şiddetle kırbaçlattı.

Muhammed b. Ömer el-Vakidi – Şurahbil b. Ebi Avn – babasına göre: Amr b. ez-Zübeyr, İbn ez-Zübeyr’e meyleden herkesi aratıyor ve kırbaçlatıyordu. Kırbaçlatılanlar arasında el-Münzir b. ez-Zübeyr, onun oğlu Muhammed b. el-Münzir, Abdurrahman b. el-Esved b. Abd Yegus, Osman b. Abdullah b. Hakim b. Hizam, Hubeyb b. Abdullah b. ez-Zübeyr ve Muhammed b. Ammar b. Yasir vardı. Onları kırk, elli ya da altmış değnek vurdurdu. Abdurrahman b. Osman ile Abdurrahman b. Amr b. Sehl ve başka bazı adamlar Mekke’ye kaçtılar.

Amr b. Said, Amr b. ez-Zübeyr’e, “Kardeşinin üzerine kimi gönderelim?” diye sordu. O da, “Ona benden daha çok kin besleyen birini asla bulamazsın.” dedi. Divandan birkaç düzine adam çıkardı; Medine halkının mevalisinden de birçok kişi onunla çıktı. Üneys b. Amr el-Eslemi, yedi yüz adamla birlikte onunla çıktı. Onu öncü kuvvet olarak ileri gönderdi; kendisi ise el-Curf’ta konakladı. Mervan b. el-Hakem, Amr b. Said’in yanına gelerek onu uyardı: “Mekke’ye saldırma. Allah’tan kork ve Allah’ın Evi’nin dokunulmazlığını çiğneme. İbn ez-Zübeyr’i kendi hâline bırak. O artık altmışını geçmiş, inatçı bir ihtiyar olmuştur. Allah’a yemin olsun, eğer onu öldürmezsen, mutlaka kendiliğinden ölecektir.” Bunun üzerine Amr b. ez-Zübeyr araya girip şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun, onunla savaşalım; Kâbe’nin tam ortasında ona saldıralım; bundan hoşlanmayan hoşlanmasın.” Mervan, “Allah’a yemin olsun, bu beni üzer.” dedi.

Üneys b. Amr el-Eslemi ilerleyip Zu Tuva’ya kadar vardı. Amr b. ez-Zübeyr ise yürüyüp el-Ebtah’ta konakladı. Kardeşine şöyle haber gönderdi: “Halifenin yeminini yerine getir; boynuna görünmeyecek şekilde gümüşten bir zincir tak; böylece insanlar birbirleriyle savaşmasın. Allah’tan kork; çünkü sen kutsal bir beldedesin.” İbn ez-Zübeyr ona şu cevabı verdi: “Buluşma yerin mescittir.”

İbn ez-Zübeyr, Abdullah b. Safvan el-Cumahi’yi Zu Tuva tarafındaki Üneys b. Amr’ın üzerine gönderdi. Mekke ve çevresinde yaşayanlardan bazıları da Abdullah b. Safvan’a katıldı. Üneys b. Amr’a karşı savaşıp onu ağır bir yenilgiye uğrattılar. Amr b. ez-Zübeyr’in adamlarının çoğu dağıldı, kendisi de İbn Alkame’nin evine girdi. Ubeyde b. ez-Zübeyr onun yanına gelip ona himaye verdi. Sonra Abdullah b. ez-Zübeyr’in yanına gidip, “Ben ona himaye verdim.” dedi. İbn ez-Zübeyr ise, “Sen halkın aleyhine himaye mi veriyorsun? Bu uygun değildir.” dedi.

Muhammed b. Ömer el-Vakidi, bu rivayeti Muhammed b. Ubeyd b. Umeyr’e dayandırdı; o da Amr b. Dinar’ın kendisine şöyle haber verdiğini aktardı: Yezid b. Muaviye, Amr b. Said’e, Amr b. ez-Zübeyr’i bir ordunun başına geçirip Üneys b. Amr ile birlikte İbn ez-Zübeyr’in üzerine göndermesini yazdı. Amr b. ez-Zübeyr yürüyüp es-Safi’daki evine indi; Üneys b. Amr ise Zu Tuva’da konakladı.

Amr b. ez-Zübeyr, genellikle halka namaz kıldırıyordu; Abdullah b. ez-Zübeyr de onun arkasında namaz kılıyordu. Namazdan çıkınca parmaklarını öfkeyle birbirine geçiriyordu. Kureyş’ten Amr b. ez-Zübeyr’in yanına gelmeyen kimse kalmamıştı. Fakat Abdullah b. Safvan uzak durmuştu. Bunun üzerine Amr b. ez-Zübeyr şöyle dedi: “Beni asıl rahatsız eden şey, Abdullah b. Safvan’ı göremeyişimdir. Allah’a yemin olsun, onun üzerine varsam, Cümah oğullarının ve ona sığınan ötekilerin az olduğunu bilirdi.” Bu sözleri Abdullah b. Safvan’a ulaştırıldı; bu onu kışkırttı. Abdullah b. ez-Zübeyr’e şöyle dedi: “Görüyorum ki sen kardeşini esirgemek istiyor gibisin.” O da, “Ey Ebu Safvan, ben onu mu esirgeyeceğim? Allah’a yemin olsun, ona karşı küçük karıncalar kadar bir yardım bulabilsem onu da kullanırım.” dedi. Abdullah b. Safvan, “Üneys’i ben hallederim, sen de kardeşini benim için hallet.” dedi. İbn ez-Zübeyr de bunu kabul etti.

Abdullah b. Safvan, Zu Tuva’daki Üneys b. Amr’ın üzerine yürüdü. Mekkelilerden ve başka taraftarlardan oluşan kalabalık bir toplulukla ona saldırdı. Üneys b. Amr ve yanındakiler yenildi. Kaçanları ve yaralıları öldürdüler. Mus‘ab b. Abdurrahman, Amr’ın üzerine yürüdü; adamları da ondan dağıldı. Sonunda Amr, Ubeyde b. ez-Zübeyr’e sığındı. Ubeyde b. ez-Zübeyr, Amr’a himaye vereceğini söyledi. Sonra Abdullah b. ez-Zübeyr’in yanına gidip, ona himaye verdiğini ve kendi hatırı için ona komşuluk himayesi vermesini istedi. Fakat Abdullah bunu kabul etmedi. Onu, Medine’de onun tarafından kırbaçlatılmış olan herkes için kırbaçlattı ve Arim hapishanesine kapattı.

El-Vakidi, Amr b. ez-Zübeyr kıssası hakkında kendisine birçok rivayet ulaştığını ve bunların hepsini kaydettiğini söyledi. Halid b. İlyas – Ebu Bekir b. Abdullah b. Ebi Cehm’e göre: Amr b. Said, Medine’ye vali olarak geldiğinde 60 yılının Zilkade ayında gelmişti. Amr b. ez-Zübeyr’i polisinin başına getirip şöyle dedi: “Müminlerin emiri, İbn ez-Zübeyr’in biatini zincire vurulup getirilmedikçe kabul etmeyeceğine yemin etmiştir. Müminlerin emirinin yemini yerine getirilsin. Ben gümüşten yahut altından hafif bir zincir yaptıracağım; bir aba ile örtebilir, böylece görünmez; ancak belki sesi duyulur.” Sonra şu şiiri okudu:

“Al şunu. Gerçi bu, güçlü kimselerin yolu değildir.
Horlanmış biri bile bunu kabul etmekten çekinir.
Ama, Amr, insanlar sana böyle bir yol sundular.
Komşulardan hiç kimse de seni kınamayacaktır.”

Muhammed b. Ömer el-Vakidi – Riyah b. Müslim – babasına göre: Amr b. Said, Abdullah b. ez-Zübeyr’in üzerine bir ordu kaldırdı. Ebu Şureyh şöyle dedi: “Mekke’ye saldırmayın; çünkü ben Resulullah’ın şöyle dediğini duydum: ‘Allah Mekke’de savaşmayı ancak bir günün bir saatinde helal kılmıştır. Sonra şehir yine dokunulmazlığına dönmüştür.’” Fakat Amr onun sözünü dinlemeyi reddedip şöyle dedi: “Biz onun dokunulmazlığını senden daha iyi biliriz, ey ihtiyar.”

Amr b. Said, Amr b. ez-Zübeyr komutasında bir ordu gönderdi. Onunla birlikte Üneys b. Amr el-Eslemi ve Muhammed b. Abdullah b. el-Haris b. Hişam’ın kölesi Zeyd de vardı. Bunların sayısı yaklaşık iki bindi. Mekke halkı onlara karşı savaştı. Üneys b. Amr ile el-Müheccir —el-Kalemmâs’ın mevlası— ve daha birçok kişi öldürüldü. Amr b. ez-Zübeyr’in ordusu bozguna uğradı. O da Ubeyde b. ez-Zübeyr’e sığındı. Ubeyde, kardeşine onun kendi himayesinde olduğunu ve kendisine eman vereceğini bildirdi. Sonra onu alıp Abdullah b. ez-Zübeyr’in yanına götürdü. Abdullah ona şöyle dedi: “Ey facir adam, yüzündeki bu kan nedir?” Amr ise şu mısrayı okudu:

“Yaralarımız topuklarımızda kanamaz; çünkü kaçarken değil,
ayaklarımızda kanar; çünkü ileri gideriz.”

İbn ez-Zübeyr onu hapsetti; Ubeyde’nin himayesini de bozarak şöyle dedi: “Allah’ın haram kıldığı şeyleri çiğnemek isteyen bu günahkâr facire himaye vermeni ben mi söyledim?” Sonra Amr’ın kırbaçlattığı herkes ondan intikam aldı; yalnız el-Münzir ile oğlu bunu yapmayı reddettiler. Amr, dayak altında öldü.

Ravi dedi ki: Arim hapishanesine bu ad, yalnızca Arim denilen bir köle olan Zeyd sebebiyle verilmişti. Hapishane onun adıyla anıldı. İbn ez-Zübeyr kardeşi Amr’ı bu yere hapsetti.

El-Vakidi – Abdullah b. Ebi Yahya – babasına göre: Üneys b. Amr ile birlikte iki bin kişi vardı.

Bu yıl içinde (60/680), Kufe halkı Hüseyin’e, o sırada Mekke’de bulunduğu hâlde, elçiler gönderip onu kendilerine çağırdılar. O da amcasının oğlu Müslim b. Akil b. Ebi Talib’i onlara gönderdi.

Kufelilerin Hüseyin’i Daveti ve Müslim b. Akil’in Görevi

Zekeriyya b. Yahya ed-Darir – Ebu’l-Velid Ahmed b. Cenab el-Masâhisi – Halid b. Yezid b. Esed b. Abdullah el-Kasri – Ammar ed-Dühni’ye göre: O, Ebu Cafer’e, Hüseyin’in öldürülüşünü kendisine, sanki onun ölümünde hazır bulunmuş gibi anlatmasını istediğini söyledi. Ebu Cafer şöyle anlattı:

Muaviye, Velid b. Utbe b. Ebi Süfyan Medine valisi iken öldü. Velid, Hüseyin b. Ali’ye haber göndererek ondan biat istedi. Hüseyin ondan kendisine mühlet vermesini ve iyilikte bulunmasını istedi. O da kendisine mühlet verdi; bunun üzerine Hüseyin Mekke’ye gitti. Kufeliler ve onların elçileri onun yanına gelip, “Biz kendimizi yalnız sana ayırdık. Cuma namazına valiyle birlikte katılmıyoruz. Bize gel.” dediler. O sırada Kufe valisi Numan b. Beşir el-Ensari idi.

Hüseyin, amcasının oğlu Müslim b. Akil b. Ebi Talib’i çağırdı ve ona, “Kufe’ye git ve onların bana yazdıkları şeyi araştır. Eğer bu doğruysa, onların yanına gideriz.” dedi. Müslim Medine’ye doğru yola çıktı. Yanına çölde kendisine yol gösterecek iki kılavuz aldı. Susuzluk onları bastırdı ve iki kılavuzdan biri öldü. Müslim, Hüseyin’e kendisini görevden almasını isteyen bir mektup yazdı. Fakat Hüseyin ona geri dönmeyip Kufe’ye devam etmesini yazdı. O da yoluna devam etti ve Kufe’ye vardı. Orada İbn Avsece denilen birinin yanında kaldı. Kufe halkı onun gelişini duyunca ona biat etmek üzere akın akın yanına geldiler. On iki bin kişi ona biat etti.

Yezid b. Muaviye taraftarlarından bir adam kalkıp Numan b. Beşir’in karşısında, “Sen ya zayıf bir adamsın ya da zayıf davranıyorsun. Şehir bozuldu.” dedi. Numan şöyle cevap verdi: “Allah’a itaat içinde zayıf bir adam olmam, Allah’a isyan içinde güçlü bir adam olmamdan bana daha sevimlidir. Allah’ın örttüğü bir örtüyü ben kaldırmam.”

Numan’ın bu sözleri Yezid’e ulaştı. Yezid, kendisine nasihat eden bir mevlası olan Sercun’u çağırdı ve ona durumu anlattı. Sercun, Muaviye hayatta olsaydı onun tavsiyesini kabul edip etmeyeceğini sordu. O da kabul edeceğini söyleyince, Sercun, “Öyleyse benim tavsiyemi kabul et. Kufe için tek uygun adam Ubeydullah b. Ziyad’dır. Orayı ona ver.” dedi. Yezid, Ubeydullah b. Ziyad’a çok öfkeliydi ve onu Basra’dan azletmeyi düşünüyordu. Fakat şimdi ona razı olduğunu bildiren bir mektup yazdı; Kufe’yi Basra ile birlikte ona verdi. Ayrıca Müslim b. Akil’i aramasını ve onu bulursa öldürmesini de yazdı.

Ubeydullah, Basra halkının ileri gelenlerinden bazılarıyla birlikte yola çıktı. Yüzünü örtmüş olarak Kufe’ye girdi. Yanından geçtiği her topluluk ona selam verip, “Selam sana ey Resulullah’ın kızının oğlu!” diyordu; çünkü onun Hüseyin b. Ali olduğunu sanıyorlardı. Ubeydullah saraya ulaştığında bir mevlasını çağırdı, ona üç bin dirhem verdi ve şöyle dedi: “Git ve Kufelilerin kendisine biat ettikleri adamın kim olduğunu öğren. Hıms halkından, bu iş için gelmiş biri olduğunu belli et ve bu parayı da onun durumunu güçlendirmek için verdiğini söyle.” Bu mevla cömertçe ve yumuşakça davranmayı sürdürdü; sonunda onu biat almakla görevli Kufeli yaşlı bir adama götürdüler. Onunla buluşup hikâyesini anlattı. Şeyh ona, “Seninle karşılaşmam hem beni sevindiriyor hem de üzüyor. Sevindiriyor; çünkü Allah seni doğruya iletti. Üzüyor; çünkü bizim işlerimiz henüz tam yerli yerine oturmuş değil.” dedi. Sonra onu Müslim’le tanıştırdı. Müslim parayı ondan aldı ve biatini kabul etti. Daha sonra o adam Ubeydullah’a dönüp ona haber verdi.

Ubeydullah’ın gelişi sırasında Müslim, kaldığı evden ayrılmış ve Hani’ b. Urve el-Muradi’nin evine geçmişti. Müslim b. Akil, Hüseyin b. Ali’ye yazıp ona on iki bin Kufelinin kendisine biat ettiğini haber vermiş ve yanlarına gelmesini istemişti. Sonra Ubeydullah, Kufe ileri gelenlerine, “Niçin Hani’ b. Urve diğerleri gibi gelip beni ziyaret etmedi?” diye sordu. Muhammed b. el-Eş‘as kabilesinden bir grupla birlikte onu almaya gitti. Hani’, evinin kapısında idi. Ona, “Vali senden söz etti ve geciktiğini düşünüyor; haydi ona git.” dediler. Onun yanında kalıp birlikte bindiler ve onu Ubeydullah’a götürdüler. Ubeydullah’ın yanında kadı Şureyh vardı. Ubeydullah onu görünce Şureyh’e, “Bacakları seni helake götürüleni getirdi.” dedi. Hani’ selam verdikten sonra, Ubeydullah ona Müslim’in nerede olduğunu sordu. Hani’ bilmediğini söyleyince, Ubeydullah, dirhem verdiği mevlasını huzura çıkarmasını emretti. Hani’ onu görünce çok sarsıldı ve şöyle yalvardı: “Allah valiye hayır versin! Vallahi ben onu evime davet etmedim. Kendisi gelip bana sığındı.” Ubeydullah, onu kendisine teslim etmesini istedi. Hani’ ise, “Vallahi o iki ayağımın altında olsa, sana vermek için onları yerden kaldırmam.” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah, Hani’nin kendisine yaklaştırılmasını emretti. Hani yaklaştırılınca, Ubeydullah onun alnına vurdu ve alnını yardı. Hani’, polislerden birinin kılıcına uzanıp çekmek istedi, fakat ondan uzaklaştırıldı. Bunun üzerine Ubeydullah onun kanını dökmenin helal olduğunu ilan etti ve sarayın bir bölümünde hapsedilmesini emretti.

Ebu Cafer’den başka bir rivayette, Hani’ b. Urve’yi Ubeydullah b. Ziyad’a getiren kişinin Amr b. el-Haccac ez-Zübeydi olduğu söylenir.

Amr b. Ali – Ebu Kuteybe – Yunus b. Ebi İshak – el-Ayzer b. Hureys – Umare b. Ukbe b. Ebi Muayt’a göre: Umare b. Ukbe, İbn Ziyad’ın meclisinde oturuyor ve konuşuyordu. Şöyle dedi: “Bugün bazı zebraları sürdüm; onlardan birini vurdum ve topal bıraktım.” Amr b. el-Haccac ez-Zübeydi ona, “Senin topal bıraktığın zebra olsa olsa ahmak bir zebra olurdu.” diye karşılık verdi. Umare de, “Bundan daha ahmakça bir şeyi sana haber vereyim mi? Babası kâfir olan bir adam Resulullah’a getirildi. O da onun öldürülmesini emretti. Adam, ‘Muhammed, çocuklara kim bakacak?’ diye yalvardı. Resulullah, ‘Cehennem ateşi.’ dedi. Sen o çocuklardan birisin ve cehennemde olacaksın.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyad güldü.

Ammar ed-Dühni’nin Ebu Cafer’den Yaptığı Rivayetin Devamı

Hani’ bu durumda iken, bunun haberi Madhhic’e ulaştı. Sarayın kapısında bir kargaşa koptu. Ubeydullah bunu işitti ve bunun ne olduğunu sordu. Ona bunun Madhhic olduğu söylendi. Bunun üzerine Şureyh’e dışarı çıkmasını ve Hani’yi sadece sorgulamak için alıkoyduğunu onlara bildirmesini emretti. Ancak Hani’nin ne söyleyeceğini dinlesin diye mevalisinden birini casus olarak onunla birlikte gönderdi. Şureyh, Hani’ b. Urve’nin yanından geçerken Hani’ ona, “Allah’tan kork ey Şureyh, çünkü o beni öldürecek.” dedi. Fakat Şureyh dışarı çıktı, sarayın kapısında durdu ve, “Onun hakkında endişe edecek bir şey yoktur. Vali onu sadece sorgulamak için alıkoymaktadır.” dedi. Onlar da bunun doğru olduğunu ve arkadaşları için endişe edecek bir sebep bulunmadığını birbirlerine söylediler, sonra dağıldılar.

Hani’nin haberi Müslim’e ulaştı. O da savaş çağrısını yaptırdı ve Kufelilerden dört bin kişi onun etrafında toplandı. Öncüsünü ileri sürdü, sağ ve sol kanatlarını düzenledi. Kendisi de merkezle birlikte Ubeydullah’a doğru ilerledi. Bu sırada Ubeydullah, Kufeli ileri gelenlere haber göndermiş ve onları sarayda yanında toplamıştı. Müslim ona ulaşıp sarayın kapısına geldiğinde, onlar aşağıdan kendi kabile mensuplarını görebiliyorlardı. Onlarla konuşmaya başladılar ve onları geri çevirmeye çalıştılar. Müslim’in taraftarları yavaş yavaş çekilip gitmeye başladılar; öyle ki ikindi sonlarına doğru yanında sadece beş yüz kişi kalmıştı. Karanlık yayılınca bu beş yüz kişi de ayrıldı.

Müslim, yalnız bırakıldığını görünce sokaklarda dolaşmaya başladı. Bir kapıya gelip durdu. Bir kadın dışarı çıktı; Müslim ondan kendisine su vermesini istedi. Kadın ona su verdi, sonra tekrar evinin içine döndü. Allah’ın takdir ettiği kadar gecikti, sonra tekrar dışarı çıktı ve onu hâlâ kapıda buldu. Bunun üzerine, “Ey Allah’ın kulu, burada durman şüphe çekicidir. Git buradan.” dedi. O da, “Ben Müslim b. Akil’im. Beni barındırır mısın?” dedi. Kadın ona içeri girmesini söyledi.

Kadının oğlu, Muhammed b. el-Eş‘as’ın mevalisinden idi. Delikanlı onu tanıyınca Muhammed’e gidip durumu haber verdi. Muhammed de Ubeydullah’a gidip onu bilgilendirdi. Ubeydullah, polislerinin başındaki Amr b. Hureys’i onu almaya gönderdi. Onunla birlikte Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as da vardı.

Müslim, evin kuşatıldığını anlayıncaya kadar olup bitenlerden habersizdi. Durumu fark edince kılıcıyla onların üzerine çıktı ve onlarla çarpıştı. Abdurrahman ona eman verdi ve böylece onu kendi hakimiyeti altına aldı. Onu Ubeydullah’a getirdi. Ubeydullah da sarayın damına çıkarılmasını ve orada öldürülmesini emretti. Sonra cesedi halkın önüne aşağı atıldı. Ardından Hani’nin de Künase’ye sürüklenmesini emretti; orada çarmıha gerildi. Şairleri onun hakkında şöyle dedi:

Ölümün ne olduğunu bilmiyorsan, bak
Çarşıda Hani’ye ve İbn Akil’e.

Valinin emri onları yere serdi,
Onlar da her yolda çaba gösterenler için birer ibret oldular.

Esma, Madhhic ondan intikam peşindeyken,
Yavaş yürüyen bir bineğe güven içinde biner mi?

Ebu Mihnef’in Rivayeti

Ebu Mihnef’e gelince, Müslim b. Akil’in Kufe’ye gelişi ve ölümü hakkındaki hikâyeyi, az önce zikrettiğimiz Ammar ed-Dühni’nin Ebu Cafer’den naklettiği rivayetten daha geniş ve daha eksiksiz şekilde anlatır.

Hişam b. Muhammed (el-Kelbi)-Ebu Mihnef-Abdurrahman b. Cündeb-Ukbe b. Sim‘an’dan rivayete göre; o, Hüseyin’in hanımı Kelbli İmruülkays’ın kızı er-Rabab’ın mevlası idi – er-Rabab, Hüseyin’in kızı Sükeyne ile beraberdi ve Ukbe onun babasının mevlası olmuştu; Sükeyne o sırada genç bir kızdı – şöyle dedi:

Mekke’den yola çıktık ve ana yol üzerinde konakladık. Hüseyin’in ailesinden birisi ona, “İbnü’z-Zübeyr gibi ana yolu bıraksaydın, takipçiler sana yetişemezdi.” dedi. O da, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki, Allah kendisini hoşnut edecek hükmü verinceye kadar onu bırakmayacağım.” dedi. Yolda Abdullah b. Muti‘ ile karşılaştık. O, Hüseyin’e, “Canım senin canına feda olsun isterdim. Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Hüseyin, “Şimdilik Mekke’ye gidiyorum. Ondan sonrasını Allah’a bırakacağım.” dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Muti‘ ona, “Allah senin için hayırlısını seçsin. Fakat Mekke’ye ulaştığında Kufe’ye yaklaşmaktan sakın. Orası uğursuz bir yerdir; orada baban öldürüldü, kardeşin yalnız bırakıldı ve neredeyse canını alacak bir darbeye ansızın uğratıldı. Haram’da kal; çünkü sen Arapların efendisisin ve Hicaz halkı kimseyi seninle bir tutmaz. Allah’a yemin olsun ki, insanlar sana destek vermek için her taraftan gelecektir. Haram’ı terk etme; dayılarım sana feda olsun. Çünkü Allah’a yemin olsun ki, sen öldürülürsen senden sonra biz köleleştiriliriz.” dedi.

Hüseyin yoluna devam etti ve Mekke’de kaldı. Mekke halkı onu sık sık ziyaret etmeye başladı; umre için gelenler ve uzak yakın diğer insanlar da onu ziyaret ediyordu. İbnü’z-Zübeyr de oraya yerleşmiş, Kabe’nin yanında durmuş, bütün gün namaz kılıyor ve Kabe’yi tavaf ediyordu. Hüseyin’i ziyarete gelen diğerleriyle birlikte o da ziyarete gelirdi. İki gün peş peşe gelir, bazen de iki günde bir ona uğrar, kendi görüşünce ona öğüt verirdi. Bununla birlikte, Allah’ın mahlukatı içinde Hüseyin kadar İbnü’z-Zübeyr’in gözünde hoş görülmeyen kimse yoktu. Çünkü Hicaz halkının, Hüseyin şehirde bulunduğu sürece ona biat etmeyeceklerini ve peşinden gitmeyeceklerini biliyordu. Onların gözünde ve gönüllerinde Hüseyin, kendisinden daha büyük ve insanların itaatini elde etmeye daha layık idi.

Kufeliler, Muaviye’nin ölümünü öğrenince, Iraklılar Yezid hakkında söz yaydılar. “Hüseyin ile İbnü’z-Zübeyr güvenli bir yer aradılar ve ikisi de Mekke’ye gittiler.” dediler. Bunun üzerine Kufeliler Hüseyin’e mektup yazdılar. O sırada onların valisi Numan b. Beşir el-Ensari idi.

Ebu Mihnef-el-Haccac b. Ali-Muhammed b. Beşir el-Hemdani rivayet etti ki:

Şia, Kufe’de Süleyman b. Surad el-Huzai’nin evinde toplandı. Orada Muaviye’nin ölümünü konuştuk; bunun için Allah’a hamd ve sena ettik. Süleyman b. Surad bize şöyle seslendi: “Muaviye ölmüştür. Hüseyin, Ümeyyeoğullarına biat etmeyi reddetti ve Mekke’ye gitti. Siz onun ve babasının Şiasısınız. Eğer gerçekten onun yardımcıları ve düşmanlarına karşı savaşacak kimseler olacağınızı biliyorsanız, ona yazın ve bunu ona bildirin. Eğer başarısızlıktan ve zayıflıktan korkuyorsanız, bu adamı canı pahasına bir işe çağırmayın.”

Onlar, “Hayır; biz onun düşmanıyla savaşacağız ve canlarımızı onun için vereceğiz.” dediler. Bunun üzerine, “Öyleyse ona yazın.” dedi. Onlar da ona şöyle yazdılar:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Ali oğlu Hüseyin’e; Süleyman b. Surad, el-Müseyyeb b. Necebe, Rifa‘a b. Şeddad, Habib b. Muzahir ve Kufelilerden mümin ve Müslüman olan Şiası tarafından. Selam sana. Allah’tan başka ilah olmayan O’na hamd ederiz. Hamdolsun Allah’a ki, senin düşmanını, inatçı zorbayı kırdı; o, ümmetin üzerine atıldı, yönetimini ondan çekip aldı, fey’ini yağmaladı ve onu rızası olmaksızın ele geçirdi. Sonra onun seçkinlerini öldürdü, kötülerini sağ bıraktı. Allah’ın malını, sadece ümmetin zorba ve zenginleri arasında dolaşan bir şey yaptı. Semud nasıl helak olduysa o da öyle helak olsun. Bizim başımızda bir imam yoktur. Gel ki Allah bizi senin vasıtanla hak üzerinde birleştirsin. Numan b. Beşir sarayda bulunmaktadır; biz onunla cuma namazında toplanmıyoruz, bayram namazında da onunla birlikte çıkmıyoruz. Senin bize gelmeyi kabul ettiğini duyarsak, Allah dilerse, onu kovar ve Şam’a kadar süreriz. Allah’ın selamı, rahmeti senin üzerine olsun.”

Bu mektubu Abdullah b. Sebu‘ el-Hemdani ile Abdullah b. Vâil vasıtasıyla gönderdik. Onlara acele etmelerini emrettik. İkisi hızlıca gidip 10 Ramazan’da Hüseyin’e Mekke’de ulaştılar. İki gün sonra Kays b. Müshir es-Saydavi, Abdurrahman b. Abdullah b. Keden el-Erhabi ve Umeyre b. Ubeyd es-Seluli’yi ona gönderdik. Yanlarında elli üç kadar mektup vardı; her mektup bir kişiden yahut iki, dört kişilik bir gruptandı. Yine iki gün bekledik, sonra Hani’ b. Hani’ es-Sebii ile Said b. Abdullah el-Hanefi’yi gönderdik. Onlarla birlikte şunu yazdık:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Ali oğlu Hüseyin’e; Şiasından müminler ve Müslümanlar tarafından. Acele et. İnsanlar seni beklemektedir. Onlar senden başkasını düşünmüyorlar. Öyleyse çabuk ol, çabuk ol. Selam sana.”

Şebes b. Rib‘i, Haccar b. Ebcer, Yezid b. el-Haris b. Yezid b. Ruveym, Azra b. Kays, Amr b. el-Haccac ez-Zübeydi ve Muhammed b. Umeyr et-Temimi de şöyle yazmışlardı:

“Bahçeler yeşerdi, meyveler olgunlaştı, sular taştı. İstersen, senin için toplanmış bir orduya gel. Selam sana.”

Bütün elçiler onun yanında toplandığında, o mektupları okudu ve elçilere halkın durumunu sordu. Hani’ b. Hani’ es-Sebii ile Said b. Abdullah el-Hanefi’yle – bunlar son gelen iki elçiydi – şöyle cevap yazdı:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Ali oğlu Hüseyin’den, müminlerin ve Müslümanların ileri gelenlerine. Hani’ ile Said mektuplarınızı bana getirdiler; bunlar bana gelen elçilerinizin son ikisidir. Anlattıklarınızın ve zikrettiklerinizin hepsini anladım. Çoğunuzun sözü şudur: ‘Başımızda imam yoktur. Gel, Allah bizi senin vasıtanla hidayet ve hak üzerinde birleştirsin.’ Ben size kardeşim Müslim b. Akil’i gönderiyorum; o, amcamın oğludur ve ailem içinde güvenilir temsilcimdir. Ona, durumunuzu, işinizi ve görüşlerinizi bana yazmasını emrettim. Eğer bana, ileri gelenlerinizin ve içinizde akıl, fazilet sahibi kimselerin görüşlerinin bir olduğunu, gelen elçilerin anlattıkları ve mektuplarınızda okuduklarım gibi bulunduğunu yazarsa, Allah dilerse size süratle geleceğim. Çünkü Allah’a yemin olsun ki imam, ancak Kitap ile amel eden, adaleti ayakta tutan, hakka inanan ve kendisini Allah’a adayan kimsedir. Selam size olsun.”

Ebu Mihnef-Ebu’l-Muharik er-Rasibi rivayet etti ki:

Basra’daki Şiadan bazı kimseler, Abdülkays kabilesinden Meryem bint Sa‘d yahut Munkiz denilen bir kadının evinde birkaç gündür toplanıyorlardı. Kadın Şiaya meyilli idi ve evi onların görüşme yeri olmuştu.

Hüseyin’in geliş haberi İbn Ziyad’a ulaşmış, o da Basra’daki amiline gözcüler çıkarmasını ve yolu kontrol altına almasını yazmıştı. Fakat Abdülkays kabilesinden Yezid b. Nebit, Hüseyin’e yardıma gitmeye karar verdi. Onun on oğlu vardı. Onlara, “Hanginiz benimle gelecek?” diye sordu. Oğullarından Abdullah ile Ubeydullah onunla gitmeye gönüllü oldular. Sonra Meryem’in evindeki arkadaşlarına, “Gitmeye karar verdim. Şimdi çıkıyorum.” dedi. Onlar, “İbn Ziyad’ın adamlarından dolayı senin için korkuyoruz.” dediler. O da, “Allah’a yemin olsun ki devemin ayakları düz çöle basarsa, peşimden yetişmek isteyeni umursamam.” dedi.

Yezid yola çıktı, hızla ilerledi, sonunda Hüseyin’e ulaştı. El-Ebha’da Hüseyin’in konakladığı yere katıldı. Hüseyin, Yezid’in geldiği haberini aldı ve onu aramaya başladı. Adam geldiğinde, Hüseyin’in çadırına varıp ona, onun evine gittiği söylenince, o adam da peşinden gitti. Hüseyin onu bulamayınca çadırında oturup onu bekledi. Basralı geri dönünce onu oturur halde buldu. Bunun üzerine şu ayeti okudu: “De ki: Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle; işte ancak bununla sevinsinler.” Sonra Hüseyin’e selam verdi, yanına oturdu, geliş sebebini ona anlattı ve onunla birlikte hayır diledi. Sonra onunla birlikte yola çıktı ve onun safında savaşarak öldü. Yezid ile iki oğlu da onunla birlikte öldürüldüler.

Bundan sonra Hüseyin, Müslim b. Akil’i çağırdı ve onu Kays b. Müshir es-Saydavi, Umeyre b. Ubeyd es-Seluli ve Abdurrahman b. Abdullah b. Keden el-Erhabi ile birlikte gönderdi. Ona Allah’tan sakınmasını, gizli davranmasını ve yumuşak olmasını tavsiye etti. Hüseyin, Müslim’e, halkın birleşik ve kararlı olduğunu görürse bunu kendisine süratle bildirmesini emretti.

Müslim yola çıktı ve Medine’ye geldi. Orada Resulullah’ın mescidinde namaz kıldı, ailesinden en sevgili kimselerle vedalaştı. Sonra Kays kabilesinden iki kılavuz kiraladı. Bu ikisi onunla birlikte yola çıktılar; fakat yolu şaşırdılar ve kayboldular. Şiddetli susuzluğa yakalandılar. Ölümün eşiğine gelen bu iki kılavuz ona, “Şu yolu takip et, suya ulaşırsın.” dediler.

Müslim b. Akil, Hüseyin’e bir mektup yazdı ve onu Kays b. Müshir ile gönderdi – bu, el-Hubeyt vadisindeki el-Medîk’te oldu – şöyle yazdı:

“… Medine’den iki kılavuzla çıktım. Onlar yolu şaşırdılar ve kayboldular. Hepimiz şiddetli susuzluğa yakalandık; iki kılavuz kısa süre sonra öldü. Fakat yürümeye devam ettik ve bir su yerine vardık. Ancak canımızın son anında kurtulabildik. Bu su yeri, el-Hubeyt vadisindeki el-Medîk denilen yerde bulunmaktadır. Bunu görevim için bir uğursuzluk saydım. Eğer sen de bunu böyle görürsen, beni bu görevden alır ve yerime başkasını gönderirsin. Selam sana.”

Hüseyin de ona şöyle cevap yazdı:

“… Sana verdiğim görevden beni azletmemi isteyen mektubunun, sadece korkaklıktan kaynaklandığından endişe ediyorum. Öyleyse sana verdiğim göreve devam et. Selam sana.”

Müslim mektubu okuyunca, “Ben kendim için korkmuyorum.” dedi. Sonra yoluna devam etti ve Tay kabilesine ait bir su yerine geldi. Orada konakladı. Oradan ayrılırken avlanan bir adam gördü. Adam, gözüne ilişen bir ceylana ok attı ve onu öldürdü. Bunun üzerine Müslim, “İnşallah düşmanlarımız da böyle öldürülecektir.” dedi.

Müslim yoluna devam etti ve Kufe’ye girdi. Orada Muhtar b. Ebi Ubeyd’in evinde kaldı; bugün oraya Müslim b. el-Müseyyeb’in evi denir. Şia sürekli onun yanına gelmeye başladı. Onlardan bir topluluk ne zaman onun yanında toplansa, o Hüseyin’in mektubunu okur, onlar da ağlamaya başlarlardı.

Abis b. Ebi Şebib eş-Şakiri ayağa kalktı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi: “Ben sana halk adına konuşamam; çünkü onların kalplerinde olanı bilmiyorum. Onlar hakkında seni aldatmam da. Fakat Allah’a yemin olsun ki, kendi nefsim için neye karar verdiğimi sana söyleyebilirim. Allah’a yemin olsun ki, beni çağırdığında sana icabet edeceğim. Senin yanında düşmanlarınla savaşacağım. Allah’a kavuşuncaya kadar seni savunmak için kılıcımla vuracağım. Benim istediğim, yalnızca Allah’ın sevabıdır.” Sonra Habib b. Muzahir el-Fek‘asi ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Allah sana rahmet etsin. Sen kısa sözlerinle kalbindekini açıkladın.” Ardından dedi ki: “Allah’tan başka ilah olmadığına yemin ederim ki, ben de onun görüşündeyim.” El-Hanefi de aynı şeyi söyledi.

El-Haccac b. Ali’ye göre, o Muhammed b. Beşir’e, kendisinin bir şey söyleyip söylemediğini sordu. O da, “Allah’ın arkadaşlarımı zaferle desteklemesini istememe rağmen, savaşmayı sevmiyordum ve yalan söylemeye de razı değildim.” dedi.

Şia, Müslim b. Akil’i o kadar sık ziyaret etmeye başlamıştı ki, kaldığı yer herkesçe bilinir oldu. Numan b. Beşir de onun bulunduğu yeri öğrendi.

Ebu Mihnef-Numeyr b. Va‘le-Ebu’l-Veddak rivayet etti ki:

Numan minbere çıktı ve Allah’a hamd ettikten sonra şöyle dedi: “Ey Allah’ın kulları, Allah’tan korkun; isyana ve fitneye acele etmeyin. Çünkü bunda adamlar helak olur, kanlar dökülür ve mallar yağmalanır.” O yumuşak huylu, dindar ve yumuşak yolu tercih eden bir adamdı. Sonra şöyle devam etti: “Ben benimle savaşmayanla savaşmam. Bana karşı gelmeyene karşı gitmem. Size sövmem. Sizinle çatışmam. Birini sadece şüphe, itham ve duyuma dayanarak yakalamam. Fakat niyetlerinizi açığa vurur, biatinizi bozup imamınıza karşı çıkarsanız, Allah’tan başka ilah olmadığına yemin olsun ki, kılıcımın kabzası elimde kaldığı sürece sizinle kılıcımla savaşırım; bana yardım edecek kimse bulunmasa bile. Bununla birlikte, içinizde hakkı bilenlerin, bâtılın helak edeceği kimselerden daha çok olduğunu umuyorum.”

Ümeyyeoğullarının mevalisinden Abdullah b. Müslim b. Said el-Hadrami ayağa kalkıp dedi ki: “Ey vali, gördüğün bu iş ancak sertlikle tedavi edilir. Senin seninle düşmanın arasında yapılması gereken hakkındaki görüşün, zayıfın görüşüdür.” Numan da, “Ben Allah’a itaat içinde zayıflardan olmayı, Allah’a isyan içinde güçlülerden olmaya tercih ederim.” dedi. Sonra minberden indi.

Abdullah b. Müslim dışarı çıktı ve Yezid b. Muaviye’ye şöyle bir mektup yazdı: “… Müslim b. Akil Kufe’ye geldi ve Şia, Hüseyin b. Ali adına ona biat etti. Eğer Kufe’ye ihtiyacın varsa, oraya güçlü bir adam gönder; emirlerini yerine getirsin ve düşmanına karşı senin davranacağın gibi davransın. Numan b. Beşir zayıf bir adamdır yahut zayıf gibi davranmaktadır.” Yezid’e ilk yazan oydu. Sonra Umeyre b. Ukbe de ona buna benzer bir şey yazdı; Ömer b. Sa‘d b. Ebi Vakkas da öyle yaptı.

Hişam (b. Muhammed el-Kelbi)-Avane’ye göre:

Mektuplar Yezid’e ulaştığında – mektupları arasında sadece iki gün vardı – Yezid, Muaviye’nin mevlası olan ve ona öğüt veren Sercun’u çağırdı ve, “Hüseyin’in Kufe’ye yöneldiği, Müslim b. Akil’in Kufe’de onun adına biat topladığı haberine karşı senin görüşün nedir? Numan’ın zayıf olduğunu ve onun hakkında başka kötü haberler de aldım.” dedi. Sonra mektupları ona okudu ve, “Sence Kufe’ye kimi vali tayin etmeliyim?” diye sordu. O sırada Yezid, Ubeydullah b. Ziyad’a öfkeliydi. Sercun da ona, “Eğer Muaviye senin için diriltilseydi, onun görüşünü alır mıydın?” dedi. Yezid, “Evet.” dedi. Bunun üzerine Sercun, Ubeydullah b. Ziyad’ın Kufe valiliğine dair bir tayin mektubu çıkardı ve, “Bu, Muaviye’nin ölmeden önceki görüşüdür.” dedi. Yezid de onun görüşünü aldı; iki şehri birleştirip Ubeydullah’ın idaresine verdi ve ona tayin mektubunu gönderdi.

Bundan sonra Yezid, yanında bulunan Müslim b. Amr el-Bahili’yi çağırdı; onu mektubuyla birlikte Basra’da bulunan Ubeydullah’a gönderdi ve ona ayrıca şöyle yazdı:

“… Kufelilerden taraftarlarım bana yazarak, İbn Akil’in Kufe’de Müslümanlar arasında isyan çıkarmak için birlikler topladığını bildirdiler. Benim bu mektubumu okuduğunda Kufe’ye git ve İbn Akil’i tane arar gibi ara; onu buluncaya kadar. Sonra onu zincire vur, öldür yahut şehirden çıkar. Selam sana.”

Müslim b. Amr, Basra’da bulunan Ubeydullah’a geldi. Ubeydullah derhal hazırlıkların başlamasını ve ertesi gün Kufe’ye hareket edilmesini emretti.

Daha önce Hüseyin, Basralılara da bir mektup yazmıştı.

Hişam (b. Muhammed el-Kelbi)-Ebu Mihnef-es-Sak‘ab b. Züheyr-Ebu Osman en-Nehdi rivayet etti ki:

Hüseyin, Basralılara bir mektup yazdı; onu ailesinin mevalisinden Süleyman adlı biriyle gönderdi. Mektup tek nüsha idi; fakat Basra’daki beş bölümün reislerine ve ileri gelenlere gönderilmişti. Malik b. Misme‘ el-Bekri’ye, Ahnef b. Kays’a, Münzir b. el-Carud’a, Mesud b. Amr’a, Kays b. el-Heysem’e ve Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer’e yazılmıştı. Basralı bütün ileri gelenlere verilen bu tek nüsha şöyleydi:

“Allah, Muhammed’i bütün mahlukatına üstün kıldı. Onu nübüvvetle şereflendirdi ve risaleti için seçti. Kullarını uyarmış ve kendisiyle gönderildiği şeyi onlara tebliğ etmişken Allah onu kendi katına aldı. Biz onun ailesiyiz, onun velayetini taşıyanlarız, onun vasileri ve mirasçılarıyız; insanlar arasında onun makamı üzerinde herkesten daha fazla hak sahibi olan da biziz. Fakat kavmimiz, bize ait olan bu hakkı bencillikle aldı. Buna rağmen ayrılığı hoş görmediğimiz ve iyiliği istediğimiz için razı olduk. Bununla beraber, bizim için hak olan bu hak üzerinde, onu alanlardan daha fazla hak sahibi olduğumuzu biliyoruz. Onlar iyi yaptılar, birçok şeyi düzelttiler ve hakkı aradılar. Allah onlara rahmet etsin ve bizi de onları da bağışlasın. Ben size bu mektubumla elçimi gönderdim. Sizi Allah’ın Kitabına ve Peygamberinin sünnetine çağırıyorum. Çünkü sünnet öldürülmüş, bid‘at ise diriltilmiştir. Eğer sözümü dinler ve emrime itaat ederseniz, sizi doğru yol üzere yönlendireceğim. Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.”

Mektubu okuyan ileri gelenlerin her biri onu gizli tuttu; yalnızca el-Münzir b. el-Carud hariç. O, elçinin Ubeydullah tarafından gönderilmiş bir düzen kurucu olmasından korktuğunu ileri sürdü. Elçiyi, Ubeydullah’ın ertesi sabah el-Kufe’ye gitmeyi tasarladığı gecenin akşamında Ubeydullah’a götürdü. Ubeydullah mektubu okudu ve elçinin boynunun vurulmasını emretti. Sonra Ubeydullah el-Basra’da minbere çıktı. Allah’a hamd ve senadan sonra şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki, benim aşamayacağım hiçbir güçlük yoktur. Deve derisinin kuru hışırtısı da beni etkilemez. Ben, düşmanım olanlara karşı bir kamçı, benimle savaşanlara karşı öldürücü bir zehirim. Ok atmada el-Kirah ile yarışan, ona hakkını vermiş olur. Ey Basra halkı, Müminlerin Emiri beni el-Kufe’ye vali tayin etti ve ben sabah oraya gidiyorum. Üzerinize Osman b. Ziyad b. Ebi Süfyan’ı bıraktım. Muhalefetten ve söylenti yaymaktan sakının; kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin olsun ki, içinizden herhangi bir kimseden bir muhalefet sözü duyarsam onu da, onun arifini de, velisini de öldürürüm. Yakında olanı uzakta olana karşı sorumlu tutacağım ki hepiniz beni işitesiniz ve aranızda ne bir muhalif ne de bir asi bulunsun. Ben, taş üstünde yürüyenler arasında en çok benzediğim kimse olan Ziyad’ın oğluyum. Ben, bir amcaya yahut bir kuzen benzerliğini gizlemem.”

Kardeşi Osman’ı yerine vekil bıraktıktan sonra el-Basra’dan ayrıldı ve el-Kufe’ye yöneldi. Beraberinde Müslim b. Amr el-Bahili ile Şerik b. el-A‘ver el-Harisi’yi, ayrıca maiyetini ve ailesini aldı. El-Kufe’ye vardığında siyah bir sarık takmış ve yüzünü örtmüştü. Hüseyin’in yola çıktığı haberi halka ulaşmıştı; onun gelişini bekliyorlardı. Ubeydullah gelince, onun Hüseyin olduğunu sandılar. Ubeydullah hiçbir topluluğun yanından, onların kendisini selamlaması olmadan geçemedi. “Hoş geldin, Resulullah’ın oğlu; gelişin hayırlı oldu” dediler. Halkın Hüseyin’i görmekten duyduğu sevinçte, onu rahatsız eden bir şey gördü. Müslim b. Amr, onlar işi ileri götürünce, “Çekilin, bu vali Ubeydullah b. Ziyad’dır” dedi. Görünür hale gelince bineğini dizginledi; yanında da ancak on kadar adam vardı. Saraya girdiğinde ve halk onun Ubeydullah b. Ziyad olduğunu anlayınca büyük bir üzüntü ve keder duydular. Halktan işittikleri Ubeydullah’ı çok öfkelendirdi ve “Ben bu insanları sadece gördüğüm gibi mi göreceğim?” dedi.

Hişam b. Muhammed el-Kelbi-Ebu Mihnef-el-Mualla b. Kuleyb-Ebu Veddak rivayetine göre: Saraya yerleşince, halk arasında şöyle nida edildi: “Namaz toplayıcı bir namazdır.” Halk toplandı, o da yanlarına çıktı. Allah’a hamd ve senadan sonra şöyle dedi:

“Müminlerin Emiri, Allah onu aziz kılsın, beni şehrinizin ve sınır bölgenizin başına tayin etti. Bana, içinizde mazluma adalet vermemi, mahrum olanlarınıza cömert davranmamı, itaat edenlerinize iyilikle muamele etmemi; fakat şüpheli ve asi olanlarınıza karşı sert olmamı emretti. Onun sizin hakkınızdaki talimatını uygulayacağım ve size dair verdiği yetkiyi yerine getireceğim. İçinizden iyi ve itaatkâr olanlara karşı şefkatli bir baba gibi olacağım; fakat emirlerimi terk eden ve tayinime karşı çıkanlara karşı kamçımı ve kılıcımı kullanacağım. Herkes kendini kurtarsın. Doğruluk, tehditsiz olarak kötülüğü sizden savmalıdır.”

Sonra aşağı indi; arifleri ve halkı ağır bir imtihandan geçirdi ve dedi ki:

“Bana yabancılar hakkında, Müminlerin Emiri tarafından arananlar hakkında, içinizde Haruriyye’den olanlar hakkında, fitne ve karışıklık peşinde koşan bozguncular hakkında yazın. Sizden kim bunların listesini bize verirse güvende olacaktır. Fakat içinizden kimseyi yazmayanlar, kendi irafesinde bize karşı çıkacak hiçbir muhalifin ve bize zulmetmeye kalkacak hiçbir suçlunun bulunmadığını garanti etmek zorunda kalacaktır. Bunu yapmayan kimse himayeden mahrum bırakılacak; kanı ve malı bize helal olacaktır. Müminlerin Emiri tarafından aranan bir kimse, irafesinde bulunup da onu bize bildirmeyen herhangi bir arif, kendi evinin kapısında çarmıha gerilecektir; o irafeyi de atadan çıkaracağım yahut onu Umman’a ya da el-Zerrah’a göndereceğim.”

İsa b. Yezid el-Kinani’ye gelince, Ömer b. Şebbe-Harun b. Müslim-Ali b. Salih-İsa b. Yezid el-Kinani’ye göre: Yezid’in mektubu Ubeydullah b. Ziyad’a gelince, Basralılardan beş yüz kişiyi seçti. Bunların arasında Abdullah b. el-Haris b. Nevfel ile Şerik b. el-A‘ver de vardı; sonuncusu Ali’nin Şiasından bir kimseydi. Şerik, geri kalanların ilki oldu. Kalabalık bahanesiyle geri kalmış gibi yaptığı söylenir; onunla birlikte olanlar da öyle yaptılar. Sonra Abdullah b. el-Haris ve onunla birlikte olanlar da geri kaldılar. Ubeydullah’ın onlara dönmesini ve Hüseyin’in ondan önce el-Kufe’ye ulaşmasını umdular. Fakat o, geride kalanlara hiç aldırmadı; el-Kadisiyye’ye ulaşıncaya kadar yoluna devam etti. Orada mevlâsı Mihran geri kaldı. Ubeydullah ona, “Mihran, sen de mi bu haldesin? Eğer yürümeye devam edip sarayı görürsen sana yüz bin dirhem veririm” dedi. Mihran ise, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki yapamam” diye cevap verdi.

Ubeydullah durdu, Yemen kumaşından yapılmış elbiseler çıkardı ve Yemen işi bir kuşak kuşandı. Katırına bindi ve tek başına yola koyuldu. Nöbet yerine uğradığında, nöbetçiler onu gördükleri her seferinde onun Hüseyin olduğundan hiç kuşku duymuyorlardı. “Hoş geldin, Resulullah’ın oğlu” diyorlardı. Fakat o onlara konuşmadı. Halk evlerinden çıkıp ona doğru gelmeye başladı. Numan b. Beşir onları duydu ve kapıyı kendi üzerine ve adamlarına kapattı. Ubeydullah ona doğru geldi; Numan da etrafındaki büyük gürültü çıkaran kalabalık sebebiyle onun Hüseyin olduğundan kuşku duymadı. Şöyle seslendi: “Senden Allah adına istiyorum, benden uzaklaş… Çünkü ben sana görevimi teslim etmeyeceğim ve seni öldürmek de istemiyorum.” Ubeydullah ona cevap vermedi; fakat öteki balkon üzerinden sarkarken biraz daha yaklaştı. Sonra ona şöyle demeye başladı: “Aç; açamayabilirsin, çünkü çok uzun zamandır uyuyordun.” Arkasında bulunan bir adam bunu duydu, halkın yanına çekildi ve dedi ki: “Ey insanlar, kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin olsun ki bu İbn Mercane’dir.” Onlar da, “Yazıklar olsun sana! Bu, Hüseyin’den başkası değildir” diye cevap verdiler. Sonra Numan ona kapıyı açtı, o da içeri girdi. Halkın yüzüne kapıyı çarptılar; onlar da dağıldılar.

Sabah olunca Ubeydullah minbere oturdu ve şöyle dedi: “Ey insanlar, benimle birlikte yürüyen ve bana itaat gösteren adamların Hüseyin’in düşmanları olduğunu biliyorum; her ne kadar Hüseyin’in bu memlekete girip şehirde üstünlük sağladığını sanmış olsalar da. Fakat Allah’a yemin olsun ki, hiçbirinizi tanımadım.” Sonra minberden indi.

Ubeydullah, Müslim b. Akil’in kendisinden bir gece önce geldiğini ve el-Kufe’de kaldığını öğrendi. Beni Temim’den bir mevlâsını çağırdı ve ona biraz para verdi. Ona şöyle dedi: “Bu işe inanıyormuş gibi yap ve onlara bu parayla yardım et. Hani ile Müslim’e git ve onun yanında kal.” Mevlâ, Hani’nin yanına gitti ve ona Şiadan biri olduğunu, verecek bir miktar parası bulunduğunu söyledi.

Bu sırada Şerik b. el-A‘ver hastalanmıştı. Hani’ye, “Müslim’e haber ver de bana gelsin; çünkü Ubeydullah hastalık ziyaretime gelecek” dedi. Şerik, Müslim’e de, “Sence sana fırsat versem Ubeydullah’ın başını kılıcınla vurur musun?” dedi. Müslim, “Evet, Allah’a yemin olsun ki” diye cevap verdi. Ubeydullah, Hani’nin evinde gerçekten de Şerik’i ziyarete geldi. Şerik, Müslim’e, “Bana ‘Su verin’ dediğimi duyduğunda çık ve onu vur” demişti. Ubeydullah, Şerik’in yatağının yanına oturdu; Mihran da arkasında duruyordu. Şerik, “Bana su verin” diye seslenince, elinde bir bardakla bir cariye çıktı. Fakat Müslim’i görünce kayboldu. Şerik tekrar, “Bana su verin” diye bağırdı. Sonra üçüncü kez, “Yazıklar olsun size! Benden suyu mu esirgiyorsunuz? Canım onunla çıkacak olsa bile bana bir içim su getirin” diye bağırdı. Mihran durumu anladı ve Ubeydullah’a göz kırptı; o da sıçrayıp kalktı. Şerik, “Ey vali, sana vasiyet etmek istiyorum” dedi. O ise, “Seni tekrar ziyaret edeceğim” diye cevap verdi. Mihran onu aceleyle uzaklaştırmaya başladı. Mihran ona, “Allah’a yemin olsun ki seni öldürtmek istemişti” dedi. O da, “Şerik’e iyiliğim ve babamın Hani’ye çok büyük iyilikte bulunduğu bir evde bu nasıl mümkün olabilir?” diye cevap verdi.

Geri dönünce Esma b. Harice ile Muhammed b. el-Eş‘as’ı çağırdı. Onlara, “Bana Hani’yi getirin” dedi. Onlar da, “Güvence olmadan gelmez” diye cevap verdiler. O da, “Güvence ile ne işi var? Yanlış bir şey mi yaptı? Gidin ona; güvence olmadan gelmeyecekse güvence verin” dedi. Gidip ondan gelmesini istediler. O da, “Ubeydullah beni ele geçirirse öldürür” diye cevap verdi. Ama onu sıkıştırmayı sürdürdüler ve sonunda, Ubeydullah cuma hutbesi verip o da mescidde otururken onu getirdiler. Hani, beklerken saçının iki örgüsünü tarıyordu. Ubeydullah namazı kıldırınca Hani’ye seslendi. O da onu takip etti, içeri girdi ve selam verdi. Ubeydullah şöyle dedi:

“Hani, babam bu memlekete geldiğinde, Şiadan hiçbir kimseyi babanla Hucr dışında bağışlamadığını bilmiyor muydun? Hucr’un başına geleni de biliyorsun. Sonra sana da iyi bir arkadaş gibi davranmayı sürdürdü. Kufe valisine, ‘Senden istediğim tek şey Hani’ye iyi bakmandır’ diye yazdı.”

Hani bunu tasdik etti. Ubeydullah, “Öyleyse benim mükâfatım, senin evinde beni öldürmesi için bir adamı gizlemen midir?” dedi. Hani, “Ben böyle bir şey yapmadım” dedi. Fakat Ubeydullah, onlara casusluk etmiş olan Temim kabilesinden o adamı ortaya çıkardı. Hani onu görünce, Ubeydullah’a her şeyin bildirildiğini anladı. Bunun üzerine şöyle dedi:

“Ey vali, sana söylenen doğrudur; fakat ben bana yaptığın iyiliği asla göz ardı etmem. Sen ve ailene güvence veriyorum. İstediğiniz yere gidin.”

Ubeydullah buna için için öfkelendi. Mihran elinde bir bastonla onun yanında duruyordu ve Ubeydullah’a, “Ne büyük bir zillet! Bir dokumacının kölesi, senin hükmün altındaki bir yerde sana güvence veriyor” dedi. Ubeydullah da, “Onu yakalayın” dedi. Bastonu bıraktı, Hani’nin saçının iki örgüsünü tuttu ve onları yüzüne çekti. Ubeydullah, Hani’nin yüzüne bastonla vurdu. Bastonun demir başı çıkıp duvara saplandı. Sonra Ubeydullah yüzüne tekrar vurdu; burnunu ve kaşını kırdı.

Halk gürültüyü duydu. Haber Mezhic kabilesine ulaştı. Geldiler ve binayı kuşatmaya başladılar. Ubeydullah, Mezhicliler bağırırken Hani’nin bir odaya atılmasını emretti. Ubeydullah, Mihran’a, Şureyh’i Hani’ye götürmesini emretti. Mihran çıktı, Şureyh’i Hani’ye götürdü; polisler de onunla birlikte içeri girdiler. Hani ona şöyle seslendi: “Şureyh, bana ne yapıldığını görüyor musun?” Şureyh, “Senin hayatta olduğunu görüyorum” diye cevap verdi. O da, “Gördüğün şeye rağmen hayatta mıyım? Kabileme söyle, eğer giderlerse beni öldürecek” dedi. Şureyh geri dönüp Ubeydullah’a, “Onun hayatta olduğunu gördüm; fakat zalimce muamelenin izlerini de gördüm” dedi. O da, “Valinin kendi tebaasını cezalandırma hakkını inkâr mı ediyorsun? Git o adamlara söyle” dedi. Şureyh dışarı çıktı; fakat Ubeydullah bir adamı da onunla birlikte gönderdi. Şureyh onlara şöyle seslendi:

“Bu kötü davranış da nedir? Adam hayattadır. Valisi onu canını almadan birkaç darbeyle azarlamıştır. Dağılın; hem kendinize hem de arkadaşınıza ceza getirecek bir sebep vermeyin.”

Bunun üzerine dağıldılar.

Hişam b. Muhammed el-Kelbi-Ebu Mihnef-el-Mualla b. Kuleyb-Ebu’l-Veddak rivayetine göre: Şerik b. el-A‘ver, Hani b. Urve el-Muradi’nin yanında kalıyordu. Şerik Şiadan biriydi ve Sıffin Savaşı’nda Ammar ile birlikte bulunmuştu. Müslim b. Akil, Ubeydullah’ın el-Kufe’ye gelişini, söylediklerini ve ariflerle halka yaptığı muameleyi işitince, tanındığı yer olan el-Muhtar’ın evinden çıktı ve Hani b. Urve el-Muradi’nin evine gitti. Kapıdan içeri girdi ve Hani’nin dışarı çıkması için haber gönderdi. Hani onu görünce orada bulunmasını istemedi; fakat Müslim ona, “Sana, bana komşuluk himayesi vermen ve beni misafir etmen için geldim” dedi. Hani de şöyle cevap verdi:

“Allah sana merhamet etsin; bana büyük bir yük yükledin. Eğer senin eve girişin ve bana güvenin olmasaydı, senden beni bırakmanı istemeyi tercih ederdim. Ama himaye vermem gerekir. Benim gibi birinin, senin gibi birine bilgisizlik sebebiyle hayır demesi mümkün değildir. İçeri gir.”

Şia, Hani b. Urve’nin evinde onu ziyaret etmeye başladı.

İbn Ziyad, Makil adındaki mevlâsını çağırdı ve ona şöyle dedi: “Üç bin dirhem al, Müslim b. Akil’i ve onun taraftarlarını ara. Bu üç bin dirhemi onlara ver. Düşmanlarına karşı savaşta kendilerine yardım için kullanmalarını söyle. Onlara içlerinden biri olduğunu bildir; çünkü dirhemleri verdiğinde senden emin olacaklar, sana güvenecekler ve bilgilerini senden saklamayacaklar. Sonra onları ziyaret etmeyi sürdür.”

Makil bunu yaptı. Yolculuğa çıktı ve Beni Sa‘d b. Sa‘lebe’den Müslim b. Avsece el-Esedi’nin yanına, büyük mescidde yakın bir yere geldi. O sırada namaz kılıyordu; Makil de bazı insanların bu adamın Hüseyin’e biat ettiğini söylediklerini işitti. Oturup Müslim b. Avsece namazını bitirinceye kadar bekledi. Makil dedi ki:

“Ey Allah’ın kulu, ben Şamlıyım; Zü’l-Kela‘ın mevlâsıyım. Allah, bu Ehl-i Beyt’i ve onları sevenleri sevmeyi bana nasip etti. İşte burada üç bin dirhem var; bunu, Resulullah’ın kızının oğlunun adına el-Kufe’ye gelip biat alan kimselerden birine vermek istiyorum. Onunla görüşmeyi çok istiyordum; fakat ne beni ona götürecek birini bulabildim ne de yerini bilen birini. Az önce burada oturuyordum; bazı Müslümanların bu işi bilen bir adam bulunduğunu söylediklerini duydum. Bu yüzden sana geldim; bu parayı alıp beni efendine götürmen için. Dilersen onunla buluşmamdan önce benim ona biatimi de alabilirsin.”

Müslim b. Avsece şöyle cevap verdi:

“Senin beni bulmana Allah’a hamd ederim. İstediğin şeye kavuşacak olman da beni sevindirdi; Allah, Peygamberinin Ehl-i Beyti’ni seninle desteklesin. Fakat bu iş daha gelişmeden önce benim ona karıştığımı bilmen beni rahatsız etti; bu zorba ve onun şiddetinden korkuyorum.”

Ayrılmadan önce ondan biat aldı, dürüst davranacağına ve işi gizli tutacağına dair yeminlerle desteklenmiş sözler aldı. Makil de onu tatmin edecek güvenceleri verdi. Müslim b. Avsece ona, “Birkaç gün boyunca düzenli olarak evime gel; seni efendinle görüştürmek için izin isteyeceğim” dedi. Böylece sık sık Müslim b. Avsece’yi, halkla birlikte ziyaret etmeye başladı; o da onun için izin istedi.

Hani b. Urve hastalandı ve Ubeydullah onu ziyarete geldi. Umare b. Ubeyd es-Seluli, Hani’ye, “Bizim topluluğumuzun ve planımızın amacı bu zorbayı öldürmektir. Allah şimdi seni ona karşı üstün kıldı; öyleyse onu öldür” dedi. Hani ise, “Onun benim evimde öldürülmesini istemem” dedi. Böylece Ubeydullah zarar görmeden ayrıldı.

Yalnızca bir hafta sonra, Şarik b. A‘ver hastalandı. İbn Ziyad ve diğer valiler katında büyük itibarı vardı; fakat o, kararlı bir Şii idi. Ubeydullah ona akşam kendisine gelmesi için haber gönderdi. Şarik, Müslim’e, “Bu rezil adam akşam bana hasta ziyaretine gelecek. Oturduğu zaman çık karşısına ve onu öldür. Sonra git, sarayda onun yerini al; çünkü kimse sana engel olmayacaktır. Eğer birkaç gün içinde bu ağrıdan kurtulursam, Basra’ya giderim ve orayı senin adına kontrol altına alabilirim.” dedi.

Akşam olunca Ubeydullah, Şarik’i hasta ziyaretine gitmek üzere yola çıktı. Müslim b. Akil, içeri girebilmesi için uygun bir yerde mevzi almıştı. Şarik, “O oturduğu zaman onu sakın kaçırma.” demişti. Hani’ b. Urve kalktı ve Müslim b. Akil’e, “Onun benim evimde öldürülmesini istemiyorum.” dedi; sanki bundan hoşlanmıyordu. İbn Ziyad geldi, içeri girdi ve oturdu. Şarik’e hastalığını sorarak, “Sende görünen bu şey nedir ve ne zaman hastalandın?” dedi. Şarik ona cevap vermekle uzun zaman geçirince ve Müslim’in hâlâ çıkmadığını görünce, İbn Ziyad’ın kaçacağından korktu ve şu mısrayı okumaya başladı: “Selma’yı selamlamak için neyi bekliyorsun? Canım bunda olsa da susuzluğumu bir yudum su ile gider.” Bunu iki veya üç defa tekrarladı. Ubeydullah, onun gerçek durumunu fark etmeksizin, “Onun hezeyan ettiğini fark ettiniz mi?” dedi. Hani’ de, “Evet, Allah seni aziz etsin. Bu hâl, sabahın henüz karanlık olduğu vakitten beri şimdiye kadar sürüp gidiyor.” diye cevap verdi.

İbn Ziyad kalktı ve ayrıldı. Sonra Müslim dışarı çıktı. Şarik, “Onu öldürmene ne engel oldu?” diye sordu. O da, “İki şey. Bunlardan biri, Hani’nin onun kendi evinde öldürülmesini istememesiydi. Diğeri de insanların Peygamber’den naklettikleri bir rivayetti: ‘İman, öldürmeyi kayıt altına alır ve mümin öldürme yapmaz.’” diye cevap verdi. Hani’ de, “Allah’a yemin ederim ki, eğer onu öldürseydin, büyük bir fasık, günahkâr ve kâfir öldürmüş olurdun. Fakat ben onun benim evimde öldürülmesinden hoşlanmadım.” dedi.

Şarik bundan sonra yalnızca üç gece daha yaşadı, sonra öldü. İbn Ziyad dışarı çıktı ve onun cenaze namazını kıldırdı. Daha sonra, Müslim’i ve Hani’yi öldürdükten sonra, İbn Ziyad’a, “Şarik’in hastalığı sırasında ondan işittiğin sözler, sadece Müslim’i kışkırtmak ve sana saldırması için onu dışarı çıkarmak içindi.” denildi. Bunun üzerine İbn Ziyad, “Allah’a yemin ederim ki, bundan sonra asla bir Iraklının cenaze namazını kıldırmayacağım. Allah’a yemin ederim ki, Ziyad onların arasında gömülü olmasaydı, Şarik’i mezarından çıkarırdım.” dedi.

İbn Ziyad’ın, para vasıtasıyla İbn Akil ve taraftarlarının arasına sızdırdığı azatlısı Makil, birkaç gün boyunca düzenli olarak Müslim b. Avsece’yi ziyaret etmişti; öyle ki, Müslim b. Avsece onu İbn Akil’le tanıştıracaktı. Şarik b. el-A‘ver’in ölümünden sonra, Müslim b. Avsece, Makil’i İbn Akil’le tanıştırdı. Sonra Makil, İbn Akil’in bütün bilgilerine vakıf oldu. Müslim b. Akil onun biatini aldı ve getirdiği parayı Ebû Sümame es-Sâidî’nin almasını söyledi. O, aralarında birbirlerine yardım etmek için para toplayan kişiydi; silahlarını o satın alırdı. O, silah hususunda uzman, Arapların süvarilerinden biri ve Şiilerin ileri gelenlerindendi. Makil onları düzenli olarak ziyaret etmeye başladı. İlk giren ve son çıkan oydu; bütün haberlerini işitmek ve sırlarını öğrenmek için böyle yapıyordu. Sonra bu sırları İbn Ziyad’ın kulağına fısıldadı.

Hani’ b. Urve’nin her sabah ve akşam Ubeydullah’a gitme âdeti vardı. Müslim onun yanında kalmaya başlayınca, gitmeyi bıraktı ve hasta numarası yaptı. Dışarı çıkmamaya başladı. İbn Ziyad, gelenlere, “Neden Hani’yi göremiyorum?” diye sordu. Onlar da, “Hastadır.” dediler. İbn Ziyad, “Hastalığını haber alsaydım, ona hasta ziyaretine giderdim.” dedi.

Ebû Mihnef-el-Mücalid b. Said’e göre: Ubeydullah, Muhammed b. el-Eş‘as ile Esma’ b. Harice’yi çağırdı.

Ebû Mihnef-el-Hasan b. Ukbe el-Muradî’ye göre: Ubeydullah, onlarla birlikte Amr b. el-Haccac ez-Zübeydî’yi gönderdi.

Ebû Mihnef-Numeyr b. Va‘le-Ebû’l-Veddâk’a göre: Amr b. el-Haccac’ın kız kardeşi Rav‘a, Hani’ b. Urve ile evliydi; Yahya b. Hani’nin annesi oydu.

Ubeydullah onlara, “Hani’ b. Urve’nin bizi ziyaret etmesine ne engel oluyor?” diye sordu. Onlar da, “Bilmiyoruz, Allah valiyi aziz etsin; fakat anlaşılan hasta.” diye cevap verdiler. İbn Ziyad, “Onun iyileştiğini ve her akşam evinin kapısında oturduğunu işittim. Gidin ve ona söyleyin; bize karşı görevini terk etmesin. Çünkü onun gibi Arap eşrafından birinin bana karşı kabalık etmesini hoş görmem.” dedi. O, evinin kapısında otururken, akşam ona gittiler ve evinin önünde durdular. Ona, “Valiyi ziyaret etmene ne engel oluyor? Seni andı ve dedi ki, hasta olduğunu bana bildirmiş olsalardı ona hasta ziyaretine giderdim.” dediler. O da, “Bir hastalık bana engel oldu.” diye cevap verdi. Onlar da, “Senin her akşam evinin kapısında oturduğun ona haber verilmiş. Seni gecikmiş buluyor. Gecikmek ve kabalık, yöneticilerin hoş görmeyeceği şeylerdir. Sana yemin ettiriyoruz, bizimle bin.” dediler.

Elbiselerini istedi ve giyindi. Sonra bir katır istedi ve onlarla birlikte bindi. Saraya yaklaştığında bir miktar korku hissetmeye başladı. Hasan b. Esma’ b. Harice’ye, “Yeğenim, Allah’a yemin ederim ki bu adamdan korkuyorum. Ne dersin?” dedi. Hasan da, “Allah’a yemin ederim ki, amca, senin adına hiçbir şeyden korkmuyorum. Sen masum iken neden kendi aleyhine bir bahane üretiyorsun?” diye cevap verdi.

Onlar, Esma’nın Ubeydullah’ın neden Hani’yi çağırttığını bilmediğini, Muhammed’in ise bildiğini ileri sürmüşlerdir.

Topluluk Ubeydullah b. Ziyad’ın yanına girdi; Hani’ de onlarla birlikte içeri girdi. Ubeydullah başını kaldırınca, “Kendi ayaklarıyla sana yok olacak birini getirmişler.” dedi.

Ubeydullah, Ümm Nâfi‘ bt. Umeyre b. Ukbe ile yeni evlenmişti. Hani’, İbn Ziyad’a yaklaşınca, kadı Şüreyh onun yanında oturuyordu. İbn Ziyad, Hani’ye dönerek şu mısraı okudu:

“Ben ona her iyiliği diliyorum, o ise canımı istiyor.
Murid kabilesinden dostuna karşı senin yanında kim yer alır?”

Bununla, geçmişte Hani’ye karşı gösterdiği iyilik ve yumuşaklığa işaret ediyordu.

Hani’, “Bu da ne, ey vali?” diye sordu. İbn Ziyad, “Evet, Hani’ b. Urve, Müminlerin Emiri’ne ve Müslümanların genel cemaatine karşı evlerinizde kurulan bu işler nedir? Müslim b. Akil’i evine aldın. Onun için çevrende bulunan evlerde silah ve adam topladın. Bunun benden gizli kalacağını mı sandın?” dedi. Hani’, “Ben bunu yapmadım ve Müslim de yanımda değildir.” dedi. İbn Ziyad, “Hayır, vallahi yaptın!” dedi. Hani’ yine inkâr etti; İbn Ziyad bir kez daha, “Evet, yaptın!” dedi. Aralarındaki tartışma bir süre devam ettikten ve Hani’ ısrarla karşı çıkıp suçlamaları inkâr ettikten sonra, İbn Ziyad o casus Makil’i çağırdı. O geldi ve önünde durdu. İbn Ziyad ona Hani’yi tanıyıp tanımadığını sordu; o da tanıdığını söyledi. Bunun üzerine Hani’, onun kendilerine karşı casusluk yaptığını ve onlar hakkında bilgi getirdiğini anladı. Bir an afalladı, sonra kendine geldi ve, “Beni dinle ve söylediklerime inan. Allah’a yemin ederim ki yalan söylemiyorum. Allah’a yemin ederim ki, O’ndan başka ilah yoktur; ben onu evime davet etmedim. İşinden hiçbir şey bilmiyordum; ta ki onu kapımda oturur hâlde görene kadar. Yanımda kalmak istedi. Onu geri çevirmeye utandım. Bunun sonucu olarak onu koruma görevi üzerime düştü. Böylece onu evime aldım, ona barınak ve sığınak verdim. Sonra onun işi, sana haber verildiği gibi gelişti. Dilersen sana çok ağır yeminler ederim ve sana asla zarar vermeyeceğime güvenebileceğin her şeyi veririm. Dilersen sana, eline teslim edeceğim bir teminat veririm ki sana döneceğime güvenesin. Sonra ben ona giderim ve ona evimden çıkıp yeryüzünde nereye isterse oraya gitmesini emrederim. Böylece onun himaye hakkından kurtulmuş olurum.” dedi. İbn Ziyad ise, “Hayır, vallahi! Onu bana getirmedikçe yanımdan asla ayrılmayacaksın.” dedi. Hani’ buna karşı çıkarak, “Hayır, vallahi! Onu sana getirmeyeceğim. Misafirimi bana öldüresin diye sana nasıl teslim ederim?” dedi. İbn Ziyad yine, “Allah’a yemin ederim ki onu bana getireceksin!” diye ısrar etti. Hani’ de tekrar, “Allah’a yemin ederim ki onu sana getirmeyeceğim.” dedi.

Tartışma bir süre daha sürdükten sonra, Müslim b. Amr el-Bâhilî ayağa kalktı. Kûfe’de ondan başka ne bir Suriyeli ne de bir Basralı vardı. “Allah valiyi aziz etsin! Beni onunla baş başa bırak ki onunla konuşayım.” dedi. O, Hani’nin inatçılığını ve İbn Ziyad’ın emrine uymayı reddedişini görmüştü. Hani’ye, onunla konuşabilmesi için kendisine yaklaşmasını söyledi. Hani’ kalktı ve onu İbn Ziyad’dan bir kenara çekti. İbn Ziyad’ın görebileceği bir yerdeydiler. Seslerini yükselttiklerinde ne söylediklerini duyabiliyordu. Müslim ona, “Allah adına sana yemin ettiriyorum, Hani’, kendini öldürtme ve kabile ile aşiretine bela getirme. Allah’a yemin ederim ki, senin öldürülmeyecek kadar değerli olduğunu düşünüyorum.” dedi. Hani’, kabilesinin gelip onu kurtaracağını sanmıştı; fakat Müslim devam etti: “İbn Akil, Emevilerin kuzenidir; bu yüzden ne onu öldürürler ne de ona zarar verirler. O hâlde onu İbn Ziyad’a teslim et. Bunu yapmakla sana ne bir ayıp ne de bir kusur gelir; çünkü sen onu yalnızca yönetime teslim etmiş olacaksın.” Hani’ ise, “Allah’a yemin ederim ki, himayeme girmiş ve misafirim olmuş birini, ben hâlâ sağlıklı ve sapasağlam iken teslim etmem, benim için gerçekten utanç ve rezillik olur. Duyuyorum, iyi görüyorum, güçlü bir kolum ve birçok yardımcım var. Allah’a yemin ederim ki, yanımda hiçbir yardımcı olmasa bile onun uğrunda ölmeden onu teslim etmem.” dedi. Müslim ona daha fazla baskı yaptıysa da, Hani’ sürekli, “Allah’a yemin ederim ki, onu size asla teslim etmeyeceğim.” deyip durdu.

İbn Ziyad bunu işitince onun kendisine getirilmesini emretti. Onu getirdiler. İbn Ziyad ona, “Allah’a yemin ederim ki Müslim b. Akil’i bana getireceksin, yoksa başını kestiririm.” dedi. Hani’ de, “O zaman evinin etrafında çok kılıç şakırtısı olur.” diye cevap verdi. İbn Ziyad, “Bu senin yanılgın. Beni kılıç şakırtılarıyla mı korkutuyorsun?” dedi.

Hani’, kabilesinin onu savunacağını düşündü. İbn Ziyad, onun kendisine yaklaştırılmasını emretti. Yaklaştırıldı. İbn Ziyad değneğiyle onun yüzüne vurdu; burnuna, alnına ve yanaklarına art arda vurmaya devam etti. Nihayet Hani’nin burnu kırıldı, kanı elbiselerinin üzerine aktı, yanaklarıyla alnının eti sakalına saçıldı. Sonunda değnek kırıldı. Hani’, polislerden birinin kılıcının kabzasına doğru elini uzattı; fakat adam onu çekip aldı ve buna engel oldu. İbn Ziyad ona bağırdı: “Bugün Harurîlerden mi oldun? Öyleyse cezayı kendi üzerine meşru hâle getirdin. Bu yüzden seni öldürmek bize helal oldu. Onu götürün ve binadaki odalardan birine atın. Kapıları üzerine kilitleyin ve başına nöbetçiler koyun.” Böyle yapıldı. Fakat Esma’ b. Harice ayağa kalktı ve, “Artık biz ihanete aracı olan elçiler mi olduk? Bize bu adamı sana getirmemizi söyledin. Onu sana getirdiğimizde ise burnunu ve yüzünü parçaladın, kanını sakalına akıttın. Sonra da onu öldüreceğini söyledin.” dedi. Ubeydullah, “Sen hâlâ burada mısın?” dedi ve onun dövülmesini ve sarsılmasını emretti. Sonra o da hapis bırakıldı.

Muhammed b. el-Eş‘as, kabile reislerinin, vali lehine de aleyhine de olsa onun tutumundan memnun olduklarını ve valinin yalnızca hak ettiği cezayı verdiğini söyledi. Fakat Hani’nin öldürüldüğü haberi Amr b. el-Haccac’a ulaşınca, Madhhic ile birlikte ilerleyip sarayı kuşattı. Yanında büyük bir kalabalık vardı. Şöyle bağırdı: “Ben Amr b. el-Haccac’ım ve bunlar Madhhic’in süvarileriyle önde gelenleridir. Ne itaattan çıktılar ne de cemaatten ayrıldılar. Fakat kendilerine arkadaşlarının öldürüldüğü haberi ulaştı; bunu büyük bir suç sayıyorlar.”

Madhhic’in kapıda bulunduğu Ubeydullah’a haber verildi. O da kadı Şüreyh’e, içeri girip arkadaşlarını görmesini, sonra da dışarı çıkıp onun hâlâ diri olduğunu ve öldürülmediğini onlara bildirmesini söyledi; çünkü onu görmüştü. Şüreyh içeri girdi ve ona baktı.

Ebû Mihnef-es-Sak‘ab b. Züheyr-Abdurrahman b. Şüreyh’in, Şüreyh’i İsmail b. Talha’ya şöyle derken işittiğine göre: Hani’nin yanına girdim. Hani beni görünce, sakalından kan akarken, “Ey Allah’ım! Ey Müslim! Kabilem helak mi oldu? Din ehli nerede? Şehir halkı nerede? Beni, düşmanlarına ve düşmanlarının oğluna terk ederek yok mu oldular?” dedi. Sarayın kapısındaki gürültüyü işitince ve ben çıkmak üzereyken peşimden gelerek, “Bunlar Madhhic ile Müslümanlardan olan grubumun sesleri olmalı. Onlardan on kişi içeri girebilse beni kurtarabilirlerdi.” dedi. Yanıma, İbn Ziyad’ın benimle birlikte gönderdiği ve polisten olup onun yanında duran Humeyd b. Bükeyr el-Ahmerî’yi alarak dışarı çıktım. Allah’a yemin ederim ki, eğer o benimle olmasaydı, Hani’nin benden istediğini arkadaşlarına söylerdim. Fakat onların yanına çıktığımda, “Vali, arkadaşınızla ilgili tavrınızı ve söylediklerinizi öğrenince, beni gidip onu görmem için gönderdi. Ben de gittim ve onu gördüm. Sonra bana, onun hâlâ hayatta olduğunu ve öldürüldüğü haberinin yalan olduğunu size bildirmemi emretti.” dedim. Bunun üzerine Amr b. el-Haccac ve arkadaşları onun öldürülmemiş olmasına Allah’a hamdettiler. Sonra ayrılıp gittiler.

Ebû Mihnef-el-Haccac b. Ali-Muhammed b. Bişr el-Hemdânî’ye göre: Ubeydullah, Hani’ye vurup onu hapse attığında, bunun yüzünden halkın bir karışıklık çıkaracağından korktu. Dışarı çıktı ve minbere çıktı. Yanında eşraf, polisleri ve yakın çevresi vardı. Allah’a hamd edip O’nu yücelttikten sonra şöyle dedi: “Ey insanlar, Allah’a ve imamlarınıza itaate sımsıkı sarılın. Ayrılık ve fitne çıkarmayın; yoksa helak olursunuz, zelil düşersiniz, öldürülürsünüz, ağır muameleye maruz kalırsınız veya mahrum edilirsiniz. Size doğruyu söyleyen kardeşinizdir. Sizi uyaran mazurdur.” Minberden inmek üzereyken, mescidin hurma satıcıları kapısındaki gözcüler koşarak gelip, “Müslim b. Akil geldi!” diye bağırdılar. Ubeydullah hemen saraya girdi ve kapıları kilitledi.

Ebû Mihnef-Yusuf b. Yezid-Abdullah b. Hüzeym’e göre: Allah’a yemin ederim ki, Hani’nin durumunun ne olduğunu görmek için saraya gönderilen İbn Akil’in habercisi bendim. O dövülüp hapsedilince atıma bindim ve durumu Müslim b. Akil’e haber vermek üzere eve ilk giren ben oldum. Orada Muradlı bazı kadınlar toplanmış, “Ey felaket! Ey musibet!” diye feryat ediyorlardı. Haberi vermek üzere Müslim’in yanına girdim. O da bana taraftarlarını çağırmamı emretti. Etrafındaki evler onlarla doluydu. Ona biat etmiş on sekiz bin kişiden dört bin adam oradaydı. Bana savaş narası olan “ya منصور أمت” diye bağırmamı emretti. Bunun üzerine ben, “Ya Mansur emit!” diye bağırdım. Sonra Kufeliler onun etrafında toplandılar.

Müslim, Kindeliler ve Rebia mahallesinin kumandasını Ubeydullah b. Amr b. Uzeyz el-Kindî’ye verdi. Ona, süvarilerle birlikte önünde gitmesini emretti. Müslim b. Avsece el-Esedî’yi Madhhic ve Esed mahallesinin başına getirdi; onların başında olduğu için ona piyadelerle inmesini emretti. Temim ve Hemdan mahallesinin başına Ebû Sümame es-Sâidî’yi tayin etti. Medineliler mahallesinin kumandasını da Abbas b. Ca‘de el-Cedelî’ye verdi. Sonra saraya doğru ilerledi. Gelişi Ubeydullah’a haber verilince, sarayda barikat kurdu ve kapıları kilitledi.

Ebû Mihnef-Yunus b. Ebî İshak-Abbas el-Cedelî’ye göre: Dört bin kişi olarak İbn Akil’le birlikte çıktık. Saraya ulaştığımızda yalnızca üç yüz kişiydik. Müslim, Muradlılarla birlikte ilerlemeye başladı ve sarayı kuşattı. İnsanlar çağrıya cevap verdiler ve toplandılar; kısa bir süre sonra mescid ve çarşı insanlarla doldu. İkindi vaktine kadar toplanmaya devam ettiler. Ubeydullah’ın durumu çok kritikti. Bütün gücü saray kapısını tutmaya yönelmişti; çünkü sarayda yanında yalnızca otuz polis, yirmi eşraf, ailesi ve azatlıları vardı. Eşraf, Bizanslıların binasına bitişik kapıdan yanına gelmeye başladı. Sonra İbn Ziyad’ın yanında bulunanlar, halka yukarıdan bakmaya başladılar. Halka yukarıdan bakıyorlardı; halk onları taşlarken, attıkları taşlardan korunmak zorunda kalıyorlardı. Ayrıca Ubeydullah’a ve babasına lanet okumakta da geri durmuyorlardı. İbn Ziyad, Kesîr b. Şihab b. el-Husayn el-Harisî’yi çağırdı ve ona, kendisine itaat eden Madhhicliler arasına çıkmasını, Kûfe’yi dolaşıp halkı İbn Akil’i terk etmeye yönlendirmesini, onları savaşla korkutmasını ve yöneticinin cezasıyla tehdit etmesini emretti. Sonra Muhammed b. el-Eş‘as’a, kendisine itaat eden Kindeliler ve Hadramutlular arasına çıkmasını emretti; kendisine gelen o insanlara güvenlik sağlayacak bir sancak açmasını istedi. El-Ka‘ka‘ b. Şevr ez-Zühlî’ye, Şebes b. Rib‘î et-Temîmî’ye, Haccar b. Ebcer el-İclî’ye ve Şimir b. Zî’l-Cevşen el-Âmirî’ye de aynı talimatları verdi. Halktan geri kalan ileri gelenleri ise yanında tuttu; çünkü yanında bulunanların azlığı sebebiyle onlarsız kalmak istemiyordu. Kesîr b. Şihab dışarı çıktı ve halkı Müslim’i terk etmeye teşvik etti.

Ebû Mihnef-Ebû Cenab el-Kelbî’ye göre: Kesîr, Kelb kabilesinden Abdülâ‘ b. Yezid adındaki bir adamla karşılaştı. Bu adam, silah taşımakta ve diğer gençlerle birlikte İbn Akil’e katılmak niyetindeydi. Onu yakaladı ve İbn Ziyad’ın yanına götürdü. Kesîr adamı İbn Ziyad’a bildirdi; fakat adam, kendisine gelmek niyetinde olduğunu söyledi. İbn Ziyad da, “Tabii, tabii! Bana söz verdiğini hatırlıyorum.” dedi ve onun hapsedilmesini emretti.

Muhammed b. el-Eş‘as, Benî Umeyre’nin evlerine kadar gitti. Ümare b. Salhab el-Ezdî ona rastladı; İbn Akil’e gitmekteydi ve silah taşıyordu. Muhammed b. el-Eş‘as onu yakaladı ve İbn Ziyad’a gönderdi; o da onu hapse attı. İbn Akil, mescidden Abdurrahman b. Şüreyb eş-Şebâmî’yi Muhammed b. el-Eş‘as’a karşı gönderdi. Muhammed b. el-Eş‘as, üzerine gelenlerin çokluğunu görünce yön değiştirdi ve geri çekildi. Bunun üzerine el-Ka‘ka‘ b. Şevr ez-Zühlî, Muhammed b. el-Eş‘as’a, “Ben el-Arar tarafından İbn Akil’in çevresini dolandım. Onun bulunduğu yerden uzak dur.” diye haber gönderdi. O da Bizanslıların binası tarafından İbn Ziyad’ın yanına geri döndü.

Ketîr b. Şihâb, Muhammed ve el-Ka‘kā‘, kendilerine itaat eden kabile mensuplarıyla birlikte İbn Ziyad’ın yanında toplandıklarında, Ketîr ona samimi bir öğüt verirken konuştu. Ketîr b. Şihâb dedi ki: “Allah valiyi aziz etsin. Yanında halkın ileri gelenlerinden birçoğu, polislerin, ailen ve hizmetçilerin var. Gel, onların üzerine çıkalım.” Ubeydullah bunu kabul etmedi; fakat Şebes b. Rib‘î’ye bir sancak verdi ve onu dışarı gönderdi.

İbn Akil’in yanındaki insanlar ikindiye kadar artmaya ve toplanmaya devam etti. Durumları güçlüydü. Ubeydullah ileri gelenleri çağırdı ve onları topladı. Sonra onlara, “Halka yukarıdan bakın; itaat edenlere fazla para ve iyi muamele vaad edin. İtaatsizleri, mahrum bırakılma ve ceza tehdidiyle korkutun; onlara Suriye’den ordunun üzerlerine yürümekte olduğunu söyleyin.” dedi.

Ebû Mihnef-Süleyman b. Ebî Râşid-Abdullah b. Hüzeym el-Küseyri, Ezd kabilesinin Küseyir kolundan birine göre: İleri gelenler bize yukarıdan baktılar. Halkın en önde geleni Ketîr b. Şihâb, güneş batmaya yaklaşıncaya kadar konuştu. Dedi ki: “Ey insanlar, ailelerinize dönün. Kötü işlere acele etmeyin. Kendinizi ölüme maruz bırakmayın. İşte Müminlerin Emiri Yezid’in askerleri üzerinize yaklaşmaktadır. Vali, eğer onunla savaşmakta ısrar eder ve akşam oluncaya kadar dağılmazsanız, çocuklarınızı devlet maaşından mahrum bırakacağına; askerlerinizi de erzak vermeden Suriye seferlerine dağıtacağına dair Allah’a söz verdi. Sağlam olanı hasta olana, حاضر olanı da bulunmayana karşı sorumlu tutacaktır; ta ki isyankâr halktan hiç kimse, ellerinin kazandığı şeyin kötü sonucunu tatmadan kalmayacaktır.” Öteki ileri gelenler de buna benzer şeyler söylediler.

İnsanlar onların söylediklerini işitince dağılmaya ve geri dönmeye başladılar.

Ebû Mihnef-el-Mücalid b. Saîd’e göre: Kadınlar oğullarına ve kardeşlerine gelip, halk onlarsız da yeterli olacağı için geri dönmelerini telkin etmeye başladılar. Her adam oğlunu veya kardeşini alıp, “Yarın Suriyeliler üzerinize gelecek. Senin savaşla ve bu kötülükle ne işin var? Geri dön.” diyordu. Böylece herkes birini götürüyordu. Dağılmayı sürdürdüler; öyle ki akşam olduğunda Müslim b. Akil’in yanında mescidde sadece otuz kişi kalmıştı. Müslim b. Akil akşam namazını yalnızca otuz kişiyle kıldırdı. Akşam olduğunu ve yanında ancak az bir topluluk kaldığını görünce mescidden çıktı ve Kinde kapılarına yöneldi. Kapılara ulaştığında yanında yalnızca on kişi vardı. Kapıdan ayrıldığında ise yanında hiç kimse kalmamıştı. Etrafına baktı fakat ona yolu gösterecek, bir eve götürecek ya da önüne bir düşman çıkarsa şahsen destek verecek kimse göremedi.

Kûfe sokaklarında şaşkın şaşkın dolaştı; nereye gittiğini bilmeden sağa sola döndü, nihayet Kindeli Benî Cebele’nin evlerine geldi. Oradan yürümeye devam etti ve Tâv‘a adında bir kadının bulunduğu bir kapıya ulaştı. Bu kadın, el-Eş‘as b. Kays’ın ümmü velediydi; el-Eş‘as onu azat etmişti. Sonra Esîd el-Hadramî ile evlenmiş ve ondan Bilâl adında bir çocuk doğurmuştu. Bilâl halkla birlikte dışarı çıkmıştı; annesi ise kapıda onu bekliyordu. İbn Akil kadına selam verdi, kadın da selamını aldı. O, “Ey Allah’ın kulu, bana içecek su ver.” dedi. Kadın evine girip ona su getirdi; o da oturdu. Kadın kabı içeri götürdü, sonra tekrar dışarı çıkıp, “Ey Allah’ın kulu, suyu içmedin mi?” dedi. O da, “Evet.” diye cevap verdi. Kadın ona, “Git ehline dön.” dedi; fakat o sustu. Kadın bunu tekrarladı, o yine sustu. Üçüncü defa, “Allah’tan kork benim hakkımda! Sübhanallah! Ey Allah’ın kulu, ehline git. Allah sana afiyet versin. Benim kapımda oturman doğru değildir; artık buna izin vermeyeceğim.” dedi. Bunun üzerine kalktı ve, “Ey Allah’ın kulu, bu şehirde ne evim var ne de aşiretim. Bana bir iyilik ve bir cömertlik gösterir misin? Belki ileride sana bunun karşılığını verebilirim.” dedi. Kadın ona kim olduğunu sordu, o da Müslim b. Akil olduğunu, Kufelilerin kendisine yalan söylediklerini ve onu kışkırttıklarını anlattı. Kadın tekrar, “Gerçekten Müslim misin?” dedi. O da, “Evet.” dedi. Kadın ona eve girmesini söyledi. Onu evinin içinde kendi kullandığı oda olmayan bir odaya aldı. Ona bir yaygı serdi ve akşam yemeği sundu, fakat o yiyemedi.

Kısa bir süre sonra kadının oğlu döndü. Annesinin odalar arasında gidip geldiğini görünce, “Allah’a yemin ederim ki, bu akşam o odaya gidip gelmenin çokluğu bana önemli bir işle meşgul olduğunu düşündürüyor.” dedi. Kadın, “Yavrucuğum, bunu bırak.” diye cevap verdi. Fakat o ısrar ederek, “Allah’a yemin ederim ki bana söyle.” dedi. Kadın ona kendi işiyle meşgul olmasını ve hiçbir şey sormamasını söyledi. Fakat o ısrarını sürdürdü. Bunun üzerine kadın, “Yavrucuğum, sana söyleyeceğim şeyi insanlardan hiçbirine anlatma.” dedi. Ondan yemin aldı. Yemin ettikten sonra ona meseleyi anlattı. Sonra o, hiçbir şey söylemeden yatağına gitti. Bazıları onun o sırada sadece kaçak durumda olduğunu, bazıları da o gece arkadaşlarıyla içki içtiğini söylemiştir.

İbn Ziyad için uzun bir zaman geçti. Daha önce işittiği gibi İbn Akil’in taraftarlarının seslerini artık duymuyordu. Yanındakilere halka yukarıdan bakmalarını ve onlardan birini görüp görmediklerini sormasını emretti. Onlar baktılar, kimseyi görmediler. Sonra onlara, halkın gölgelerde pusu kurup kurmadığını kontrol etmelerini söyledi. İbn Ziyad’ın adamları mescidin duvarlarının orta kısımlarına çıktılar; ellerindeki ateşli meşaleleri aşağı sarkıttılar ki gölgelerde biri var mı görebilsinler. Bazen meşaleler yeterince ışık veriyor, bazen de onların istediği kadar ışık vermiyordu. Meşaleleri ve iplerle bağlanmış, ateşe verilmiş kamış sopalarını aşağı indirdiler. Onları yere değinceye kadar sarkıttılar. Bunu en karanlık yerlerde, daha yakın olan kısımlarda ve aralarda yaptılar. Minberin etrafındaki karanlıkta da aynı şeyi yaptılar. Gölgelerde hiçbir şey olmadığını görünce bunu İbn Ziyad’a bildirdiler. Bunun üzerine o, mescide açılan kapıyı açtı. Dışarı çıktı ve minbere çıktı. Adamları da onunla birlikte dışarı çıktılar. Onlara, gece namazından önce biraz onun etrafında oturmalarını söyledi. Münadisine, polis, arifler, yardımcılar ve savaşçılardan gece namazını mescidde kılan herhangi bir adam için ancak güvenlik garantisi olduğunu ilan etmesini emretti. Bir saat geçmeden mescid insanlarla doldu. Ezanı emrettikten sonra namaza başladı. Husayn b. Temim ona, “Ya halkla namaz kıldır ya da biri onlara namaz kıldırsın, sen saraya girip orada namaz kıl. Bu sana kalmış. Düşmanlarından birinin sana suikast düzenlemeye kalkışmasına karşı burada güvende olmandan korkuyorum.” dedi. Ubeydullah ona, “Muhafızlarıma, eskiden yaptıkları gibi arkamda durmalarını emret ve sen de aralarında dolaş. Ben içeri girmeyeceğim.” dedi.

Halkla namaz kıldıktan sonra ayağa kalktı. Allah’a hamd etti ve şöyle dedi: “İbn Akil, ahmak ve cahil adam, gördüğünüz bu muhalefet ve isyan girişiminde bulundu. Onu evinde bulduğumuz kimse için Allah katında güvenlik yoktur. Onu getirene kan bedelinin mükâfatı verilecektir. Allah’tan korkun ey Allah’ın kulları, itaate ve biatinize bağlı kalın. Kendinize karşı bir şey yapmayın. Husayn b. Temim, annen seni kaybetsin; eğer Kûfe sokaklarının kapılarından herhangi biri açık kalırsa ya da bu adam kaçarsa ve sen de onu bana getirmezsen…” Ona, Kûfe halkının evleri üzerinde yetki verdi. Sokakların girişlerine gözcüler koymasını emretti. “Yarın sabah halkı evlerden çıkar. Evlerini iyice ara ki bu adamı bana getiresin.”

Husayn, polisin başındaydı ve Benî Temim’dendi. Bundan sonra İbn Ziyad, Amr b. Hureys’e sancağını verdi ve halkı onun başına getirdi. Sabah olunca meclis kurdu ve halkın huzuruna girmesine izin verdi. Muhammed b. el-Eş‘as yanına yaklaştı. İbn Ziyad ona, “Sadakati şüphe götürmeyenlerden birine merhaba.” dedi. İbn Ziyad, Muhammed b. el-Eş‘as’ı kendi yanına oturttu.

Aynı sabah o yaşlı kadının oğlu —ki o, Bilâl b. Esîd idi; İbn Akil’e sığınma veren annesiydi— Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’a gidip Müslim b. Akil’in annesinin yanında bulunduğunu haber verdi. Abdurrahman babasına gitti; o sırada babası İbn Ziyad’ın yanındaydı ve sırrı ona fısıldadı. İbn Ziyad ona ne söylediğini sordu; Muhammed b. el-Eş‘as da, ona İbn Akil’in onların evlerinden birinde bulunduğunu söylediğini bildirdi. Bunun üzerine İbn Ziyad bir sopayı böğrüne dürterek, “Kalk ve hemen onu bana getir.” dedi.

Ebû Mihnef-Kudâme b. Saîd b. Zâide b. Kudâme es-Sekafî’ye göre: İbn el-Eş‘as, İbn Akil’i getirmek üzere İbn Ziyad’dan kalkınca, o da halkın mescidde namaz kıldırma işini vekâleten yürüten Amr b. Hureys’e haber göndererek, onunla birlikte altmış veya yetmiş adam, hepsi de Kays grubundan olmak üzere, yollamasını istedi. İbn el-Eş‘as’ın kendi kavmini göndermek istememişti; çünkü kabilelerden her birinin, İbn Akil gibi bir adamın kendi aralarında bulunup yakalanmasına razı olmayacağını biliyordu. Amr b. Hureys, Amr b. Ubeydullah b. Abbas es-Sülemî’yi gönderdi; onunla birlikte Kays’tan altmış yahut yetmiş adam vardı. Müslim b. Akil’in bulunduğu eve gittiler. Atların nal seslerini ve adamların seslerini işitince, onun kendisi için geldiklerini anladı. Kılıcını çekerek onlara saldırmak üzereydi; fakat onlar gözü dönmüş bir hâlde eve hücum ettiler. O da kılıcıyla üzerlerine atıldı; onları evden dışarı sürdü. Onlar saldırıyı tekrarladılar, Müslim de aynı şekilde karşı saldırıda bulundu. Bükeyr b. Humrân el-Ahmerî onunla karşılıklı darbeler indirdi. Bükeyr onu ağzından vurdu, üst dudağını yarıp alt dudağa kadar yardı; iki dişini düşürdü. Müslim de onun başına korkunç bir darbe indirdi ve bunu tekrarlayarak omzundaki bir damarı kesti. Darbe neredeyse onun karnına ulaşıyordu. Halk bunu görünce evin üst kısmına çıkıp Müslim’e yukarıdan bakmaya başladı ve ona taş yağdırdılar. Kamış sopaları ateşe verip yukarıdan onun üzerine attılar. Bunu görünce, kılıcını çekerek sokağa onların üzerine çıktı ve onlarla savaştı. Muhammed b. el-Eş‘as ona yaklaşarak, “Genç adam, sana güvenlik sözü veriyorum. Kendini öldürme.” dedi. Fakat o, halkla savaşmayı sürdürdü ve şöyle dedi:

“Yemin ederim ki ben ancak hür bir adam olarak öldürülürüm,
Ölümü korkunç bir şey olarak görsem de.
Her adam bir gün bir kötülükle karşılaşacaktır.
Sonra serinlik acı bir sıcaklıkla karışacaktır.
Güneş ışığı bükülecek ve güneş ebediyen batacaktır.
Ben, aldatılmaktan ve kandırılmaktan korkuyorum.”

Muhammed b. el-Eş‘as, onun aldatılmayacağına, kandırılmayacağına ve hileye uğramayacağına dair güvence verdi. Ona, Ümeyyeoğullarının kendi amca çocukları olduğunu, onu öldürmeyeceklerini ve ona vurmayacaklarını söyledi. Müslim taşlardan dolayı ezilmiş ve savaş yüzünden güçten düşmüştü. Nefes nefese kalmıştı; sırtını bir evin duvarına dayadı. Muhammed b. el-Eş‘as yaklaştı ve, “Sana güvenlik sözü verildi.” dedi. Müslim, gerçekten güvenlik garantisi verilip verilmediğini sorunca, Muhammed b. el-Eş‘as, “Evet.” dedi. Halk da, “Sana güvenlik verildi.” dediler; yalnızca Amr b. Ubeydullah b. el-Abbas es-Sülemî bundan ayrı kaldı. O, kenara çekilirken, “Bu işte benim ne dişi devem var ne erkek devem.” dedi. Müslim de, “Eğer bana güvenlik vermeseydiniz, elimi sizin elinize bırakmazdım.” dedi.

Bir katır getirildi; ona bindirildi. Fakat sonra etrafını sardılar ve kılıcını elinden çekip aldılar. Bunun üzerine canı hakkında ümitsizliğe düştü ve gözleri yaşla doldu. “Bu, ihanetin başlangıcıdır.” diye bağırdı. Muhammed b. el-Eş‘as, “Umarım sana bir zarar gelmez.” dedi. Müslim, “Bu yalnızca bir umut mu? O hâlde senin güvenliğin nerede? Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.” dedi ve ağlamaya başladı. Amr b. Ubeydullah b. el-Abbas onu iğneleyerek, “Senin aradığın gibi bir şeyi arayan kimse, başına gelen geldiğinde ağlamamalıdır.” dedi. Müslim ise, “Ben kendim için ağlamıyorum; kendi ölümüm için de üzülmüyorum; gerçi helak olmayı hiç istemem. Fakat ben bana doğru gelen ailem için ağlıyorum. Hüseyin ve Hüseyin’in ailesi için ağlıyorum.” dedi.

Sonra Muhammed b. el-Eş‘as’a yaklaşıp, “Ey Allah’ın kulu, Allah’a yemin ederim ki senin bana güvenlik sözü verme kudretine sahip olmadığını görüyorum. Fakat bir adamını benim mesajımla Hüseyin’e gönderecek kadar iyilik yapar mısın? Çünkü onun şimdi size doğru yola çıktığından ya da çok yakında çıkacağından kuşkum yoktur, ailesiyle birlikte. Benim üzüntüyle patlamamın sebebi buydu. Mesaj şudur: ‘İbn Akil seni bana gönderdi. O, halkın elinde esirdir ve senin ölüme gelmeni istemiyor. Diyor ki: Ailenle birlikte geri dön ve Kufelilerin seni aldatmasına izin verme; çünkü onlar, babanın taraftarlarıydılar, oysa baban onlardan ayrılmayı ölüm veya öldürülme pahasına istemişti. Kufeliler sana da bana da yalan söylediler. Yalancının hükmü olmaz.’” dedi. İbn el-Eş‘as da, “Allah’a yemin ederim ki bunu yapacağım ve İbn Ziyad’a da sana güvenlik verdiğimi bildireceğim.” dedi.

Ebû Mihnef-Ca‘fer b. Huzeyfe et-Tâî-Saîd b. Şeybân’ın da bildiği rivayete göre: Muhammed b. el-Eş‘as, Benî Mâlik b. Amr b. Sümâme’den, şair olan ve Muhammed’i sık sık ziyaret eden İlyâs b. el-‘Asl et-Tâî’yi çağırdı. Ona, “Hüseyin’e yetiş ve bu mektubu ona ver.” dedi. Mektupta İbn Akil’in kendisine söyledikleri yazılıydı. Sonra ona, “İşte senin azığın, teçhizatın ve ailen için eşyan.” dedi. İlyâs, “Bana bir binek nereden gelecek? Çünkü kendi hayvanımı tükettim.” dedi. İbn el-Eş‘as da, “İşte bir binek. Bu yolculuk için ona bin.” dedi.

İlyâs yola çıktı ve dört gece sonra Hüseyin’e Zübâle’de rastladı. Haberi ona verdi ve mesajı teslim etti. Hüseyin, “Takdir edilmiş olan her şey gerçekleşecektir. Biz kendimiz ve bozulmuş toplumumuz hakkında Allah ile yetinmeye ve O’nun vereceği karşılığa razıyız.” dedi.

Müslim b. Akil, Hani’ b. Urve’nin evine taşınmış ve on sekiz bin kişi ona biat etmişti. Bunun üzerine Hüseyin’e Âbis b. Ebî Şebîb eş-Şâkirî ile bir mektup göndermişti: “Güvenilir ilk haberci kendi kavmine yalan söylemez. Kufelilerden on sekiz bin kişi sana biat etti. Benim mektubum sana ulaştığında acele et ve gel. Bütün halk seninledir. Onların hiçbirinin Muâviyeoğullarına karşı bir saygısı yahut arzusu yoktur. Selam üzerine olsun.”

Muhammed b. el-Eş‘as, İbn Akil ile birlikte sarayın kapısına kadar geldi. İçeri girmek için izin istedi; izin verildi. İbn Ziyad’a İbn Akil’in durumunu ve Bükeyr’in ona vurduğu darbeyi anlattı. Ubeydullah, “Allah onu kahretsin.” dedi. Sonra Muhammed b. el-Eş‘as yaptığı şeyi ve ona verdiği güvenlik sözünü anlattı. Ubeydullah, “Senin güvenlik sözü vermekle ne işin var? Sanki biz seni, yalnızca onu bana getirmen gerekirken ona güvenlik vermen için göndermişiz!” dedi. İbn el-Eş‘as sustu.

İbn Akil sarayın kapısına getirildiğinde susamıştı. Saray kapısında içeri girmek için bekleyen insanlar oturuyordu. Aralarında Umâre b. Ukbe b. Ebî Muayt, Amr b. Hureys, Müslim b. Amr ve Kesîr b. Şihâb da vardı.

Ebû Mihnef-Kudâme b. Saîd’e göre: Müslim b. Akil saray kapısına geldiğinde, kapının önüne konulmuş soğuk su dolu bir testi vardı. “Bana şu sudan içirin.” dedi. Müslim b. Amr, “Ne kadar soğuk olduğunu görüyor musun? Allah’a yemin ederim ki, cehennem ateşinin sıcaklığını tatmadıkça ondan bir damla bile tadamayacaksın.” dedi. İbn Akil, “Yazıklar olsun sana. Sen kimsin?” diye bağırdı. Müslim b. Amr el-Bâhilî, “Ben, sen onu inkâr ederken hakkı tanıyanım; sen onu aldattığında imamına karşı samimi olanım; sen ona karşı başkaldırıp muhalefet ettiğinde ona dikkatle itaat edenim. Ben Müslim b. Amr el-Bâhilî’yim.” diye cevap verdi. İbn Akil de, “Annen seni evlatsız bıraksın! Ne kadar kaba, ne kadar sert, ne kadar katı yürekli ve ne kadar küstahsın! Ey Bahîleli adam, cehennem ateşine ve orada ebedî kalmaya benden çok sen layıksın.” dedi. Sonra bir duvara yaslanarak oturdu.

Ebû Mihnef-Kudâme b. Saîd’e göre: Amr b. Hureys, Süleyman adında bir uşağını ona su vermek üzere testiyi getirmesi için gönderdi.

Ebû Mihnef-Saîd b. Müdrik b. Umâre’ye göre: Umâre b. Ukbe, kendisine Kays adındaki uşağını, içinde kap ve peşkir bulunan bir testi getirmesi için gönderdi. Su bardağa konuldu ve Müslim’e verildi. Fakat her içmek istediğinde kadehi kanla doluyordu. Kadeh üçüncü kez doldurulduğunda içmek istedi, fakat iki dişi kadehin içine düştü. Bunun üzerine, “Hamd Allah’a mahsustur! Eğer bu bana takdir edilmiş bir rızık olsaydı, onu içebilirdim.” dedi.

Müslim, İbn Ziyad’ın yanına götürüldü; fakat onu vali diye selamlamadı. Muhafız, “Valiyi selamlamıyor musun?” dedi. O da, “Eğer benim ölümümü istiyorsa, ona selam vermemin ne anlamı var? Eğer ölümümü istemiyorsa, selamım ona bol olur.” dedi. İbn Ziyad, “Canıma yemin olsun, öldürüleceksin.” dedi. Müslim, “Öyle mi?” diye sordu. O da, evet, öyle olduğunu söyledi. Bunun üzerine Müslim, kavminden birine vasiyet edebilip edemeyeceğini sordu. İbn Ziyad buna izin verdi.

Müslim, Ubeydullah’ın yanında oturanlara baktı. Aralarında Ömer b. Sa‘d da vardı. Ona, “Ömer, seninle benim aramda bir akrabalık var. Benim bir ihtiyacım var; sen bunu yerine getirebilirsin. Fakat bu gizlidir.” dedi. Ömer, onun bir şey söylemesine izin vermek istemedi. Ancak Ubeydullah, kuzeninin ihtiyacını dikkate almayı reddetmemesini söyledi. Bunun üzerine Ömer onunla birlikte kalktı ve İbn Ziyad’ın görebileceği bir yere oturdu. Müslim dedi ki: “Kûfe’de borcum var. Kûfe’ye geldiğimde yedi yüz dirhem borç aldım. Onu benim adıma öde. Cesedimle ilgilen. İbn Ziyad’dan onu sana vermesini iste, sonra da bedenimi defnet. Hüseyin’e de birini gönder ve geri dönmesini söyle; çünkü ben ona halkın onunla olduğunu yazdım, şimdi ise onun size doğru gelmekte olduğunu düşünüyorum.”

Ömer, İbn Ziyad’a, “Ey vali, bana ne dediğini biliyor musun? Şu şu şeyleri söyledi.” dedi. İbn Ziyad, “Güvenilir kimse sana ihanet etmez; fakat hain kendisine sır verilebilir. Malına gelince, o senindir; onu dilediğin gibi kullanmana engel olmayız. Hüseyin’e gelince, bize zarar vermek istemezse biz de ona zarar vermeyi istemeyiz. Cesedine gelince, bu hususta senin şefaatini asla kabul etmeyeceğiz. O, buna layık değildir. Çünkü o bize karşı savaştı, bize muhalefet etti ve bizi yok etmeye çalıştı.” dedi. Bir rivayette de, “Onu öldürdükten sonra cesede ne yapılacağı umurumuzda değildir.” dediği aktarılır.

Sonra İbn Ziyad, “İbn Akil, insanların hepsi birlik içinde ve tek ses hâlindeyken onların yanına geldin; onları dağıttın ve görüşlerini ayırdın, ta ki birbirlerine saldırdılar.” dedi. İbn Akil ise, “Ben bunun için gelmedim. Fakat bu şehrin insanları, senin babanın onların en seçkin adamlarını öldürdüğünü, kanlarını döktüğünü ve üzerlerine Kisrâ ve Kayser’in valileri gibi valiler tayin ettiğini söylediler. Biz de adaleti emretmek ve Kitap ile hükmetmeye çağırmak için geldik.” dedi. İbn Ziyad bağırdı: “Ey büyük günahkâr, bununla senin ne işin var? Sen Medine’de içki içerken biz bunları onlar arasında yapmadık mı?” Müslim haykırdı: “Ben mi içki içiyorum! Allah’a yemin ederim ki, Allah senin doğru söylemediğini ve bilgisizce konuştuğunu biliyor. Çünkü ben senin dediğin gibi değilim. İçki içen diye nitelenmeye daha layık olan; Müslümanların kanını içen, Allah’ın haram kıldığı canı alan, cana karşılık olmaksızın can alan, dokunulmaz kanı döken, zorbalık, düşmanlık ve kötü zan ile öldüren, sonra da hiçbir şey yapmamış gibi eğlenip oynayandır.” İbn Ziyad bağırdı: “Ey büyük günahkâr! Nefsin seni, Allah’ın sana vermediği bir şeye heves ettirdi; çünkü Allah seni buna layık görmedi.” Müslim, “Öyleyse buna kim layıktır, ey İbn Ziyad?” dedi. İbn Ziyad, “Müminlerin Emiri Yezid.” diye cevap verdi. Müslim, “Hamd Allah’a mahsustur! Her durumda Allah’ın bizimle sizin aranızda vereceği hükme razıyız.” dedi. İbn Ziyad, “Sen, bu işte bir hakkın olduğunu düşünüyormuşsun gibi konuşuyorsun.” dedi. Müslim, “Allah’a yemin ederim ki, bu bir zandan ibaret değil, kesin bir bilgidir.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyad, “Allah beni öldürsün, eğer seni İslam’da bugüne kadar hiç kimsenin öldürülmediği bir şekilde öldürmezsem!” dedi. Müslim de, “İslam’da bidat kabilinden suçları işlemeye senden daha layık kimse yoktur. Sen kötü öldürmeyi, çirkin cezalandırmayı, utanılacak uygulamayı ve açgözlü zorbalığı asla bırakmazsın. İnsanların içinde bu işlere senden daha layık kimse yoktur.” dedi. Bunun üzerine İbn Sümeyye ona, Hüseyin’e, Ali’ye ve Akil’e sövmeye başladı; Müslim ise ona hiçbir şey söylemedi.

İlim ehli, Ubeydullah’ın ona yaygın kullanılan toprak bir kapta su verilmesini emrettiğini söyler. Sonra dedi ki: “Bizim, onu bu sudan içirerek himaye altına girmiş olmandan hoşlanmamamız, sana daha önce ondan su vermemize ve sonra da seni öldürmemize engel oldu. Bu yüzden sana bu şekilde su verdik.” Ardından emretti: “Onu sarayın damına çıkarın, başını kesin ve bedenini de başının ardından aşağı atın.” Müslim dedi ki: “İbnü’l-Eş‘as, eğer bana güvenlik sözü vermemiş olsaydın, teslim olmazdım. O hâlde kalk, kılıcınla benim adıma dur ve verdiğin sözü yerine getir.” Sonra dedi ki: “İbn Ziyad, Allah’a yemin ederim ki, eğer seninle benim aramda bir akrabalık bağı olsaydı, beni öldürmezdin.” İbn Ziyad, İbn Akil’in kılıcıyla başına ve omzuna vurduğu adamın nerede olduğunu sordu. Adam çağrıldı ve İbn Ziyad ona yukarı çıkıp başını kesecek kişinin kendisi olmasını emretti. O da onunla birlikte yukarı çıktı. Müslim, “Allah en büyüktür.” dedi. Allah’tan bağışlanma diledi ve meleklerine ve elçisine salat etti; şöyle dedi: “Allah’ım, bizi kandıran, bize yalan söyleyen, bizi zelil eden bir kavim ile aramızda hüküm ver.” Onu bugün kasapların bulunduğu yere bakan bir tarafa götürdüler. Orada başı kesildi ve bedeni başının ardından aşağı atıldı.

Ebû Mihnef-es-Sak‘ab b. Züheyr-Avn b. Ebî Cuhayfe’ye göre: Müslim’i öldüren Ahmerî Bükeyr b. Humrân aşağı indi. İbn Ziyad ona, “Onu sen mi öldürdün?” diye sordu. O da evet dedi. Bunun üzerine İbn Ziyad, onu sarayın damına çıkarırken Müslim’in ne söylediğini sordu. O da şöyle anlattı: “Şöyle diyordu: ‘Allah en büyüktür.’ Allah’ı tesbih ediyor ve O’ndan bağışlanma diliyordu. Ben onu öldürmek için yaklaştığımda, ‘Allah’ım, bize yalan söyleyen, bizi aldatan, bize ihanet eden ve bizi öldüren bir kavim ile aramızda hüküm ver!’ dedi. Ben de ona, ‘Bana yaklaş, Allah’a hamd olsun ki senin üzerinden bana intikam verdi.’ dedim. Sonra ona bir darbe vurdum ama o darbe bir işe yaramadı. O da, ‘Köle, bana yapabildiğin küçücük bir yaralamanın kendi kanının bedeli için uygun bir karşılık olduğunu görmüyor musun?’ dedi.” Bunun üzerine İbn Ziyad, “Ölüme karşı bile kibirli.” dedi. Bükeyr devam etti: “Sonra ona ikinci bir darbe vurdum ve onu öldürdüm.”

Sonra Muhammed b. el-Eş‘as, Ubeydullah b. Ziyad’a yaklaşarak ona Hâni’ b. Urve’den söz etti. Dedi ki: “Onun şehirdeki yerini ve kendi kavmi içindeki mevkiini biliyorsun. Kabilesi, onu sana benim ve arkadaşımın getirdiğini biliyor. Seni Allah adına uyarıyorum, onu bana teslim et. Çünkü kavminin düşmanlığıyla karşılaşmaktan hoşlanmam. Onlar şehirdeki insanların en güçlüleri ve Yemenliler arasında en kalabalık olanlarıdır.” İbn Ziyad yapabildiğini yapacağına söz verdi; fakat Müslim b. Akil’in işi o şekilde sonuçlanınca Hâni’ hakkındaki düşüncesini değiştirdi. Verdiği sözü yerine getirmeyi reddetti. Müslim b. Akil öldürüldükten sonra Hâni’ b. Urve’nin çarşıya götürülmesini ve başının orada kesilmesini emretti.

Hâni’ bağlı olarak götürüldü ve koyunların satıldığı yere getirildi. Orada, “Ey Mezhic! Bugün benim için Mezhic yok mu? Ey Mezhic! Mezhic’e nasıl ulaşılır?” diye bağırmaya başladı. Kimsenin kendisine yardım etmeyeceğini anlayınca elini çekip bağı çözdü ve, “Bir adamın canını savunabileceği bir sopa, bıçak, taş ya da kemik yok mu?” diye bağırdı. Bunun üzerine üstüne atıldılar ve bağlarını iyice sıkılaştırdılar. Ondan boynunu uzatması istendi, fakat o, “Ben canını cömertçe bağışlayan biri değilim. Sizin canımı almanıza yardım etmeyeceğim.” diye karşılık verdi. Ubeydullah’ın Türk asıllı mevlası Râşid ona kılıçla vurdu, fakat bu bir işe yaramadı. Hâni’, “Dönüş Allah’adır. Allah’ım, rahmetine ve cennetine.” diye seslendi. Sonra Râşid ona bir darbe daha vurdu ve onu öldürdü.

Abdurrahman b. el-Husayn el-Murâdî, daha sonra Hâzir’de Râşid’i gördü; o sırada sancak Ubeydullah b. Ziyad’ın yanındaydı. İnsanlar onun Hâni’ b. Urve’nin katili olduğunu söylediler. Bunun üzerine İbnü’l-Husayn, “Allah beni öldürsün, eğer onu öldürmezsem; yahut ben onun yerine öldürüleyim.” dedi. Ona mızrakla saldırdı, mızrağını ona sapladı ve onu öldürdü.

Müslim b. Akil ile Hâni’ b. Urve öldürüldükten sonra Ubeydullah b. Ziyad, Kesîr b. Şihâb’ın Benî Fityân arasında yakaladığı Abdüla‘lâ el-Kelbî’yi çağırttı. O getirilince Ubeydullah b. Ziyad, başına gelenleri anlatmasını istedi. O da, “Allah seni aziz etsin, ben insanların ne yaptığını görmek için dışarı çıkmıştım; Kesîr b. Şihâb beni yakaladı.” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah, “Sadece dediğin sebeple çıktığına dair ağır yeminler etmelisin.” dedi. O yemin etmeyi reddetti. Bunun üzerine Ubeydullah, onun es-Sebî mezarlığına götürülüp orada başının kesilmesini emretti. O götürüldü ve idam edildi. Müslim b. Akil’e yardım etmeyi amaçlayanlardan biri olan Umâre b. Saltahab el-Ezdî’yi de getirtti; Ubeydullah ona hangi kabileden olduğunu sordu. Umâre b. Saltahab, Ezd’den olduğunu söyledi. Bunun üzerine Ubeydullah, onun kendi kavmine götürülüp başının kesilmesini emretti.

Müslim b. Akil ile Hâni’ b. Urve’nin öldürülmesi hakkında Abdullah b. ez-Zübeyr el-Esedî şöyle dedi —bu sözlerin el-Ferezdak’a ait olduğu da söylenir—:

“Ölümün ne olduğunu bilmiyorsan,
çarşıda Hâni’ye ve İbn Akil’e bak.

Yüzünü kılıcın yaralarla kapladığı bir yiğide bak,
ve yüksek bir yerden ölü düşen ötekine.

Valinin emri onları yere serdi,
ve onlar her yolu tutan yolcular için ibret oldular.

Ölümün rengini değiştirdiği bir ceset görüyorsun,
ve bolca akmış bir kan sıçrantısı.

Utangaç bir genç kızdan bile daha hayâlı,
ama cilalı iki ağızlı bir kılıçtan daha kararlı bir delikanlı.

Esmâ güven içinde, ağır yürüyen bir bineğe mi biniyor,
oysa Mezhic onun yüzünden intikam peşinde?

Bütün Murâd onun etrafında toplanıyor. Onların her biri,
ister soran olsun ister sorgulanan, kaygılı ve tetiktedir.

Eğer iki kardeşinizin intikamını almazsanız,
azla yetinen fahişeler olun.”

Ebû Mihnef-Ebû Cenâb Yahyâ b. Ebî Hayye el-Kelbî’ye göre: Müslim ve Hâni’ öldürüldüğünde, Ubeydullah b. Ziyad onların başlarını Hâni’ b. Ebî Hayye el-Vâdiî ve ez-Zübeyr b. el-Arvah et-Temîmî ile birlikte Yezid b. Muâviye’ye gönderdi. Kâtibi Amr b. Nâfi‘ye, Müslim ve Hâni’ye ne olduğuna dair Yezid’e yazmasını emretti. Kâtip yazdı; oldukça süslü yazmıştı. Mektup yazımında ilk defa aşırı süs kullanan oydu. Ubeydullah mektubu görünce ondan hoşlanmadı. Dedi ki: “Bu ne uzatma, bu ne fazlalık? Şöyle yaz: ‘Müminlerin Emiri’nin hakkını alan ve onu düşmanına karşı yeterli kılan Allah’a hamd olsun. Müminlerin Emiri’ne —Allah onu ikram sahibi kılsın— bildiririm ki, Müslim b. Akil, Hâni’ b. Urve el-Murâdî’nin evine sığındı. Ben onların üzerine casuslar koydum ve onlara karşı adamlar gizledim. Hile ile onları ortaya çıkardım. Allah bana onlar üzerinde kudret verdi. Böylece onları önüme getirdim ve idam ettirdim. Başlarını sana Hâni’ b. Ebî Hayye el-Hemdânî ve ez-Zübeyr b. Arvah et-Temîmî ile gönderdim. Bunların ikisi de sana dikkatle itaat eden ve sana karşı samimi kimselerdir. Müminlerin Emiri bu iş hakkında öğrenmek istediği şeyi onlara sorsun; çünkü onlar bilgi ve doğruluk, anlayış ve kendini tutma sahibidirler. Elveda. Selam üzerine olsun.’”

Yezid b. Muâviye ona şu cevabı yazdı: “Sen, senden olmasını istediğim şeyin dışına çıkmadın. Kararlı davrandın. Duygularına hâkim olan bir adamın şiddetiyle saldırıya geçtin. Beni memnun ettin, işi yerine getirdin, senin hakkındaki görüşümü ve seninle ilgili kanaatimi doğruladın. Senin iki elçini çağırdım, onlara sordum ve onlarla konuştum. Onları, senin söylediğin gibi görüşlerinde ve faziletlerinde buldum. Her ikisine de benim tavsiyem üzerine iyi davran. Bana, Hüseyin b. Ali’nin Irak’a doğru yola çıktığı haberi ulaştı. Bu sebeple gözcüler ve nöbetçiler koy, şüpheli şahıslar hakkında dikkatli ol. Şüphe üzerine herkesi yakala; fakat ancak sana karşı savaşanları öldür. Olan biten bütün haberleri bana yaz. Selam ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun.”

Ebû Mihnef-es-Sak‘ab b. Züheyr-Avn b. Ebî Cuhayfe’ye göre: Müslim b. Akil’in Kûfe’deki ayaklanması, Hicrî 60 yılı Zilhicce ayının 8’inci günü, salı günü oldu. Bunun, Hicrî 60 yılı Zilhicce ayının 7’nci günü çarşamba olduğu da söylenir. Arefe günü, Hüseyin’in Mekke’den Kûfe’ye gitmek üzere ayrılışının ertesi günüydü. Hüseyin, Medine’den Mekke’ye Hicrî 60 yılı Receb ayının son iki günü kalmışken, pazar günü çıkmıştı. Mekke’ye Şaban’ın 3’ünde, cuma günü girdi. Şaban, Ramazan, Şevval ve Zilkade aylarını Mekke’de geçirdi. Sonra oradan salı günü, Zilhicce’nin 8’inde —yani Terviye günü— yola çıktı. Bu, Müslim b. Akil’in ayaklandığı gündü.

Hârûn b. Müslim-Ali b. Sâlih-İsâ b. Yezîd’e göre: el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd ile Abdullah b. el-Hâris b. Nevfel, Müslim ile birlikte ayaklanmaya çıktılar. Muhtâr yeşil bir sancak taşıyordu, Abdullah ise kırmızı bir sancak taşıyordu. Kendisi de kırmızı elbiseler giymişti. Muhtâr sancağını getirip Amr b. Hureys’in kapısına dikti ve, “Ben sadece Amr’ı desteklemek için çıktım.” dedi.

İbnü’l-Eş‘as, el-Ka‘kā‘ b. Şevr ve Şebes b. Rib‘î, Müslim ve taraftarlarına karşı, Müslim’in İbn Ziyad’ın sarayına yürüdüğü akşam şiddetli bir savaş vermişlerdi. Şebes b. Rib‘î, “Gece basıncaya kadar bekleyin. O zaman dağılırlar.” demişti. el-Ka‘kā‘ ise, “Halkın yolunu kapattın. Kaçmaları için yer açılsın.” diye cevap vermişti. Bunun üzerine Ubeydullah, el-Muhtâr ve Abdullah b. el-Hâris’in aranmasını emretti. Onların yakalanması için ödül koydu, onları huzuruna getirtti ve hapse attırdı.

Bu yıl içinde Hüseyin, Mekke’den Kûfe’ye gitmek üzere yola çıktı.

Hüseyin’in Mekke’den Kûfe’ye Çıkışı

Hişâm’dan — Ebû Mihnef’ten — es-Sak‘ab b. Züheyr’den — Ömer b. Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm el-Mahzûmî’den: Iraklıların mektupları Hüseyin’e ulaşıp o da Irak’a gitmek için hazırlık yapınca, ben Mekke’deyken onu ziyaret ettim. Allah’a hamd ve senadan sonra ona şöyle dedim: “Ey amcaoğlu, sana öğüt olarak söylemek istediğim önemli bir şey için geldim; eğer öğüt kabul etmeyi uygun görürsen. Yok eğer uygun görmezsen, o zaman söylemek istediğim şeyi dinlemekten vazgeçersin.” O da dedi ki: “Söyle. Allah’a yemin ederim ki, senin kötü bir görüş sahibi olduğunu düşünmüyorum; hiçbir işte ve hiçbir davranışta kötülüğü sevmezsin.” Ben de ona dedim ki: “Irak’a gitmeyi düşündüğünü öğrendim. Gidişinden endişe ediyorum. Sen, Yezid’in vergi tahsildarlarının ve yöneticilerinin bulunduğu bir memlekete gidiyorsun. Hazinelerin kontrolü onların elinde. Halk ise dirhem ve dinarın kölesidir. Sana yardım vaat edenlerin sana karşı savaşmayacağından ve seni ondan daha çok sevdiği söylenenlerin, onun adına sana karşı savaşanların arasında olmayacağından emin olamam.” O ise şöyle cevap verdi: “Allah sana hayırlı mükâfat versin ey amcaoğlu. Allah’a yemin ederim ki, sen iyi nasihat getirdin ve makul konuştun. Nasihatine uysam da uymasam da takdir edilen olacaktır. Benim nazarımda sen en çok övülmeye layık bir nasihatçi ve samimi bir öğütçüsün.”

Onun yanından ayrıldım ve Hâris b. Hâlid b. el-Âs b. Hişâm’ın yanına gittim. Bana Hüseyin’le görüşüp görüşmediğimi sordu. Görüştüğümü söyledim. Bana onun bana ne dediğini ve benim ona ne dediğimi sordu. Ben de ona, ona şöyle şöyle dediğimi, onun da bana şöyle şöyle dediğini anlattım. O da dedi ki: “Merve’nin gri ve beyaz taşlarının Rabbine yemin olsun ki, sen ona güzel öğüt vermişsin. Beyt-i Haram’ın Rabbine yemin olsun ki, sağlam görüş senin ortaya koyduğundur; ister kabul etsin ister etmesin.” Sonra şu dizeleri okudu:

“Nice kendisinden öğüt istenen vardır ki yalan söyler ve helâke sürükler.
Nice şüphe edilen vardır ki iyi öğütçü çıkar.”

Ebû Mihnef’ten — el-Hâris b. Ka‘b el-Vâlibî’den — Ukbe b. Sim‘ân’dan: Hüseyin Kûfe’ye gitmeye karar verdiğinde Abdullah b. Abbas onun yanına geldi ve şöyle dedi: “Ey amcaoğlu, sabrı telkin ediyorum ama buna gücüm yetmiyor. Bu işe girişinde helâkinden ve soyunun kökünün kazınmasından korkuyorum. Iraklılar hain bir topluluktur. Sakın onlara yaklaşma. Bu toprakta kal, çünkü sen Hicaz halkının efendisisin. Eğer Iraklılar söyledikleri gibi seni istiyorlarsa, onlara yaz, düşmanlarını çıkarsınlar, sonra sen onlara gelirsin. Eğer ille de çıkacaksan, o zaman Yemen’e git. Orada kaleler ve geçitler vardır. Geniş ve uzak bir memlekettir. Babanın orada taraftarları vardı. Orada insanlardan uzak kalırsın. Sonra halka yazarsın, elçiler gönderirsin, insanları sana yardıma çağırırsın. Umarım böylece istediğin şey sana kolaylıkla gelir.” Hüseyin şöyle cevap verdi: “Ey amcaoğlu, senin nasihat eden ve benim için kaygı duyan biri olduğunu biliyorum. Fakat ben kararımı verdim ve yola çıkmaya azmettim.” İbn Abbas yalvardı: “Öyleyse eğer gidiyorsan, kadınlarını ve çocuklarını yanında götürme. Çünkü Osman’ın öldürüldüğü gibi, kadınları ve çocukları bakarken öldürülmenden korkuyorum.” Sonra İbn Abbas dedi ki: “Senin Hicaz’dan ayrılıp onu burada yalnız bırakman, İbnü’z-Zübeyr’i sevindirir. Çünkü sen burada bulunduğun sürece kimse ona iltifat etmez. Ama Allah’tan başka ilâh olmayana yemin olsun ki, eğer seni bana itaat ettireceğini bilsem saçından ve perçeminden tutar, insanlar senin ve benim etrafımda toplanıncaya kadar bırakmazdım.”

İbn Abbas onun yanından ayrıldı ve Abdullah b. ez-Zübeyr’in yanından geçti. Ona dedi ki: “Müjde sana ey İbnü’z-Zübeyr.” Sonra şu dizeleri okudu:

“Ey bereketli bir yerdeki ne mutlu toy kuşu!
Şimdi gök sana boş kaldı, istediğin gibi yumurtla ve çıkar.
Ve dilediğin gibi gagalayıp vur.”

Ve açıkladı: “İşte bu Hüseyin Irak’a gidiyor; böylece Hicaz’la sen ilgilenebilirsin.”

Ebû Mihnef’ten — Ebû Cenâb Yahyâ b. Ebî Hayye’den — Adî b. Harmale el-Esedî’den — Abdullah b. Süleym ile Mezrî b. el-Müşma‘ill’den; bunların ikisi de Esed kabilesindendi: Biz Kûfe’den hacılar olarak çıktık ve Mekke’ye geldik. Terviye gününde oraya girdik. Hüseyin ile Abdullah b. ez-Zübeyr’in, sabahın ilerleyen saatlerinde Hicr ile Beyt’in kapısı arasında bir yerde durduklarını gördük. Yanlarına yaklaştığımızda İbnü’z-Zübeyr’in Hüseyin’e şöyle dediğini duyduk: “İstersen burada kalır ve bu işi üstlenirsin. Biz sana yardım eder, seni destekler, sana öğüt veririz. Sana biat ederiz.” Hüseyin ise şöyle dedi: “Babam bana şunu söyledi: ‘Mekke’de bir koç olacak ve onun yüzünden oranın hürmeti çiğnenecek.’ Ben o koç olmak istemem.” İbnü’z-Zübeyr dedi ki: “Öyleyse istersen burada kal ve bu işte yetkiyi bana ver. Sana itaat edilir, sana karşı gelinmez.” Hüseyin şöyle dedi: “Ben bunu da istemem.” Bundan sonra konuşmalarını alçalttılar, artık ne dediklerini işitemedik; fakat konuşmaya devam ettiler.

Sonra öğle vakti Mina’ya giden insanların çağrısını duyduk. Ardından Hüseyin Beyt’i tavaf etti, Safa ile Merve arasında sa‘y yaptı, saçını kısalttı ve umre ihramından çıktı. Sonra Kûfe’ye doğru yola koyuldu; biz ise Mina’daki halka yöneldik.

Ebû Mihnef’ten — Ebû Saîd Akîsa’dan — arkadaşlarından birinden: Hüseyin b. Ali’yi Mekke’de Abdullah b. ez-Zübeyr’le birlikte dururken işittim. İbnü’z-Zübeyr ona şöyle dedi: “Sözümü dinle ey Fâtıma’nın oğlu.” Onu dinlemeye çalıştım, fakat ona fısıldadı. Sonra Hüseyin bize dönüp şöyle sordu: “İbnü’z-Zübeyr’in bana ne dediğini biliyor musunuz?” Biz, “Bilmiyoruz; anamız babamız sana feda olsun.” dedik. O da şöyle dedi: “Bana, ‘Bu mescidde ayağa kalk, ben de insanları senin etrafında toplarım.’ dedi. Allah’a yemin olsun ki, Mekke hareminden bir karış dışarıda öldürülmem, içinde bir karış mesafede öldürülmemden daha sevgilidir. Allah’a yemin olsun ki, ben bir yılan deliğinin en dibinde bile olsam, onlar beni oradan çıkarırlar ki arzularını yerine getirsinler. Allah’a yemin olsun ki, Yahudilerin Sebt gününü çiğnedikleri gibi onlar da bana saygısızlık edecekler.”

Ebû Mihnef’ten — el-Hâris b. Ka‘b el-Vâlibî’den — Ukbe b. Sim‘ân’dan: Hüseyin Mekke’den ayrıldığında, Amr b. Saîd b. el-Âs’ın elçileri ona ulaştı. Başlarında Yahyâ b. Saîd vardı. Onu geri dönmesini emrederek geldikleri yere çağırdılar. Fakat o bunu reddetti ve yoluna devam etti. İki taraf birbirine girdi ve kamçılarla birbirlerine vurdular. Fakat Hüseyin ve yanındakiler sert bir şekilde karşı koydular. Hüseyin yoluna devam etti. Onlar ona şöyle seslendiler: “Ey Hüseyin, bu birleşik topluluğu terk edip ümmeti bölmenden dolayı Allah’tan korkmuyor musun?” Hüseyin de şu ayeti okuyarak cevap verdi: “Benim amelim bana, sizin amelleriniz size aittir. Siz benim yaptıklarımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptıklarınızdan sorumlu değilim.”

Hüseyin hızlı ve doğrudan ilerledi, Terviye gününde Tenvîm’e ulaştı. Orada Yemen’den gelen bir deve kervanıyla karşılaştı. Himyerli Bâhir b. Raysân —Yezid b. Muâviye’nin Yemen valisiydi— bunu Yezid’e göndermişti. Kervan Yezid’e safran ve kumaş taşıyordu. Hüseyin mallara el koydu ve onları götürdü. Kervan sahiplerine şöyle dedi: “Sizi zorlamam. Fakat kim bizimle Irak’a gelmek isterse, onun ücretini öder ve arkadaşlığından faydalanırız. Kim de bulunduğumuz herhangi bir yerde bizden ayrılmak isterse, kat ettiği mesafe kadar ücretini öderiz.” Ayrılanların hesapları görülüp hakları ödendi. Onunla gidenlere ise ücretlerini verdi ve ayrıca elbise de verdi.

Ebû Mihnef’ten — Ebû Cenâb’dan — Adî b. Harmale’den — Abdullah b. Süleym ile Mezrî’den: Safah’a geldiğimizde, şair el-Ferezdak b. Gâlib ile karşılaştık. Hüseyin’in önünde durmuş ve ona şöyle diyordu: “Allah sana istediğini versin ve umduğun şeyi gerçekleştirsin.” Hüseyin ona, “Bana geride bıraktığın halkın haberini ver.” dedi. Ferezdak şöyle cevap verdi: “Sen, bilen birine sordun. İnsanların kalpleri seninle, fakat kılıçları Ümeyyeoğullarıyla beraberdir. Hüküm gökten gelir ve Allah dilediğini yapar.” Hüseyin şöyle dedi: “Doğru söyledin. Hüküm Allah’ındır ve Allah dilediğini yapar. Her gün Rabbimiz bir iştedir. Eğer kader sevdiğimiz şeyi indirirse, nimetlerinden dolayı Allah’a hamd ederiz. Şükrü yerine getirmede yardım istenecek olan O’dur. Fakat kader beklentileri boşa çıkarsa da niyeti hak olan ve kalbi takva sahibi olan kimseler haddi aşmış olmaz.” Sonra Hüseyin bineğini sürdü ve vedalaşarak ayrıldı. Böylece ikisi birbirinden ayrıldı.

Hişâm’dan — Avâne b. el-Hakem’den — Lubâbe b. el-Ferezdak b. Gâlib’den — babasından: Annemle birlikte hac yaptım. Harem bölgesine hac günlerinde girdiğimde onun devesini ben sürüyordum. Bu, Hicrî 60 yılıydı. Hüseyin b. Ali’yi adamlarıyla, kılıçlar ve kalkanlarla birlikte Mekke’den çıkarken gördüm. Bunun kimin kafilesi olduğunu sordum. Bunun Hüseyin b. Ali’nin kafilesi olduğu söylendi. Ben de onun yanına gidip şöyle dedim: “Anam babam sana feda olsun ey Resulullah’ın oğlu, seni hacdan aceleyle ayrılmaya iten şey nedir?” O da şöyle dedi: “Eğer acele ayrılmasaydım yakalanırdım.” Sonra bana kim olduğumu sordu. Ben de ona Iraklı bir adam olduğumu söyledim. Allah’a yemin olsun ki, bundan sonra bu konuda bana başka bir şey sormadı ve bu cevapla yetindi. Bana dedi ki: “Geride bıraktığın insanların durumunu bana anlat.” Ben de dedim ki: “Kalpleri seninle beraberdir, fakat kılıçları Ümeyyeoğullarıyla birliktedir. Hüküm Allah’ın elindedir.” O da bunun doğru olduğunu söyledi. Sonra ona adaklar ve hac menasikiyle ilgili bazı meseleler sordum. Bana bunları anlattı. Sesi, Irak’ta yakalandığı zatülcenp yüzünden kalınlaşmıştı.

Yoluma devam ettim. Harem içinde büyük ve donanımlı bir çadır kurulmuştu. Ona girdim; bir de baktım ki orada Abdullah b. Amr b. el-Âs var. Bana sorular sordu; ben de ona Hüseyin b. Ali ile karşılaşmamı anlattım. Bunun üzerine dedi ki: “Yazıklar olsun sana! Niçin ona katılmıyorsun? Allah’a yemin olsun ki, o galip gelecektir ve ona da taraftarlarına da hiçbir silah tesir etmeyecektir.” Allah’a yemin olsun ki, onun peşinden gitmeye niyetlendim ve sözleri kalbime işledi. Fakat peygamberleri ve onların nasıl öldürüldüğünü hatırladım. Bu beni onlara katılmaktan alıkoydu. Bunun üzerine Usfân’daki kavmimin yanına döndüm. Allah’a yemin olsun ki, onların yanındaydım ki Kûfe’den erzak getiren bir deve kervanı çıkageldi. Seslerini duyunca peşlerinden çıktım. Onlara seslendim, fakat yetişemedim. Sonra yüksek sesle, “Hüseyin b. Ali’ye ne oldu?” diye sordum. Onlar onun öldürüldüğünü söylediler. Bunun üzerine geri döndüm ve Abdullah b. Amr b. el-Âs’a beddua ettim. O sırada insanlar onun gibiydiler; o işi dile getiriyor ve gece gündüz onun gerçekleşmesini bekliyorlardı. Abdullah b. Amr şöyle diyordu: “Bu haber duyurulmadan ne ağaç büyür, ne hurma, ne çocuk.” Ben ona dedim ki: “Seni Vâht’ı satmaktan alıkoyan nedir?” O da dedi ki: “Allah falancaya —yani Muâviye’ye— de sana da lanet etsin.” Ben de, “Hayır, aksine Allah sana lanet etsin.” dedim. O bana olan lanetini artırdı; çevresindeki yakın adamları yanında değildi, böylece onların kötülüğünden kurtuldum. O beni tanımadan ayrıldım. Vâht, Abdullah b. Amr’a ait Tâif’te bir koruydu. Muâviye onunla bu koru için bir anlaşma yapmış ve ona bunun karşılığında çok mal vermişti. Fakat Abdullah, onu hiçbir bedelle satmayı kabul etmemişti.

Bu sırada Hüseyin hızlıca ilerlemeye devam etmiş ve Zâtüırk’ta konaklamıştı.

Ebû Mihnef’ten — el-Hâris b. Ka‘b el-Vâlibî’den — Ali b. el-Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’den: Biz Mekke’den ayrıldığımızda Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib, oğulları Avn ve Muhammed ile birlikte Hüseyin b. Ali’ye bir mektup gönderdi: “Sana Allah adına yalvarıyorum, mektubumu okuyunca geri dön. Çünkü gittiğin yönün, içinde senin helâkin ve soyunun kökünün kazınması bulunduğundan çok korkuyorum. Eğer sen bugün yok olursan, yeryüzünün nuru söner. Çünkü sen hidayet bulanların sancağı ve müminlerin umudusun. Yolculuğunda acele etme; ben bu mektubun peşinden geliyorum. Selam üzerine olsun.”

Abdullah b. Ca‘fer, Amr b. Saîd b. el-Âs’a gitti ve ona şöyle dedi: “Hüseyin’e, ona eman verdiğin bir mektup yaz. Ona iyilik, güzellik ve cömertlik vaat et. Mektubunda ona güven ver. Ona geri dönmesini iste; belki bununla içi rahatlar.”

Amr b. Saîd ona istediğini yazmasını ve sonra mektubu kendisine getirip mühürlemesini söyledi. Abdullah b. Ca‘fer mektubu yazdı ve Amr b. Saîd’e getirdi. Sonra ona dedi ki: “Mühürle ve bunu kardeşin Yahyâ b. Saîd ile gönder. Bu, Hüseyin’in gönlünün onunla daha çok yatışmasına ve senin bu işte ciddi olduğunu anlamasına daha uygundur.” O da böyle yaptı. Amr b. Saîd o sırada Yezid b. Muâviye’nin Mekke valisiydi.

Yahyâ b. Saîd ile Abdullah b. Ca‘fer, Hüseyin’in peşinden gittiler. Yahyâ mektubu ona okuduktan sonra ikisi de onun yanından ayrıldılar. Sonradan anlattıklarına göre, mektubu ona okumuşlar ve onu ikna etmeye çalışmışlardı. Hüseyin’in onlara sunduğu mazeretlerden biri de, Resulullah’ı gördüğü bir rüya görmüş olması ve onun, lehine de olsa aleyhine de olsa yapmakta olduğu şeyi yapmasının emredildiğini kendisine bildirmesiydi. Onlar ona bu rüyanın ne olduğunu sordular. O da, Rabbine kavuşuncaya kadar bunu kimseye söylemediğini ve söylemeyeceğini bildirdi.

Amr b. Saîd’in Hüseyin b. Ali’ye mektubu şöyleydi: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Amr b. Saîd’den Abdullah b. Ali’ye… Allah’tan, seni helâkine yol açacak şeyden çevirmesini ve seni hidayete götürecek şeye ulaştırmasını diliyorum. Irak’a yöneldiğini öğrendim. Senin için fitneden Allah’a sığınıyorum. Çünkü helâkinin yakın olduğundan korkuyorum. Sana Abdullah b. Ca‘fer ile Yahyâ b. Saîd’i gönderdim. Onlarla birlikte bana gel. Benden senin için bir emân, iyilik, cömertlik ve iyi komşuluk koruması vardır. Allah buna şahidim, kefilim, gözeticim ve güvenilir dayanağımdır. Selam üzerine olsun.”

Hüseyin ona şu cevabı yazdı: “… Allah’a, O’nun kitabına ve peygamberinin sünnetine çağıran, salih amel işleyen ve müslümanlardan olduğunu açıkça ifade eden kimse, Allah’a ve Resulüne karşı gelmiş olmaz. Sen beni bir emana, iyiliğe ve cömertliğe çağırdın. En hayırlı emân Allah’ın emânıdır. Allah, dünyada kendisinden sakınmayan kimseye kıyamet günü emân vermez. Biz Allah’tan, dünyada O’ndan korkarak, kıyamet günü bize emânını vermesini dileriz. Eğer mektubunla bana gerçekten iyilik ve cömertlik kastettiysen, o zaman dünyada da ahirette de iyi karşılık gör. Selam üzerine olsun.”

Zekeriyyâ b. Yahyâ el-Darîr’den — Ahmed b. Cenâb el-Massîsî’den — Hâlid b. Yezîd b. Abdullah el-Kasrî’den: Ammâr ed-Dühnî şöyle nakletti: Ebû Ca‘fer’e, Hüseyin’in öldürülmesini bana anlatmasını istedim ki, sanki o olaya bizzat katılmışım gibi olsun. Ebû Ca‘fer de şöyle anlattı:

Hüseyin b. Ali, Müslim b. Akîl’in kendisine gönderdiği mektup sebebiyle yola çıktı. Kâdisiye’ye üç mil kala Hurr b. Yezîd et-Temîmî onunla karşılaştı. Ona nereye gittiğini sordu. Hüseyin de bu şehre gittiğini söyledi. Hurr ona geri dönmesini söyledi; çünkü geride onun iyiliğini isteyen kimse bırakmadığını söyledi. Hüseyin geri dönmeyi düşünmüştü; fakat Müslim b. Akîl’in kardeşleri onun yanındaydı ve şöyle dediler: “Allah’a yemin olsun ki, ya intikamımızı alacağız ya da öldürüleceğiz; dönmeyeceğiz.” Bunun üzerine Hüseyin, “Sizden sonra hayatın hayrı yoktur.” dedi.

Hüseyin yoluna devam etti. Ubeydullah’ın süvari öncü birliği onunla karşılaştı. Onları görünce Kerbelâ’ya doğru yön değiştirdi. Arka tarafını kamışlıklara ve otluk yere dayayacak şekilde yerleşti ki yalnızca bir taraftan savaşmak zorunda kalsın. Orada konakladı ve çadırlarını kurdu. Yanındakiler kırk beş süvari ve yüz piyadeydi.

Bu sırada Ubeydullah, Ömer b. Sa‘d b. Ebî Vakkâs’ı Rey valiliğine tayin etmiş ve ona tayin belgesini vermişti. Buna karşılık Hüseyin meselesinde kendisini memnun etmesini istedi. Ömer bu görevden affını istedi; fakat Ubeydullah onu bağışlamadı. Bunun üzerine Ömer kendisine gece boyunca düşünme mühleti verilmesini istedi. O da mühlet verdi. Ömer b. Sa‘d gece bu işi düşündü. Sabah olunca kendisine emredileni yerine getirmeye razı oldu. Sonra Hüseyin’in üzerine yürüdü. Onun yanına varınca Hüseyin ona şöyle dedi: “Üç şeyden birini seç: Ya geldiğim yere geri döneyim, ya Yezîd’in yanına gideyim, ya da sınır boylarından birine gideyim.” Ömer bunu uygun gördü; fakat Ubeydullah ona şöyle yazdı: “Hayır, bana bizzat teslim olmadıkça ona hiçbir kolaylık yoktur.” Bunun üzerine Hüseyin, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki, bu asla olmayacaktır.” dedi.

Sonra Ömer onunla savaştı. Hüseyin’in bütün adamları öldürüldü. Bunların arasında ailesinden ondan fazla genç de vardı. Oğlu kucağındayken bir ok gelip ona isabet etti. Hüseyin çocuğun kanını silmeye başladı ve şöyle dedi: “Allah’ım! Bizi yardıma çağırıp sonra öldüren bir toplulukla bizim aramızda sen hüküm ver.” Sonra çizgili bir hırka istedi, onu yırttı ve giydi. Kılıcını çekti ve öldürülünceye kadar savaştı. Madhhic kabilesinden bir adam onu öldürdü ve başını kesti. Başını Ubeydullah’a götürdü ve şöyle dedi:

“Heybemi gümüş ve altınla doldur,
Çünkü ben korunan hükümdarı öldürdüm.
Ben, baba ve ana bakımından insanların en soylusunu öldürdüm,
İnsanlar soy sop aradığında en üstün soya sahip olanı.”

Başını Yezîd b. Muâviye’ye gönderdi. Baş da onunla birlikte gönderildi. Yezîd başı önüne koydurdu. Yanında Ebû Berze el-Eslemî vardı. Yezîd elindeki değnekle onun ağzına dokunmaya başladı ve şöyle diyordu:

“Kılıçlar bize çok değerli olan adamların kafataslarını yardı,
Ama onlar daha isyankâr ve daha zalimdi.”

Ebû Berze ona bağırdı: “Değneğini çek! Allah’a yemin olsun, Resulullah’ın o ağzı defalarca öptüğünü gördüm.”

Ömer b. Sa‘d, Hüseyin’in kadınlarını ve ailesini Ubeydullah’a gönderdi. Hüseyin b. Ali’nin ailesinden hayatta kalan tek erkek çocuk, hasta olup kadınların arasında istirahat eden bir gençti. Ubeydullah onun öldürülmesini emretti. Bunun üzerine Zeyneb onun üzerine kapanıp şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, beni öldürmeden onu öldüremezsin.” Ubeydullah ona acıdı ve o genci öldürmekten vazgeçti. Sonra onları yolculuğa hazırladı ve Yezîd’e gönderdi.

Yezîd’in yanına vardıklarında, yanında oturup kalkan Suriyelileri topladı. Suriyeliler gelip zafer sebebiyle onu tebrik ettiklerinde, onlardan mavi gözlü, açık tenli biri, kızlardan birine bakarak, “Müminlerin emiri, şunu bana ver.” dedi. Zeyneb şöyle dedi: “Hayır, Allah’a yemin olsun! Bu ne senin için mümkündür ne de onun için; ancak Allah’ın dininden çıkarsan başka.” O mavi gözlü adam isteğini tekrarladı, fakat Yezîd ona, “Vazgeç bundan.” dedi.

Sonra onları kendi ailesinin yanına aldı. Onları yolculuğa hazırladı ve Medine’ye gönderdi. Medine’ye vardıklarında, Abdülmuttaliboğullarından bir kadın saçlarını çözmüş, başörtüsünü başına koymuş, ağlayarak ve şu şiiri okuyarak onları karşılamaya çıktı:

“Peygamber size sorsa ne dersiniz:
Ben ayrıldıktan sonra siz, din mensuplarının sonuncuları olarak,
Benim neslime ve aileme ne yaptınız?
İçlerinde esirler var, içlerinde kana bulanmış olanlar var.
Size öğüt verip iyilik etmişken,
Bana bunun karşılığı olarak yakınlarıma kötülükle mi karşılık verdiniz?”

Hüseyin b. Nasr’dan — Ebû Rebîa’dan — Ebû Avâne’den — Hüseyin b. Abdurrahman’dan: Bize, Hüseyin hakkında şu haber verildi…

Yine Muhammed b. Ammâr er-Râzî’den — Saîd b. Süleyman’dan — Abbâd b. el-Avvâm’dan — Hüseyin b. Abdurrahman’dan: Kûfeliler Hüseyin b. Ali’ye şöyle yazdılar: “Senin yanında yüz bin kişi var.” Bunun üzerine Hüseyin, Müslim b. Akîl’i onlara gönderdi. Müslim Kûfe’ye geldi ve Hânî b. Urve’nin evinde kaldı. Halk onu ziyaret etmeye başladı. Bunu İbn Ziyâd öğrendi.

Hüseyin b. Nasr’ın rivayetinde şu ilave vardır: İbn Ziyâd Hânî’yi çağırttı, Hânî de onun yanına gitti. İbn Ziyâd ona, “Sana ikram etmedim mi? Sana iyilik yapmadım mı? Senin için şunları şunları yapmadım mı?” dedi. Hânî bunu kabul etti. Sonra İbn Ziyâd, “Bunun karşılığı nedir?” diye sordu. Hânî, “Karşılığı, sana himaye vermemdir.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyâd, “Sen bana mı himaye veriyorsun!” dedi. Yanındaki değneği alıp Hânî’ye vurdu. Sonra Hânî’nin bağlanmasını ve öldürülmesini emretti.

Müslim b. Akîl bunu öğrenince çok sayıda kişiyle birlikte dışarı çıktı. Bu durum İbn Ziyâd’a haber verilince sarayın kapılarının kapatılmasını emretti ve tellalına, “Allah’ın süvarileri, binin!” diye bağırtmasını söyledi. Fakat kimse ona cevap vermedi. Bunun üzerine Müslim’in çok büyük bir toplulukla bulunduğunu sandı.

Hüseyin b. Abdurrahman’dan — Hilâl b. Yesâf’tan: O gece onları Ensar mescidinin yolunda gördüm. Sağdan ve soldan geçtikleri her yolda otuza, kırka yakın kişi ve benzer sayıda kimse onlardan ayrılıyordu. Pazara varınca —gece kararmıştı— mescide girdiler. İbn Ziyâd’a, “Birçok kimse göremiyoruz, çok sayıda kişinin sesini de duymuyoruz.” denildi. Bunun üzerine mescidin örtüsünün kaldırılmasını emretti. Sonra tavan için kullanılan kamışların ateşe verilmesini emretti. Etrafı gözetlemeye başladılar; bir de baktılar ki yaklaşık elli kişi kalmış. Bunun üzerine İbn Ziyâd içeri girdi ve minbere çıktı. Halka, mahallelerine göre dağılmalarını emretti. Her kabile kendi mahallesinin başına döndü. Bir grup insan da Müslim’in adamlarının üzerine saldırdı. Müslim ağır şekilde yaralandı, adamlarından bazıları da öldürüldü. Kendisi ise kurtulup Kinde kabilesinden birinin evine ulaştı.

Sonra Kinde’den bir adam, İbn Ziyâd’ın yanında oturan Muhammed b. el-Eş‘as’a gidip durumu ona fısıldadı. Muhammed, bunu İbn Ziyâd’a anlattı. İbn Ziyâd da iki adam gönderip Müslim’i getirmelerini emretti. Onlar, Müslim’in yanında ateş yakmış olan bir kadınla birlikte bulunduğu sırada içeri girdiler. Müslim üzerindeki kanı yıkıyordu. Ona, “Gel, vali seni çağırıyor.” dediler. Müslim onlardan kendisine güvence vermelerini istedi; fakat buna yetkili olmadıklarını söylediler. Bunun üzerine onlarla birlikte İbn Ziyâd’ın yanına gitti. İbn Ziyâd onun bağlanmasını emretti ve şöyle dedi: “Defol git, ey iplik eğiricinin oğlu!”

Hüseyin b. Nasr’ın rivayetinde İbn Ziyâd’ın şöyle dediği geçer: “Ey filân kadının oğlu! Benim elimden otoritemi almak için mi geldin?” Sonra öldürülmesini emretti.

Hüseyin b. Abdurrahman’dan — Hilâl b. Yesâf’tan: İbn Ziyâd, Vâkısa’dan Şam yoluna, Basra yoluna kadar olan bölgenin tutulmasını emretti; kimsenin girmesine ve çıkmasına izin verilmemesini buyurdu. Hüseyin ise bunların hiçbirinden habersiz bir şekilde yola çıkmıştı. Nihayet bazı bedevilerle karşılaştı. Onlara durumu sordu. Onlar da, “Hayır, Allah’a yemin olsun! Kûfe’ye giremediğimizi ve oradan çıkamadığımızı bilmekten başka bir şey bilmiyoruz.” dediler.

Bunun üzerine Hüseyin Şam yoluna, Yezîd’e doğru yöneldi. Fakat süvariler onu Kerbelâ’da yakaladı. Orada durdu ve onlara Allah ve İslâm adına seslenmeye başladı. Ömer b. Sa‘d, Şimr b. Zî’l-Cevşen ve Husayn b. Temîm onun üzerine gönderilmişti. Hüseyin onlara Allah ve İslâm adına yalvararak, Müminlerin emirinin yanına gitmesine izin vermelerini istedi; sonra elini onun eline koyacaktı. Onlar ise, “Hayır, senin için İbn Ziyâd’ın hükmüne boyun eğmekten başka yol yoktur.” dediler.

Onun üzerine gönderilenler arasında, Nehşel kolundan Hanzalaoğullarına mensup Hurr b. Yezîd de, yanında bazı süvariler olduğu halde vardı. Hurr, Hüseyin’in söylediklerini duyunca onlara şöyle dedi: “Bu adamların size teklif ettiği şeyi kabul etmeyecek misiniz? Allah’a yemin olsun ki, bunu sizden bir Türk yahut Deylemli isteseydi, onu reddetmeniz size helâl olmazdı.” Fakat onlar yine, İbn Ziyâd’ın hükmüne teslim olmaktan başka hiçbir şeyi kabul etmediler. Bunun üzerine Hurr atının yönünü çevirdi ve Hüseyin ile arkadaşlarının yanına geçti. Onlar ilk başta onun savaşmak için geldiğini düşündüler; fakat yaklaşınca kalkanını ters çevirip onlara selam verdi. Sonra İbn Ziyâd’ın askerlerine saldırdı ve onlardan iki kişiyi öldürdü. Ardından kendisi de öldürüldü.

Züheyr b. el-Kayn el-Becelî’nin de hacdan sonra Hüseyin’le karşılaşıp onunla beraber yola devam ettiği zikredilmiştir. Savaşta İbn Ebî Behriyye el-Murâdî, Züheyr’in ve onunla beraber bulunan iki kişinin karşısına çıktı. Bunlar Amr b. el-Haccâc ile Ma‘n es-Sülemî idi.

Hüseyin b. Abdurrahman, bu ikisini gördüğünü söylemiştir.

Hüseyin b. Abdurrahman’dan — Sa‘d b. Ubeyde’den: Kûfe’nin yaşlıları tepenin üzerinde durmuş, ağlayarak şöyle diyorlardı: “Allah’ım! Yardımını indir.” Ben onlara, “Ey Allah’ın düşmanları! Aşağı inip ona yardım etmeyecek misiniz?” dedim. Sonra Hüseyin, İbn Ziyâd’ın üzerine gönderdiği askerlerle konuşmaya başladı. Ben ona baktım; üzerinde çizgili bir cübbe vardı. Onlarla konuştuktan sonra geri döndü. Temîm’den Ömer et-Tuhâvî adındaki biri ona bir ok attı. Oku, omuzlarının arasından cübbesine saplanmış halde gördüm. Onlar onun tekliflerini reddedince o da saflarına döndü. Saflarına baktım; yaklaşık yüz kişi kadardılar. Bunların arasında Ali b. Ebî Tâlib’in beş oğlu, Hâşimoğullarından on altı kişi, onların müttefiki olan Benî Süleym’den bir adam, yine onların müttefiki olan Benî Kinâne’den bir adam ve İbn Ömer b. Ziyâd vardı.

Hüseyin b. Abdurrahman’dan — Sa‘d b. Ubeyde’den: Ömer b. Sa‘d ile birlikte suya girip serinliyorduk. O sırada bir adam gelip kulağına şöyle fısıldadı: “İbn Ziyâd, Cüveyriye b. Bedr et-Temîmî’yi sana gönderdi. Eğer bu toplulukla savaşmazsan seni öldürmesini emretti.” Bunun üzerine Ömer hemen atına sıçrayıp ordugâha döndü. Silahlarını getirtip kuşandı. Sonra halka hücum emrini verdi ve onlarla savaştılar. Savaş bitince Hüseyin’in başı İbn Ziyâd’a götürüldü. O da başı önüne koydurdu ve değneğiyle ona dokunmaya başladı; sonra, “Ebû Abdullah’ın saçları ağarmış.” dedi.

Hüseyin’in kadınları, kızları ve ailesi getirildi. İbn Ziyâd’ın yaptığı en iyi şey, onları tenha bir yerde bulunan bir eve yerleştirmesi, onlara geçimlik vermesi ve yol masrafı ile elbise verilmesini emretmesiydi.

Abdullah b. Ca‘fer’e veya onun oğluna ait iki hizmetkâr kaçıp Tayy kabilesinden bir adama sığındılar. Fakat o adam onların başlarını kesti, başları alıp İbn Ziyâd’ın önüne koydu. İbn Ziyâd onu öldürmeyi düşündü; fakat bunun yerine evinin yıkılmasını emretti.

Hüseyin b. Abdurrahman’dan — Muâviye b. Ebî Süfyân’ın bir mevlâsından: Hüseyin’in başı Yezîd’e getirilip önüne konulduğunda onun ağladığını gördüm. Sonra şöyle dedi: “Eğer İbn Ziyâd ile Hüseyin arasında bir akrabalık bağı olsaydı, bunu yapmazdı.”

Hüseyin b. Abdurrahman’dan: Hüseyin öldürüldükten sonra iki veya üç ay boyunca duvarlar sanki güneş doğduğu andan yükselinceye kadar kanla sıvanmış gibi görünüyordu.

Hüseyin b. Abdurrahman’dan — Alâ b. Ebî Atâ’dan — Ra’sü’l-Câlût’tan — babasından: Babam bana şunu anlatmıştı: Kerbelâ’dan her geçtiğinde bineğini hızla sürer, orayı arkasında bırakıncaya kadar hiç yavaşlamazdı. Ona bunun sebebini sordum. O da, “Bizler, o yerde öldürülecek bir peygamber oğlundan söz ederdik. Ben de o kişinin kendim olmamdan korkardım. Fakat Hüseyin orada öldürülünce, hakkında konuştuğumuz kişinin o olduğunu söyledik. Ondan sonra oradan her geçtiğimde durmadan ve yavaşlamadan giderdim.” dedi.

Hâris b. Muhammed’den — İbn Sa‘d’dan — Ali b. Muhammed el-Medâinî’den — Ca‘fer b. Süleyman ed-Dubaî’den: Hüseyin şöyle demişti: “Onlar bu kalbi göğsümden çıkarıncaya kadar beni bırakmayacaklar. Bunu yaptıklarında Allah onları öyle bir alçaltacak ve öyle bir zelil edecektir ki, onlar hayız gören cariyenin kullandığı paçavradan daha aşağı olacaklardır.” Sonra Irak’a gitti ve 61 yılı Âşûrâ gününde Ninova’da öldürüldü.

Hâris b. Muhammed’den — İbn Sa‘d’dan — Muhammed b. Ömer’den: Hüseyin b. Ali, hicrî 61 yılının safer ayında öldürüldü. O sırada elli beş yaşındaydı.

Hâris b. Muhammed’den — Aflah b. Saîd’den — İbn Ka‘b el-Kurazî’den,

Yine Hâris b. Muhammed’den — İbn Sa‘d’dan — Muhammed b. Ömer’den — Ebû Ma‘şer’den: Hüseyin, muharram ayının onuncu günü öldürüldü.

Muhammed b. Ömer bunun en sağlam rivayet olduğunu söylemiştir.

Hâris b. Muhammed’den — İbn Sa‘d’dan — Muhammed b. Ömer’den — Atâ b. Müslim’den — ona bunu haber veren adamdan — Âsım b. Ebî’n-Necûd’dan — Zir b. Hubeyş’ten: Sırık üzerinde taşınan ilk baş, Hüseyin’in başıydı.

Ebû Mihnef’ten — Hişâm b. el-Velîd’den — olaya tanık olan birinden: Hüseyin b. Ali, ailesiyle birlikte Mekke’den çıktı. Muhammed b. el-Hanefiyye ise Medine’deydi. Hüseyin’in yola çıktığı haberi, Muhammed b. el-Hanefiyye’ye, bir leğende abdest alırken ulaştı. Öyle ağladı ki, gözyaşlarının leğene düştüğünü duyuyordum.

Ebû Mihnef’ten — Yûnus b. Ebî İshak es-Sebîî’den: Ubeydullah b. Ziyâd, Hüseyin’in Mekke’den Kûfe’ye yöneldiğini öğrenince polis reisi Husayn b. Temîm’i Kâdisiye’ye gönderdi. Ona, Kâdisiye’den Haffân’a, Kâdisiye’den Kurkurâne’ye ve La‘la‘ya kadar olan bölgede süvarileri yaymasını emretti. İnsanlar da, “Hüseyin Irak’a doğru geliyor.” demeye başladılar.

Ebû Mihnef’ten — Muhammed b. Kays’tan: Hüseyin yoluna devam etti. Batnü’r-Rumme’den Hâcir’e vardığında Kûfelilere Kays b. Müshir es-Saydâvî ile bir mektup gönderdi. Mektupta şöyle yazıyordu: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hüseyin b. Ali’den, mümin ve müslüman kardeşlerine. Selam üzerinize olsun. Allah’a, O’ndan başka ilâh olmayan Allah’a, sizin huzurunuzda hamd ederim… Müslim b. Akîl’in mektubu bana ulaştı. Orada bana sizin güzel tavrınızı, ileri gelenlerinizin bize yardım etmek ve hakkımızı istemek üzere birleştiğini bildirdi. Ben de Allah’tan, sizin amelinizin hayırlı olmasını ve size büyük mükâfat vermesini diledim. Ben Mekke’den salı günü, zilhiccenin sekizinde, yani Terviye gününde size doğru yola çıktım. Benim elçim size ulaştığında işinizde ciddi ve hızlı olun; çünkü ben de birkaç gün içinde size geliyorum, Allah dilerse. Selam, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.”

Müslim de öldürülmesinden on yedi gün önce Hüseyin’e şöyle yazmıştı: “Güvenilir öncü, kendi halkına yalan söylemez. Kûfelilerin çoğunluğu seninledir. Mektubumu okuyunca gel. Selam üzerine olsun.” Hüseyin ise çocukları ve kadınları yanındayken hiçbir yere sapmadan yola çıkmıştı.

Kays b. Müshir Kûfe’ye doğru yola koyuldu. Fakat Kâdisiye’ye vardığında Husayn b. Temîm onu yakaladı ve Ubeydullah b. Ziyâd’a gönderdi. Ubeydullah da onu sarayın damına çıkarıp, “Yalancı oğlu yalancıyı lanetle.” diye emretti. Kays yukarı çıktı ve şöyle dedi: “Ey insanlar! Bu kişi, Hüseyin b. Ali, Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı, Fâtıma’nın oğlu, Resul’ün kızının oğludur. Ben onun size gönderdiği elçiyim. Onu Hâcir’de bıraktım. Ona cevap verin!” Sonra Ubeydullah b. Ziyâd’a ve babasına lanet etti, Ali b. Ebî Tâlib için de mağfiret diledi. Bunun üzerine Ubeydullah onu sarayın damından aşağı attırdı. Düşüp parçalandı ve öldü.

Hüseyin Kûfe’ye doğru yoluna devam etti, nihayet Arapların su duraklarından birine vardı.

Abdullah b. Muti‘ el-Adevî orada bulunuyordu. Hüseyin’i görünce ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Anam babam sana feda olsun ey Resulullah’ın oğlu! Seni buraya getiren şey nedir?” Sonra onun inmesine yardım etti. Hüseyin de şöyle dedi: “Senin de bildiğin gibi bu, Muâviye’nin ölümü sebebiyledir. Iraklılar bana mektup yazarak beni kendilerine çağırdılar.” Bunun üzerine Abdullah b. Muti‘ şöyle dedi: “Allah adına sana hatırlatırım; İslâm’ın hürmetinin çiğnenmesinden sakın. Allah adına sana yalvarırım; Resulullah’ın hürmetini koru. Allah adına sana yalvarırım; Arapların izzetini düşün. Allah’a yemin olsun ki, eğer Ümeyyeoğullarının elindekine yönelirsen seni öldürürler. Şayet seni öldürürlerse senden sonra artık kimseden çekinmezler. Böylece İslâm’ın hürmeti çiğnenmiş, Kureyş’in itibarı ve Arapların izzeti yok edilmiş olur. Bunu yapma! Kûfe’ye gitme! Kendini Ümeyyeoğullarına maruz bırakma!” Fakat Hüseyin gitmekte ısrar etti ve yoluna devam edip Zerûd’un yukarısına ulaştı.

Ebû Mihnef’ten — es-Süddî’den — Fezâre’den bir adamdan: Haccâc b. Yûsuf döneminde Hâris b. Ebî Rebîa’nın evindeydik. Bu ev, hurmacıların mahallesindeydi. Bu mahal, Züheyr b. el-Kayn’ın ölümünden sonra Becîle’nin Amr b. Yeşkür koluna iktâ edilmişti. Suriyeliler bu mahalleye girmeye cesaret edemezdi. Biz orada gizleniyorduk. Ben Fezâreli adama dedim ki: “Bana kendi ağzından anlat, Hüseyin’le ne zaman birlikte yola çıktın?” O da şöyle anlattı:

Biz, Züheyr b. el-Kayn el-Becelî ile birlikte Mekke’den dönüyorduk. Yol boyunca Hüseyin’le aynı güzergâhta idik. Fakat bizim için onunla aynı menzilde konaklamaktan daha sevimsiz hiçbir şey yoktu. Hüseyin yürüdüğünde Züheyr geride kalırdı; Hüseyin konakladığında Züheyr öne geçerdi. Bir gün, onunla aynı yerde konaklamaktan kaçınamayacağımız bir yere indik. Hüseyin yolun bir tarafına konakladı, biz de öteki tarafına. Oturmuş yemek yerken Hüseyin’in bir elçisi geldi, bize selam verdi ve çadırımıza girdi. Sonra şöyle dedi: “Ey Züheyr b. el-Kayn! Ebû Abdullah el-Hüseyin b. Ali seni çağırıyor.”

Elçi bunu söyleyince hepimiz elimizde ne varsa şaşkınlıktan bıraktık; öyle bir sessizlik oldu ki sanki başlarımızın üzerine kuş konmuştu.

Ebû Mihnef’ten — Züheyr b. el-Kayn’ın eşi Delhem bt. Amr’dan: Ben ona şöyle dedim: “Resulullah’ın oğlunun elçisi sana geliyor da sen onun yanına gitmeyecek misin? Allah’a yemin olsun ki, gidip ne dediğini dinlesen, sonra yine ayrılıp gelsen ya!”

Bunun üzerine Züheyr b. el-Kayn onun yanına gitti. Çok geçmeden yüzü aydınlanmış ve neşeli halde geri döndü. Çadırının sökülmesini emretti, eşyasını toplattı. Çadırı söküldü ve Hüseyin’in yanına taşındı. Sonra hanımına dedi ki: “Boşsun. Ailenin yanına dön. Çünkü benim yüzümden sana iyilikten başka bir şey gelmesini istemiyorum.” Sonra arkadaşlarına dönüp şöyle dedi: “Kim benimle gelmek isterse gelsin; yoksa bu, bizim beraberliğimizin sonudur. Size başımdan geçen bir olayı anlatayım: Biz Belencer’e gazaya gitmiştik. Allah bize zafer vermiş, bol ganimet elde etmiştik. O zaman Selmân el-Bâhilî bize şöyle demişti: ‘Allah’ın size verdiği zafere ve elde ettiğiniz ganimete seviniyor musunuz?’ Biz de, ‘Evet.’ demiştik. O da bize şöyle demişti: ‘O halde Muhammed ailesinin gençleriyle karşılaştığınızda, onlar için savaşmayı, bugün elde ettiğiniz ganimetten daha sevinç verici görün.’ İşte ben şimdi size veda ediyorum.”

Züheyr, Hüseyin’le birlikte ön safta kaldı ve sonunda onunla birlikte öldürüldü.

Ebû Mihnef’ten — Ebû Cenâb el-Kelbî’den — Adî b. Harmale’den — iki Esedli olan Abdullah b. Süleym ve Mezrî b. el-Müşma‘ill’den: Haccımızı bitirdikten sonra bizim için Hüseyin’e yolda yetişmekten ve başına ne geleceğini görmekten daha önemli bir şey kalmamıştı. İki devemizi hızlıca sürerek ilerledik ve Zerûd’da ona yetiştik. Yaklaştığımızda Kûfe’den gelen bir adamı gördük. O, Hüseyin’i görünce yolunu değiştirmişti. Hüseyin sanki onunla konuşmak ister gibi durdu; sonra vazgeçip yoluna devam etti. Biz ise o adama yöneldik. Birimiz ötekine, “Bu adamdan Kûfe’nin haberini soralım da Hüseyin’e anlatalım.” dedi. Ona ulaştık, selam verdik. O da selamımıza karşılık verdi ve bize rahmet diledi. Hangi kabileden olduğunu sorduk. Esedli olduğunu söyledi. Biz de Esedli olduğumuzu söyledik. Sonra adını sorduk; Bukayr b. el-Mes‘abe olduğunu söyledi. Biz de kendi soylarımızı söyledik. Sonra geride bıraktığı halk hakkında bize haber vermesini istedik. O da Kûfe’den ancak Müslim b. Akîl ile Hânî b. Urve öldürüldükten sonra çıktığını, onların ayaklarından sürüklenerek çarşıya götürüldüklerini gördüğünü anlattı.

Bunun üzerine Hüseyin’e yetişmek için hızlandık. O, akşam vakti Sa‘lebiyye’ye konaklayıncaya kadar hemen arkasından gittik. O durunca biz de yetişip selam verdik. O da selamımıza karşılık verdi. Biz şöyle dedik: “Allah sana rahmet etsin. Yanımızda bir haber var. İstersen bunu sana açıkça, istersen gizlice söyleyelim.” O etrafındaki adamlarına bakıp şöyle dedi: “Bu adamlardan hiçbir şey gizlenmez.” Sonra biz, onun dün akşam kendisine doğru gelen süvariyi görüp görmediğini sorduk. O da gördüğünü ve ona haber sormak istediğini söyledi. Bunun üzerine biz dedik ki: “Onun haberini sana sormak zahmetinden seni kurtardık; senin yerine biz sorduk. O bizim kabilemden bir adamdır; görüşü sağlam, doğru sözlü, faziletli ve akıllı birisidir. Bize, Kûfe’den ancak Müslim b. Akîl ile Hânî b. Urve öldürüldükten sonra çıktığını ve onların ayaklarından sürüklenerek pazara götürüldüklerini gördüğünü söyledi.” Bunun üzerine Hüseyin, “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Allah onlara rahmet etsin.” dedi. Bunu birkaç defa tekrarladı. Biz de ona şöyle dedik: “Allah aşkına, hem kendi canın hem de ailen için, buradan gitme. Çünkü Kûfe’de senin yardımcın yok, taraftarın da yok. Hatta onların sana karşı olacaklarından korkuyoruz.” Bunun üzerine Akîl b. Ebî Tâlib’in oğulları ayağa kalktı ve şöyle dediler: “Allah’a yemin olsun ki, ya intikamımızı alacağız ya da kardeşimizin tattığı ölümü tadacağız; dönmeyeceğiz.”

Ebû Mihnef’ten — Ömer b. Hâlid’den — Zeyd b. Ali b. Hüseyin ile Dâvûd b. Ali b. Abdullah b. Abbas’tan: Akîl’in oğulları şöyle dediler: “Allah’a yemin olsun ki, ya intikamımızı alacağız yahut öldürüleceğiz; geri dönmeyeceğiz.”

Ebû Mihnef’ten — Ebû Cenâb el-Kelbî’den — Abdullah b. Süleym ile Esed’den Mezrî b. el-Müşma‘ill’den: Bunun üzerine Hüseyin bize dönüp şöyle dedi: “Bu adamlar olmadan hayatta hayır yoktur.” Biz de onun yola devam etmeye kesin olarak karar verdiğini anladık. Ona, “Allah sana iyilik versin.” dedik. O da, “Allah size rahmet etsin.” dedi. Sonra yanındakilerden bazıları ona şöyle dediler: “Allah’a yemin olsun ki, sen Müslim b. Akîl gibi değilsin. Sen Kûfe’ye varırsan halk sana yardıma koşacaktır.”

Bu iki Esedli adamın anlattığına göre Hüseyin sabaha kadar orada kaldı. Sonra hizmetkârlarına bol miktarda su hazırlamalarını, hem kendilerinin içmesini hem de yanlarına fazladan su almalarını emretti. Sonra yola çıktılar ve Zübâle’ye ulaştılar.

Ebû Mihnef’ten — Ebû Ali el-Ensârî’den — Bekr b. Mus‘ab el-Müzenî’den: Hüseyin, hangi su başına uğrasa oradaki insanlar ona katılırlardı. Nihayet Zübâle’ye vardığında sütkardeşi Abdullah b. Yaktur’un öldürüldüğü haberi ona ulaştı. Onu, Müslim b. Akîl’e yol boyunca göndermişti; fakat Müslim’in daha önce öldürüldüğünden habersizdi. Husayn b. Temîm’in süvarileri Abdullah b. Yaktur’u Kâdisiye’de yakalayıp Ubeydullah b. Ziyâd’a gönderdiler. Ubeydullah da onu sarayın damına çıkartıp, “Yalancı oğlu yalancıyı lanetle.” demesini emretti. O yukarı çıkınca halka dönüp şöyle dedi: “Ey insanlar! Ben, Resulullah’ın kızı Fâtıma’nın oğlu Hüseyin’in elçisiyim. Onu, Mercâne oğlu, Sumeyye torunu, kendisine sahte bir baba nispet eden bu adama karşı destekleyin!” Bunun üzerine Ubeydullah onu sarayın damından attırdı. Kemikleri kırıldı, fakat hâlâ biraz canı vardı. Abdülmelik b. Umeyr el-Lahmî adlı bir adam yanına gidip boğazını kesti. Ona neden böyle yaptığı söylenince, “Onun acısını dindirmek istedim.” dedi.

Hişâm’dan — Ebû Bekr b. Ayyâş’tan — ona haber veren bir adamdan: “Hayır, onun boğazını kesen Abdülmelik b. Umeyr değildi. Bunu yapan kişi kıvırcık saçlı ve uzun boylu biriydi; yalnızca Abdülmelik b. Umeyr’e benziyordu.”

Bu haber, Hüseyin’e Zübâle’de ulaştı. O da insanlara bir yazı çıkarıp okudu: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Müslim b. Akîl, Hânî b. Urve ve Abdullah b. Yaktur’un öldürüldüğüne dair çok ağır bir haber bize ulaştı. Taraftarlarımız bizi terk etti. Sizden kim ayrılmak isterse, serbestçe ayrılsın; bunda üzerine bir vebal yoktur.”

Bunun üzerine insanlar sağa sola dağılıp ondan ayrıldılar. Yanında yalnızca Medine’den birlikte çıkanlar kaldı. Hüseyin bunu, bedevilerin yalnızca onun, halkının itaati önceden sağlanmış bir memlekete gittiğini sandıkları için kendisine katıldıklarını fark ettiği için yapmıştı. Onların içine girecekleri şeyin ne olduğunu bilmeden kendisine eşlik etmelerini istemiyordu. Çünkü kendilerine durumu açıklayınca, onunla yalnızca onun kaderini paylaşmak ve onunla birlikte ölmek isteyenlerin kalacağını biliyordu. Sabah olunca hizmetkârlarına su hazırlamalarını ve yanlarına fazladan almalarını emretti. Sonra yola çıkıp Batnü’l-Akabe’yi geçti ve orada konakladı.

Ebû Mihnef’ten — İkrime oğullarından Levzân’dan: Yakınlarından biri Hüseyin’e, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Hüseyin de nereye gittiğini söyledi. Bunun üzerine adam ona şöyle nasihat etti: “Allah aşkına, oraya gitme. Allah’a yemin olsun ki, orada mızrak uçları ve kılıçların keskin taraflarından başka bir şeyle karşılaşmazsın. Eğer seni çağıranlar seni desteklemeye yetecek durumda olsalar, senin için zemini hazırlamış olsalar ve sen de onlara gitsen, bu akıllıca bir davranış olurdu. Fakat bana anlatılan bu durumda, oraya gitmenin doğru olmadığını düşünüyorum.” Hüseyin ise şöyle cevap verdi: “Ey Allah’ın kulu, isabetli görüş bana gizli değildir. Fakat Allah’ın emirlerine karşı koyulmaz.” Sonra oradan ayrıldı.

Bu yıl içinde, yani 60 yılında, Yezîd b. Muâviye Mekke valiliğinden Velîd b. Utbe’yi azledip yerine Amr b. Saîd’i tayin etti. Bu, ramazan ayında oldu. O yıl hacda insanlara Amr b. Saîd imamlık etti.

Yine bu yıl içinde Amr b. Saîd, Yezîd’in hem Mekke hem Medine valisiydi. Velîd b. Utbe görevden alınmıştı. Ubeydullah b. Ziyâd ise Kûfe ve Basra ile bunlara bağlı bölgelerin valisiydi. Kûfe kadısı Şüreyh b. el-Hâris, Basra kadısı da Hişâm b. Hubeyre idi.

Hüseyin’in Öldürülme Olayı

Bu olaylar arasında Hüseyin’in öldürülmesi de vardı. Ahmed b. Sâbit’ten — rivayet zinciriyle — İshak b. İsa’dan — Ebû Ma‘şer’den nakledildiğine göre, Hüseyin Muharrem ayının onuncu günü (10 Ekim) öldürüldü. Bu, el-Vâkıdî ve Hişâm b. Muhammed el-Kelbî tarafından da rivayet edilmiştir. Daha önce Hüseyin’in Irak’a doğru yolculuğu sırasında işin başlangıcını ve bunun 60 (680) yılında gerçekleşen kısmını zikretmiştik. Şimdi ise 61 (680) yılında onun başına gelenleri ve nasıl öldürüldüğünü anlatacağız.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî’den — Ebû Mihnef’ten — Ebû Cenâb’dan — Adî b. Harmale’den — Esed kabilesinden Abdullah b. Süleym ve el-Madhrî b. el-Müşme‘ill’den rivayet edildiğine göre: Hüseyin Beynü’l-Akabe’den yola devam etti ve Şerîf denilen yerde konakladı. Sabah olunca hizmetkârlarına su hazırlamalarını ve ayrıca fazladan su almalarını emretti. Günün ilk kısmında hızlı bir şekilde ilerlemeye devam ettiler. Öğle vakti yaklaşınca adamlarından biri, “Allah en büyüktür!” diye bağırdı. Hüseyin de “Allah en büyüktür!” dedi. Sonra, “Bunu niçin söyledin?” diye sordu. Adam hurma ağaçları gördüğünü söyledi. Fakat Esed kabilesinden iki kişi bunun daha önce hiç hurma ağacı görmedikleri bir yer olduğunu söylediler. Hüseyin onlara bunun ne olduğunu düşündüklerini sordu. Onlar bunun süvari öncü birliğinin boyunları olduğunu düşündüklerini söylediler. Bunun üzerine Hüseyin, “Allah’a yemin olsun, ben de öyle düşünüyorum. Arkamıza alıp da bu insanlarla yalnız bir taraftan karşılaşabileceğimiz sığınak bir yer yok mu?” dedi. Onlar, “Evet, sol tarafınızda Zû Husum denilen bir yer var. Onlardan önce oraya ulaşırsanız istediğiniz gibi olur” dediler.

Bunun üzerine Zû Husum’a doğru sola yöneldi; biz de onunla birlikte o tarafa yöneldik. Daha bunu yapar yapmaz süvari öncü birliğinin boyunları karşımızda belirdi ve onları açıkça görebildik. Yoldan yana çekildik. Bizim yoldan ayrıldığımızı görünce onlar da yan taraftan bize doğru yöneldiler. Mızrakları yaprakları soyulmuş hurma dalları gibi görünüyordu; sancakları ise kuş kanatları gibiydi. Hepimiz hızla Zû Husum’a yöneldik ve onlardan önce oraya ulaştık. Hüseyin çadırlarının kurulmasını emretti; çadırlar kuruldu. İnsanlar da geldi. Yaklaşık bin süvari vardı ve onların başında el-Hurr b. Yezîd et-Temîmî el-Yerbû‘î bulunuyordu. O ve süvarileri öğle sıcağında Hüseyin’in karşısında durdular. Hüseyin ve beraberindekilerin hepsi sarıklarını takmış ve kılıçlarını kuşanmıştı. Hüseyin hizmetkârlarına insanlara su vermelerini, susuzluklarını gidermelerini ve bineklerine de azar azar su içirmelerini emretti. Hizmetkârlar bineklerin her birine az miktarda su verdiler. Önce insanlara su verildi, susuzlukları giderildi. Daha sonra kaplarını, taslarını ve bardaklarını doldurup bineklerin yanına götürdüler. Bir binek üç, dört veya beş yudum içtikten sonra su alınarak başka bir bineğe verildi; böylece hepsi sulanıncaya kadar devam edildi.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî’den — Lagîl’den — Ali b. et-Ta‘an el-Muharibî’den rivayet edildiğine göre: O gün el-Hurr ile birlikteydim. Onun yanına ulaşan son adamlar arasındaydım. Hüseyin benim ve atımın ne kadar susuz olduğunu görünce, “Hayvanını çöktür” dedi. Ben “râviyah” kelimesini su tulumu anlamında anlamıştım. Bunun üzerine bana, “Ey kardeşimin oğlu, deveni çöktür” dedi. Ben de çöktürdüm. Sonra, “İç” dedi. İçtim; fakat içtiğim sırada su tulumumdan su akmaya başladı. Bana, “Tulumunu eğ” dedi. “İkhnith” kelimesini kullandı; bu “bükmek” anlamına geliyordu. Ben bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Yanıma geldi ve tulumu bükerek düzeltti. Sonra ben içtim ve bineğime de içirdim.

El-Hurr b. Yezîd el-Kâdisiyye’den gelmişti. Ubeydullah b. Ziyad, polislerinin başında bulunan Hüseyin b. Temîm et-Temîmî’yi göndermiş ve ona el-Kâdisiyye’de mevzilenmesini, gözcüler yerleştirmesini ve el-Kâdisiyye’den Haffân’a kadar olan bölgeyi kontrol etmesini emretmişti. El-Hurr ise Hüseyin’i karşılamak üzere el-Kâdisiyye’den bin süvari ile önden gönderilmişti. El-Hurr, öğle namazı vakti yaklaşıncaya kadar Hüseyin’in karşısında bekledi. Hüseyin, el-Haccâc b. Mesrûk el-Cu‘fî’ye ezan okumasını emretti. Namazın başlamasını bildiren ikinci çağrı okunacağı sırada Hüseyin izâr ve ridâ giymiş, ayaklarında sandaletleri olduğu halde dışarı çıktı. Allah’ı övdü ve yüceltti. Sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar! Size karşı bir mazeretim olsun diye, size ancak mektuplarınız bana ulaştıktan ve elçileriniz bana gelip ‘Bize gel; bizim imamımız yok. Allah belki seninle bizi hak üzerinde birleştirir’ dedikten sonra geldim. Görüşünüz bu olduğu için size geldim. Eğer bana verdiğiniz sözleri ve yeminlerinizi yerine getirirseniz şehrinize gelirim. Fakat bunu istemez ve gelişimden hoşlanmazsanız geldiğim yere geri dönerim.”

Onlar karşısında sustular. Sonra müezzine, “İkāmeti oku” dediler. İkāmet okundu. Hüseyin, el-Hurr b. Yezîd’e kendi adamlarına namaz kıldırmak isteyip istemediğini sordu. O da, “Hayır. Sen kıldır; biz de senin arkanda kılarız” dedi. Hüseyin onlara namaz kıldırdıktan sonra çadırına girdi ve adamları etrafında toplandı. El-Hurr da kendi yerine döndü ve kendisi için kurulmuş olan çadıra girdi. Adamlarından bir grup onun etrafında toplandı; geri kalanlar ise önceki yerlerine dönüp bineklerinin dizginlerini tutarak gölgede oturdular.

İkindi namazı vakti gelince Hüseyin adamlarına yolculuk için hazırlanmalarını emretti. Sonra ezan okunmasını emretti; ikindi namazı için ezan okundu ve ikāmet getirildi. Hüseyin öne geçti ve namaz kıldırdı. Namazın selamını verdikten sonra yüzünü el-Hurr’un adamlarına döndürdü. Allah’ı övdü ve yücelttikten sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar! Eğer Allah’tan korkar ve hak sahiplerinin haklarını tanırsanız, bu Allah’ı daha çok hoşnut eder. Biz Muhammed’in ailesiyiz ve bu yönetim üzerinde sizden hak iddia eden bu kimselerden daha fazla hak sahibiyiz. Onlar size zulüm ve saldırganlık getirdiler. Eğer bizden hoşlanmıyor veya hakkımızı tanımıyorsanız, size gelen mektuplarınızda ve elçilerinizin getirdiği sözlerinizdeki görüşünüzden vazgeçmişseniz, o zaman sizi bırakıp geldiğim yere dönerim.”

Bunun üzerine el-Hurr b. Yezîd şöyle dedi:
“Allah’a yemin olsun ki senin sözünü ettiğin bu mektuplardan ve elçilerden hiçbir şey bilmiyoruz.”

Hüseyin adamlarından birine şöyle dedi:
“Ey Ukbe b. Sim‘ân, bana yazdıkları mektupların bulunduğu iki heybeyi getir.”

Ukbe iki heybe getirdi; içleri belgelerle doluydu. Onları onların önüne döktü. El-Hurr şöyle dedi:
“Biz sana bu mektupları yazanlardan değiliz. Bizim görevimiz seni gördüğümüzde seni bırakmamaktır; seni el-Kûfe’ye ve Ubeydullah b. Ziyad’a götürmemiz emredildi.”

Bunun üzerine Hüseyin ona şöyle dedi:
“Ölüm sana bundan daha yakındır.”

Sonra adamlarına kalkıp binmelerini emretti. Onlar bindiler ve kadınların da binmesi beklenince hareket etmelerini emretti.

Onlar ayrılmak üzere yola koyulunca el-Hurr’un adamları onların gitmek istedikleri yön ile aralarına girdiler. Bunun üzerine Hüseyin el-Hurr’a şöyle bağırdı:

“Annen seni kaybetsin! Ne istiyorsun?”

El-Hurr şöyle cevap verdi:
“Allah’a yemin olsun ki Araplardan senin dışında biri bana böyle deseydi, o hangi durumda olursa olsun ben de onun annesinin kaybından söz ederek karşılık verirdim. Fakat Allah’a yemin ederim ki senin annen hakkında en güzel sözlerden başka bir şey söylemem mümkün değildir.”

Hüseyin tekrar ona ne istediğini sordu. El-Hurr şöyle dedi:
“Seni vali Ubeydullah’a götürmek istiyorum.”

Hüseyin şöyle dedi:
“Allah’a yemin olsun ki sana uymam!”

El-Hurr da şöyle dedi:
“Allah’a yemin olsun ki seni başka yere gitmene izin vermem!”

Bu sözler üç defa tekrarlandı. Konuşmaları sertleşmeye başlayınca el-Hurr şöyle dedi:

“Ben sana karşı savaşmakla emrolunmadım. Bana verilen emir sadece seni el-Kûfe’ye götürünceye kadar senden ayrılmamaktır. Eğer bunu kabul etmezsen, o halde ne seni el-Kûfe’ye götüren ne de Medine’ye geri döndüren bir yol tut. Bu aramızda bir uzlaşma olsun. Ben İbn Ziyad’a yazayım; sen de istersen Yezid b. Muaviye’ye veya Ubeydullah b. Ziyad’a yaz. Belki Allah bir şey ortaya çıkarır da beni senin işin konusunda sıkıntıdan kurtarır. Şu yolu tut ve el-Udeyb ile el-Kâdisiyye yolunun soluna doğru yönel.”

El-Kâdisiyye ile el-Udeyb arasında otuz sekiz mil vardı. Hüseyin adamlarıyla birlikte yola çıktı; el-Hurr da onun yanında ilerledi.

Ebû Mihnef’ten — Ukbe b. Ebî el-Ayzar’dan rivayet edildiğine göre: Hüseyin el-Beyza denilen yerde hem kendi adamlarına hem de el-Hurr’un adamlarına hitap etti. Allah’ı övdükten sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar! Allah’ın Elçisi şöyle buyurmuştur: ‘Kim Allah’ın haram kıldığını helal sayan, Allah’ın ahdini bozan, Allah’ın Elçisi’nin sünnetine muhalefet eden ve Allah’ın kulları arasında günah ve düşmanlıkla davranan yöneticileri görür de onları sözle veya fiille değiştirmeye çalışmazsa, Allah onu da onların gireceği yere sokmayı hak görür.’ Bu yöneticiler şeytana itaate sarıldılar, Rahman’a itaati terk ettiler; yeryüzünde bozgunculuğu ortaya çıkardılar; Allah’ın koyduğu hududu terk ettiler; ganimetleri yalnız kendilerine ayırdılar; Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram saydılar. Onları değiştirmeye en çok hakkı olan benim. Bana mektuplarınız geldi; elçileriniz bana gelip bana biat edeceğinizi, beni teslim etmeyeceğinizi ve terk etmeyeceğinizi söylediler. Eğer sözünüzde durursanız doğru yola ulaşmış olursunuz. Çünkü ben Ali’nin oğlu Hüseyin’im; Muhammed’in kızı Fâtıma’nın oğluyum. Canım canlarınızla, ailem ailelerinizle beraberdir. Ben sizin için bir örneğim. Fakat sözünüzde durmaz, verdiğiniz biati bozarsanız — hayatıma yemin ederim ki — bu sizin için bilinmeyen bir şey değildir. Siz bunu babama, kardeşime ve kuzenim Müslim’e de yaptınız. Kim size aldanırsa aldanmış olur. Böylece nasibinizi kaybettiniz. Kim sözünü bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Allah beni size muhtaç olmaktan kurtaracaktır. Selam, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.”

Ukbe b. Ebî el-Ayzar şöyle dedi: Hüseyin Zû Husum’da da ayağa kalkıp konuştu. Allah’ı övdükten sonra şöyle dedi:

“Görüyorsunuz ki işler nereye varmıştır. Dünya değişmiş ve kötüye doğru değişmiştir. Onun iyiliği geri çekilmiş, geriye ancak kabın dibinde kalan tortu gibi bir şey kalmıştır; değersiz bir ot gibi bir hayat kalmıştır. Görmüyor musunuz ki artık hak uygulanmıyor, batıldan da vazgeçilmiyor? Bu durumda müminin Allah’a kavuşmayı arzulaması doğrudur. Ben ölümü ancak şehadet olarak görüyorum; bu zalimlerle birlikte yaşamayı ise bir sıkıntı olarak görüyorum.”

Bunun üzerine Züheyr b. el-Kayın el-Becelî ayağa kalktı ve arkadaşlarına, “Siz mi konuşacaksınız yoksa ben mi konuşayım?” dedi. Onlar da ona konuşmasını söylediler. O da Allah’ı övdükten sonra şöyle dedi:

“Ey Peygamber’in oğlu! Allah sözlerini doğru yola ulaştırsın. Allah’a yemin ederim ki eğer dünya bizim için sonsuza kadar kalıcı olsa ve biz onda ebedî yaşayacak olsak bile, sana yardım etmek ve seni desteklemek için onu terk etmeyi yine de dünyada kalmaya tercih ederdik.”

Bunun üzerine Hüseyin onun için dua etti ve onu hayırla andı.

El-Hurr onun yanında yürürken şöyle dedi:
“Hüseyin! Canın konusunda seni Allah adına uyarıyorum. Şahitlik ederim ki eğer savaşırsan seninle savaşılır ve eğer seninle savaşılırsa öldürülürsün.”

Hüseyin şöyle cevap verdi:
“Beni ölümle mi korkutuyorsun? Beni öldürmekten daha büyük bir felaket senin başına gelebilir mi? Sana ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Ancak Evs kabilesinden birinin, Peygamber’e yardım etmeye giderken kendisine ‘Nereye gidiyorsun? Öldürüleceksin’ diyen kuzenine verdiği cevabı sana söyleyebilirim:

‘Bir genç doğruyu amaçladığında ve Müslüman olarak çabaladığında ölümde ayıp yoktur.
Salih insanlara canıyla yardım etmiş,
kötülükten uzak durmuş ve temiz olanla dostluk kurmuştur.’”

El-Hurr bunu duyunca ondan uzaklaştı. Kendisi ve adamları bir tarafta, Hüseyin ve adamları başka bir tarafta yürümeye devam ettiler. Sonunda Udeyb el-Hicânât denilen yere ulaştılar. Burası Nu‘man’ın develerinin otladığı bir yerdi. Orada Kûfe’den gelen dört kişilik bir grup da ortaya çıktı. Develeri üzerinde geliyorlardı; Nâfi‘ b. Hilâl’e ait el-Kâmil adlı bir atı sürüyorlardı. Yanlarında kılavuzları et-Tırimmâh b. Adî de vardı ve atının üzerinde şu şiiri okuyordu:

“Ey develer! Sizi sürmemden korkmayın,
Şafak sökmeden önce hızlıca ilerleyin.
En iyi süvarilere ve en iyi topluluğa gidin,
Soylu bir adamın evine çökeceksiniz.
Övülen, özgür ve cömert bir adamın evine;
Allah onu en hayırlı görev için göndermiştir.
Allah onu zamanın sonuna kadar yaşatsın.”

Onlar Hüseyin’e ulaştıklarında bu şiiri ona okudular. Hüseyin şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki bizi bekleyen şeyin — ister ölmek olsun ister zafer — hayırlı olmasını umuyorum.”

El-Hurr b. Yezîd yaklaşıp şöyle dedi: “Kûfe’den gelen bu adamlar seninle birlikte gelen grubun içinde değiller. Onları ya alıkoyacağım ya da geri göndereceğim.” Hüseyin şöyle cevap verdi: “Ben onları kendi canımı savunduğum gibi savunurum. Onlar sadece benim yardımcılarım ve destekçilerimdir. Sen, İbn Ziyad’dan bir mektup gelinceye kadar bana karşı hiçbir şey yapmayacağına dair bana söz vermiştin.” El-Hurr, onların onunla birlikte gelmediği konusunda ısrar etti. Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi: “Onlar benim adamlarımdır ve benimle gelenler gibidirler. Dolayısıyla, aramızda yapılan anlaşmayı yerine getirirsen, onların kalmasına izin verirsin. Aksi takdirde seninle savaşmak zorunda kalırım.” Bunun üzerine el-Hurr vazgeçti.

Sonra Hüseyin onlara, “Geride bıraktığınız insanların haberini bana verin” dedi. Dört kişilik grubun içinde bulunan Mücemmi‘ b. Abdullah el-Âizî şöyle dedi: “İleri gelenler arasında büyük ölçüde rüşvet dağıtıldı; onların keseleri dolduruldu, böylece destekleri satın alındı ve İbn Ziyad’a bağlılıkları sağlama alındı. Şimdi hepsi sana karşı birleşmiş durumdalar. Halkın geri kalanına gelince, kalpleri seninle birlikte; fakat çok yakında kılıçları sana karşı çekilecek.” Hüseyin, onlara gönderdiği elçisi hakkında ne bildiklerini sordu. Onlar da elçinin kim olduğunu sordular. Hüseyin bunun Kays b. Müşir es-Saydâvî olduğunu söyledi. Onlar da Hüseyin b. Temîm’in onu yakaladığını ve İbn Ziyad’a gönderdiğini söylediler. İbn Ziyad ona Hüseyin’e ve babasına lanet etmesini emretmişti; fakat o, Hüseyin’e ve babasına Allah’ın rahmetini dilemiş, İbn Ziyad’a ve babasına lanet etmişti. Ardından insanları Hüseyin’e yardım etmeye çağırmış ve onun gelişini haber vermişti. Bunun üzerine İbn Ziyad onun sarayın duvarından aşağı atılmasını emretmişti.

Hüseyin’in gözleri yaşla doldu, gözyaşlarını tutamadı. Şöyle dedi: “‘Müminlerden kimi verdiği sözü yerine getirdi, kimi de beklemektedir; onlar hiçbir şekilde değişmediler.’ Allah’ım! Bizi ve önceden ölüp gidenleri cennet yurduna yerleştir. Bizi ve onları rahmetinin yurdunda ve katındaki arzulanan mükâfatın bulunduğu yerde bir araya getir.”

Ebû Mihnef’ten — Benî Ma‘ân’dan Cemîl b. Mersed’den — et-Tırimmâh b. Adî’den rivayet edildiğine göre: Et-Tırimmâh Hüseyin’e yaklaşıp şöyle dedi: “Etrafına baktım ama senin yanında fazla kimse görmedim. Eğer senin yanında yürüyen şu adamlar, yani el-Hurr’un adamları, seninle savaşacak tek kişiler olsaydı, bunlar seni yenmeye yeterdi. Fakat dün Kûfe’den ayrılmadan önce Kûfe’nin dış taraflarını gördüm; gözlerimin hayatım boyunca bir arada gördüğünden daha fazla insan bir yerde toplanmıştı. Onlar hakkında sordum; bana, bunların teftiş için toplandığı ve Hüseyin’in üzerine yürüyecekleri söylendi. Seni Allah adına uyarırım ki, eğer onlara karşı yalnız bir karış bile ilerlemekten vazgeçebiliyorsan, bunu yapma. Eğer Allah’ın seni koruyacağı bir yere yerleşmek, durumunu orada değerlendirmek ve işlerinin gidişatı senin için açıklığa kavuşuncaya kadar beklemek istersen, gel; seni Aca denilen sarp ve ele geçirilmesi güç dağlarımıza götüreyim. Allah’a yemin olsun ki biz orada Benî Gassân’a, Himyer’e, Nu‘man b. el-Münzir’e ve türlü türlü insanlara karşı korunduk. Allah’a yemin olsun ki bize hiçbir aşağılanma ulaşmadı. Seni el-Kurayyah’a götüreceğim. Oradan Aca ve Selmâ’daki Tayy kabilesi adamlarına haber salarız. Allah’a yemin olsun ki on gün geçmeden Tayy kabilesi sana yaya ve atlı askerler getirir. Orada dilediğin kadar kal. Eğer seni rahatsız edecek bir şey olursa, yirmi bin Tayy savaşçısının senin uğrunda kılıç kullanacağını garanti ederim. Allah’a yemin olsun ki onların içinde göz kırpacak kadar can kaldığı sürece sana kimse ulaşamaz.” Hüseyin şöyle dedi: “Allah seni ve kavmini hayırla mükâfatlandırsın. Fakat bu insanlarla aramızda, ayrılamayacağımız bir anlaşma var. Ayrıca işlerin sonunun nereye varacağını da bilmiyoruz.”

Ebû Mihnef’ten — Cemîl b. Mersed’den — et-Tırimmâh b. Adî’den rivayet edildiğine göre: Ben ona veda edip şöyle dedim: “Allah seni cinlerin ve insanların şerrinden korusun. Benim Kûfe’de ailem için erzakım ve malım var. Gidip onları teslim edeceğim. Sonra Allah dilerse sana geri döneceğim. Vaktinde yetişirsem, Allah’a yemin olsun ki senin yardımcılarından biri olurum.” Hüseyin şöyle cevap verdi: “Eğer bunu yapacaksan, acele et! Allah sana rahmet etsin.” O bana acele etmemi söyleyince, adam bakımından yetersiz olduğunu anladım. Aileme varınca onlara faydalı olacak şeyleri teslim ettim. Sonra son talimatlarımı verdim. Ailem bana, “Bugünden önce hiç yapmadığın bir şeyi yapıyorsun” demeye başladı. Ben de onlara ne yapmak istediğimi söyledim, ardından Benî Sual toprakları üzerinden yola çıktım. Udeyb el-Hicânât yakınına vardığımda Semâ‘ah b. Bedn ile karşılaştım; o bana Hüseyin’in ölüm haberini verdi. Bunun üzerine geri döndüm.

Ebû Mihnef’ten rivayet edildiğine göre: Hüseyin, Kasru Benî Mukâtil’e kadar ilerledi. Orada konakladı. Büyük bir çadır kurulmuştu.

Ebû Mihnef’ten — el-Mücâlid b. Saîd’den — Âmir eş-Şa‘bî’den rivayet edildiğine göre: Hüseyin b. Ali, “Bu çadır kimin?” diye sordu. Kendisine bunun Ubeydullah b. el-Hurr el-Cu‘fî’ye ait olduğu söylendi. Bunun üzerine adamlarına, Ubeydullah’ı çağırıp getirmelerini söyledi. Birisi gidip ona, “Bu, Hüseyin b. Ali’dir; seni yanına çağırıyor” dedi. Ubeydullah ise şöyle dedi: “‘Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.’ Allah’a yemin olsun ki ben Kûfe’den ancak Hüseyin oraya girecek de ben orada bulunacağım diye korktuğum için çıktım. Allah’a yemin olsun ki ne onu görmek istiyorum ne de onun beni görmesini.” Elçi geri dönüp bunu Hüseyin’e bildirdi. Bunun üzerine Hüseyin sandaletlerini giydi ve Ubeydullah’ın yanına gitti. Ona selam verdi ve oturdu. Sonra ondan kendisiyle birlikte gelmesini istedi. İbn el-Hurr daha önce söylediğini tekrarladı. Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi: “Eğer bize yardım etmeyeceksen, bize karşı savaşanlardan olmaktan kork ve Allah’tan sakın. Allah’a yemin olsun ki bizim feryadımızı işitip de bize yardım etmeyen hiç kimse helâkten kurtulamaz.” O da şöyle dedi: “Buna gelince, Allah yüce ve büyük olduğu sürece bu asla olmayacaktır.” Sonra Hüseyin onun yanından ayrıldı ve yoluna devam etti.

Ebû Mihnef’ten — Abdurrahman b. Cündeb’den — Ukbe b. Sim‘ân’dan rivayet edildiğine göre: Gecenin sonuna doğru Hüseyin hizmetkârlarına su hazırlamalarını emretti. Sonra bize hareket emri verdi, biz de yola koyulduk. Kasru Benî Mukâtil’den ayrılıp bir süre ilerledikten sonra onun başı uykudan öne düşmeye başladı. Sonra uyanıp şöyle dedi: “‘Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.’ Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun!” Bunu iki veya üç defa tekrarladı. Ardından oğlu Ali b. el-Hüseyin ona yaklaştı ve şöyle dedi: “‘Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.’ Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Babacığım, canım sana feda olsun! Neden Allah’a hamd ediyor ve dönüş ayetini tekrarlıyorsun?” Hüseyin şöyle cevap verdi: “Oğlum, başım uyukladı ve bana at üzerinde bir süvari göründü; ‘İnsanlar yol alıyor, kaderler de onlara doğru yol alıyor’ dedi. Bunun bizim ölümümüzün haber verildiğini anladım.” Ali şöyle dedi: “Babacığım, Allah sana hiçbir kötülük göstermesin. Biz hak üzere değil miyiz?” O da şöyle dedi: “Evet, bütün kulların sonunda döneceği zata yemin olsun ki öyledir.” Ali bunun üzerine, “Öyleyse babacığım, biz hak üzere ölüyorsak kaygılanmamıza gerek yok” dedi. Hüseyin de şöyle cevap verdi: “Allah sana bir oğlun babasından alabileceği en güzel karşılığı versin.”

Sabah olunca Hüseyin durup sabah namazını kıldı. Sonra yeniden binmek için acele etti ve yanında bulunan el-Hurr’un adamlarından ayrılmak niyetiyle kendi adamlarıyla sola yönelmeye başladı. Ancak el-Hurr b. Yezîd, onu ve adamlarını durdurmak için üzerine geldi. Onları Kûfe’ye doğru çevirmeye başlayınca, Hüseyin’in adamları buna sert bir şekilde karşı koydular. Bunun üzerine el-Hurr’un adamları onları durdurdu; fakat yine de onlarla birlikte yürümeye devam ettiler. Nihayet Hüseyin’in konakladığı yer olan Ninova’ya ulaştılar.

Birden Kûfe’den gelen hızlı bir binek üzerinde bir süvari göründü. Üzerinde silah vardı, omzunda da bir yay taşıyordu. Hepsi durup onu izlemeye başladı. Adam yanlarına ulaşınca el-Hurr’a ve adamlarına selam verdi; fakat Hüseyin’e ve onun adamlarına selam vermedi. El-Hurr’a Ubeydullah b. Ziyad’dan bir mektup verdi. Mektupta şöyle yazıyordu: “… Bu mektup sana ulaştığında ve elçim yanına geldiğinde, Hüseyin’i durdur. Onu açık, sığınaksız ve susuz bir yerde konaklat. Elçime senin yanında kalmasını, sen emrimi uyguladığına dair bana haber getirinceye kadar senden ayrılmamasını emrettim. Selam olsun.”

El-Hurr mektubu okuyunca Hüseyin’in adamlarına şöyle dedi: “Bu, vali Ubeydullah’tan gelen bir mektuptur. Beni sizi açık bir yerde durdurmakla emrediyor. İşte bu da onun elçisidir; bana verdiği karar ve emri uygulayıncaya kadar yanımdan ayrılmaması emredildi.”

Hüseyin’in yanında bulunan Yezîd b. Ziyad b. el-Muhâcir Ebû’ş-Şa‘sâ el-Kindî el-Behdelî, İbn Ziyad’ın elçisine baktı ve onu tanıdı. Ona, “Sen Mâlik b. Nusayr el-Bedî misin?” diye sordu. Adam, “Evet” dedi. Kendisi Kinde kabilesindendi. Yezîd b. Ziyad şöyle dedi: “Annen seni kaybetsin! Getirdiğin bu iş nedir?” Adam şöyle cevap verdi: “Getirdiğim iş nedir mi? Ben imamıma itaat ettim ve biatıma sadık kaldım.” Bunun üzerine Ebû’ş-Şa‘sâ şöyle dedi: “Rabbine isyan ettin, imamına ise kendi canını mahva sürükleyen bir işte itaat ettin. Rezillik ve cehennem azabını kazandın. Allah şöyle buyurmuştur: ‘Biz onları insanları ateşe çağıran önderler kıldık; kıyamet gününde de yardım görmeyeceklerdir.’ Senin imamın da onlardan biridir.”

El-Hurr b. Yezîd, insanları susuz ve köysüz bir yerde durdurmaya başladı. Onlar, “Bizi şu köyde durdur” dediler; bununla Ninova’yı kastediyorlardı. “Ya da şurada” dediler; bununla el-Gâdiriyye’yi kastediyorlardı. “Veya şu diğer yerde” dediler; bununla da Şefiyye’yi kastediyorlardı. El-Hurr şöyle dedi: “Hayır, Allah’a yemin olsun ki bunu yapamam. Çünkü bu adam bana gözcü olarak gönderildi.” Bunun üzerine Züheyr b. el-Kayn şöyle dedi: “Ey Allah Elçisi’nin oğlu! Şimdi bu insanlarla savaşmak, bunlardan sonra bize gelecek olanlarla savaşmaktan daha kolaydır. Canıma yemin olsun ki, şimdi gördüğün bu kimselerden sonra üzerimize daha büyük bir topluluk gelecektir ve bizim onlarla savaşacak gücümüz olmayacaktır.” Hüseyin ise şöyle cevap verdi: “Ben onlarla savaşmaya başlamam.”

Züheyr b. el-Kayn şöyle dedi: “Bize şu köye doğru git; orada konaklarsın. Orası sağlam bir yerdir ve Fırat kıyısındadır. Eğer bizi durdurmaya kalkarlarsa, onlarla savaşabiliriz. Onlarla savaşmak, bizden sonra gelecek olanlarla savaşmaktan daha kolay olur.” Hüseyin bunun hangi köy olduğunu sordu. Bunun el-Akr denilen yer olduğu söylendi. Bunun üzerine, “Allah’ım! Ben el-Akr’dan sana sığınırım” dedi ve el-Akr’da konakladı.

Bu, 61 yılının Muharrem ayının ikinci günü, Perşembe idi. Ertesi gün, Ömer b. Sa‘d b. Ebî Vakkas, dört bin adamla Kûfe’den onların üzerine geldi. İbn Sa‘d’ın Hüseyin’in üzerine çıkmasının sebebi şuydu: Ubeydullah, onu dört bin Kûfeli ile birlikte Destevâ’ya göndermişti. Deylem halkı Destevâ üzerine yürümüş ve orayı istila etmişti. Bu yüzden İbn Ziyad, Ömer b. Sa‘d’a Rey valiliğini veren bir mektup yazmış ve onu sefere çıkarmıştı. O da Hammâm A‘yan’da adamlarıyla birlikte karargâh kurmuştu. Fakat Hüseyin’in işi büyüyüp Kûfe’ye doğru yola çıktığı haberi gelince, İbn Ziyad Ömer b. Sa‘d’ı geri çağırdı ve ona şöyle dedi: “Hüseyin’in üzerine git. Onun işi bittiğinde valiliğine gidersin.” Ömer b. Sa‘d ise, “Eğer beni mazur görürsen, Allah sana rahmet etsin, beni bu işten muaf tut” dedi. Ubeydullah buna razı olmadı. Bunun üzerine Ömer, bir gece düşünmek için mühlet istedi. O da bu mühleti verdi. Ömer b. Sa‘d bu meseleyi düşündü. Sabah olduğunda, kendisine emredilen şeyi yapmaya razı olmuştu. Dört bin adamla birlikte yola çıktı ve Hüseyin’in Ninova’da konaklamasından bir gün sonra ona ulaştı.

Ömer b. Sa‘d, Hüseyin’e Azre b. Kays el-Ahmesî’yi göndermek istedi. Ona, “Hüseyin’in yanına git ve onu buraya getiren şeyin ne olduğunu sor; ne istediğini öğren” dedi. Azre, Hüseyin’e mektup yazanlardan biri olduğu için gitmeye utandı. Mektup yazmış olan diğer ileri gelenlerin de hepsi aynı şekilde gitmeyi reddetti, yanaşmadılar. Bunun üzerine cesur bir süvari olan Kesîr b. Abdullah eş-Şa‘bî ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Ben giderim. Allah’a yemin olsun ki istersen onu öldürürüm.” Ömer, “Onu öldürmeni istemiyorum; git ve onu buraya getiren şeyin ne olduğunu sor” dedi.

Kesîr yaklaşınca Ebû Sümâme es-Sâidî onu gördü ve Hüseyin’e şöyle dedi: “Canım sana feda olsun ey Ebû Abdullah! Yeryüzündeki insanların en kötüsü, en çok kan dökeni ve saldırı konusunda en gözü karası sana doğru geliyor.” Sonra Ebû Sümâme onun karşısına dikilip, “Kılıcını bırak” dedi. O da şöyle dedi: “Hayır, Allah’a yemin olsun ki bırakmam. Ben ancak bir elçiyim. Sözlerimi dinlersen sana ne için gönderildiğimi söylerim; dinlemezsen geri dönerim.” Ebû Sümâme şöyle dedi: “Ben kılıcının kabzasını tutarım, sen de ne söyleyeceksen söylersin.” Adam şöyle cevap verdi: “Hayır, Allah’a yemin olsun ki ona dokunmayacaksın.” Ebû Sümâme de, “Öyleyse ne getirdiğini bana söyle, ben de bunu Hüseyin’e ileteyim. Fakat seni ona yaklaştırmam; çünkü sen kötü niyetli bir adamsın” dedi. Böylece birbirlerine sövüp saydılar. Kesîr, Ömer b. Sa‘d’ın yanına geri dönüp olanları ona anlattı.

Ömer, Kurrah b. Kays el-Hanzalî’yi çağırıp ona şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana ey Kurrah! Git, Hüseyin’le görüş ve onu buraya getiren şeyin ne olduğunu, ne istediğini sor.” Kurrah ona doğru ilerlemeye başladı. Hüseyin onun yaklaştığını görünce, “Bu adamı tanıyor musunuz?” diye sordu. Habîb b. Muzâhir şöyle dedi: “Evet, o Temîm’in Hanzala kolundandır. O bizim kız kardeşimizin oğludur. Ben onu sağlam görüşlü bir adam olarak bilirdim. Böyle bir sahnede bulunacağını düşünmezdim.”

Kurrah gelip Hüseyin’e selam verdi. Sonra ona Ömer b. Sa‘d’ın mesajını bildirdi. Hüseyin şöyle dedi: “Sizin bu şehir halkınız bana gelmem için mektup yazdı. Fakat şimdi benden hoşlanmaz olmuşlarsa, ben de onları bırakıp giderim.” Habîb b. Muzâhir, “Yazıklar olsun sana ey Kurrah b. Kays! Nasıl olur da o zalim adamların yanına geri dönersin? Allah’ın, onun babaları vasıtasıyla sana ve bize nimet verdiği bu adama yardım et” dedi. Kurrah şöyle cevap verdi: “Ben önce efendime dönüp onun gönderdiği mesaja cevabı ileteceğim, sonra ne yapacağımı düşüneceğim.” Bunun üzerine Ömer b. Sa‘d’ın yanına geri döndü ve ona durumu haber verdi. Ömer şöyle dedi: “Umarım Allah beni onunla savaşmaktan ve onunla çarpışmaktan kurtarır.”

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî — Ebû Mihnef — en-Nadr b. Sâlih b. Habîb b. Züheyr el-Absî — Hasan b. Fâid b. Bekr el-Absî zinciriyle rivayet edildiğine göre: Ömer’in mektubu Ubeydullah b. Ziyad’a geldiğinde ben onun yanındaydım. Mektup şöyleydi: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla… Hüseyin’in yakınında konakladığım yerden ona elçimi gönderdim; onu buraya getiren sebebin ne olduğunu ve ne istediğini sordurdum. O da şöyle cevap verdi: ‘Bu beldenin halkı bana mektup yazdı, elçileri bana geldi ve gelmemi istediler; ben de geldim. Fakat şimdi benden hoşlanmaz olmuşlar ve elçilerinin bana getirdiğinden başka bir düşünceye yönelmişlerse, ben de onları bırakıp giderim.’”

Mektup İbn Ziyad’a okununca şu beyiti söyledi:

“Pençelerimiz ona geçince,
şimdi kurtuluş umuyor; fakat artık kurtuluş zamanı değildir.”

Ardından Ömer b. Sa‘d’a şöyle yazdı: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla… Mektubun bana ulaştı ve yazdıklarını anladım. Hüseyin’e ve yanındakilerin hepsine, Yezid’e biat etme fırsatı ver. Eğer bunu yaparlarsa, sonra onlar hakkında nasıl hüküm vereceğimize bakarız.”

Bu cevap Ömer b. Sa‘d’a ulaşınca şöyle dedi: “Korkarım Ubeydullah yumuşak davranmayacak.”

Ebû Mihnef — Süleyman b. Ebî Râşid — Humeyd b. Müslim el-Ezdî zinciriyle rivayet edildiğine göre: İbn Ziyad’dan bir başka mektup daha geldi: “… Hüseyin ile adamlarının suya ulaşmasını engelle. Onların ondan bir damla bile tatmasına izin verme. Nitekim dindar, iffetli ve zulme uğramış halife Osman b. Affan’a da böyle yapılmıştı.”

Bunun üzerine Ömer b. Sa‘d, Amr b. el-Haccâc’ı beş yüz süvari ile birlikte nehir kıyısında mevzilendirdi ve Hüseyin ile adamlarının bir damla su almalarını engelledi. Bu, Hüseyin’e karşı savaşılmasından üç gün önceydi.

Becîle’den sayılan Abdullah b. Husayn el-Ezdî ona seslenerek şöyle dedi: “Ey Hüseyin! Görmüyor musun, bu su göğün ortası kadar erişilmez hale geldi. Allah’a yemin olsun ki susuzluktan ölünceye kadar ondan bir damla bile içemeyeceksin.” Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi: “Allah’ım! Onu susuzluktan öldür ve onu asla bağışlama.”

Humeyd b. Müslim şöyle dedi: Allah’a yemin olsun, daha sonra onu hastalığı sırasında ziyaret ettim. Allah’a yemin olsun ki onun su içtiğini, fakat susuzluğunu gideremediğini gördüm; sonra kusuyordu. Yine su içiyor, yine susuzluğu geçmiyordu. Bu, nefesi yani canı çıkıncaya kadar böyle sürdü.

Susuzluk Hüseyin’e ve yanındakilere iyice şiddetlenince Hüseyin kardeşi Abbas b. Ali b. Ebî Talib’i çağırdı ve onu otuz süvari ve yirmi piyade ile gönderdi. Yanlarında yirmi su kırbası vardı. Geceleyin suya yaklaşmak üzere ilerlediler. Başlarında sancak taşıyan kişi Nâfi‘ b. Hilâl el-Cemelî idi. Amr b. el-Haccâc ez-Zübeydî seslenerek, “Kim geliyor? Ne için geldiniz?” dedi. Nâfi‘ şöyle cevap verdi: “Sizin bizden esirgemeye çalıştığınız bu sudan içmeye geldik.” O da, “Afiyetle için” dedi. Nâfi‘, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki Hüseyin susuzken ve onun şu gördüğün arkadaşları susuzken ben bundan bir damla içmem” dedi.

Bu sırada diğer arkadaşları da yetişti. Amr b. el-Haccâc şöyle dedi: “Bu adamların su almalarına imkân yok. Biz yalnızca onları sudan alıkoymak için buraya yerleştirildik.” Nâfi‘in yanına diğer adamları gelince, o piyadelere, “Kırbalarınızı doldurun” dedi. Piyadeler hemen su kaplarına yönelip onları doldurdular. Bunun üzerine Amr b. el-Haccâc ve adamları onlara saldırdı. Abbas b. Ali ile Nâfi‘ b. Hilâl onların üzerine atılarak onları geri püskürttü. Sonra dönüp piyadelere gitmelerini söylediler; kendileri ise onları korumak için geride kaldılar. Amr b. el-Haccâc ve adamları onlara yöneldi; iki taraf kısa bir süre çarpıştı. Amr b. el-Haccâc’ın adamlarından Suddâ kabilesinden birini Nâfi‘ b. Hilâl mızrakladı. Adam bunu önemsemedi; fakat sonradan yarası ağırlaştı ve öldü. Hüseyin’in adamları kırbalarla geri dönüp suyu ona getirdiler.

Ebû Mihnef — Ebû Cenâb — Hânî b. Sübeyt el-Hadramî, ki Hüseyin’in öldürülmesine gözleriyle şahit olmuştu, zinciriyle rivayet edildiğine göre: Hüseyin, Amr b. Karaza b. Ka‘b el-Ensârî’yi Ömer b. Sa‘d’a göndererek onunla geceleyin iki ordu arasında buluşmak istediğini bildirdi. Ömer b. Sa‘d da yaklaşık yirmi süvari ile çıktı; Hüseyin de aynı şekilde çıktı. Buluşunca Hüseyin kendi adamlarına geri çekilmelerini emretti, Ömer de kendi adamlarına aynı emri verdi. Biz onların seslerini ve konuşmalarını işitemeyeceğimiz kadar uzaklaştık. Uzun süre konuştular, gecenin büyük bir kısmı geçti. Sonra her biri adamlarıyla kendi ordugâhına döndü.

İnsanlar aralarında bu görüşmede neler olduğunu tahmin etmeye başladılar. İleri sürdükleri görüşe göre Hüseyin, Ömer b. Sa‘d’a şöyle demişti: “Benimle birlikte Yezid b. Muaviye’ye gel ve iki orduyu geride bırakalım.” Ömer de, “O zaman evim yıkılır” diye cevap vermişti. Hüseyin, “Ben senin için onu yeniden yaptırırım” demişti. Ömer de, “O zaman mallarıma el konulur” demişti. Hüseyin buna karşılık, “Ben sana Hicaz’da bundan daha iyi bir mal veririm” demişti. Fakat Ömer yine de Hüseyin’le birlikte gitmeye razı olmamıştı. İnsanlar bu olayı aralarında konuştular; bunu duymadıkları ve gerçekte ne konuşulduğunu bilmedikleri halde haber yayıldı.

Ebû Mihnef — el-Mücâlid b. Saîd, es-Sak‘ab b. Züheyr ve başkaları, ki ravilerin çoğunluğunun benimsediği görüş budur, zinciriyle rivayet edildiğine göre: Hüseyin şöyle dedi: “Bana üç şeyden birini seçme hakkı tanıyın: Ya geldiğim yere döneyim; ya elimizi Yezid b. Muaviye’nin eline vereyim ve aramızdaki mesele hakkında hükmü o versin; yahut beni Müslümanların sınır bölgelerinden dilediğiniz birine gönderin, orada diğer Müslümanlardan biri olarak yaşayayım, onların hak ve sorumluluklarına sahip olayım.”

Ebû Mihnef — Abdurrahman b. Cündeb — Ukbe b. Sim‘ân zinciriyle rivayet edildiğine göre: Ben Hüseyin’e baştan sona refakat ettim. Onunla birlikte Medine’den Mekke’ye, Mekke’den Irak’a çıktım. O ölünceye kadar da ondan ayrılmadım. Medine’de, Mekke’de, yolda, Irak’ta ve ordugâhta, ölüm gününe kadar kim ona bir söz söylemişse ben onu duydum. Allah’a yemin olsun ki insanların anlattığı gibi, elini Yezid b. Muaviye’nin eline vereceğini yahut kendisinin Müslümanların sınır bölgelerinden birine gönderilmesini istediğini hiç söylemedi. Bilakis şöyle dedi: “Beni bırakın; bu geniş topraklarda gezeyim de insanların işinin nereye varacağını görelim.”

Ebû Mihnef — el-Mücâlid b. Saîd el-Hemdânî ve es-Sak‘ab b. Züheyr zinciriyle rivayet edildiğine göre: Bu iki adam, yani Hüseyin ile Ömer b. Sa‘d, üç veya dört kez görüştüler. Sonra Ömer b. Sa‘d, Ubeydullah b. Ziyad’a şöyle yazdı: “… Allah kini söndürdü, görüşleri birleştirdi ve ümmetin işini düzeltti. Bu adam Hüseyin bana şu sözü verdi: Ya geldiği yere dönecek, yahut onu sınır bölgelerinden birine göndereceğiz; orada diğer Müslümanlardan biri olacak, onların hak ve görevlerine sahip bulunacak; yahut Yezid’in yanına gidip elini onun eline verecek ve aralarındaki meselede onun görüşünü kabul edecek. Bu, seni de razı eder, ümmete de fayda sağlar.”

Ubeydullah bu mektubu okuyunca şöyle dedi: “Bu, valisine içtenlikle öğüt veren ve halkı için kaygı duyan bir adamın mektubudur. Evet, bunu kabul ediyorum.” Fakat Şimr b. Zî’l-Cevşen ayağa kalkıp şöyle dedi: “Sen bunu ondan kabul edecek misin? O senin toprağında, yakınına kadar gelmişken? Allah’a yemin olsun ki o, elini senin eline koymadan senin toprağından çıkarsa güçlü durumda olur, sen ise zayıf ve aciz durumda kalırsın. Böyle bir taviz verme; bu bir zayıflık alameti olur. Aksine, o ve yanındakiler senin hükmüne teslim olsunlar. Sonra onları cezalandırırsan bu cezayı veren sensin. İstersen bağışlama hakkın da vardır. Allah’a yemin olsun, bana Hüseyin ile Ömer b. Sa‘d’ın iki ordu arasında bütün gece oturup konuştukları haber verildi.” İbn Ziyad şöyle dedi: “Senin söylediğin iyi bir görüştür. Görüşün doğrudur.”

Ebû Mihnef — Süleyman b. Ebî Râşid — Humeyd b. Müslim zinciriyle rivayet edildiğine göre: Ubeydullah b. Ziyad, Şimr b. Zî’l-Cevşen’i çağırıp şöyle dedi: “Bu mektubu Ömer b. Sa‘d’a götür ve Hüseyin ile adamlarına benim hükmüme teslim olma seçeneğini sunsun. Eğer kabul ederlerse onları bana sağ salim göndersin. Eğer reddederlerse onlarla savaşsın. Eğer Ömer b. Sa‘d benim emrimi yerine getirirse ona uy ve itaat et. Fakat onlarla savaşmayı reddederse o zaman ordunun kumandanı sensin; Hüseyin’e hücum et, başını kes ve bana gönder.”

Ebû Mihnef — Ebû Cenâb el-Kelbî zinciriyle rivayet edildiğine göre: Bunun üzerine Ubeydullah b. Ziyad, Ömer b. Sa‘d’a şöyle yazdı: “… Ben seni Hüseyin’in yanına onunla savaşmaktan kaçınman, ona mühlet vermen, ona esenlik ve korunma vaat etmen yahut benim yanımda onun lehine aracılık etmen için göndermedim. Şu halde bak: Eğer Hüseyin ve adamları benim hükmüme teslim olur ve boyun eğerlerse onları bana sağ salim gönderebilirsin. Eğer reddederlerse, onları öldürmek ve cesetlerini parçalamak için üzerlerine yürü. Çünkü onlar buna layıktırlar. Eğer Hüseyin öldürülürse, atları onun göğsü ve sırtı üzerinde koştur. Çünkü o itaatsiz bir isyankâr, kötü bir adam ve cemaatı parçalayan biridir. Ölümünden sonra bundan bir zarar göreceğini düşünmüyorum; fakat ben onu öldürürsem bunu ona yapacağıma yemin ettim. Eğer onun hakkında emrimizi yerine getirirsen sana itaat eden ve sözü dinleyen kimseye verilen ödülü vereceğiz. Eğer reddedersen, kumandamızdan ve ordumuzdan çekil. Orduyu Şimr b. Zî’l-Cevşen’e bırak. Biz ona yetki verdik. Selam olsun.”

Ebû Mihnef — el-Hâris b. Hasîra — Abdullah b. Şerîk el-Âmirî zinciriyle rivayet edildiğine göre: Şimr b. Zî’l-Cevşen mektubu alınca, Abdullah b. Ebî Muhall ile birlikte yola çıktı. Abdullah’ın halası, Ali b. Ebî Talib’in eşi olup ondan Abbas, Ca‘fer ve Osman’ı doğuran Ümmü’l-Benîn bint Hizam idi. Abdullah b. Ebî Muhall b. Hizam b. Hâlid b. Rebîa b. el-Vahîd b. Ka‘b b. Âmir b. Kilâb, Ubeydullah b. Ziyad’a şöyle demişti: “Allah valiyi başarılı kılsın. Kız kardeşimizin oğulları Hüseyin’in yanındadır. Eğer uygun görürsen onlar için bir emanname yaz. Bunu yap.” O da bunu memnuniyetle yapacağını söyledi. Kâtibine onlar için bir emanname yazmasını emretti. Abdullah b. Ebî Muhall, Kuzmân adlı kölesiyle birlikte bunu gönderdi. Köle onların yanına gelince, “İşte dayınızın size gönderdiği emanname” dedi. Gençler ise şöyle cevap verdiler: “Dayımıza selam söyle ve ona de ki: Bizim senin emannamene ihtiyacımız yoktur. Çünkü Allah’ın emanı, İbn Sümeyye’nin emanından daha hayırlıdır.”

Şimr b. Zî’l-Cevşen, Ubeydullah b. Ziyad’ın mektubunu Ömer b. Sa‘d’a getirdi. Mektubu getirip ona okuyunca Ömer şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana! Bu ne iştir? Allah evini uzak kılsın! Bana getirdiğin şeyi Allah çirkin kılsın! Allah’a yemin olsun ki ben, benim ona yazdığım şeyi kabul etmesine engel olanın sen olduğunu ve düzeltmeyi umduğumuz bir işi bizim için bozduğunu düşünüyorum. Allah’a yemin olsun ki Hüseyin teslim olmayacaktır; çünkü onun içinde gururlu bir ruh vardır.” Şimr ona şöyle dedi: “Bana söyle, ne yapacaksın? Valinin emrini yerine getirip onun düşmanını öldürecek misin? Yoksa ordunun kumandasını bana mı bırakacaksın?” Ömer şöyle cevap verdi: “Hayır, bunda sana bir pay yok. Onu ben yapacağım.” Şimr de, “Öyleyse yap; askerleri sen yönet” dedi.

Ömer b. Sa‘d, Perşembe akşamı, Muharrem’in dokuzunda, Hüseyin’e karşı savaş hazırlığına başladı. Şimr, Hüseyin’in taraftarlarının önüne gelip şöyle bağırdı: “Kız kardeşimizin oğulları nerede?” Abbas, Ca‘fer ve Osman, Ali b. Ebî Talib’in oğulları, öne çıkıp, “Ne istiyorsun? Ne istiyorsun?” dediler. Şimr, “Ey kız kardeşimin oğulları! Size eman verilmiştir” dedi. Gençler şöyle cevap verdiler: “Allah sana da, emanına da lanet etsin! Sen bizim dayımız isen, Allah Elçisi’nin oğlunun emânı yokken bize nasıl emân verebilirsin?”

Ömer b. Sa‘d şöyle bağırdı: “Allah’ın süvarileri! Güzel bir ümit ile binin!” Sonra halkın arasına girdi ve ikindi namazından sonra Hüseyin’in taraftarlarına doğru ilerledi.

Bu sırada Hüseyin, kılıcına yaslanmış halde çadırının önünde oturuyordu; başı dizleri üzerinde hafifçe uykuya dalmıştı. Kız kardeşi Zeyneb gürültüyü işitti. Ona yaklaşıp şöyle dedi: “Kardeşim, yaklaşmakta olan sesleri duymuyor musun?” Başını kaldırarak şöyle dedi: “Az önce rüyamda Allah Elçisi’ni gördüm. Bana, ‘Sen bize geliyorsun’ dedi.” Bunun üzerine kız kardeşi yüzüne vurarak, “Vah bana!” diye bağırdı. Hüseyin ise ona, “Vah sana değil ey kardeşim! Sus, Allah sana rahmet etsin” dedi.

Abbas b. Ali şöyle dedi: “Kardeşim, halk sana doğru ilerliyor.” Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi: “Ey Abbas, kardeşim! Canım sana feda olsun. Onlara doğru sen git. Onlarla konuş; ne düşündüklerini ve neyin değiştiğini sor. Bizi karşılarına almalarına neyin sebep olduğunu öğren.” Abbas, aralarında Züheyr b. el-Kayn ve Habîb b. Muzâhir’in de bulunduğu yirmi kadar süvari ile onların yanına gitti. Abbas onlara, “Görüşünüzü değiştiren şey nedir? Ne yapmak istiyorsunuz?” dedi. Onlar da, “Valinin emri geldi; sana, onun hükmüne teslim olma teklifini yapmamız veya sana saldırmamız emredildi” dediler. Abbas şöyle dedi: “Ben Ebû Abdullah’a dönüp ona söylediklerinizi bildirinceye kadar acele etmeyin.” Onlar da bulundukları yerde durup şöyle dediler: “Git, ona haber ver ve onun ne dediğini bize getir.”

Abbas, durumu bildirmek için hızla Hüseyin’e geri döndü; arkadaşları ise orada kalıp karşı taraftaki insanlarla konuşmaya devam etti.

Habib b. Muzahir, Züheyr b. el-Kayn’a şöyle dedi: “İstersen sen onlarla konuş, istersen ben konuşayım.” Züheyr ona, “Söze sen başladın, öyleyse konuşan da sen ol,” dedi.

Bunun üzerine Habib b. Muzahir onlara seslenerek şöyle dedi: “Allah katında ne kadar kötü bir topluluk olacaklar; peygamberlerinin soyunu, neslini, ailesini ve bu şehrin gece sonuna kadar namazla meşgul olan, Allah’ı çokça anan seçkin kullarını öldürdükten sonra O’nun huzuruna çıkacaklar.”

Azre b. Kays ona karşılık vererek, “Sen kendini olabildiğince temize çıkarıyorsun,” dedi.

Bunun üzerine Züheyr ona seslenip şöyle dedi: “Azre, o nefsi temizleyen ve ona doğru yolu gösteren Allah’tır. Allah’tan kork, Azre. Ben sana samimiyetle öğüt verenlerden biriyim. Allah aşkına, sapmış kimselere yardım edenlerden ve temiz canları öldürenlerden olma.”

Azre şu cevabı verdi: “Züheyr, bizim yanımızda sen bu ailenin taraftarlarından değildin. Sen Osman taraftarıydın.”

Züheyr şöyle dedi: “Benim bulunduğum durumdan bunu mu çıkarıyorsun? Allah’a yemin ederim ki ona ne mektup yazdım, ne elçi gönderdim, ne de yardım vadettim. Fakat yol bizi bir araya getirdi. Onu görünce Resulullah’ı ve onun Resulullah yanındaki yerini hatırladım. Kendisinin düşmanlarını ve sizin de içinde bulunduğunuz, ona karşı çıkan topluluğu gördüm. Bunun üzerine, sizin terk ettiğiniz Allah’ın hakkı ve Resulü’nün hakkı için ona yardım etmenin, onun safında yer almanın ve canımı onun canını korumak uğruna ortaya koymanın doğru olduğunu düşündüm.”

Bu sırada Abbas b. Ali hızla geri döndü ve şöyle dedi: “Ey topluluk, Ebu Abdullah bu akşam dönüp gitmenizi istiyor ki meseleyi düşünsün. Çünkü bu, onunla aranızda henüz konuşulmamış bir iştir. Sabah olunca Allah dilerse tekrar karşılaşırız. Ya sizden istenen ve teklif edilen şeyi kabul ederiz yahut razı olmaz ve reddederiz.”

Hüseyin bu açıklamayla sadece o akşam için onları kendisinden uzak tutmayı, böylece kendi işlerini düzenlemeyi ve ailesine öğüt vermeyi amaçlamıştı.

Abbas b. Ali bu cevabı getirince Ömer b. Sa‘d, “Ne dersin Şimr?” diye sordu. O da, “Sen ne düşünüyorsun? Kumandan sensin, karar da sana aittir,” dedi. Ömer, “Keşke öyle olmasaydım,” dedi. Sonra halka dönüp, “Siz ne düşünüyorsunuz?” diye sordu.

Amr b. el-Haccac b. Seleme ez-Zübeydî, “Sübhanallah! Onlar Deylem halkından olsaydı ve sizden bu ertelemeyi isteselerdi, bunu kabul etmeniz gerekirdi,” dedi.

Kays b. el-Eş‘as da, “Evet, istediklerini ver. Sonra canım hakkı için, sabah savaş zamanı olsun,” dedi.

Ömer b. Sa‘d ise, “Allah’a yemin ederim ki bunu yapacaklarını bilsem bile, savaşı bu gece ertelemezdim,” dedi.

Abbas, Ömer b. Sa‘d’ın teklifini Hüseyin’e ulaştırınca Hüseyin şöyle dedi: “Onlara dön. Gücün yeterse sabaha kadar onları oyalamaya çalış ve bu akşam bizi bizden uzak tutsunlar. Belki gece boyunca Rabbimize namaz kılabilir, O’na dua edebilir ve bağışlanma dileyebiliriz. O bilir ki ben O’nun namazını, kitabının okunmasını, O’na çokça dua etmeyi ve O’ndan bağışlanma dilemeyi daima sevmişimdir.”

Ebû Mihnef — el-Haris b. Hasîra — Abdullah b. Şerîk el-Âmirî — Ali b. el-Hüseyin rivayet ettiğine göre:

Ömer b. Sa‘d tarafından bize bir elçi geldi. Sesi herkesin duyacağı bir yerde durup şöyle dedi: “Size yarına kadar mühlet veriyoruz. Eğer teslim olursanız sizi valimiz Ubeydullah b. Ziyad’a göndereceğiz. Ama kabul etmezseniz sizi bırakmayacağız.”

Ebû Mihnef — Abdullah b. Âsım el-Fâyişî — ed-Dahhâk b. Abdullah el-Mışrakî rivayet ettiğine göre:

Hüseyin etrafındaki adamlarını topladı.

Ebû Mihnef — el-Haris b. Hasîra — Abdullah b. Şerîk el-Âmirî — Ali b. el-Hüseyin ve Dahhâk b. Abdullah rivayet ettiğine göre:

Ömer b. Sa‘d çekilip gittikten sonra, akşam vakti yaklaşırken Hüseyin arkadaşlarını etrafında topladı.

Ali b. el-Hüseyin şöyle dedi:

O sırada hasta olmama rağmen ne söyleyeceğini duymak için onlara yaklaştım. Babamın arkadaşlarına şöyle dediğini işittim:

“Allah’ı en mükemmel şekilde tesbih ederim; bollukta da darlıkta da O’na hamd ederim. Allah’ım, bize peygamberlik nimeti verdiğin, Kur’an’ı öğrettiğin ve dini anlamayı nasip ettiğin için sana hamd ederim. Bize kulaklar, gözler ve kalpler verdin. Bizi müşriklerden kılmadın. Ben ashabımdan daha uygun, daha faziletli bir topluluk bilmiyorum. Ailemden de daha takvalı ve akrabalık bağlarını daha çok gözeten bir aile bilmiyorum. Allah size benim adıma hayırla karşılık versin. Ben sanıyorum ki bu düşmanlar eliyle son günümüz yarın gelecektir. Ben sizin hakkınızda düşündüm. Hepiniz, biat yükümlülüğünden kurtulmuş olarak gidin. Artık benden yana üzerinizde bir sorumluluk yoktur. İşte bu gece karanlığıyla sizi örtecek bir gecedir. Onu binek edinip gidin.”

Ebû Mihnef — Abdullah b. Âsım el-Fâyişî — ed-Dahhâk b. Abdullah el-Mışrakî rivayet ettiğine göre:

Malik b. en-Nadr el-Erhabî ile birlikte Hüseyin’in yanına gittik. Selam verdik ve oturduk. Selamımızı aldı, bizi hoş karşıladı ve niçin geldiğimizi sordu. Biz de şöyle dedik:

“Sana selam vermek, senin için Allah’tan esenlik dilemek, seninle bağ kurmak ve halkın durumunu haber vermek için geldik. İnsanların seninle savaşmaya kesin karar verdiğini söylüyoruz. Bu yüzden durumunu yeniden düşün.”

O da, “Allah bana yeter. O ne güzel vekildir,” dedi.

Böylece vedalaşıp ona selam verdik ve kendisi için dua ettik. Fakat sonra bize, “Bana yardım etmenize engel olan nedir?” diye sordu.

Malik b. en-Nadr, “Benim borçlarım ve ailem var,” dedi.

Ben de, “Benim de borçlarım ve ailem var. Ama bana, yanınızda başka savaşacak kimse görmediğim ana kadar ayrılma izni verirsen, sana fayda sağladığı ve seni koruduğu sürece senin yanında savaşırım,” dedim.

O da, “Sana izin verdim,” dedi. Bunun üzerine onun yanında kaldım.

Gece olunca Hüseyin şöyle dedi:

“Bu gece, karanlığıyla sizi örtecek bir gecedir. Onu binek edinip gidin. Her biriniz ailemden birinin elinden tutsun. Sonra Allah size bir çıkış yolu gösterinceye kadar Sevâd bölgesine ve kendi şehirlerinize dağılın. İnsanlar sadece beni istiyor. Beni bulduklarında başkasını aramayı bırakırlar.”

Bunun üzerine kardeşleri, oğulları, kardeşinin oğulları ve Abdullah b. Ca‘fer’in iki oğlu şöyle dediler:

“Bunu niçin yapalım? Senden sonra yaşamak için mi? Allah böyle bir şeyi bize asla göstermesin.”

Bu sözü ilk söyleyen Abbas b. Ali oldu. Sonra diğerleri de buna benzer sözler söylediler.

Hüseyin şöyle dedi: “Akil oğulları, Müslim’i kaybetmekle sizin ailenizden yeterince kişi öldürüldü. Ben size izin verdim, gidin.”

Onlar şu cevabı verdiler:

“İnsanlar ne der? Şeyhimizi, önderimizi, amcazadelerimizi ve amcalarımızın en hayırlısını terk ettik, onların yanında bir ok bile atmadık, bir mızrak bile saplamadık, bir kılıç bile vurmadık, ne yaptıklarını da bilmiyoruz, derler. Hayır, Allah’a yemin olsun ki bunu yapmayacağız. Aksine canlarımızı, mallarımızı ve ailelerimizi senin uğruna ortaya koyacağız. Senin gittiğin yere kadar seninle savaşacağız. Senden sonra hayat ne kadar iğrençtir!”

Ebû Mihnef — Abdullah b. Âsım el-Fâyişî — ed-Dahhâk b. Abdullah el-Mışrakî rivayet ettiğine göre:

Bunun üzerine Müslim b. Avsece el-Esedî ayağa kalkıp şöyle dedi:

“Seni bırakıp gidebilir miyiz? Allah katında sana karşı görevimizi yerine getirmememizin mazereti ne olur? Allah’a yemin olsun ki mızrağımı onların göğüslerinde kırıncaya kadar saplamadan, kılıcım elimde oldukça onlara vurmadan seni bırakmam. Eğer savaşacak silahım kalmazsa, ölünceye kadar seni korumak için onlara taş atarım.”

Sonra Said b. Abdullah el-Hanefî şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki, Allah senin hakkında Resulullah’ın hakkını koruduğumuzu bilinceye kadar seni asla bırakmayacağız. Allah’a yemin olsun ki, eğer öldürüleceğimi, sonra diriltileceğimi, sonra yakılacağımı, sonra savrulacağımı ve bunun bana yetmiş defa yapılacağını bilsem, yine de seni savunurken ölmeden seni bırakmazdım. Kabulü geri çevrilemeyecek büyük bir nimet olan bir tek ölüm söz konusu iken bunu nasıl yapmam?”

Züheyr b. el-Kayn da şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki bin defa öldürülüp diriltilmeyi, sonra yine öldürülmeyi, böylece senin canını ve ailendeki bu gençlerin canlarını korumayı, hayatta kalmaya tercih ederim.”

Ardından arkadaşlarının hepsi birbiri ardınca buna benzer sözler söylediler:

“Allah’a yemin olsun ki seni bırakmayacağız. Aksine canlarımız sana feda olsun. Boyunlarımızla, başlarımızla ve ellerimizle seni koruyacağız. Eğer öldürülürsek, verdiğimiz sözü yerine getirmiş ve üstlendiğimiz görevi tamamlamış oluruz.”

Ebû Mihnef — el-Haris b. Ka‘b ve Ebû el-Kahhâs — Ali b. el-Hüseyin b. Ali rivayet ettiğine göre:

Babamın öldürüldüğü sabahın bir önceki akşamında, halam Zeyneb benim yanımda bulunuyordu; bana bakıyordu. Babam ise arkadaşlarıyla birlikte çadırına çekilmişti. Yanında Ebû Zer el-Gıfârî’nin mevlâsı Huveyy vardı; kılıcını hazırlıyor ve düzeltmekle meşguldü. Bu sırada babam şu beyitleri okudu:

“Ey zaman, dost olarak sana yazıklar olsun!
Günün doğuşunda da, güneşin batışında da.
Nice dost ve nice talip vardır ki cansız bir ceset olacaktır.
Zaman benim yerime başka birini kabul etmez.
İş, yüce kudret sahibine dönecektir
ve her canlı bu yolu yürüyüp gidecektir.”

Bu beyitleri iki veya üç defa tekrar etti. Ben de kastettiği şeyi anlayıp kavradım. Gözyaşları boğazıma düğümlendi, fakat onları bastırdım. Sessiz kaldım ve başımıza bir musibetin geldiğini anladım.

Halama gelince; o da benim duyduğumu duymuştu. Fakat o bir kadındı; zayıflık ve hüzün de kadınların tabiatındandır. Kendine hâkim olamadı. Elbiselerini yırtarak ayağa fırladı. Başı açık bir halde ona doğru gitti ve şöyle dedi:

“Vay kardeşim! Keşke bugün ölüm hayatımı elimden alsaydı. Annem Fatıma öldü, babam Ali öldü, kardeşim Hasan öldü. Ah! Sen, gidenlerin halefi, kalanların sığınağısın.”

Hüseyin ona bakarak şöyle dedi:

“Kız kardeşim, şeytan sabrını elinden almasın.”

O ise şöyle dedi:

“Babam anam sana feda olsun ey Ebu Abdullah! Sen kendini ölüme attın. Allah canımı senin yerine kabul etsin.”

Hüseyin, hüznünü içine çekerek ve gözleri yaşla dolu halde şöyle dedi:

“Eğer keklikler gece bırakılmış olsaydı, uyurlardı.”

Bunun üzerine o feryat ederek şöyle dedi:

“Eyvah! Canın zorla senden alınacak. Bu, kalbime daha çok acı veriyor ve ruhuma daha ağır geliyor.”

Sonra yüzüne vurdu, elbisesine sarılıp onu yırttı ve baygın halde yere düştü. Bunun üzerine Hüseyin kalktı, yüzünü suyla yıkadı ve şöyle dedi:

“Kız kardeşim, Allah’tan kork ve Allah’ın tesellisiyle teselli bul. Bil ki yeryüzündekiler ölecektir, göktekiler de sonsuza kadar kalmayacaktır. Allah’ın zatından başka her şey yok olacaktır. O ki yeri kudretiyle yaratmıştır, mahlûkatı yaratır ve tekrar O’na döndürür; tektir, birdir. Babam benden daha hayırlıydı, annem benden daha hayırlıydı, kardeşim benden daha hayırlıydı. Benim ve her Müslümanın örneği Resulullah’tır.”

Bu ve benzeri sözlerle onu teselli etmeye çalıştı. Sonra da şöyle dedi:

“Kız kardeşim, sana yemin ettiriyorum — yeminime bağlı kal — ben öldürüldüğümde elbiseni yırtma, yüzünü tırmalama, feryat ve ağıt etme.”

Sonra onu getirip benim yanıma oturttu. Kendisi dışarı çıkıp adamlarına çadırlarını birbirine yaklaştırmalarını emretti. Öyle ki çadır kazıkları birbirine yaklaşsın ve onlar çadırların arasında kaldıklarında düşman yalnızca bir taraftan yaklaşabilsin.

Ebû Mihnef — Abdullah b. Âsım el-Fâyişî — ed-Dahhâk b. Abdullah el-Mışrakî rivayet ettiğine göre:

Akşam olunca Hüseyin ve arkadaşları bütün geceyi namaz kılarak, Allah’tan bağışlanma dileyerek, dua ve niyazla geçirdiler. Düşmanın süvarilerinden bir kısmı da bizi gözetlemek için çevremizde dolaşıyordu. Hüseyin şu ayeti okuyordu:

“İnkâr edenler, kendilerine mühlet vermemizin nefisleri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak günahlarını artırsınlar diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır. Allah, müminleri sizin içinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden ayıracaktır.”

Bizi gözetleyen süvarilerden biri Hüseyin’in bu ayeti okuduğunu işitti ve, “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki iyi olan biziz; biz sizden ayrılıp seçildik,” diye bağırdı.

Ben onu tanıdım ve Büreyr b. Hudayr’a, “O adamı tanıyor musun?” diye sordum. O, tanımadığını söyledi. Ben de, “Bu, Ebu Harb es-Sebîî Abdullah b. Şehr’dir. Eğlenceye ve gülmeye düşkündür. Ama aynı zamanda doğru sözlü, cesur ve acımasızdır. Said b. Kays onu zaman zaman işlediği suçlar yüzünden hapse atardı,” dedim.

Bunun üzerine Büreyr b. Hudayr ona seslenerek şöyle dedi:

“Ey büyük günahkâr! Allah seni iyi olanlardan kılsın mı?”

O da bağırarak, “Sen kimsin?” dedi.

Büreyr, “Ben Büreyr b. Hudayr’ım,” dedi.

O da, “Allah’a aitiz. Büreyr, kötü bir sona gidiyor olman beni üzüyor,” dedi.

Büreyr ise şöyle karşılık verdi:

“Ebu Harb, büyük günahların için Allah’a tövbe etmeye hazır mısın? Allah’a yemin olsun ki biz iyiyiz, siz ise kötüsünüz. Ben buna şahidim.”

Ben de ona, “Yazıklar olsun sana! Bilgi sana fayda vermiyor mu?” diye bağırdım.

O ise şöyle karşılık verdi:

“Canım sana feda olsun! Sen, Anz b. Vâil kolundan Yezid b. Uzre el-Anzî’nin içki arkadaşı değil miydin?”

Ben, “Evet, işte o yanımdadır,” dedim.

O da, “Allah her durumda sizin görüşünüzden hoşnutsuzluk göstersin! Siz ahmaksınız,” dedi. Sonra bizden uzaklaştı.

Bizi gözetleyen süvariler arasında, süvarilerin başında bulunan Azre b. Kays el-Ahmesî de vardı.

Ömer b. Sa‘d, sabah namazını cumartesi günü kıldıktan sonra — bunun cuma olduğu da rivayet edilir — Âşûrâ günü yanında bulunan insanlarla birlikte dışarı çıktı.

Hüseyin de sabah namazını adamlarıyla birlikte kıldıktan sonra onları savaş düzenine soktu. Yanında otuz iki süvari ve kırk yaya vardı. Sağ kanada Züheyr b. el-Kayn’ı, sol kanada Habib b. Muzahir’i tayin etti. Sancağı kardeşi Abbas b. Ali’ye verdi. Çadırlarını arkalarına alarak mevzilendiler. Düşmanın arkadan saldırmasından korktuğu için çadırların arkasındaki odun ve kamışların ateşe verilmesini emretti. Hüseyin, arkalarındaki sel yatağına benzeyen alçak yere kamış ve odun yığdırmıştı. Gece boyunca bir süre orayı kazıp hendek gibi yapmışlardı. Sonra bu hendeğin içine odun ve kamışları doldurdular. “Onlar bizimle savaşmak için üzerimize geldiklerinde bunu ateşe vereceğiz; böylece arkadan saldırıya uğramayacağız ve insanlarla tek taraftan savaşacağız” demişlerdi. Bunu yaptılar ve bu, kendilerine bir ölçüde fayda sağladı.

Ebû Mihnef — Fudayl b. Hadîc el-Kindî — Muhammed b. Bişr — Amr el-Hadramî rivayet ettiğine göre:

Ömer b. Sa‘d, o gün adamlarıyla birlikte dışarı çıktığında, Abdullah b. Züheyr b. Süleym el-Ezdî Medine ehlinin birliğinin başındaydı. Abdurrahman b. Ebî Sabre el-Cu‘fî, Esed ve Mezhic birliğinin başındaydı. Kays b. el-Eş‘as b. Kays, Rebîa ve Kinde birliğinin başındaydı. Hurr b. Yezid er-Riyâhî ise Temîm ve Hemedân birliğinin başındaydı. Bu adamların hepsi Hüseyin’in öldürülmesinde hazır bulundu. Ancak Hurr b. Yezid Hüseyin’in tarafına geçti ve onunla birlikte öldürüldü.

Ömer, sağ kanada Amr b. el-Haccac ez-Zübeydî’yi, sol kanada da Şimr b. Zî’l-Cevşen b. Şurahbîl b. el-A‘ver b. Ömer b. Muâviye’yi tayin etti. Süvarilerin başına Azre b. Kays el-Ahmesî’yi, piyadelerin başına da Şebes b. Rib‘î el-Yerbûî’yi getirdi. Sancağı ise mevlâsı Züveyd’e verdi.

Ebû Mihnef — Amr b. Mürre el-Cemelî — Ebû Sâlih el-Hanefî — Abdurrahman b. Abd Rabbih el-Ensârî’nin hizmetkârı rivayet ettiğine göre:

Halk savaşa hazırlanıp Hüseyin’e doğru harekete geçtiğinde ben efendimle beraberdim. Hüseyin bir çadır kurulmasını emretti. Sonra miskin büyük bir tas veya leğende eritilmesini buyurdu. Ardından bu çadıra girdi ve güzel koku süründü. Efendim Abdurrahman b. Abd Rabbih ile Büreyr b. Hudayr el-Hemedânî çadırın kapısında omuz omuza duruyorlardı; ikisi de ondan sonra güzel koku sürünmede öne geçmeye çalışıyordu. Büreyr, Abdurrahman’a takılmaya başladı. Abdurrahman ona, bunun boş sözlerin zamanı olmadığını söyleyip kendisini bırakmasını istedi. Bunun üzerine Büreyr şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki kavmim bilir; ben ne gençliğimde ne de olgunluk çağımda boş sözü sevmedim. Ama Allah’a yemin olsun ki, biraz sonra karşılaşacağımız şeyden dolayı sevinçliyim. Allah’a yemin ederim ki bizimle cennet hurileri arasındaki tek şey, şu adamların üzerimize kılıçlarıyla gelmesi ise, onların hemen üzerimize gelmelerini isterim.”

Hüseyin işini bitirince biz de içeri girdik ve güzel koku süründük. Hüseyin bineğine bindi, Kur’an’ın bir nüshasını istedi ve önüne koydu. Adamları onun önünde şiddetle savaştılar. Halkın, yani Hüseyin’in adamlarının öldürüldüğünü görünce ben sıvışıp onları bıraktım.

Ebû Mihnef — arkadaşlarından biri — Ebû Hâlid el-Kâhilî rivayet ettiğine göre:

Süvariler Hüseyin’e yaklaşmaya başlayınca o ellerini kaldırıp şöyle dedi:

“Allah’ım! Her keder anında güvendiğim sensin. Her sıkıntıda umudum sensin. Kalbin zayıf düştüğü, çarenin tükendiği, dostun yüz çevirdiği, düşmanın sevindiği her olayda dayanağım ve azığım sensin. Bütün bunları sana yönelerek sana şikâyet ettim, senden başkasına değil. Sen de onu benden giderip açtın. Her nimetin sahibi, her iyiliğin maliki ve her arzunun son varışı sensin.”

Ebû Mihnef — Abdullah b. Âsım el-Fâyişî — ed-Dahhâk el-Mışrakî rivayet ettiğine göre:

Onlar üzerimize yürümeye başlayıp, arkadan saldıramasınlar diye yaktığımız odun ve kamışların alevlendiğini görünce, atı tepeden tırnağa zırhlı bir adam at sürerek bize doğru geldi. Bize, çadırlarımızı geçinceye kadar bir şey söylemedi. Sonra çadırlara baktı; fakat yalnızca odunların içindeki alevleri gördü. Bunun üzerine geri dönerken yüksek sesle şöyle bağırdı:

“Ey Hüseyin! Kıyamet gününden önce bu dünyada cehennem ateşine mi koşuyorsun?”

Hüseyin, “Bu kim?” diye sordu. “Şimr b. Zî’l-Cevşen’e benziyor.”

Onlar, “Evet” dediler.

Bunun üzerine Hüseyin ona bağırdı:

“Ey keçi çobanının oğlu! O ateşte yanmaya sen daha layıksın.”

Müslim b. Avsece şöyle dedi:

“Canım sana feda olsun ey Resulullah’ın oğlu! Bırak onu vurayım. Şimdi tam fırsatı var; ok onu ıskalamaz. O bir günahkâr ve büyük zalimlerden biridir.”

Hüseyin ise şöyle dedi:

“Ona ok atmayın. Çünkü savaşı onlara karşı ilk başlatan ben olmak istemiyorum.”

Hüseyin’in oğullarından Ali b. el-Hüseyin’in bindiği Lâhik adında bir atı vardı. Halk ona yaklaşmaya başlayınca kendi bineğini istedi ve ona bindi. Sonra yüksek sesle bağırdı. Sesi öylesine yüksekti ki insanların çoğu onu duydu:

“Ey insanlar! Sözümü dinleyin ve bana karşı acele etmeyin ki size üzerimdeki hakkınızı hatırlatayım ve size niçin size geldiğimi açıklayayım. Eğer mazeretimi kabul eder, sözümü doğrular ve bana insaf ederseniz bu sizin için daha hayırlı olur ve bana karşı bir bahane kalmaz. Eğer mazeretimi kabul etmez ve kendiliğinizden bana insaf göstermezseniz, artık işiniz ve ortaklarınız üzerinde birleşin. Sonra işiniz size kapalı kalmasın. Ardından bana karşı ne yapacaksanız yapın ve beni bekletmeyin. Benim velim, kitabı indiren Allah’tır. O, salih kullarını korur.”

Kız kardeşleri bu sözlerini işitince çığlık atıp ağladılar; kızları da ağlayıp feryat ettiler. Bunun üzerine kardeşi Abbas b. Ali’yi ve oğlu Ali’yi onlara gönderdi ve şöyle dedi:

“Onları susturun. Canıma yemin olsun ki bundan sonra ağlamaları çok olacaktır.”

İkisi gidip onları susturunca Hüseyin şöyle dedi:

“İbn Abbas helak olmasın.”

Kadınların ağlaması duyulunca bunu söylemişti; çünkü İbn Abbas ona kadınları yanında götürmemesini söylemişti.

Kadınlar susunca Hüseyin Allah’a hamd edip O’nu yüceltti, Allah’ın hak ettiği şeyleri anlattı, Muhammed’e, meleklerine ve peygamberlere salât etti. Allah’ın bildiği daha birçok söz söyledi; bunları burada saymak uzun sürer. Allah’a yemin olsun ki ondan önce de ondan sonra da sözünde ondan daha fasih bir hatip duymadım. Şöyle dedi:

“Soyumu araştırın ve kim olduğuma bakın. Sonra kendinize dönüp kendinizi hesaba çekin. Beni öldürmeniz ve dokunulmazlığımı çiğnemeniz size yakışır mı? Ben sizin peygamberinizin kızının oğlu değil miyim? Ben onun vasisinin ve amcasının oğlunun oğlu değil miyim? Allah’a ilk iman eden ve Resulü’nün Rabbinden getirdiğini ilk tasdik eden kişi o değil miydi? Şehitlerin efendisi Hamza benim amcam değil miydi? Cennette iki kanatla uçan Ca‘fer benim amcam değil miydi? Benim ve kardeşimin cennet ehli gençlerin efendileri olduğumu Resulullah’ın sizin aranızda dolaşan sözüyle işitmediniz mi? Eğer size söylediklerime inanıyorsanız — ki bu gerçektir; Allah’a yemin ederim ki Allah’ın yalancılardan hoşlanmadığını ve yalanın sahibini gazaplandırdığını bildiğimden beri hiç yalan söylemedim… Eğer beni yalanlıyorsanız, aranızda sorsanız size bunu haber verecek kimseler vardır. Cabir b. Abdullah el-Ensârî’ye, Ebû Saîd el-Hudrî’ye, Sehl b. Sa‘d es-Sâidî’ye, Zeyd b. Erkam’a ve Enes b. Malik’e sorun; bunları Resulullah’tan benim ve kardeşim hakkında işitmişlerdir. Bu, kanımı dökmenize engel olmak için yeterli değil midir?”

Bunun üzerine Şimr b. Zî’l-Cevşen araya girip şöyle dedi:

“Ben Allah’a dinin kıyısında, gevşek bir biçimde kulluk eden biri olayım eğer ne dediğini anlıyorsam.”

Habib b. Muzahir ona şöyle dedi:

“Ben senin Allah’a yetmiş ayrı kenarda böyle kulluk ettiğini sanıyorum. Senin doğru söylediğine şahidim; ne dediğini gerçekten anlamıyorsun. Çünkü Allah kalbini mühürlemiştir.”

Hüseyin onlara şöyle dedi:

“Eğer bunda şüphedeyseniz, benim peygamberinizin kızının oğlu olduğumdan da mı şüphedesiniz? Allah’a yemin olsun ki doğudan batıya, sizin aranızda da diğer milletler arasında da benden başka peygamber kızı oğlu yoktur. Söyleyin, benim öldürdüğüm bir ölünüz için mi benden kısas istiyorsunuz? Yoksa sizin malınızdan zorla aldığım bir şey için mi? Yahut size vurduğum bir yara için mi?”

Buna hiçbir cevap vermediler.

Bunun üzerine onlara şöyle seslendi:

“Ey Şebes b. Rib‘î, ey Haccâr b. Ebcer, ey Kays b. el-Eş‘as, ey Yezid b. el-Hâris! Siz bana ‘Meyveler olgunlaştı, cennâb yeşerdi, sular taştı; sen kendin için toplanmış bir orduya geleceksin, gel’ diye yazmadınız mı?”

Onlar, “Hayır, yazmadık” dediler.

Hüseyin de şöyle dedi:

“Sübhanallah! Allah’a yemin olsun ki yazdınız. Ey insanlar! Madem beni istemiyorsunuz, o halde beni bırakın da yeryüzünde güvenli olacağım bir yere gideyim.”

Kays b. el-Eş‘as ona şöyle dedi:

“Akrabalarının hükmüne boyun eğsen ya! Onlar sana ancak istediğin gibi davranırlar; onlardan sana hoşuna gitmeyecek hiçbir şey gelmez.”

Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi:

“Sen kardeşinin kardeşisin. Benden Haşimoğullarının, Müslim b. Akil’in kanından daha fazlası için senden intikam almasını mı istiyorsun? Hayır, Allah’a yemin olsun ki ben onlara zillete düşmüş birinin el uzatışı gibi el vermem, köle gibi de kaçmam. Ey Allah’ın kulları! Ben, sizin beni taşlamanızdan Rabbime ve Rabbinize sığınırım. Ben, hesap gününe inanmayan her kibirli kimseden Rabbime ve Rabbinize sığınırım.”

Sonra bineğini çöktürdü ve Ukbe b. Sim‘an’a yularını bağlamasını emretti. Kûfeliler de ona doğru ilerlemeye başladılar.

Ebû Mihnef — Ali b. Hanzala b. Es‘ad eş-Şâmî — kabilesinden, Hüseyin’in öldürüldüğü sırada buna şahit olmuş, adı Kesîr b. Abdullah eş-Şa‘bî olan bir adam rivayet ettiğine göre:

Biz Hüseyin’e doğru ilerleyince Züheyr b. el-Kayn atı üzerinde, gösterişli kuyruklu, silahlı halde bize doğru çıktı ve şöyle dedi:

“Ey Kûfe halkı! İşte size Allah’ın azabına dair bir uyarı. Kılıç bizimle sizin aranıza girmediği sürece biz hâlâ aynı dinin ve aynı inancın kardeşleriyiz. Bu sebeple size öğüt verme hakkımız vardır. Allah’a yemin olsun ki Muhammed’in soyuna, ailesine ve onları destekleyip kadınlarını koruyanlara kılıç çeken bir topluluğa Muhammed’in şefaati erişmez. Biz sizi onlara yardım etmeye ve zalim Ubeydullah b. Ziyad’ı terk etmeye çağırıyoruz. Siz Yezid ve Ubeydullah’ın yönetiminden kötülükten başka bir şey görmeyeceksiniz. Onlar gözlerinizi kızgın demirle oyacak, ellerinizi ve ayaklarınızı kesecek, sizi parça parça edecek, hurma kütüklerine asacak, Hucur b. Adî ve arkadaşları, Hânî b. Urve ve onların benzerleri gibi aranızdaki seçkinleri ve Kur’an okuyucularını öldürecekler.”

Bunun üzerine ona lanet ettiler, Ubeydullah b. Ziyad’ı ise övüp ona dua ettiler. Sonra Züheyr’e şöyle bağırdılar:

“Allah’a yemin olsun ki ya senin efendini ve yanındakileri öldüreceğiz yahut onları sağ salim vali Ubeydullah b. Ziyad’a göndereceğiz.”

Züheyr de onlara şöyle dedi:

“Ey Allah’ın kulları! Fatıma’nın soyuna sevgi göstermek ve yardım etmek, İbn Sümeyye’den daha çok haklarıdır. Eğer onlara yardım etmeyecekseniz, bari Allah için onları öldürmeyin. Bu adamı kuzeni Yezid b. Muâviye’ye gitmek üzere bırakın. Canıma yemin olsun ki Yezid, Hüseyin’i öldürmeden de sizin ona itaatinizle yetinecektir.”

Bunun üzerine Şimr b. Zî’l-Cevşen bir ok atarak bağırdı:

“Sus! Allah seni ölümle sustursun. Uzun konuşmanla bizi bıktırdın.”

Züheyr ona şu karşılığı verdi:

“Ey iki taraftan işeyen kadının oğlu! Ben sana hitap etmiyorum. Sen ancak bir hayvansın. Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın kitabından iki ayeti bile anlayabildiğinden şüphe ediyorum. Ben sana kıyamet günündeki rezilliği ve korkunç azabı müjdeliyorum.”

Şimr, “Allah yakında seni de efendini de öldürecektir,” dedi.

Züheyr ise şöyle cevap verdi:

“Beni ölümle mi korkutuyorsun? Allah’a yemin olsun ki, sizinle ebedî yaşamaktan ölüm benim için daha hayırlıdır.”

Sonra halka doğru ilerleyip yüksek sesle şöyle dedi:

“Ey Allah’ın kulları! Bu kaba şeytanın ve onun benzerlerinin sizi dininizden saptırmasına izin vermeyin. Allah’a yemin olsun ki Muhammed’in soyunu, ailesini ve onlara yardım eden, kadınlarını koruyan kimseleri öldüren bir topluluğa Muhammed’in şefaati ulaşmaz.”

Bu sırada biri ona şöyle seslendi:

“Ebu Abdullah şöyle diyor: ‘Geri dön. Canıma yemin olsun ki Firavun ailesinden olan mümin kendi kavmine öğüt verip güzel konuşmuştu; sen de bu insanlara öğüt verdin ve konuştun. Eğer öğütte ve bilgide bir fayda varsa, sen bunu yaptın.’”

Ebû Mihnef — Ebû Cenâb el-Kelbî — Adî b. Harmale rivayet ettiğine göre:

Ömer b. Sa‘d ilerlemeye başlayınca Hurr b. Yezid ona şöyle dedi:

“Allah seni ıslah etsin. Bu adamla gerçekten savaşacak mısın?”

O da şöyle dedi:

“Evet, Allah’a yemin olsun ki bu öyle bir savaştır ki en hafifi başların düşmesi ve kolların uçmasıdır.”

Hurr, “Onun size sunduğu üç tekliften biri size yetmiyor mu?” dedi.

Ömer b. Sa‘d ise, “İş benim elimde olsaydı kabul ederdim. Ama senin valin bunu reddetti,” dedi.

Bunun üzerine Hurr halktan uzaklaşıp bir kenara çekildi. Yanında kabilesinden Kurre b. Kays adında bir adam vardı. Hurr ona şöyle dedi:

“Ey Kurre, bugün atını suladın mı?”

O da, “Hayır,” dedi.

Hurr, “Onu sulamak istemez misin?” dedi.

Kurre sonradan şöyle anlatmıştır:

Ben, Hurr’ün savaş alanını terk etmek istediğini, orada bulunmak istemediğini düşündüm; fakat bunu yaparken benim görmemi istemedi. Çünkü belki onu bundan dolayı ayıplayacağımı düşündü. Bunun üzerine ben de, “Onu sulamadım, şimdi gidip sulayacağım,” dedim ve onun yanından ayrıldım. Allah’a yemin olsun ki eğer bana ne yapmayı düşündüğünü söylemiş olsaydı, ben de onunla birlikte Hüseyin’in yanına giderdim.

Hurr yavaş yavaş Hüseyin’e yaklaşmaya başladı. Kabilesinden Muhacir b. Evs ona şöyle dedi:

“Ne yapmak istiyorsun ey İbn Yezid? Saldırmak mı istiyorsun?”

Hurr sustu; ama şiddetli bir titreme tuttu. Bunun üzerine Muhacir şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki ey İbn Yezid, hâlin şüphe veriyor. Vallahi seni bugüne kadar hiç böyle görmedim. Eğer bana Kûfelilerin en yiğidinin kim olduğu sorulsaydı seni atlamazdım. Ama şimdi sende ne görüyorum böyle?”

Hurr şöyle cevap verdi:

“Allah’a yemin olsun ki nefsimi cennet ile cehennem arasında tercih etmeye bırakıyorum. Allah’a yemin olsun ki parça parça edilsem ve yakılsam bile cennetten başka bir şeyi seçmem.”

Sonra atını kamçıladı ve Hüseyin’in yanına geçti. Şöyle dedi:

“Canım sana feda olsun ey Resulullah’ın oğlu! Ben, dönmeni engelleyen ve seni yolda tutup bu yere indiren kişiyim. Allah’a yemin olsun ki bu insanların senin onlara sunduğun şeyleri reddedeceklerini ve seni bu noktaya kadar getireceklerini sanmıyordum. Ben kendi kendime şöyle demiştim: Bu insanların bazı emirlerine uyarsam bir şey olmaz; nasıl olsa Hüseyin’in onlara sunduğu teklifleri sonunda kabul edeceklerdir. Allah’a yemin olsun ki senden bunu kabul etmeyeceklerini bilseydim, sana karşı onlarla birlikte hareket etmezdim. Ben, yaptıklarımdan ötürü Rabbime tövbe ederek ve senin önünde ölmek üzere canımı sana teselli olarak sunarak sana geldim. Tövbe olarak bunu benden kabul eder misin?”

Hüseyin şöyle dedi:

“Evet. Allah tövbeyi kabul eder ve seni bağışlar. Adın nedir?”

O, “Ben Hurr b. Yezid’im,” dedi.

Hüseyin de şöyle dedi:

“Annenin sana verdiği isim gibi sen gerçekten hürsün. Dünya ve ahirette hürsün, Allah dilerse. Şimdi in aşağı.”

Fakat Hurr şöyle dedi:

“Ben senin için atlı olarak, yaya olmaktan daha faydalıyım. Bir müddet at üstünde savaşayım. Sonunda zaten yere ineceğim.”

Hüseyin de şöyle dedi:

“Sana uygun geleni yap. Allah sana rahmet etsin.”

Ön safa geçip şöyle seslendi:

“Ey insanlar! Hüseyin’in size sunduğu üç tekliften birini kabul etmeyecek misiniz ki Allah sizi onunla savaşmaktan ve onunla çarpışmaktan kurtarsın?”

Onlar da şöyle cevap verdiler:

“Buradaki kumandan Ömer b. Sa‘d’dır. Onunla konuş.”

Bunun üzerine Hurr, daha önce onlara söylediği sözlerin aynısını ona da söyledi. Ömer şöyle dedi:

“Ben de bunu istiyorum. Eğer buna bir yol bulabilseydim, yapardım.”

Sonra Hurr şöyle dedi:

“Ey Kûfe halkı! Anneleriniz evlatsız kalsın, gözleriniz yaşla dolsun! Siz onu çağırdınız. Sonra o size gelince onu teslim ettiniz. Onun uğrunda canlarınızla savaşacağınızı iddia ettiniz, sonra da onu öldürmek için ona saldırmaya başladınız. Hayatını elinden aldınız, boğazını sıktınız, onu her taraftan kuşattınız ki Allah’ın geniş yeryüzüne dönemesin; kendisinin ve ailesinin güven içinde olabileceği bir yere gidemesin. O şimdi sizin elinizde, artık kendisine bir fayda sağlayamayan, kendini bir zarardan koruyamayan bir esir gibidir. Siz onu, kadınlarını, çocuklarını ve arkadaşlarını akıp giden Fırat suyundan mahrum bıraktınız; o sudan Yahudiler, Mecusiler, Hristiyanlar içiyor, Sevâd’ın domuzları ve köpekleri bile o suda yuvarlanıyor. Şimdi onlar susuzluktan ölmek üzereler. Muhammed’in soyuna ne kötü davrandınız! Eğer bugün ve bu saatte giriştiğiniz işten vazgeçip tövbe etmezseniz, Allah da size Susuzluk Günü’nde su içirmesin.”

Bunun üzerine piyadelerden bazıları ona ok atarak saldırdılar. O da gidip Hüseyin’in önünde durdu.

Ebû Mihnef — es-Sa‘kab b. Züheyr ve Süleyman b. Ebî Râşid — Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre:

Ömer b. Sa‘d onlara doğru ilerledi. Sonra şöyle bağırdı:

“Züveyd, sancağını öne getir.”

O da sancağı öne getirdi. Ömer yayına bir ok koydu ve attı. Sonra şöyle dedi:

“Şahit olun ki ilk atan benim.”

Ebû Mihnef — Ebû Cenâb el-Kelbî rivayet ettiğine göre:

Adamlarımızdan biri vardı; adı Kelb kabilesinin Uleym kolundan Abdullah b. Umeyr idi. Kûfe’ye yerleşmiş, Hemdân’dan el-Ca‘d kolunun kuyusunun yanında bir ev edinmişti. Yanında, Temîm’in Kasıt kolundan Nemîr boyundan olan ve Ümmü Vehb bt. Abd diye anılan eşi vardı.

Hüseyin’e karşı gönderilmek üzere insanların en-Nuhayle’de toplandığını görünce bunun ne olduğunu sordu. Kendisine:

“Bunlar, Resulullah’ın kızı Fâtıma’nın oğlu Hüseyin’e karşı gönderiliyorlar,” denildi.

Bunun üzerine şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki ben müşriklere karşı cihad etmeyi arzuluyordum. Şimdi şu insanların, peygamberlerinin kızının oğluna saldırmalarına karşı cihad etmenin, Allah katında müşriklere karşı cihaddan daha az sevaplı olmayacağını umuyorum.”

Sonra eşinin yanına gidip duyduklarını anlattı ve ne yapmayı düşündüğünü söyledi. Eşi de şöyle dedi:

“Doğru düşünmüşsün. Allah işini en doğru şekilde sonuçlandırsın. Bunu yap ama beni de yanında götür.”

Bunun üzerine geceleyin onunla birlikte çıktı, Hüseyin’in yanına geldi ve onunla kaldı.

Ömer b. Sa‘d gelip oku atınca iki taraf birbirine ok atmaya başladı. Oklaşma sırasında Ziyad b. Ebî Süfyan’ın mevlâsı Yesâr ile Ubeydullah b. Ziyad’ın mevlâsı Sâlim öne çıkıp şöyle bağırdılar:

“İçinizden hanginiz bizimle dövüşmek için öne çıkacak?”

Habib b. Muzahir ile Büreyr ayağa kalktılar. Fakat Hüseyin onlara:

“Oturun,” dedi.

Bunun üzerine Abdullah b. Umeyr el-Kelbî ayağa kalktı ve şöyle dedi:

“Ey Ebû Abdullah, Allah sana rahmet etsin, izin ver de bunlara karşı çıkayım.”

Hüseyin, iri yapılı, esmer, güçlü kollu, geniş omuzlu bir adam olduğunu görünce şöyle dedi:

“Bunun bunlara karşı yeterince öldürücü olacağını sanıyorum. İstersen çık.”

O da onlarla dövüşmek üzere öne çıktı. Onlar ona kim olduğunu sordular; Abdullah b. Umeyr el-Kelbî nesebini söyledi. Bunun üzerine onlar şöyle dediler:

“Seni tanımıyoruz. Züheyr b. el-Kayn, Habib b. Muzahir veya Büreyr b. Hudayr çıksın.”

Yesâr, Sâlim’in önünde hazırlandı. Abdullah b. Umeyr el-Kelbî ise şöyle karşılık verdi:

“Zina çocuğu! Sen halktan biriyle teke tek dövüşmek istedin; işte halktan biri karşına çıktı. Üstelik senden daha hayırlı biridir.”

Bunun üzerine Abdullah b. Umeyr, kılıcıyla Yesâr’a vurdu ve onu susturdu. Kılıcıyla ona vurmakla meşgulken Sâlim saldırdı. Etraftakiler:

“Öteki köle sana doğru geliyor!” diye bağırdılar.

Fakat Abdullah b. Umeyr bunu fark etmedi; Sâlim tam üstüne gelince, onun darbesini sol eliyle savdı ama elinin parmakları kesildi. Sonra Sâlim’e dönüp ona vurdu ve onu da öldürdü.

İkisini de öldürdükten sonra öne çıkıp şu dizeleri söyledi:

Beni tanımıyorsanız, ben Kelb boyundan bir adamım.
Uleym içindeki yerim bana yeter, bana yeter.
Ben kuvvetli ve pazulu bir adamım.
Felaket karşısında zayıf düşen biri değilim.
Sana söz veriyorum ey Ümmü Vehb,
Onların arasına saplayarak ve vurarak dalacağım,
Rabbine iman eden bir kul gibi.

Ümmü Vehb bir çadır direğini kaptı ve kocasına doğru ilerleyip şöyle dedi:

“Anam babam sana feda olsun! Muhammed’in hayırlı soyunu korumak için savaş.”

Abdullah onu kadınların yanına geri göndermeye başladı. Kadın elbiselerine yapışıp şöyle dedi:

“Seninle birlikte ölmedikçe senden ayrılmam.”

Bunun üzerine Hüseyin ona seslenip şöyle dedi:

“Allah sizi, iyi bir aile olarak, hayırla mükâfatlandırsın. Allah sana rahmet etsin. Kadınların yanına dön ve onlarla otur. Kadınlara savaşmak düşmez.”

O da kadınların yanına geri döndü.

Amr b. el-Haccâc, sağ kanatta bulunuyordu; Hüseyin’in sağ kanadına saldırdı. Hüseyin’in adamlarına yaklaşınca, Hüseyin’in adamları diz çöktüler ve mızraklarını onlara doğrulttular. Atları mızrakların üzerine yürümeye yanaşmadı; geri dönmek için kıvrıldılar. Bunun üzerine Hüseyin’in adamları onlara ok atmaya başladılar; bazılarını öldürdüler, bazılarını da yaraladılar.

Ebû Mihnef — Hüseyin Ebû Ca‘fer rivayet ettiğine göre:

Temîm’den Abdullah b. Havze adında biri geldi ve Hüseyin’in karşısında durdu. Şöyle seslendi:

“Ey Hüseyin, ey Hüseyin!”

Hüseyin de:

“Ne istiyorsun?” dedi.

Abdullah b. Havze şöyle dedi:

“Cehennem ateşini mi umuyorsun?”

Hüseyin şöyle dedi:

“Hayır. Ben merhametli bir Rabbe ve sözü dinlenen bir şefaatçiye gidiyorum.”

Sonra yanındakilere:

“Bu kim?” diye sordu.

“İbn Havze,” dediler.

Bunun üzerine Hüseyin şöyle dua etti:

“Allah’ım, onu ateşe sür.”

Tam o sırada atı yürüyüşünde onu düşürdü. Ayağı üzengide kaldı, başı yere çarptı. At ürküp kaçtı ve onu sürükledi; başı her taş ve toprak parçasına çarptı, sonunda öldü.

Ebû Mihnef — Süveyd b. Hayye rivayet ettiğine göre:

Abdullah b. Havze’nin atı düştüğünde sol ayağı üzengide kaldı, sağ ayağı ise havaya kalktı. Atı onu sürükleyerek götürdü; başı her taşa ve ağaç gövdesine çarpa çarpa öldü.

Ebû Mihnef — Alâ b. es-Sâib — Abdülcebbâr b. Vâil el-Hadramî — kardeşi Mesrûk b. Vâil rivayet ettiğine göre:

Ben Hüseyin’e karşı gelen ilk süvariler arasındaydım. Kendi kendime şöyle demiştim:

“Bunların ilki ben olacağım; belki Hüseyin’in başına vururum da bununla Ubeydullah b. Ziyad katında mevki kazanırım.”

Hüseyin’e yaklaşırken halktan İbn Havze öne çıktı. Şöyle bağırdı:

“İçinizde Hüseyin var mı?”

Hüseyin sustu. Adam tekrar bağırdı, yine sustu. Üçüncü kez bağırınca Hüseyin şöyle dedi:

“Evet, işte Hüseyin burada. Ne istiyorsun?”

İbn Havze şöyle dedi:

“Ey Hüseyin, cehennem ateşini mi umuyorsun?”

Hüseyin şöyle cevap verdi:

“Yalan söylüyorsun. Ben bağışlayıcı bir Rabbe ve sözü dinlenen bir şefaatçiye gidiyorum. Sen kimsin?”

Adam:

“İbn Havze,” dedi.

Bunun üzerine Hüseyin, koltuk altlarının beyazlığı elbisesinin üstünden görünecek kadar ellerini kaldırıp şöyle dua etti:

“Allah’ım, onu ateşe sür.”

İbn Havze öfkelendi ve atını Hüseyin’e doğru sürdü. İkisi arasında bir dere yatağı vardı; bir ayağı üzengide takılı kaldı, at onu sürükleye sürükleye götürdü; atından düştü. Ayağı, bacağı ve uyluğu kopup gitti, öbür tarafı ise üzengide asılı kaldı.

Mesrûk dedi ki:

Süvariler onu öylece bıraktılar.

Abdülcebbâr dedi ki:

Mesrûk’a bunu sordum, bana şöyle dedi:

“Peygamber ailesinden gördüğüm şeyler, bir daha onlarla savaşmaktan beni alıkoymaya yeter.”

Bundan sonra savaş iyice kızıştı.

Ebû Mihnef — Yusuf b. Yezid — Afîf b. Züheyr b. Ebî’l-Ahnes, Hüseyin’in öldürülmesine şahit olmuş biri, rivayet ettiğine göre:

Âmire b. Rebîa’dan Yezid b. Ma‘kıl adında biri, Abdülkays’tan Benî Selîme’nin müttefiklerinden biri olarak öne çıktı ve şöyle dedi:

“Ey Büreyr b. Hudayr! Allah’ın sana nasıl davrandığını düşünüyorsun?”

Büreyr şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki Allah bana iyi davrandı, sana ise kötü davrandı.”

Bunun üzerine Yezid şöyle dedi:

“Yalan söylüyorsun. Bundan önce de hep yalancıydın. Ben seninle Benî Levzîn arasında gidip geldiğimiz günleri hatırlamıyor muyum? O zaman sen, Osman b. Affan’ın dünyaya düşkün biri olduğunu, Muâviye b. Ebî Süfyan’ın sapmış ve saptıran biri olduğunu, doğru yolun ve hakikatin önderinin de Ali b. Ebî Talib olduğunu söylüyordun.”

Büreyr de şöyle dedi:

“Ben buna inandığıma ve bunun görüşüm olduğuna şahidim.”

Yezid b. Ma‘kıl da şöyle dedi:

“Ben de senin sapıklardan biri olduğuna şahidim.”

Bunun üzerine Büreyr şöyle dedi:

“Gel, lanetleşelim. Allah’a yalvaralım; yalancıya lanet etsin ve doğru olan, batıl olanı öldürsün. Sonra da teke tek dövüşe çık.”

İkisi de öne çıkıp ellerini Allah’a kaldırdılar; yalancıya lanet etmesini ve doğru olanın yanlış olanı öldürmesini dilediler. Sonra ikisi birbirlerine saldırdılar. Birbirlerine vurdular. Yezid b. Ma‘kıl, Büreyr b. Hudayr’a hafif bir darbe vurdu; ona bir zarar vermedi. Fakat Büreyr b. Hudayr, Yezid b. Ma‘kıl’a miğferini yaran ve beynine kadar işleyen bir darbe indirdi. Adam sanki dağdan atılmış gibi yüzüstü yere kapandı ve İbn Hudayr’ın kılıcı onun başına saplandı. Ben bakarken Büreyr, kılıcı Yezid’in başından çekmeye çalışıyordu ki, Radî b. Münkız el-Abdî ona saldırıp boğuşmaya başladı. Bir süre güreştiler. Sonunda Büreyr onun göğsüne oturdu. Bunun üzerine Radî şöyle bağırdı:

“Nerede savaşacak ve savunacak adamlar?”

O sırada Ka‘b b. Câbir b. Amr el-Ezdî ona saldırmak üzere geldi. Ben ona şöyle dedim:

“Bu adam Büreyr b. Hudayr’dır; Kur’an okuyucusudur. Mescitte bize çokça Kur’an okurdu.”

Fakat Ka‘b mızrağıyla saldırıp ona sırtından vurdu. Büreyr mızrağın değdiğini hissedince onu tuttu ve yüzünü ısırarak burnunun ucunu kopardı. Sonra Ka‘b b. Câbir onu mızraklamaya devam etti ve onu üzerinden attı. Radî’nin mızrağının ucu Büreyr’in sırtında gizlenmişti. Ardından Ka‘b ona kılıcıyla vurdu ve onu öldürdü.

Afîf şöyle dedi:

Sanki şimdi görüyor gibiyim; yüzüstü yatmış olan Radî b. Münkız el-Abdî ayağa kalktı, elbiselerinin tozunu silkerek Ka‘b b. Câbir el-Ezdî’ye şöyle dedi:

“Ey Ezd’in kardeşi, sana teşekkür ederim; bunu hiç unutmayacağım.”

Yusuf b. Yezid dedi ki:

Afîf’e bunu görüp görmediğini sordum. O da:

“Gözlerimle gördüm, kulaklarımla işittim,” dedi ve şunu ekledi:

Ka‘b b. Câbir döndüğünde karısı yahut kız kardeşi en-Nevvâr bt. Câbir ona şöyle dedi:

“Sen Fâtıma’nın oğluna karşı yardım ettin ve Kur’an okuyanların efendisini öldürdün. Büyük bir utanç getirdin. Allah’a yemin olsun ki seninle bir daha asla konuşmayacağım.”

Bunun üzerine Ka‘b b. Câbir şu dizeleri söyledi:

Sor da benim hakkımda sana haber verilsin — sen beni kınasan da —
Hüseyin’e karşı savaş günü, mızraklar doğrulmuşken.
Hoşlanmadığın şeyin son sınırına kadar gitmedim mi?
Korku gününde yaptığım şey bana yaraşmadı mı?
Yanımda Yezân yapısı bir mızrak vardı; ek yerleri gevşememişti.
Bir de bilenmiş, iki yanı keskin beyaz bir kılıç vardı.
Onu, dini benim dinim olmayan bir topluluk içinde seçip vurdum. Çünkü ben İbn Harb’den razıyım.
Gözlerim onun gibisini kendi çağında görmedi,
Ben gençliğimden beri onlardan önce de halk arasında benzerini görmedim.
Savaşta kılıç vuruşunda onlardan daha şiddetli kimse yoktu.
Namusunu koruyan herkes savaşa gelir.
Onlar korumasız halde sabrettiler, sapladılar ve vurdular.
Eğer bu bir fayda verecek olsaydı, onlar da saldırırlardı.
Ubeydullah’a söyle, eğer onunla karşılaşırsan,
Ben halifeye itaat eden ve dikkatle boyun eğen biriyim.
Ben Büreyr’i öldürdüm.
Ben Ebu Münkız’a “Yardım edecek kim var?” diye bağırdığında yardım ettim.

Ebû Mihnef — Abdurrahman b. Cündeb rivayet ettiğine göre:

Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in valiliği zamanında Ka‘b b. Câbir’in şöyle dediğini işittim:

“Ey Rabbim! Biz vefalı olduk. Ey Rabbim! Bizi hainler gibi muameleye tabi tutma.”

Babam ona şöyle dedi:

“Doğru, Allah sözünde doğrudur ve cömerttir; fakat sen kendin için kötülük kazandın.”

O ise şöyle karşılık verdi:

“Hayır, ben kendim için kötülük kazanmadım; aksine iyilik kazandım.”

Daha sonra Radî b. Münkız el-Abdî’nin Ka‘b b. Câbir’in bu sözlerine cevap olarak şu dizeleri söylediği nakledilmiştir:

Rabbim dileseydi onların savaşında bulunmazdım,
İbn Câbir de bana bir iyilik yapmış olmazdı.
O gün bir utanç ve rezillik günüydü,
Bu halktan sonra gelen oğullar bundan dolayı onları ayıplayacaktır.
Keşke onun ölümünden önce ben ölmüş olsaydım
Ve Hüseyin savaşında mezarda bulunsaydım.

Amr b. Karaza el-Ensârî, Hüseyin’i savunmak için öne çıktı ve şu dizeleri okuyordu:

Ensar topluluğu bilsin ki
Ben şerefin özünü savunacağım,
Kırık olmayan bir okun vuruşuyla, canını cennet için satan bir yiğit gibi.
Hüseyin’i korumak için canımı ve ailemi feda ediyorum.

Ebû Mihnef — Sâbit b. Hubeyre rivayet ettiğine göre:

Amr b. Karaza b. Ka‘b öldürüldü. O, Hüseyin’in yanında bulunuyordu; kardeşi Ali ise Ömer b. Sa‘d’ın yanındaydı. Ali b. Karaza şöyle bağırdı:

“Ey Hüseyin, ey yalancının oğlu yalancı! Kardeşimi saptırdın ve onu öldürülmeye sürükledin.”

Hüseyin de şöyle dedi:

“Allah senin kardeşini saptırmadı. Aksine kardeşini doğru yola eriştirdi, seni ise saptırdı.”

Bunun üzerine Ali b. Karaza şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki seni öldürmezsem yahut sana ulaşmadan ölmezsem, Allah beni öldürsün.”

Sonra Hüseyin’e saldırdı. Fakat Nâfi‘ b. Hilâl el-Murâdî onu karşılayıp mızrakladı ve yere serdi. Ali b. Karaza’yı arkadaşları kurtardılar. Daha sonra tedavi edildi ve iyileşti.

Ebû Mihnef — en-Nadr b. Sâlih Ebû Züheyr el-Absî rivayet ettiğine göre:

Hurr b. Yezid, Hüseyin’in tarafına geçince, Temîm’den Benî Şakîra kolundan, Hâris b. Temîm oğullarından Yezid b. Süfyân adında biri şöyle bağırdı:

“Allah’a yemin olsun ki Hurr b. Yezid’i görseydim, mızrağımla peşine düşer ve onu vururdum.”

Bu sırada insanlar birbirlerine saldırıyor ve savaşıyordu. Hurr da insanlara saldırarak Antere’nin sözlerini okuyordu:

Atımı boynu ve göğsüyle onların üstüne sürüp durdum,
Sonunda kanla kaplanıncaya kadar.

Atının kulakları ile burnuna vurulmuştu; hayvandan kan akıyordu. Ubeydullah’ın polis kuvvetlerinin başında Hüseyin b. Temîm bulunuyordu; onu Hüseyin’e karşı Ubeydullah göndermişti. O, Ömer b. Sa‘d’ın yanındaydı ve Ömer onu zırhlı polislerin başına getirmişti. Bunun üzerine Hüseyin, Yezid b. Süfyân’a şöyle dedi:

“İşte istediğin adam, el-Hurr b. Yezid budur.”

Yezid bunu kabul etti ve ona doğru çıkıp şöyle dedi:

“Ey Hurr b. Yezid, teke tek dövüşe hazır mısın?”

Hurr da şöyle dedi:

“İstersen evet.”

Bunun üzerine ona doğru ilerledi.

Ben, yani râvi en-Nadr, Hüseyin b. Temîm’in şöyle dediğini işittim:

“Allah’a yemin olsun ki Yezid dövüşmek için çıktığında, sanki canı Hurr’un elindeydi. Ona karşı çıkar çıkmaz Hurr onu öldürdü.”

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Ebû Mihnef – Yahyâ b. Hânî b. Urve rivayet ettiğine göre:

Nâfi‘ b. Hilâl o gün savaşırken şöyle diyordu:

“Ben el-Cemelî’yim. Ali’nin dini üzerindeyim.”

Buna karşı Muzâhim b. Hureys adında biri çıkıp şöyle bağırdı:

“Ben Osman’ın dini üzerindeyim.”

Nâfi‘ de şöyle dedi:

“Hayır, sen şeytanın dini üzerindesin.”

Sonra ona saldırıp öldürdü.

Amr b. el-Haccâc adamlarına şöyle bağırdı:

“Ey ahmaklar! Kiminle savaştığınızın farkında değil misiniz? Bunlar, bu şehrin ölüm arayan süvarileridir. Hiçbiriniz onlara teke tek dövüş için çıkmasın. Bunlar zaten azdır; vakitleri de sayılıdır. Allah’a yemin olsun ki, onlara yalnızca taş atsaydınız bile onları öldürürdünüz.”

Ömer b. Sa‘d ona şöyle dedi:

“Doğru söyledin, isabetli bir görüşe vardın.”

Sonra kumandanlara haber gönderip, adamlarından hiçbirinin onların adamlarından biriyle teke tek dövüşmemesini emretti.

Ebû Mihnef – el-Hüseyin b. Ukbe el-Murâdî – Zübeyd kabilesinden bir adamdan rivayet ettiğine göre:

Bu adam, Amr b. el-Haccâc’ı, Hüseyin’in adamlarına yaklaşırken şöyle derken işitmiş:

“Ey Kûfe halkı! İtaatiniz ve birliğiniz üzere sebat edin. Hak dinden çıkan ve imama karşı gelenlerle savaşma hususunda şüpheye düşmeyin.”

Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi:

“Ey Amr b. el-Haccâc! Halkı bana karşı mı kışkırtıyorsun? Hak dinden çıkan biz miyiz, yoksa onda sebat eden siz misiniz? Allah’a yemin olsun ki, canlarımız alındığında ve siz de yaptıklarınızla öldüğünüzde, hangimizin hak dinden çıktığını ve hangimizin cehennem ateşine daha layık olduğunu anlayacaksınız.”

Amr b. el-Haccâc, Ömer b. Sa‘d’ın sağ kanadıyla birlikte Fırat tarafından Hüseyin’e saldırdı. Bir süre çok şiddetli şekilde çarpıştılar. Müslim b. Avsece el-Esedî yere serildi. Sonra Amr ve adamları geri çekildi; toz bulutu dağıldı. Orada Müslim vardı; yere uzanmış, ölmek üzereydi. Hüseyin ona doğru yürüdü. Müslim can çekişirken ona şöyle dedi:

“Ey Müslim b. Avsece, Rabbin sana rahmet etsin. ‘Müminlerden kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedir; onlar hiçbir değişikliğe gitmediler.’”

Habib b. Muzahir yaklaşıp şöyle dedi:

“Ey Müslim, ölümün bana çok ağır geliyor; fakat cennetin senin yurdun olacağı müjdesiyle sevin.”

Müslim zayıf bir sesle şöyle dedi:

“Allah sana da aynı nasibi versin.”

Habib şöyle dedi:

“Biliyorum ki ben de şu anda hemen senin ardından geleceğim. Yoksa, seninle ilgili bütün işlerde yerine getirmem için bana vasiyette bulunmanı isterdim; akrabalık ve din bakımından sana layık olanı senin adına korurdum.”

Müslim şöyle dedi:

“Evet, sana vasiyet ediyorum. Allah sana rahmet etsin. Bunu yap.”

Sonra Hüseyin’i işaret ederek ekledi:

“Bu adam uğrunda öl.”

Habib de şöyle dedi:

“Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki bunu yapacağım.”

Daha onlar başındayken Müslim öldü. Cariyelerinden biri şöyle feryat etti:

“Ey İbn Avsece! Ey efendim!”

Amr b. el-Haccâc’ın adamları birbirlerine şöyle bağırdılar:

“Müslim b. Avsece’yi öldürdük!”

Şebes b. Rib‘î etrafındaki bazı adamlarına şöyle dedi:

“Anneleriniz sizi kaybetsin! Siz aslında kendi ellerinizle kendinizi öldürdünüz; başkası uğruna kendinizi alçalttınız. Müslim b. Avsece gibi bir adamın öldürülmesine mi seviniyorsunuz? Ben onun sebebiyle İslam’a girdim. Müslümanlar arasında nice onurlu duruşlarına şahit oldum. Azerbaycan ovasındaki savaşta, Müslüman süvarilerin tamamı yetişmeden önce onun altı müşriki öldürdüğünü gördüm. Sizin içinizde onun gibi bir adam öldürülürken nasıl sevinebilirsiniz?”

Müslim b. Avsece’yi öldürenler Müslim b. Abdullah el-Kıbâbî ile Abdurrahman b. Ebî Huşkâre el-Becelî idi.

Şimr b. Zî’l-Cevşen de sol kanadıyla Hüseyin’in sol kanadına saldırdı. Fakat Hüseyin’in adamları yerlerinde sebat edip mızraklarıyla Şimr’i ve adamlarını geri püskürttüler. Hüseyin ve adamları her taraftan saldırıya uğradılar.

Abdullah b. Umeyr el-Kelbî öldürüldü. İlk iki adamdan sonra iki kişiyi daha öldürmüştü. Şiddetle savaşmıştı; fakat Hânî b. Sübeyt el-Hadramî ile Teymullah b. Sa‘lebe’den Taym boyuna mensup Bükeyr b. Hayy ona saldırıp onu öldürdüler. O, Hüseyin’in adamları arasında öldürülen ikinci kişi oldu.

Hüseyin’in adamları çok çetin biçimde savaştılar. Sonra onların süvarileri hücuma geçtiler. Sayıları yalnızca otuz iki atlı olmasına rağmen, Kûfeli süvarilerin hangi tarafına saldırdılarsa onları kaçırdılar. Kûfeli süvarilerin başındaki Azre b. Kays, süvarilerinin her taraftan bozguna uğratıldığını görünce Abdurrahman b. Hısn’ı Ömer b. Sa‘d’a gönderip şöyle haber yolladı:

“Bugün bu az sayıdaki topluluk karşısında süvarilerimin ne halde olduğunu görmüyor musun? Onlara karşı piyadeleri ve okçuları gönder.”

Ömer, Şebes b. Rib‘î’ye şöyle dedi:

“Onların üzerine gitmeyecek misin?”

Şebes şöyle dedi:

“Sübhanallah! Mudar’ın ve bu şehrin ileri gelen şeyhini, buna gönüllü birini bulamadığın için okçularla birlikte göndermek mi istiyorsun? Bunun için benden başka biri sana yetmez mi?”

Böylece Şebes’in Hüseyin’e karşı savaşmaya isteksiz olduğu görüldü.

Ebû Züheyr el-Absî, yani en-Nadr b. Sâlih, şöyle dedi:

Mus‘ab’ın valiliği sırasında Şebes’i şöyle derken işittim:

“Allah bu şehir halkına hiçbir hayır vermesin ve onları doğru yola yöneltmesin. Biz Ali b. Ebî Talib için ve ondan sonra oğlu için Ebû Süfyan ailesine karşı beş yıl savaşıyoruz da, sonra onun öteki oğluna karşı savaşıp Muâviye ailesiyle ve fahişe oğlu İbn Sümeyye için yeryüzünün en hayırlı insanına karşı mı çarpışıyoruz? Sapıklık! Ne büyük sapıklık!”

Ömer b. Sa‘d, Hüseyin b. Temîm’i çağırdı ve onunla birlikte zırhlı polisleri ve beş yüz okçuyu gönderdi. Onlar ilerleyip Hüseyin ve adamlarının yanına yaklaştılar. Sonra Hüseyin’in adamlarına öyle bir ok yağdırdılar ki, çok geçmeden atlarını yaraladılar; böylece hepsi yaya kaldı.

Ebû Mihnef – Numeyr b. Va‘le – Eyyûb b. Mişrah el-Hayvânî rivayet ettiğine göre:

Allah’a yemin olsun ki, ben el-Hurr b. Yezid’in atını yaraladım. Karnına bir ok attım. At hemen silkinip döndü ve yüzüstü yere kapandı. Hurr, elinde kılıcıyla bir aslan gibi atından sıçrayarak indi ve şöyle dedi:

“Eğer atımı yaraladıysanız, ben hür bir adamın oğluyum,
Yeleli her aslandan daha cesurum.”

Onun yaptığını yapan başka kimse görülmemişti.

Kabile şeyhleri Eyyûb b. Mişrah’a şöyle dediler:

“Onu sen öldürdün.”

O ise şöyle dedi:

“Hayır, ben öldürmedim. Onu başkası öldürdü. Benim öldürdüğüm sanılsın istemiyorum.”

Ebû Veddâk ona şöyle dedi:

“Neden?”

O şöyle dedi:

“Onun salihlerden biri olduğunu söylüyorlar. Benim yaptığım günah olsa bile, Allah’a onun öldürülmesi günahıyla değil de yaralanması günahıyla kavuşmayı tercih ederim.”

Ebû Veddâk şöyle dedi:

“Ben senin, onların hepsinin öldürülmesi günahıyla Allah’a kavuşacağını düşünüyorum. Görmüyor musun; sen bu adama ok attın, bunu yaraladın, şuna saldırdın, ona mevzi aldın, üzerine hücum ettin, arkadaşlarını teşvik ettin; arkadaşlarının sayısını artırdın; size hücum edildiğinde kaçmaya yanaşmadın; diğer arkadaşların da senin gibi, başkaları da, başkaları da aynı şeyi yaptı. Böyle olunca, el-Hurr b. Yezid’i ve atını öldürenin böyle bir adam ve onun arkadaşları olduğu söylenebilir. Hepiniz onun kanına ortaksınız.”

O da şöyle dedi:

“Ey Ebû Veddâk! Eğer kıyamet günü hesabımızı görecek olan sen olsaydın, bizi Allah’ın rahmetinden tamamen ümitsizliğe düşürürdün. Bizi bağışlamıyorsan Allah da seni bağışlamasın.”

Ebû Veddâk şöyle cevap verdi:

“Benim sana söylediğim budur.”

Öğleye kadar Allah’ın yarattığı en şiddetli şekilde savaştılar. Çadırlarını birbirine iyice yaklaştırdıkları için, karşı taraf onlara ancak bir yönden saldırabiliyordu. Ömer b. Sa‘d bunu görünce sağdan ve soldan bazı adamlarını çadırları sökmeleri için gönderdi; onları çepeçevre kuşatmak istiyorlardı. Hüseyin’in adamlarından üç veya dört kişi çadırların arasından geri dönüp, çadırları söken ve onları yağmalayan herkese saldırmaya başladılar; yakın mesafeden savaşarak ve ok atarak onları yaraladılar. Bunun üzerine Ömer b. Sa‘d adamlarına çadırları ateşe vermelerini emretti. Şöyle dedi:

“Yakın onları. Çadırlara girmeyin ve onları yağmalamayın.”

Böylece çadırları ateşe verdiler. Hüseyin de şöyle dedi:

“Bırakın, yakınlar. Eğer onları yakarlarsa, onların içinden size karşı geçemezler.”

Nitekim öyle oldu. Onlar yine yalnız bir taraftan saldırabildiler.

Abdullah b. Umeyr el-Kelbî’nin karısı kocasının yanına çıktı. Başının yanında oturup toprağı başına sürerek şöyle diyordu:

“Cennet sana mübarek olsun.”

Şimr b. Zî’l-Cevşen, Rüstem adında bir köleye şöyle dedi:

“Bir çadır direğiyle onun başına vur.”

Köle onun başına vurdu ve başını parçaladı. Kadın orada öldü.

Şimr b. Zî’l-Cevşen, Hüseyin’in çadırına kadar geldi. Ona vurdu ve şöyle bağırdı:

“Bana ateş getirin de bu çadırı ve içindekileri yakayım!”

Kadınlar çığlık atıp çadırdan dışarı çıktılar. Bunun üzerine Hüseyin ona şöyle seslendi:

“Ey Zî’l-Cevşen oğlu! Çadırımı ve ailemi yakmak için ateş mi istiyorsun? Allah seni cehennem ateşinde yaksın!”

Ebû Mihnef – Süleyman b. Ebî Râşid – Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre:

Ben Şimr b. Zî’l-Cevşen’e şöyle dedim:

“Sübhanallah! Bu sana yaraşmaz. Allah’ın seni cezalandıracağı iki kötülüğü birden üstlenmek mi istiyorsun? Sen kadınları ve çocukları öldürüyorsun. Allah’a yemin olsun ki erkekleri öldürmen bile kumandanını memnun etmeye yeter.”

Bana şöyle dedi:

“Sen kimsin?”

Ben de şöyle dedim:

“Sana kim olduğumu söylemem.”

Çünkü Allah’a yemin olsun ki, beni tanırsa idareciler nezdindeki yerime zarar vereceğinden korkuyordum.

Sonra ona Şebes b. Rib‘î geldi; bana göre ona benden daha çok itaat eden biriydi. Şöyle dedi:

“Ne senden daha kötü söz işittim ne de senden daha çirkin bir davranış gördüm. Sen kadınları korkutan bir adam mı oldun?”

Buna şahidim ki, Şimr bundan utandı ve geri çekilmeye başladı.

Züheyr b. el-Kayn on adamıyla birlikte Şimr’e saldırdı. Şimr b. Zî’l-Cevşen ve adamlarına öyle sert yüklendi ki, onları çadırlardan uzaklaştırdı; hepsi oradan geri çekildiler. Şimr’in adamlarından Ebû Azze el-Kıbâbî yere serildi ve öldürüldü.

İnsanlar Züheyr ve arkadaşlarının etrafını sardılar; onlardan sayıca çok fazlaydılar. Hüseyin’in her adamı, öldürülene kadar savaşmayı sürdürdü. Fakat onlardan bir veya iki kişi öldüğünde bu belli oluyordu; karşı tarafın çokluğu sebebiyle, ölenlerin ne kadar olduğu belli olmuyordu.

Ebû Sümâme Amr b. Abdullah es-Sâidî, durumun şiddetini görünce Hüseyin’e şöyle dedi:

“Ey Ebû Abdullah! Canım sana feda olsun. Bu adamların sana yaklaştığını görüyorum. Hayır, Allah’a yemin olsun ki ben senin önünde öldürülmedikçe seni öldüremezler, eğer Allah dilerse. Rabbime kavuşmadan önce, artık vakti girmiş olan namazı kılmış olmayı isterim.”

Hüseyin başını kaldırıp şöyle dedi:

“Namazı hatırlattın. Allah seni daima namaz kılan ve O’nu zikredenlerden kılsın. Evet, şimdi o namazın ilk vaktidir.”

Sonra şöyle dedi:

“Onlara söyle, bizden uzak dursunlar da namaz kılalım.”

Hüseyin b. Temîm ise şöyle dedi:

“Bu namaz kabul olunmaz.”

Habib b. Muzahir de ona şöyle dedi:

“Sen, bunun kabul olunmayacağını mı söylüyorsun? Resulullah’ın ailesinin namazı kabul olmaz da, senin namazın mı kabul olur, ey eşek?”

Bunun üzerine Hüseyin b. Temîm onlara saldırdı. Habib b. Muzahir de ona karşı çıktı. Habib, kılıcıyla atının yüzüne vurdu. At şahlandı, Hüseyin atından düştü. Adamları gelip onu kurtardılar.

Habib şu dizeleri söylemeye başladı:

“Eğer sizin sayınız kadar olsaydık,
Hatta yarınız kadar bile olsaydık, siz arkanızı dönüp kaçardınız.
Siz, soy ve iş bakımından insanların en kötülerisiniz.”

O gün ayrıca şöyle diyordu:

“Ben Habib’im, babam Muzahir’dir,
Kızışmış savaşın ve harbin yiğidiyim.
Siz bizden daha çoksunuz,
Ama biz sizden daha vefalı ve daha dirençliyiz.
Bizim delilimiz daha kuvvetli,
Hakkımız daha açık. Biz sizden daha takvalı ve ayıptan daha uzağız.”

Habib şiddetle savaştı. Benî Temîm’den bir adam ona saldırdı; Habib de kılıcıyla onun başına vurup öldürdü. Adam, Benî Uteyfe’den Bedîl b. Sureym adında biriydi. Sonra Benî Temîm’den başka biri ona saldırıp mızrakladı. Habib yere düştü. Kalkmaya çalışıyordu ki Hüseyin b. Temîm ona kılıcıyla başına vurdu. O da yere düştü. Ardından Temîmli adam eğilip onun başını kesti. Hüseyin şöyle dedi:

“Onu öldürmede ben de ortağım.”

Öteki adam ise şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki onu benden başkası öldürmedi.”

Hüseyin şöyle dedi:

“Başını bana ver. Onu atımın boynuna asayım da halk görsün ve onun öldürülmesine benim de katıldığımı bilsin. Sonra sen onu alıp Ubeydullah b. Ziyad’a götürürsün; çünkü onu öldürme karşılığında sana verilecek şeye ihtiyacım yok.”

Adam bunu kabul etmedi. Fakat kavmi araya girerek anlaşmazlıklarını bu şekilde çözmeleri için onu ikna etti. Böylece Habib b. Muzahir’in başını Hüseyin’e verdi. Hüseyin de onu atının boynuna astı ve ordu içinde dolaştı. Daha sonra onu tekrar Temîmli adama geri verdi.

Kûfe’ye döndüklerinde, o adam Habib’in başını kısrağının omuzuna astı; sonra da sarayda İbn Ziyad’a götürdü. Habib’in oğlu Kâsım b. Habib bu başı gördü. O sırada henüz delikanlı çağındaydı. O günden sonra bu süvariyi nereye gitse takip etti; ondan hiç ayrılmadı. Adam saraya girdiğinde Kâsım da giriyor, çıktığında o da çıkıyordu. Sonunda adam bundan şüphelenip şöyle dedi:

“Evladım, neyin var da peşimden dolaşıyorsun?”

Kâsım şöyle dedi:

“Bir şey yok.”

Adam:

“Hayır, bir şey var. Söyle bakalım,” dedi.

Bunun üzerine Kâsım şöyle dedi:

“Senin yanında taşıdığın bu baş, babamın başıdır. Onu bana verir misin de defnedeyim?”

Adam şöyle dedi:

“Hayır evladım. Vali onun gömülmesine razı olmaz. Ben de onu öldürmem karşılığında valinin bana güzel bir ödül vermesini istiyorum.”

Bunun üzerine çocuk şöyle haykırdı:

“Allah sana ancak kötü bir karşılık verir. Babamdan daha hayırlı birini öldürdün.”

Sonra ağlamaya başladı.

Çocuk büyüyünceye kadar bekledi. Sonra tek düşüncesi, babasının katilini arayıp bulmak, onu hazırlıksız yakalamak ve babasının intikamı için öldürmek oldu. Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in, Bacümeyrâ’da savaş açtığı sırada Kâsım b. Habib onun ordugâhına girdi. Orada babasının katilini çadırında buldu. Gözlemek için onun yanına gidip gelmeye başladı; hazırlıksız bir anını kolluyordu. Nihayet onu öğle uykusuna yatmış halde yakaladı ve kılıcıyla vurup öldürdü.

Ebû Mihnef – Muhammed b. Kays rivayet ettiğine göre:

Habib b. Muzahir öldürülünce bu durum Hüseyin’e çok ağır geldi ve şöyle dedi:

“Canımı ve yiğit arkadaşlarımı Allah’a adıyorum.”

Hurr ise şöyle diyerek savaşmaya başladı:

“Yemin ederim ki öldürmedikçe öldürülmeyeceğim.
Bugün ancak ileri atılarak darbe alırım,
Kılıcımla onlara keskin vuruşlar indirirken.
Onların karşısında korkaklık etmeyeceğim, kaçmayacağım da.”

Ayrıca şöyle diyordu:

“Minâ ve Hayf’ta konaklayanların en hayırlısı uğruna
Kılıcımı onların itibarlı adamlarına indireceğim.”

Hurr ve Züheyr b. el-Kayn onlara karşı çok şiddetli savaştılar. Onlardan biri saldırıya geçip etrafı sarıldığında, öteki hücum ediyor ve onu kurtarıyordu. Bir süre bunu böyle sürdürdüler. Sonra piyadeler el-Hurr b. Yezid’e saldırıp onu öldürdüler.

Ebû Sümâme es-Sâidî de öldürüldü. Ona karşı savaşan kişi onun amcaoğluydu.

Sonra öğle namazını kıldılar. Hüseyin onlara korku namazını kıldırdı. Ardından öğleden sonra yeniden savaştılar.

Savaşları çok şiddetliydi ve sonunda Hüseyin’e kadar ulaştı. Bunun üzerine Said b. Abdullah el-Hanefî onun önünde ilerledi. Sağından ve solundan oklar gelirken kendisini onlara hedef yaptı. Hüseyin’in önünde durdu; üzerine oklar yağmaya devam etti, sonunda yere düştü.

Züheyr b. el-Kayn da şiddetle savaşıyor, şöyle diyordu:

Ben Züheyr’im, ben el-Kayn’ın oğluyum.
Kılıcımla onları Hüseyin’den uzaklaştıracağım.

Bir yandan da Hüseyin’in omzuna hafifçe vurup şöyle diyordu:

İlerle; sen hidayet eden ve doğru yolda olan biri olarak hidayete erdin.
Bugün deden Peygamber ile buluşacaksın,
Hasan ile, Allah’ın razı olduğu Ali ile,
Ve iki kanatlı zırhlı genç ile,
Ve yaşayan şehit olan Allah’ın aslanı ile.

Sonra Kesîr b. Abdullah eş-Şa‘bî ile Muhâcir b. Avs ona saldırıp onu öldürdüler.

Nâfi‘ b. Hilâl el-Cemelî, oklarının uçlarına adını yazmıştı. Bu işaretli okları atıyor ve şöyle diyordu:

Ben el-Cemelî’yim, Ali’nin dini üzerindeyim.

Nâfi‘ b. Hilâl el-Cemelî, Ömer b. Sa‘d’ın adamlarından on iki kişiyi öldürdü; yaraladıkları da bunların dışındaydı. İki kolunun üst kısmı kırılıncaya kadar vuruşmaya devam etti; sonra esir alındı. Şimr b. Zî’l-Cevşen onu yakaladı. Yanında bazı adamları da vardı; Nâfi‘i sürerek Ömer b. Sa‘d’ın yanına getirdiler. Ömer b. Sa‘d ona şöyle dedi:

“Yazıklar olsun sana ey Nâfi‘! Kendine bunu neden yaptın?”

O da şöyle cevap verdi:

“Rabbim bana neyi istemem gerektiğini öğretti.”

Sakalı üzerine kan akarken şöyle devam etti:

“Allah’a yemin olsun ki, yaraladıklarım dışında sizden on iki kişiyi öldürdüm. Bu gayretimden dolayı kendimi kınamıyorum. Eğer hâlâ bende bir üst kol ve bir ön kol kalsaydı, beni esir alamazdınız.”

Şimr, Ömer’e şöyle dedi:

“Onu öldür, Allah seni başarılı kılsın.”

Ömer de şöyle dedi:

“Onu sen getirdin. İstersen sen öldür.”

Şimr kılıcını çekti. Nâfi‘ ona şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki, eğer sen Müslümanlardan biri olsaydın, bizim kanımız elindeyken Allah’a kavuşmanın senin için ne kadar korkunç olacağını anlardın. Bizi, kullarının en kötüleri eliyle öldürmeyi takdir eden Allah’a hamdolsun.”

Sonra Şimr onu öldürdü.

Şimr onlara saldırmaya başlarken şöyle diyordu:

Kaçın ey Allah’ın düşmanları, Şimr’den kaçın,
Size kılıcıyla vuracak ve kaçmayacaktır.
O sizin için acı bir lokma, zehir ve acı ottur.

Hüseyin’in adamları, düşmanın çoğaldığını ve artık Hüseyin’i de kendilerini de koruyamayacaklarını anlayınca, onun önünde öldürülmek için birbirleriyle yarıştılar. Gıfâr kabilesinden Azre’nin iki oğlu Abdullah ile Abdurrahman şöyle dediler:

“Ey Ebû Abdullah, düşman bizi sana kadar sürdü. Senin önünde öldürülmek, seni korumak ve savunmak istiyoruz.”

O da şöyle dedi:

“İkinize de merhaba. Bana yaklaşın.”

Onlar da ona yaklaştılar. Sonra onun hemen yanında savaşmaya başladılar. Biri şöyle diyordu:

Gıfâr, Nizâr ve onlardan sonra Hindif bilir ki,
Biz yoldan çıkmış adamlara karşı
Keskin, ağızlı her kılıçla vuracağız.
Ey kavmim, hürlerin oğullarını
Kılıçlar ve kaldırılmış mızraklarla savunun.

Câbir’in iki genç oğlu, Seyf b. el-Hâris b. Sürey ve Mâlik b. Abd b. Sürey, hem amca çocukları hem de anne bir kardeşlerdi. Bunlar Hüseyin’e yaklaşıp ağlamaya başladılar. Hüseyin onlara şöyle dedi:

“Ey amca oğulları, sizi ağlatan nedir? Allah’a yemin olsun ki, biraz sonra ikinizin de sevinç içinde olacağınızı umuyorum.”

Onlar da şöyle dediler:

“Canlarımız sana feda olsun. Kendimiz için ağlamıyoruz; senin için ağlıyoruz. Seni kuşatılmış görüyoruz ve seni savunamıyoruz.”

O da şöyle dedi:

“Allah, sizin bu üzüntünüz ve benim uğrumda canlarınızı feda etmeniz sebebiyle size takva sahiplerinin en güzel mükâfatını versin.”

Sonra Hanzala b. Es‘ad eş-Şebâmî öne çıktı ve şöyle bağırmaya başladı:

“Ey kavmim! Ben sizin için Ahzâb günü gibi bir günden korkuyorum; Nuh kavminin, Âd’ın, Semûd’un ve onlardan sonrakilerin başına gelenler gibi. Allah kullarına zulmetmek istemez. Ey kavmim! Ben sizin için çağrışma gününden korkuyorum; o gün arkanızı dönüp kaçacaksınız ve sizi Allah’tan koruyacak kimse olmayacak. Allah kimi saptırırsa onun bir yol göstericisi yoktur. Ey kavmim! Hüseyin’i öldürmeyin. Yoksa Allah sizi bir azapla helak eder. Yalan uyduran mutlaka hüsrana uğrar.”

Bunun üzerine Hüseyin ona şöyle dedi:

“Allah sana rahmet etsin ey İbn Es‘ad. Gerçekten de senin onları çağırdığın hakkı reddettiklerinde, kendilerini azaba uğrattılar. Seni ve arkadaşlarını öldürmek için üzerinize geldiler. Senin salih kardeşlerini öldürdükten sonra, şimdi onların durumu nasıl olacak?”

Hanzala şöyle dedi:

“Doğru söyledin, canım sana feda olsun. Sen benden daha bilgili ve daha isabetlisin. Öyleyse biz de öteki dünyaya gidip kardeşlerimize katılmayacak mıyız?”

Hüseyin şöyle cevap verdi:

“Bu dünyadan ve içindekilerden daha hayırlı bir yere, asla eskimeyecek bir mülke gideceksin.”

Hanzala şöyle dedi:

“Sana selam olsun ey Ebû Abdullah. Allah seni ve aileni mübarek kılsın. Bize cennetinde seni tanımayı nasip etsin.”

Hüseyin de şöyle dedi:

“Âmin, âmin.”

Bunun ardından Hanzala ileri atıldı, savaştı ve öldürüldü.

Câbir’in iki genç oğlu da öne çıkıp Hüseyin’e bakarak şöyle dediler:

“Sana selam olsun, ey Allah’ın Elçisi’nin oğlu.”

O da şöyle dedi:

“İkinize de selam olsun ve Allah’ın rahmeti üzerinize olsun.”

Sonra savaşıp öldürüldüler.

Bundan sonra Âbis b. Ebû Şebîb eş-Şâkirî öne çıktı. Yanında Şâkir’in azatlısı Şevzeb vardı. Âbis ona şöyle dedi:

“Sen ne yapmayı düşünüyorsun?”

O da şöyle dedi:

“Yapacağım şey, Allah’ın Elçisi’nin kızının oğlunun yanında seninle birlikte savaşmak ve öldürülünceye kadar onun uğrunda çarpışmaktır.”

Âbis ona şöyle dedi:

“Ben de senden bunu bekliyordum. Ama hayır; önce Ebû Abdullah’ın önüne çık ki, diğer arkadaşları için yaptığı gibi seni de Allah’a adasın. Ben de seni Allah’a adayabileyim. Eğer benimle bir süre birlikte olan, benim üzerimde senin gibi hakkı bulunan biri varsa, onu kendi önümde Allah’a adamam beni memnun eder. Bugün, gücümüz yettiğince sevap aramak için en uygun gündür. Çünkü bugünden sonra Allah rızasını kazanacak amel yok; sadece hesap günü vardır.”

Bunun üzerine Şevzeb öne çıktı, Hüseyin’e selam verdi, sonra ilerledi; savaşarak öldürüldü. Ardından Âbis b. Ebû Şebîb şöyle dedi:

“Ey Ebû Abdullah! Yeryüzünde bana senden daha sevgili ve daha aziz, ne yakın ne uzak hiçbir akraba yoktur. Eğer seni zulümden ve öldürülmekten, kendi canımdan ve kanımdan daha değerli bir şeyle koruyabilseydim, bunu yapardım. Sana selam olsun ey Ebû Abdullah. Allah’a şahit tutuyorum ki ben, senin ve babanın hidayeti üzerindeyim.”

Sonra kılıcını kından çekerek onlara doğru yürüdü ve kılıcıyla alnına vurdu.

Ebû Mihnef – Numeyr b. Va‘le – bu savaşa katılan Hemdân kabilesinin Abd kolundan Rebî‘ b. Temîm adındaki bir adamdan rivayet ettiğine göre:

Âbis’in ilerlediğini gördüğümde onu tanıdım. Çünkü gazvelerde onu görmüştüm. O, insanların en cesuruydu. Ben şöyle dedim:

“Ey kavim! Bu, aslanların aslanıdır. Bu, İbn Şebîb’dir. Sakın içinizden hiç kimse teke tek onun karşısına çıkmasın.”

Âbis şöyle bağırmaya başladı:

“Benimle teke tek dövüşecek bir adam yok mu?”

Bunun üzerine Ömer b. Sa‘d ona taş atılmasını emretti. Her taraftan üzerine taş yağmaya başladı. O da bunu görünce zırhını ve miğferini çıkardı; sonra halka saldırdı. Allah’a yemin olsun ki, onun iki yüzden fazla adamı dağıttığını gördüm. Sonra onu her taraftan kuşattılar ve öldürdüler. Onun başını birkaç adamın elinde gördüm. Biri, “Onu ben öldürdüm” diyor; öbürü de, “Onu ben öldürdüm” diyordu. Sonra Ömer b. Sa‘d’ın yanına gittiler. O şöyle dedi:

“Bu konuda tartışmayın. Onu tek bir mızrak öldürmedi.”

Bu sözüyle aralarını ayırdı.

Ebû Mihnef – Abdullah b. Âsım – ed-Dahhâk b. Abdullah el-Mişrakî rivayet ettiğine göre:

Hüseyin’in adamlarının kırıldığını ve savaşın artık ona ve ailesine ulaştığını gördüm. Yanında yalnızca Süveyd b. Amr b. Ebî’l-Mutî‘ el-Has‘amî ile Büşeyr b. Amr el-Hadramî kalmıştı. Bunun üzerine Hüseyin’e şöyle dedim:

“Ey Allah’ın Elçisi’nin oğlu! Aramızdaki anlaşmayı biliyorsun. Ben sana, senin yanında başka savaşan birini gördüğüm sürece senin için savaşacağımı söylemiştim. Şimdi senin yanında başka savaşan kimse görmüyorum. Bu durumda ayrılmakta serbestim. Sen de bunu kabul etmiştin.”

O da şöyle dedi:

“Doğru söyledin. Ama kaçman nasıl mümkün olacak? Bununla beraber, eğer bunu yapabilirsen gitmekte serbestsin.”

Ben de atıma yöneldim. Arkadaşlarımızın atlarının yaralandığını görünce kendi atımı getirdim ve onu arkadaşlarımızın çadırları arasındaki büyük çadırlardan birine soktum; sonra yaya olarak savaşmaya başladım. O gün Hüseyin’in önünde iki adam öldürdüm ve bir başkasının elini kestim. O gün Hüseyin bana birkaç defa şöyle dedi:

“Allah elini ne kurutsun ne de kessin. Peygamberinin ailesi adına Allah sana hayırlı mükâfat versin.”

Sonra bana gitme izni verince atı çadırdan çıkardım. Üzerine bindim. Atı mahmuzladım; ön ayakları üzerinde şahlanınca halkın üzerine doğru dörtnala sürdüm. Onlar önümden çekildiler. On beş kişi peşime düştü. Nihayet Fırat kıyısındaki Şüfeyye adlı köye kadar geldim. Bana iyice yaklaştıklarında onlara doğru döndüm. Kesîr b. Abdullah eş-Şa‘bî, Eyyûb b. Mişrah el-Hayvânî ve Kays b. Abdullah es-Sâidî beni tanıdılar. Şöyle dediler:

“Bu, ed-Dahhâk b. Abdullah el-Mişrakî’dir. O bizim akrabamızdır. Allah aşkına onu bırakın.”

Yanlarında bulunan Benî Temîm’den üç kişi de onlara katılıp şöyle dediler:

“Allah’a yemin olsun ki, kardeşlerimizin isteğini kabul edelim. Bir topluluk, adamları hakkındaki taleplerinde bizden geri durmamızı istediğinde, onların bu isteğini kabul etmemiz gerekir.”

Benim arkadaşlarım lehine Benî Temîm de konuşunca ötekiler beni bıraktılar. Böylece Allah beni kurtardı.

Ebû Mihnef – Fudayl b. Hadîc el-Kindî rivayet ettiğine göre:

Yezid b. Ziyâd, yani Benî Behdela’dan Ebû’ş-Şa‘sâ el-Kindî, Hüseyin’in önünde iki dizi üzerine çöktü ve yüz ok attı; bunlardan neredeyse beşi dışında hepsi hedefini buldu. Ok atarken şöyle diyordu:

“Ben Behdela’nın oğluyum; ben el-Ercüle’nin süvarileriyim.”

Hüseyin de şöyle diyordu:

“Allah’ım! Attığında hedefini isabetli kıl ve mükâfatını cennet eyle.”

Yezid, okları attıktan sonra ayağa kalkıp şöyle dedi:

“Bu oklardan yalnızca beşi boşa gitti. Beş adam öldürdüğüm de bana açıktır.”

Öldürülenlerin ilklerindendi. O gün şöyle diyordu:

Ben Yezid’im, babam Muhâsir’dir.
İninde gizlenen aslandan daha cesurum.
Ey Rabbim! Ben Hüseyin’in yardımcısıyım
ve İbn Sa‘d’ı terk edip bırakanım.

Yezid b. Ziyâd b. el-Muhâsir, yani Ebû’ş-Şa‘sâ, Ömer b. Sa‘d ile birlikte Hüseyin’e karşı gelenlerdendi. Fakat onlar Hüseyin’in şartlarını reddedince onun tarafına geçmiş ve onunla birlikte savaşarak öldürülmüştü.

Amr b. Hâlid es-Saydâvî, Câbir b. el-Hâris es-Selmânî, Amr b. Hâlid’in azatlısı Sa‘d ve Mücemmi‘ b. Abdullah el-Âidî’ye gelince; bunlar savaşın başında kılıçlarıyla halkın üzerine hücum edip en ön safta yer almışlardı. Fakat çok ileri dalınca halk onlara karşı dönüp üstünlük kurdu ve onları, çok uzak olmayan arkadaşlarından ayırdı. Abbas b. Ali halka saldırıp onları kurtardı. Onlar geri döndüler; ancak yaralanmışlardı. Düşmanlar onlara yeniden yaklaştığında, kılıçlarıyla karşı koyup savaştılar. Savaşın daha başında aynı yerde öldürüldüler.

Ebû Mihnef – Züheyr b. Abdurrahman b. Züheyr el-Has‘amî rivayet ettiğine göre:

Hüseyin’le birlikte en son kalan adamı Süveyd b. Amr b. Ebî’l-Mutî‘ el-Has‘amî idi.

O gün Benî Ebî Tâlib’den ilk öldürülen, Ali el-Ekber b. Hüseyin b. Ali oldu. Annesi, Ebû Mürre b. Urve b. Mes‘ûd es-Sekafî’nin kızı Leylâ idi. O halka saldırırken şöyle diyordu:

Ben Ali b. Hüseyin b. Ali’yim.
Allah’ın evine andolsun ki, Peygamber’e en layık olan biziz.
Allah’a yemin olsun ki, nesebi bozuk birinin oğlu bize hükmedemez!

Bunu birkaç defa tekrarladı. Kûfeliler onu öldürmekten çekindiler. Sonra Murre b. Munkiz b. en-Nu‘mân el-Abdî onu gördü ve şöyle dedi:

“Eğer bu adam önümden geçip de şimdi yaptığı gibi yapmaya devam ederse ve ben babasını ondan mahrum etmezsem, Arapların bütün günahları benim üzerime olsun.”

Ali b. Hüseyin halka saldırmayı sürdürdü. Bunun üzerine Murre b. Munkiz ona yaklaşıp mızrakladı. Ali yere yıkıldı. Halk onun üzerine çullanıp kılıçlarıyla onu doğradılar.

Ebû Mihnef – Süleyman b. Ebî Râşid – Humeyd b. Müslim el-Ezdî rivayet ettiğine göre:

O gün Hüseyin’in şöyle dediğini işittim:

“Ey oğlum! Seni öldüren topluluk kahrolsun. Kullarının en yücesi olan Allah’a ve Allah’ın Elçisi’nin dokunulmaz akrabalığına karşı ne kadar da cüretkârlar! Senden sonra dünyanın artık benim için hiçbir değeri yoktur.”

Sonra doğmakta olan güneş gibi bir kadının aceleyle dışarı çıktığını gördüm. Şöyle bağırıyordu:

“Ey kardeşim! Ey yeğenim!”

Bunun kim olduğunu sordum. Bana bunun, Allah’ın Elçisi’nin kızı Fatıma’nın kızı Zeyneb olduğu söylendi. Geldi ve kendisini onun üzerine attı. Hüseyin onun yanına gitti, elinden tuttu ve onu tekrar çadıra götürdü. Sonra oğlunun yanına geldi; onun gençleri de etrafına toplandı. Onlara şöyle dedi:

“Kardeşinizi taşıyın.”

Onlar da onu taşıyıp önünde savaştıkları çadırın önüne koydular.

Amr b. Subeyh es-Sadâî, Abdullah b. Müslim b. Akil’e bir ok attı. Abdullah alnını korumak için elini kaldırınca, ok eline isabet edip alnına geçti ve elini alnına sabitledi. Elini oynatamaz hale geldi. Sonra ona bir ok daha atıldı; bu da kalbini ikiye yardı.

Halk her taraftan onların üzerine saldırmaya başladı. Abdullah b. Kutbe et-Tâî en-Nebhânî, Avn b. Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib’e saldırıp onu öldürdü. Âmir b. Nehşel et-Teymî, Muhammed b. Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib’e saldırıp onu öldürdü. Osman b. Hâlid b. Useyr el-Cühenî ile Bişr b. Sevt el-Hemdânî el-Kâbisî, Abdurrahman b. Akil b. Ebî Tâlib’in üzerine çullanıp onu öldürdüler. Abdullah b. Urve el-Has‘amî de Ca‘fer b. Akil b. Ebî Tâlib’e ok atıp onu öldürdü.

Ebû Mihnef – Süleyman b. Ebî Râşid – Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre:

Genç yüzü ayın ilk parçası gibi parlayan bir delikanlı üzerimize çıktı. Elinde bir kılıç vardı. Üzerinde gömlek ve izâr vardı; ayağında da sandallar bulunuyordu. Sandallarından birinin kayışı kopmuştu; hatırladığıma göre sol olanıydı. Amr b. Sa‘d b. Nüfeyl el-Ezdî bana şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki ona saldıracağım.”

Ben de şöyle dedim:

“Sübhanallah! Bunu neden yapmak istiyorsun? Gördüğün üzere etrafını saran bu adamların onu öldürmesi sana yetmiyor mu?”

Fakat o şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki ona ben saldıracağım.”

Sonra ona doğru koştu; dönmeden kılıcıyla başına vurdu. Delikanlı yüzüstü yere düştü ve şöyle bağırdı:

“Amcacığım!”

Bunun üzerine Hüseyin bir doğan kuşu gibi atıldı. Kükreyen aslan gibi hücum etti ve Amr’a kılıcıyla vurdu. Amr bu darbeyi koluyla savmaya çalıştı; ancak kolu dirseğinden kesildi. Büyük bir çığlık attı. Hüseyin ondan geri dönünce Kûfeli süvariler, Amr’ı ondan kurtarmak için ona saldırdılar. Atlarının göğüsleri Amr’a çarptı; toynaklarıyla vurdular ve binicileriyle birlikte onun üzerinden geçtiler; böylece onu çiğneyerek öldürdüler. Toz bulutu dağıldığında, Hüseyin’in delikanlının başucunda durduğunu gördüm. Delikanlının ayakları yere doğru uzanmıştı. Hüseyin şöyle diyordu:

“Seni öldüren kavim kahrolsun. Kıyamet gününde onların karşısında senin adına dava edecek olan deden olacaktır. Allah’a yemin olsun ki ey kardeşimin oğlu, senin bağırıp da onun sana yardım edememesi, yahut yardım etse bile bu yardımın sana fayda vermemesi, amcan için çok ağırdır. Allah’a yemin olsun ki onun akrabasını öldürenler çoktur; yardım edenleri ise azdır.”

Sonra onu kucağına aldı.

Sanki o çocuğun iki ayağının yerde iz bıraktığını görüyorum; Hüseyin onu göğsüne bastırmış taşıyordu. Kendi kendime, onunla ne yapacağını sordum. Sonra onu götürüp oğlu Ali b. Hüseyin ile ailesinden öldürülmüş diğerlerinin yanına koydu. Bu çocuğun kim olduğunu sordum. Bana onun Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib’in oğlu Kâsım olduğu söylendi.

Hüseyin o gün uzun bir süre orada kaldı.

İnsanlardan biri ona doğru her geldiğinde, ondan uzaklaşıyor ve onun ölümünden ve böylesine korkunç bir günahtan sorumlu olmak istemiyordu. Kindelilerin Benî Beddâ kolundan Mâlik b. en-Nusayr adında bir adam ona saldırdı ve kılıcıyla başına vurdu. Hüseyin’in üzerinde başlıklı bir cübbe vardı. Kılıç cübbenin başlık kısmını yardı ve başını yaraladı. Cübbe kana bulandı. Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi:

“Bundan dolayı elinle artık ne yiyesin ne içesin. Allah seni kıyamet gününde zalimlerle birlikte haşretsin.”

Sonra cübbeyi çıkarıp attı ve bir takke istedi. Takkesini giydi, üzerine bir sarık sardı. Yorulmuştu ve hareketleri ağırlaşmıştı.

Kindeli olan o adam, ipekten yapılmış olan o cübbeyi almıştı. Sonradan onu karısı Ümmü Abdullah bt. el-Hurr’a getirdiğinde — bu kadın Hüseyin b. el-Hurr el-Beddî’nin kız kardeşiydi — adam cübbedeki kanı yıkamaya başladı. Karısı ona şöyle dedi:

“Sen Allah’ın Elçisi’nin kızının oğlunun ganimetini benim evime mi getirdin? Onu benden uzaklaştır.”

Onun arkadaşları, o kötü davranış yüzünden öldüğü güne kadar fakir kaldığını anlattılar.

Hüseyin oturduğunda, küçük çocuğu kendisine getirildi. Çocuğu dizinin üstüne oturttu. Rivayet ederler ki bu çocuk Abdullah b. el-Hüseyin idi.

Ebû Mihnef – Ukbe b. Beşîr el-Esedî şöyle dedi:
Ebû Ca‘fer Muhammed b. Ali b. el-Hüseyin bana, ailesinin kanının bizim, Benî Esed’in ellerinde bulunduğunu söyledi. Ben de ona, “Bu benim suçum mu? Allah sana merhamet etsin” dedim. Sonra bizim suçumuzun ne olduğunu sordum. O da şöyle cevap verdi:

“Hüseyin’e küçük çocuğu getirildi; çocuk onun dizindeydi. Sonra siz Benî Esed’den biri bir ok attı ve çocuğu boğazından vurdu. Hüseyin kanı eliyle tuttu. Avucu dolunca kanı yere döktü ve şöyle dedi:

‘Rabbim! Eğer gökten gelecek yardımı bizden alıkoyduysan, bunu daha hayırlı bir maksat için yapmış ol. Bu zalimlerden bizim intikamımızı al.’”

Abdullah b. Ukbe el-Ganevî, Ebû Bekir b. el-Hasan b. Ali’ye bir ok attı ve onu öldürdü. İbn Ebî Akîb el-Leysî bu olay hakkında şöyle dedi:

Kanımızdan bir damla Gani kabilesinin üzerindedir,
Bir başkası da Esed kabilesindedir. Bu sayılacak ve unutulmayacaktır.

Rivayet ederler ki Abbas b. Ali, anne tarafından kardeşleri olan Abdullah, Ca‘fer ve Osman’a şöyle dedi:

“Anne bir kardeşlerim! Önce siz ilerleyin ki ben size mirasçı olayım. Çünkü sizin çocuğunuz yok.”

Onlar da ileri çıktılar ve öldürüldüler. Hânî b. Sebît el-Hadramî, Abdullah b. Ali b. Ebî Tâlib’e saldırıp onu öldürdü. Sonra Ca‘fer b. Ali’ye saldırıp onu da öldürdü. Başını da alıp götürdü. Havlî b. Yezîd el-Asbahî, Osman b. Ali b. Ebî Tâlib’e bir ok attı. Sonra Benî Ebân b. Dârim’den bir adam ona saldırıp onu öldürdü. Benî Ebân b. Dârim’den bir başka adam da Muhammed b. Ali b. Ebî Tâlib’e ok atıp onu öldürdü ve başını götürdü.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Sekûn kabilesinden Ebû’l-Hüzeyl şöyle dedi:
Hâlid b. Abdullah zamanında Hânî b. Sebît el-Hadramî’yi bir grup Hadramî arasında otururken gördüm. O sırada çok yaşlanmıştı. Hüseyin’in öldürülmesine katılanlardan biri olduğunu söyleyerek şunu anlattığını duydum:

“Allah’a yemin olsun ki, ben atlı on kişiden biriydim. Atlar korkudan kişniyor ve dönüp dolaşıyordu. Hüseyin’in ailesinden genç bir delikanlı çadırlardan elinde bir sopa ile çıktı. Üzerinde bir izâr ve bir gömlek vardı. Çok korkmuştu, sağına soluna bakıyordu. Döndükçe kulaklarındaki iki inci sallanıyordu. Derken bir adam ona doğru yaklaştı. Atı üzerinde ona iyice yaklaşınca eğildi ve kılıcıyla onu yere serdi.”

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Sekûnlu ravî şöyle dedi:
O delikanlıyı öldüren kişi Hânî b. Sebît idi. Bu yüzden ayıplanınca, suçu kendinden başkasına attı.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Amr b. Şemir – Câbir el-Cu‘fî rivayet ettiğine göre:
Hüseyin’in susuzluğu çok şiddetlendi ve su içmek için yaklaştı. Bunun üzerine Hüseyn b. Temîm ona bir ok attı; ok ağzına isabet etti. Ağzından kan fışkırdı, o da onu eliyle silip havaya savurdu. Sonra Allah’a hamd edip O’nu yüceltti. Ellerini birleştirerek şöyle dedi:

“Allah’ım! Onların sayısını tek tek say, güçlerini dağıt ve yeryüzünde içlerinden bir tek kişi bile bırakma.”

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – babası Muhammed b. es-Sâib – el-Kâsım b. el-Asbağ b. Nübâte – Hüseyin’in bulunduğu kampta bulunan bir şahitten rivayet ettiğine göre:
Kamp dağıtıldığında Hüseyin, Fırat’a ulaşmak için bent tarafına yöneldi. Benî Ebân b. Dârim’den biri şöyle bağırdı:

“Yazıklar olsun size! Onu sudan uzak tutun. Şiâsının ona ulaşmasına izin vermeyin.”

Adam atını mahmuzladı, halk da onun peşine düştü ve Hüseyin’in Fırat’a ulaşmasını engellediler. Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi:

“Allah’ım! Onu susuz bırak.”

Ebânlı adam bir ok çıkarıp Hüseyin’in boğazına sapladı. Hüseyin oku çekip çıkardı ve iki avucunu açtı. Avuçları kanla doldu. Sonra Hüseyin şöyle dedi:

“Allah’ım! Senin Peygamberinin kızının oğluna yapılanı sana şikâyet ediyorum.”

Allah’a yemin olsun ki, Benî Ebân b. Dârim’den olan o adamın üzerinden çok geçmedi; Allah ona asla gideremeyeceği bir susuzluk verdi.

el-Kâsım b. el-Asbağ şöyle dedi:
Beni o adamı ziyaret edenler arasında görebilirdin. Önünde hurma şırası karıştırılmış soğuk su, süt dolu bardaklar ve su dolu testi ve çömlekler bulunurdu. Buna rağmen şöyle derdi:

“Yazıklar olsun size! Bana su verin; susuzluk beni öldürüyor.”

Sonra ona bir testi yahut bir bardak verilirdi; oysa bu bir bardak su bir ev halkının susuzluğunu gidermeye yeterdi. O yine de içerdi. Bardağı ağzından çekince biraz dinlenir, sonra tekrar şöyle derdi:

“Yazıklar olsun size! Bana su verin; susuzluk beni öldürüyor.”

Allah’a yemin olsun ki, çok geçmeden karnı, devenin karnı gibi yarıldı.

Ebû Mihnef’in rivayetine göre:
Şimr b. Zî’l-Cevşen, Kûfeli yaya askerlerden on kişi kadar bir grupla birlikte Hüseyin’in eşyalarını ve ailesini yerleştirdiği yerin karşısına ilerledi. Hüseyin oraya yöneldi; fakat onu eşyalarından ayırdılar. Bunun üzerine Hüseyin şöyle bağırdı:

“Yazıklar olsun size! Eğer dininiz yoksa ve dönüş gününden korkmuyorsanız, hiç olmazsa dünya işlerinizde hür ve asalet sahibi kimseler olun da, alçaklarınızı ve cahillerinizi eşyalarıma ve aileme musallat etmeyin.”

İbn Zî’l-Cevşen ona şöyle karşılık verdi:

“Bu, senin işindir ey Fâtıma’nın oğlu.”

Sonra yaya askerlerle ona doğru ilerledi. Bunların arasında Ebû’l-Cenûb — adı Abdurrahman el-Cu‘fî idi — el-Kaş‘am b. Amr b. Yezîd el-Cu‘fî, Sâlih b. Vehb el-Yezenî, Sinân b. Enes en-Nehâî ve Havlî b. Yezîd el-Asbahî de vardı. Şimr onları kışkırtmaya başladı. Tam teçhizatlı olan Ebû’l-Cenûb’un yanından geçti ve ona şöyle dedi:

“Onun üzerine yürü.”

Ebû’l-Cenûb şöyle dedi:

“Senin onun üzerine yürümene engel olan nedir?”

Şimr, “Bunu bana mı söylüyorsun?” dedi.
Ebû’l-Cenûb da, “Bunu bana mı söylüyorsun?” diye karşılık verdi.

Birbirlerine sövüştüler. Ebû’l-Cenûb cesur bir adamdı. Şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki, mızrağımın ucunu senin gözüne saplamak içimden geçiyor.”

Bunun üzerine Şimr ondan uzaklaştı ve şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki, sana zarar vermeye gücüm yeterse mutlaka zarar vereceğim.”

Sonra Şimr b. Zî’l-Cevşen, yaya askerlerle birlikte Hüseyin’e doğru ilerledi. Hüseyin onlara saldırmaya başladı, onlar da ondan geri çekildiler. Onu bütünüyle kuşattılar. Bu sırada ailesinden bir çocuk Hüseyin’e doğru geldi. Halası Ali’nin kızı Zeyneb onu durdurmak için tuttu. Hüseyin ona, çocuğu yanında tutmasını söyledi; fakat çocuk kabul etmedi. Hızla Hüseyin’e doğru koştu ve onun yanında durdu. Bunun üzerine Benû Teymullah b. Sa‘lebe b. Ukabe’den Bahr b. Ka‘b b. Ubeydullah, elinde kılıçla Hüseyin’e doğru atıldı. Delikanlı ona, “Ey kötü soylu adam, amcamı öldürmek mi istiyorsun?” dedi. Bahr kılıcıyla ona vurdu. Çocuk darbeyi koluyla karşılamaya çalıştı. Kılıç kolu derisine kadar yardı; kolu sarkar hâlde kaldı. Çocuk, “Anneciğim!” diye bağırdı. Hüseyin onu tuttu ve bağrına bastı. Ona, “Kardeşimin oğlu, başına gelene sabret ve bundaki hayrı düşün. Çünkü Allah seni salih atalarınla, Allah’ın Elçisi ile, Ali b. Ebî Tâlib ile, Hamza ile, Ca‘fer ile ve Hasan b. Ali ile bir araya getirecektir.” dedi.

Ebû Mihnef – Süleyman b. Ebî Râşid – Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre: O gün Hüseyin’in şöyle dediğini duydum: “Allah’ım, gökten onların üzerine yağmur damlalarını kes. Yeryüzünün bereketlerini onlardan esirge. Onlara bir süre hayatı hoş kıldığın gibi, onları fırkalara ayır, onları fırkaların yollarına sevk et ve yöneticilerini onlardan asla hoşnut etme. Bizi kendilerine yardım edelim diye çağırdılar, sonra bize düşman oldular ve bizi öldürdüler.” Sonra yaya askerlere saldırdı; onlar da ondan geri çekildiler.

Hüseyin’in yanında üç ya da dört kişiden başka kimse kalmayınca, kenarı parlak Yemen kumaşından dokunmuş sağlam bir şalvar istedi. Ganimet edilmesin diye onu yırttı ve parçaladı. Adamlarından biri ona, “Bunun altına içlik giysen daha iyi olur.” dedi. Hüseyin, “Bunlar aşağılık kimselerin giysisidir; benim giymem uygun değildir.” dedi. Hüseyin öldürüldüğünde Bahr b. Ka‘b o şalvarı da aldı ve onu çıplak bıraktı.

Ebû Mihnef – Amr b. Şuayb – Muhammed b. Abdurrahman rivayet ettiğine göre: Bahr b. Ka‘b’ın elleri kışın öyle yaş olurdu ki su serpiyormuş gibi görünürdü; yazın ise öyle kururdu ki odun gibi olurdu.

Ebû Mihnef – Haccâc b. Ali – Abdullah b. Ammâr b. Abd Yağûs el-Bârikî rivayet ettiğine göre: Daha sonra Abdullah b. Ammâr, Hüseyin’in öldürülmesinde hazır bulunduğu için kınandı. Fakat Abdullah b. Ammâr şöyle dedi: “Ben Benî Hâşim’e iyilik ettim.” Biz, “Onlara nasıl bir iyilik yaptın?” diye sorduk. Şöyle cevap verdi: “Mızrağımla Hüseyin’e saldırdım. Yanına kadar geldim. İsteseydim, onu mutlaka mızraklardım. Ama biraz uzağa çekildim ve kendi kendime, ‘Onu bizzat öldürerek ne elde edeceğim? Varsın onu başkası öldürsün.’ dedim.”

Sonra Abdullah b. Ammâr şöyle anlattı: Yaya askerler ona sağdan ve soldan saldırdılar. O, sağındakilere hücum edip onları dağıttı. Sonra solundakilere hücum edip onları dağıttı. Üzerinde ipekten bir gömlek ve bir sarık vardı. Allah’a yemin ederim ki, onun gibi sebat eden birini hiç görmedim. Oğulları, ailesi ve adamları öldürülmüştü; buna rağmen yüreği daha güçlü, ruhu daha keskin, saldırıda daha cesur kimse görmedim. Allah’a yemin ederim ki, ne ondan önce ne de sonra onun benzerini görmedim. Yaya askerler onun bulunduğu yerde olunca, kurt karşısındaki keçilerin dağıldığı gibi sağından ve solundan dağılıyorlardı. Allah’a yemin ederim ki, tam bu sırada Fâtıma’nın kızı Zeyneb dışarı çıktı. Onun küpelerinin kulakları ile omuzları arasında sallandığını görüyordum. Şöyle diyordu: “Keşke gök yere inseydi.” Ömer b. Sa‘d Hüseyin’e yaklaşmıştı. Zeyneb ona, “Ömer b. Sa‘d! Ebû Abdullah öldürülüyor da sen bakıyor musun?” diye seslendi. Ben Ömer’in gözyaşlarının yanaklarından ve sakalından aktığını, yüzünü ondan çevirdiğini gördüm.

Ebû Mihnef – es-Sakab b. Züheyr – Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre: Hüseyin’in üzerinde ipekten bir cübbe ve çivit boyalı bir sarık vardı. Öldürülmeden önce, yaya hâlde yiğit bir süvari gibi savaşırken, darbelerden kaçınıp boşluklardan yararlanıyor ve süvarilere saldırıyorken şöyle dediğini duydum: “Birbirinizi beni öldürmeye mi teşvik ediyorsunuz? Allah’a yemin ederim ki, benden sonra Allah’ın bir başka kulunu öldürmeyeceksiniz ki Allah benim için üzülüp gazaplandığından daha çok sizin bu işiniz için gazaplansın. Allah’a yemin ederim, umarım Allah sizi alçaltarak bana lütufta bulunur; sonra da siz farkına varmadan benim intikamımı sizden alır. Allah’a yemin ederim ki, eğer beni öldürürseniz, Allah aranıza fitne sokacak, kanınızı birbirinize döktürecektir. Sonra da sizin için korkunç azabı kat kat artırıncaya kadar razı olmayacaktır.”

O gün boyunca uzun süre geçti. İnsanlar onu öldürmek isteselerdi bunu yapabilirlerdi; fakat her biri bu işi ötekine bırakıyor, her biri ötekinin Hüseyin’i öldürmesini umuyordu. Her biri, bunu kendisinin değil başkasının yapmasını istiyordu. Sonunda Şimr halkın arasında bağırdı: “Yazıklar olsun size! Adamı niçin bekletiyorsunuz? Onu öldürün, analarınız sizden yoksun kalsın!” Bunun üzerine her taraftan ona saldırı başlatıldı. Zur‘a b. Şerîk et-Temîmî, onun sol eline bir darbe vurdu. Darbe omzuna isabet etti. O sendeleyip düşerken geri çekildiler. O bu hâlde iken Sinân b. Enes b. Amr en-Nehaî üzerine atıldı ve mızrağıyla onu vurdu. Hüseyin yere düştü. Sinân, Havlî b. Yezîd el-Asbahî’ye onun başını kesmesini söyledi. Fakat Havlî bunu yapamadı; zayıflık gösterdi ve titredi. Bunun üzerine Sinân b. Enes, “Allah kollarını kırsın ve ellerini yok etsin!” dedi. Sonra eğildi, Hüseyin’i öldürdü ve başını kesti. Ardından başı Havlî b. Yezîd’e teslim edildi.

Bundan önce Hüseyin birçok kılıç darbesi almıştı.

Ebû Mihnef – Ca‘fer b. Muhammed b. Ali rivayet ettiğine göre: Hüseyin öldürüldüğünde üzerinde otuz üç mızrak yarası ve otuz dört kılıç darbesi vardı.

Humeyd devamla şöyle dedi: Sinân b. Enes, Hüseyin’in başını almada bir başkası kendisini geçmesin diye, kimseyi Hüseyin’e yaklaştırmıyordu; yaklaşanı saldırarak uzaklaştırıyordu. Sonra Hüseyin’in başını aldı ve Havlî’ye verdi. Hüseyin’in bedeni olduğu gibi yağmalandı. Bahr b. Ka‘b onun şalvarını aldı. Kays b. el-Eş‘as onun abasını aldı. Bu aba ipektendi; bundan sonra Kays’a “Aba sahibi Kays” denildi. Benî Evd’den Esved adında biri onun nalınlarını aldı, Benû Nahşel b. Dârim’den biri de kılıcını aldı. Daha sonra bu kılıç Habîb b. Bedîl ailesinin eline geçti.

İnsanlar Hüseyin’in çadırındaki safrana, elbiselere ve develere yönelip bunları yağmaladılar. Sonra Hüseyin’in kadınlarına, eşyalarına ve yüklerine yöneldiler. Kadınların elbiseleri sırtlarından yırtıldı, zorla alındı ve ellerinden çekilip götürüldü.

Ebû Mihnef – Züheyr b. Abdurrahman el-Haş‘amî rivayet ettiğine göre: Süveyd b. Amr b. Ebî’l-Mutî’ yere düşürülmüştü ve yaralar içinde kalmıştı. Ölüler arasında yaralı hâlde yere düşmüştü. Ayıldığı sırada, Hüseyin’in öldürüldüğünü söyleyenleri duydu. Kılıcı elinden alınmıştı; yanında sadece bir bıçak vardı. Bununla bir süre savaştı, sonra o da öldürüldü. Onu Urve b. Bittâr et-Tağlibî ile Zeyd b. Rukâd el-Cenbî öldürdü. O, öldürülenlerin sonuncusuydu.

Ebû Mihnef – Süleyman b. Ebî Râşid – Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre: Hüseyin b. Ali’nin küçük oğlu Ali el-Asgar’ın yanına geldim. Hasta idi, yatağına uzanmıştı. Şimr b. Zî’l-Cevşen de bazı yaya askerlerle oradaydı ve “Bunu da öldürelim mi?” diyorlardı. Ben, “Sübhânallah! Çocuklar da mı öldürülür? Bu daha küçücük bir çocuk.” dedim. Böyle söyleyerek onları ondan uzaklaştırmaya devam ettim; sonunda Ömer b. Sa‘d geldi. O da, “Bu kadınların çadırına kimse girmesin; bu hasta çocuğa dokunulmasın. Onların eşyalarından kim bir şey almışsa geri versin.” diye emretti. Allah’a yemin ederim ki hiç kimse hiçbir şeyi geri vermedi. Ali b. Hüseyin bana, “Allah seni güzel mükâfatlandırsın. Allah’a yemin ederim ki, Allah senin sözlerin sebebiyle kötülüğü benden uzak tuttu.” dedi.

İnsanlar Sinân b. Enes’e, “Sen Fâtıma’nın kızı olan Allah Elçisi’nin oğlunu, Hüseyin b. Ali’yi öldürdün. Sen, bu halkı zorbalıktan kurtarmak niyetiyle onların yanına gelen, Arapların soyca en büyüğünü öldürdün. Haydi şimdi ileri git ve bu işin karşılığını önderlerinden iste. Hüseyin’i öldürmenin karşılığı olarak hazinelerini sana verseler yine de az olur.” dediler. Bunun üzerine Sinân atına binip ileri çıktı. Şairdi ve içinde delilik vardı. Ömer b. Sa‘d’ın çadırının girişine geldi ve yüksek sesle şöyle bağırdı:

Heybemi altın ve gümüşle doldurun.
Ben korunan hükümdarı öldürdüm.
Ben ana baba bakımından en soylu adamı öldürdüm;
insanlar soy sop saydığında onunki en üstün olandır.

Ömer b. Sa‘d, “Ben senin deli olduğuna şahitlik ederim. Senin akıllı olman mümkün değil. Onu bana getirin.” dedi. Sinân getirildiğinde, Ömer ona sopayla vurdu ve, “Ey deli! Bu sözleri mi söylüyorsun? Allah’a yemin ederim ki, eğer İbn Ziyâd bunu duysa başını kestirirdi.” dedi.

Ömer b. Sa‘d, Ukbe b. Sim‘ân’ı tutukladı. O, Kelb kabilesinden İmruü’l-Kays’ın kızı er-Rabâb’ın kölesiydi. Rabâb, Hüseyin’in kızı Sükeyne’nin annesiydi. Ömer ona, “Sen kimsin?” diye sordu. O da, “Ben bir başkasının mülkü olan bir köleyim.” dedi. Bunun üzerine onu serbest bıraktı.

Bunlardan başka kimse kurtulamadı; yalnızca el-Murakka‘ b. Sümâme el-Esedî kurtuldu. O çökmüş hâlde ok atıyor ve savaşıyordu. Kendi kabilesinden bir grup gelip ona, “Sana eman verildi, yanımıza çık.” dediler. O da onların yanına çıktı. Ömer b. Sa‘d onları İbn Ziyâd’a götürüp Murakka‘ hakkında bilgi verince, İbn Ziyâd onu ez-Zerrah’a sürdü.

Sonra Ömer b. Sa‘d adamları arasında, “Kim gönüllü olup Hüseyin’e giderek atını onun cesedi üzerinde koşturacak?” diye seslendi. On kişi gönüllü oldu. Bunların arasında, Hüseyin’in gömleğini alıp daha sonra cüzzama yakalanan İshak b. Hayve el-Hadramî ile Abbâs b. Mersed b. Alkame b. Seleme el-Hadramî de vardı. Atlarıyla Hüseyin’in bedeninin üzerinden geçtiler; sırtını ve göğsünü ezdiler. Daha sonra, bilinmeyen bir yerden gelen bir okun savaş sırasında Abbâs b. Mersed’e isabet edip kalbini yardığını ve onun da öldüğünü öğrendim.

Hüseyin’in taraftarlarından yetmiş iki kişi öldürüldü. Gadiriyye’de oturan Benû Esed’den bazıları, öldürülmelerinden bir gün sonra Hüseyin’i ve taraftarlarını defnetti. Ömer b. Sa‘d’ın taraftarlarından ise yaralılar dışında seksen sekiz kişi öldürüldü. Ömer b. Sa‘d onların cenaze namazını kıldı ve onları gömdü.

Hüseyin öldürülür öldürülmez, aynı gün başı Havlî b. Yezîd ve Humeyd b. Müslim el-Ezdî ile birlikte Ubeydullah b. Ziyâd’a gönderildi. Başla birlikte yolculuk eden Havlî, saraya vardığında kapıyı kapalı buldu. Kendi evine gidip başı evindeki bir leğenin altına koydu. Onun biri Benî Esed’den, diğeri Hadramîlerden olmak üzere iki karısı vardı. Hadramî olanının adı en-Nevvâr bt. Mâlik b. Akrab idi. O gece sıra Hadramî kadındaydı.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – babası Muhammed b. es-Sâib – en-Nevvâr bt. Mâlik rivayet ettiğine göre: Havlî, Hüseyin’in başıyla geldi ve onu evinde bir leğenin altına koydu. Sonra içeri girip yatağa uzandı. Ben ona, “Ne oldu? Başına ne geldi?” diye sordum. O da, “Sana çağların servetini getirdim. Hüseyin’in başı evde senin yanında.” dedi. Ben de, “Yazıklar olsun sana! İnsanlar altın ve gümüş getirirken sen Allah Elçisi’nin oğlunun başını mı getiriyorsun? Hayır, Allah’a yemin ederim ki, seninle ben artık aynı odada asla bir araya gelmeyeceğiz.” diye bağırdım. Yatağımdan fırlayıp evin dışına çıktım. O da Esedli olan kadını çağırıp yanında yatırdı. Ben nöbet tuttum. Allah’a yemin ederim ki, gökten leğene doğru inen direk gibi bir nur gördüm; etrafında da beyaz kuşlar uçuşuyordu. Sabah olunca Havlî, başı Ubeydullah b. Ziyâd’a götürdü.

Ömer b. Sa‘d, o günün geri kalan kısmında ve ertesi gün orada kaldı. Sonra Humeyd b. Bükeyr el-Ahmerî’ye, halk arasında Kûfe’ye dönüş için çağrı yapmasını emretti. Hüseyin’in kızlarını, kız kardeşlerini, yanında bulunan çocukları ve hasta olan Ali b. Hüseyin’i de beraberine aldı.

Ebû Mihnef – Ebû Züheyr el-Absî – Kurre b. Kays et-Temîmî rivayet ettiğine göre: O kadınlara baktım. Hüseyin’in ve ailesinden olanların, oğullarının cesetlerinin yanından geçerken feryat ediyor, yüzlerini tırmalıyorlardı. Ben de atımı onların tarafına çevirdim. Allah’a yemin ederim ki, o kadınlardan daha güzel bir manzara görmedim. Allah’a yemin ederim ki, Yebrin’deki yaban ineklerinden daha güzeldiler. Hiç unutmayacağım şeylerden biri de, Fâtıma’nın kızı Zeyneb’in, kardeşi Hüseyin’in yere serilmiş bedeninin yanından geçerken söylediği sözlerdir. Şöyle diyordu: “Ey Muhammed! Ey Muhammed! Göğün melekleri sana rahmet etsin. İşte Hüseyin açıkta bırakılmış, kana bulanmış, uzuvları parçalanmış hâlde. Ey Muhammed! Kızların esir edildi, soyun öldürüldü ve doğu rüzgârı üzerlerine toz savuruyor.” Allah’a yemin ederim ki, bu sözleriyle dost düşman herkesi ağlattı.

Geri kalanların başları da kesildi; bu yetmiş iki baş Şimr b. Zî’l-Cevşen, Kays b. el-Eş‘as, Amr b. el-Haccâc ve Uzre b. Kays ile birlikte Ubeydullah b. Ziyâd’a götürüldü.

Ebû Mihnef – Süleyman b. Ebî Râşid – Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre: Ömer b. Sa‘d beni çağırıp ailesine, Allah’ın kendisine zafer verdiğini ve sağ salim olduğunu müjdelemem için gönderdi. Ben de yola çıktım, ailesine vardım ve haberini bildirdim. Sonra Ubeydullah b. Ziyâd’ı ziyaret etmeye devam ettim. Onu halk için bir meclis kurmuş hâlde buldum. Heyetin daha önce gelmiş olduğunu gördüm. Onlara içeri girme izni vermişti; halka da girmeleri için izin verilmişti. Ben de içeri girenlerle birlikte girdim. Hüseyin’in başı onun önüne konmuştu. O da elindeki değnekle dişlerinin arasına dürtüyordu. Zeyd b. Erkam onun bunu sürdürdüğünü görünce, “O değneği o dişlerden çek. Allah’tan başka ilah olmadığına yemin ederim ki, ben Allah Elçisi’nin dudaklarının o dudakları öptüğünü gördüm.” dedi. Sonra yaşlı adam ağlamaya başladı. İbn Ziyâd da, “Allah gözlerini ağlatsın. Allah’a yemin ederim ki, eğer sen aklı gitmiş, bunamış bir yaşlı olmasaydın başını kestirirdim.” dedi. Bunun üzerine Zeyd b. Erkam kalkıp çıktı. O çıktıktan sonra halkın şöyle dediğini duydum: “Allah’a yemin olsun ki, Zeyd b. Erkam öyle sözler söyledi ki, eğer İbn Ziyâd duysaydı onu öldürürdü.” Ben, “Ne söyledi?” diye sordum. Onlar da, “Yanımızdan geçerken şöyle diyordu: ‘Bir köle bir köleye iktidar verdi; o da halkı kendine miras yaptı. Ey Araplar! Bugünden sonra siz kölesiniz. Fâtıma’nın oğlunu İbn Mercâne’nin emriyle öldürdünüz. O, en hayırlılarınızı öldürecek, en kötülerinizi köleleştirecek. Siz zillete razı oldunuz. Zillete razı olanlar helâk olsun.’” dediler.

Hüseyin’in başı çocukları, kız kardeşleri ve kadınlarıyla birlikte Ubeydullah b. Ziyâd’a getirildiğinde, Fâtıma’nın kızı Zeyneb en eski elbiselerini giymiş, cariyeleri etrafını sarmış, kendini gizlemiş bir hâlde içeri girdi ve oturdu. İbn Ziyâd, “Şu oturan kadın kim?” diye sordu. O cevap vermedi. Soruyu üç kez tekrarladı; yine kimse cevap vermedi. Sonra cariyelerinden biri, “Bu, Fâtıma’nın kızı Zeyneb’dir.” dedi. Ubeydullah ona, “Sizi rezil eden, sizi öldüren ve iddialarınızın yalanını açığa çıkaran Allah’a hamdolsun.” dedi. Zeyneb de, “Bizi Muhammed ile üstün kılan ve bizi bütünüyle günahtan arındıran Allah’a hamdolsun. Senin dediğin gibi değildir. Ancak büyük günah işleyen rezil olur, ancak sapkın olanın yalanı ortaya çıkar.” diye cevap verdi. O da, “Allah’ın ailene ne yaptığını nasıl buldun?” dedi. Zeyneb, “Allah onlara ölümü yazmıştı; onlar da yatacakları yerlere gittiler. Allah seni de bizi de bir araya getirecek. Sen O’nun huzurunda mazeretlerini ileri süreceksin; biz de O’nun huzurunda sana karşı davacı olacağız.” dedi. İbn Ziyâd öfkelendi, gazabı iyice arttı. Amr b. Hureys araya girip, “Allah valiyi yüceltsin; o sadece bir kadındır. Kadınlar söylediklerinden sorumlu tutulmaz. Sözlerinden dolayı onu sorumlu tutma ve saçma konuşmalarından dolayı da onu kınama.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyâd ona, “Allah, ailenden olan o azgın ve isyankârları öldürerek içimi rahatlattı.” dedi. Zeyneb ağladı, sonra şöyle dedi: “Hayatıma yemin olsun ki, ailemin olgunlarını öldürdün, ailemi yıktın, dallarımı kestin ve kökümü söktün. Eğer bu seni tatmin ediyorsa, artık tatmin oldun.”

Ubeydullah dedi ki: “Hayatıma andolsun, bu gerçek cesarettir. Senin baban da cesur bir şairdi.” O da şöyle cevap verdi: “Kadının cesaretle ne ilgisi var? Beni cesaretten alıkoyan şeyler var. Fakat söylediklerim ancak içimden taşan sözlerdir.”

Ebû Mihnef – el-Mücâlid b. Saîd rivayet ettiğine göre: Ubeydullah b. Ziyad, Ali b. el-Hüseyin’i fark edince polislerden birine, “Bunun erkeklik çağına ulaşıp ulaşmadığına bak.” dedi. Adam onun peştamalını çekip baktıktan sonra ulaştığını söyledi. Bunun üzerine İbn Ziyad, “Onu götürün ve başını kesin.” dedi. Ali, “Seninle bu kadınlar arasında akrabalık var. Öyleyse onlarla birlikte ilgilenecek bir adam gönder.” dedi. İbn Ziyad onun gitmesini emretti ve onu kadınlarla birlikte gönderdi.

Ebû Mihnef – Süleyman b. Ebî Râşid – Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre: Ben, Ali b. el-Hüseyin İbn Ziyad’ın huzuruna getirildiğinde orada duruyordum. İbn Ziyad ona, “Adın nedir?” diye sordu. O da, “Ben Ali b. el-Hüseyin’im.” dedi. İbn Ziyad, “Allah Ali b. el-Hüseyin’i öldürmedi mi?” dedi. O sustu. Bunun üzerine İbn Ziyad, “Niçin konuşmuyorsun?” diye sordu. O şöyle cevap verdi: “Benim de Ali b. el-Hüseyin adında bir kardeşim vardı. İnsanlar onu öldürdü.” İbn Ziyad, “Onu Allah öldürdü.” dedi. Ali sustu. İbn Ziyad tekrar, “Niçin konuşmuyorsun?” diye sordu. O da, “Allah canları, ölümleri anında alır.” ve “Hiçbir can, Allah’ın izni olmadan ölmez.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyad bağırdı: “Hayatıma andolsun, sen de onlardansın. Bakın bakalım, bu ergenlik çağına ulaşmış mı? Vallahi ben onun erkek olduğunu düşünüyorum.”

Mürrî b. Muâz el-Ahmerî onu açıp baktı ve, “Evet, erkeklik çağına ulaşmış.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyad onun öldürülmesini emretti. Ali b. el-Hüseyin ona, “Bu kadınlardan kimi sorumlu tutacaksın?” dedi. Halası Zeyneb ona sarıldı ve şöyle yalvardı: “Ey İbn Ziyad! Bizden hâlâ usanmadın mı? Kanımıza hâlâ doymadın mı? Bizden birini daha mı sağ bırakmayacaksın?” Sonra Ali’ye sarıldı ve şöyle devam etti: “Eğer müminsen, seni Allah’a and veriyorum, onu öldüreceksen beni de onunla birlikte öldür.” Ali b. el-Hüseyin de ona, “Ey İbn Ziyad! Eğer seninle Ali’nin ailesi arasında bir akrabalık varsa, onlara İslam’a uygun şekilde eşlik edecek salih bir adam gönder.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyad bir süre Zeyneb’e baktı, sonra halka dönüp, “Akrabalık ne de şaşırtıcı şeymiş! Vallahi sanıyorum ki, eğer onu öldürürsem gerçekten onunla birlikte kendisinin de öldürülmesini istiyor. Çocuğu bırakın… Kadınlarınızla birlikte gidin.” dedi.

Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre: Ubeydullah saraya girip halk da içeri alınca, “Namaz toplayıcıdır.” diye nida edildi ve insanlar büyük mescitte toplandı. İbn Ziyad minbere çıktı ve şöyle dedi: “Hamdolsun Allah’a ki hakkı ve hak ehline yardım etti. Müminlerin emiri Yezid b. Muâviye’yi ve taraftarlarını galip getirdi. Yalancı oğlu yalancı Hüseyin b. Ali’yi ve Şiasını öldürdü.”

İbn Ziyad henüz konuşmasını bitirmemişti ki, Benû Vâlibe’den olan Abdullah b. Afîf el-Ezdî el-Ğâmidî ayağa fırladı. O, Ali’nin Şiasından idi. Sol gözünü Cemel Vakası’nda Ali ile birlikteyken kaybetmişti. Sıffin’de ise başına ve kaşına aldığı bir darbeyle öteki gözünü de kaybetmişti. Büyük mescitten pek çıkmaz, geceye kadar orada namaz kılar sonra ayrılırdı. İbn Ziyad’ın konuşmasını duyunca bağırdı: “Ey Mercâne oğlu! Yalancı ve yalancı oğlu olanlar sensin, babandır, seni göreve getiren adamdır ve onun babasıdır. Ey Mercâne oğlu, peygamberlerin oğullarını öldürüyor ve sonra doğru sözlü insanların diliyle mi konuşuyorsun?” Bunun üzerine İbn Ziyad, “Onu bana getirin!” dedi. Askerler ona doğru atılıp onu yakaladılar. Fakat o, Ezd kabilesinin savaş nidâsı olan “Ey Mebrûr!” diye bağırdı. Orada oturan Abdurrahman b. Mihnef el-Ezdî, “Başkalarına bela açtın. Hem kendini hem de kabileni mahvettin.” dedi. O sırada Kûfe’de Ezd’den yedi yüz savaşçı bulunuyordu. Ezd’in gençlerinden bazıları hızla Abdullah b. Afîf’e yönelip onu kurtardılar ve ailesine götürdüler. Sonra İbn Ziyad, onu geri getirecek adamlar gönderdi; onlar da onu öldürdüler. Ardından onu çorak alanda astırdı.

Ebû Mihnef’e göre: Ubeydullah b. Ziyad, Hüseyin’in başını Kûfe’de sergiletti ve şehirde dolaştırttı. Sonra Zehr b. Kays’ı çağırdı ve Hüseyin’in başını ve arkadaşlarının başlarını Yezid b. Muâviye’ye götürmekle görevlendirdi. Zehr ile birlikte Ebû Bürde b. Avf el-Ezdî ve Târık b. Ebî Zubyân el-Ezdî vardı. Yola çıktılar ve bütün başları Şam’da Yezid b. Muâviye’ye götürdüler.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Abdullah b. Yezid b. Ravh b. Zinba‘ el-Cüzâmî – babası – Hımyer’den el-Gazz b. Rabîa el-Cüraşî rivayet ettiğine göre:

Allah’a yemin ederim ki, ben Şam’da Yezid b. Muâviye’nin yanındaydım. Zehr b. Kays, Yezid b. Muâviye’nin huzuruna geldi. Yezid, “Yazıklar olsun sana! Arkanda ne bıraktın? Ne getirdin?” dedi. O da şöyle cevap verdi: “Ey Müminlerin Emiri, sana Allah’ın zafer ve yardımı müjdesini getirdim. Hüseyin b. Ali, ailesinden on sekiz kişi ve Şiasından altmış kişiyle üzerimize geldi. Biz de onları karşılamaya çıktık ve kendilerinden teslim olmalarını, vali Ubeydullah b. Ziyad’ın otoritesine boyun eğmelerini ya da savaşmayı istedik. Onlar ise teslim olmaktansa savaşmayı seçtiler. Güneş doğarken onlara saldırdık ve onları her taraftan kuşattık. Sonunda kılıçlarımız onların başlarını biçti. Sığınacak bir yer bulamadan kaçmaya başladılar; şahin karşısında tepelere ve çukurlara sığınan güvercinler gibi. Allah’a yemin ederim ey Müminlerin Emiri, hayvan kesmeye yetecek bir vakit kadar, yahut bir adamın kaylûle yapacağı kadar bir zaman geçmeden onların sonuncusuna da ulaşmıştık. İşte bedenleri çıplak, elbiseleri kana bulanmış, yüzleri toprağa atılmış hâlde kaldılar. Güneş üzerlerine yakıcı biçimde vurdu; rüzgâr üzerlerine toz savurdu; bu ıssız ve viran yerde onları ziyaret edenler kartallar ve akbabalardı.”

Bunun üzerine Yezid’in gözleri yaşla doldu ve şöyle dedi: “Onu öldürmeden de sizin itaatiniz bana yeterdi. Allah İbn Sümeyye’ye lanet etsin. Vallahi eğer onunla ben karşılaşmış olsaydım, onu serbest bırakırdım. Allah Hüseyin’e merhamet etsin.” Yezid, elçiye hiçbir şey vermedi.

Ubeydullah b. Ziyad, Hüseyin’in kadınları ve çocuklarının yolculuk için hazırlanmasını emretti. Ali b. el-Hüseyin’in boynuna zincir vurulmasını da emretti. Sonra başların peşinden, Kureyş’ten Âize kolundan Muhâffız b. Sa‘lebe el-Âizî ile Şimr b. Zî’l-Cevşen refakatinde onları yola çıkardı. Bunlar, Yezid’in yanına varıncaya kadar onlarla birlikte gittiler. Ali b. el-Hüseyin yol boyunca oraya varıncaya kadar ikisine de tek kelime söylemedi. Yezid’in kapısına ulaştıklarında Muhâffız b. Sa‘lebe sesini yükseltip, “İşte Müminlerin Emiri’ne bu alçak fâcirleri getiren Muhâffız b. Sa‘lebe!” diye bağırdı. Bunun üzerine Yezid b. Muâviye, “Muhâffız’ın anasının doğurduğu şey daha da şerli ve daha da kötüdür. Fakat o, vefasız bir akraba ve zalim bir adamdı.” dedi.

Ebû Mihnef – es-Sakab b. Züheyr – el-Kâsım b. Abdurrahman, Yezid b. Muâviye’nin mevlası, rivayet ettiğine göre: Başlar Yezid’in önüne konulduğunda, yani Hüseyin’in başı ile ailesi ve arkadaşlarının başları, Yezid şu beyti okudu:

Kılıçlar bize aziz olan insanların kafalarını yardı; fakat onlar daha asi ve daha zalim idiler.

Sonra da şöyle ekledi: “Yine de vallahi ey Hüseyin, eğer seninle ben savaşmış olsaydım seni öldürmezdim.”

Ebû Mihnef – Ebû Ca‘fer el-Absî – Ebû Umâre el-Absî rivayet ettiğine göre: Mervân b. el-Hakem’in kardeşi Yahyâ b. el-Hakem şu beyti okudu:

Meydandaki başlar, soy yakınlığı bakımından, nesebi sahte olan köle İbn Ziyad’dan daha yakındı.
Ümeyye oğulları taşlar kadar çoğaldı; fakat Peygamber’in kızı neslini kaybetti.

Bunun üzerine Yezid b. Muâviye, Yahyâ b. el-Hakem’in göğsüne eliyle vurdu ve, “Sus!” diye bağırdı.

Yezid b. Muâviye meclis kurduğunda, Şam’ın ileri gelenlerini çağırıp etrafına oturttu. Sonra Ali b. el-Hüseyin’i, Hüseyin’in çocuklarını ve kadınlarını çağırdı. Halk bakarken onları huzuruna getirdiler. Yezid, Ali’ye şöyle dedi: “Ey Ali, baban benimle olan akrabalık bağını kopardı, benim hakkımı tanımadı ve beni sahip olduğum otoriteden mahrum bırakmak istedi. Allah da ona senin gördüğün şekilde muamele etti.” Ali şu cevabı verdi: “Yeryüzünde ve sizin nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın.” Bunun üzerine Yezid, oğlu Halid’e, ona cevap vermesini söyledi. Fakat Halid ne diyeceğini bilemedi. Bunun üzerine Yezid, “De ki: ‘Size gelen her musibet, ellerinizin kazandığı yüzündendir. O ise birçoğunu affeder.’” dedi. Bunun üzerine Ali sustu.

Yezid kadınları ve çocukları çağırttı ve onları önünde oturttu. Korkunç bir manzara gördü. Sonra şöyle dedi: “Allah İbn Mercâne’den nefret etsin. Eğer sizinle onun arasında bir akrabalık bağı olsaydı, bunu size yapmazdı; sizi bu hâlde göndermezdi.”

Ebû Mihnef – el-Hâris b. Ka‘b – Fâtıma, Ali’nin kızı, rivayet ettiğine göre: Bizi Yezid’in önüne oturttuklarında bize acıdı, bazı şeyler verilmesini emretti ve bize iyi davrandı. Sonra yüzü kızıl bir Şamlı kalkıp Yezid’in önünde şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, bana şunu ver.” Benim için söylüyordu. Ben güzel bir genç kızdım. Titredim ve geriye çekildim; çünkü buna izin verileceğini sandım. Kız kardeşim Zeyneb’in eteğine sarıldım. Zeyneb benden daha yaşlı ve daha akıllıydı. Böyle bir şeyin olmayacağını söyledi. Şamlı adama, “Vallahi yalan söylüyorsun! Vallahi sen çok aşağılık birisin! Böyle bir şey ne senin için olur ne de onun için!” dedi. Bunun üzerine Yezid öfkeyle bağırdı: “Vallahi sen yalancısın! Bu benim için olur. İstersem bunu yaparım.” Zeyneb de, “Hayır vallahi! Allah buna ancak sizin dininizi bırakıp başka bir dine girdiğin zaman izin verir.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Yezid, şaşkın ve öfkeli bir hâlde bağırdı: “Bana böyle karşı mı geliyorsun? Dini terk eden senin babanla kardeşindir.” Zeyneb şöyle dedi: “Sen, baban ve deden, Allah’ın diniyle, benim babamın, kardeşimin ve dedemin diniyle hidayete erdiniz.” O da bağırdı: “Ey Allah düşmanı, yalan söylüyorsun!” Zeyneb, “Sen yetkili bir emirsin; haksız yere sövüyor ve yetkine dayanarak zulmediyorsun.” dedi. Allah’a yemin ederim ki, sanki utandı ve sustu. Şamlı adam tekrar, “Ey Müminlerin Emiri, bana o kızı ver.” dedi. Bunun üzerine Yezid ona, “Defol git! Allah seni öldürsün!” dedi.

Sonra Yezid b. Muâviye, “Numan b. Beşîr! Bunları yararlanacakları şeylerle donat ve onlarla birlikte iyi, güvenilir bir Şamlı gönder. Beraberine süvariler ve yardımcılar da ver; bunları Medine’ye götürsün.” dedi. Ardından kadınların, kendilerine ayrılmış müstakil bir eve yerleştirilmesini emretti. Onlarla birlikte işlerine yarayacak şeyler de gönderildi. Kardeşleri Ali b. el-Hüseyin de onlarla aynı evdeydi. Sonra Yezid’in evine gittiler. Muâviye ailesinden hangi kadın varsa, Hüseyin için gözyaşı döküp ağlayarak onlarla karşılaştı. Hüseyin için yas tutmaları üç gün sürdü.

Yezid, Ali b. el-Hüseyin’i öğle ve akşam yemeklerinden hiçbirine çağırmadan yemezdi. Bir gün yine onu çağırdı. Aynı zamanda henüz küçük bir çocuk olan Amr b. el-Hasan b. Ali’yi de çağırdı. Amr’a, oğlu Halid’i kastederek, “Bu çocukla dövüşür müsün?” dedi. Amr da, “Hayır. Fakat bana bir bıçak ver, ona da bir bıçak ver; sonra dövüşürüm.” dedi. Bunun üzerine Yezid ayağa kalktı, onu tuttu, bağrına bastı ve şöyle dedi: “Bu, babadan tanıdığım bir huydur. Yılan, yılandan başka ne doğurur?” Onlar ayrılmaya hazırlanırken Ali b. el-Hüseyin’i çağırıp şöyle dedi: “Allah İbn Mercâne’ye lanet etsin. Eğer ben babanla birlikte olsaydım, benden ne istemiş olursa olsun reddetmezdim. Onu ölümden korumak için elimden gelen her şeyi yapardım; bu uğurda kendi çocuklarımdan bazılarının yok olması pahasına bile. Fakat Allah sizin gördüğünüz şeyi takdir etti. Medine’den bana yaz ve neye ihtiyacın varsa bildir.” Sonra onlara elbiseler verdi ve onları görevli adama teslim etti. O adam onlarla birlikte gitti. Geceleri yol alıyor, onları önünde tutuyor fakat gözünden de uzak bırakmıyordu. Konakladıklarında onlardan bir yana çekiliyor, kendisi ve arkadaşları, bir tür muhafız gibi etraflarına dağılıyordu. Böylece içlerinden biri yıkanmak veya ihtiyaç gidermek isterse utanmazdı. Sürekli neye ihtiyaçları olduğunu soruyor, Medine’ye varıncaya kadar onlara yumuşak davranıyordu.

el-Hâris b. Ka‘b – Fâtıma, Ali’nin kızı, rivayet ettiğine göre: Ben kız kardeşim Zeyneb’e, “Kardeşim, bu Şamlı bize iyi davrandı. Sence ona bir hediye versek mi?” dedim. O da, “Vallahi ona verecek takılarımızdan başka bir şeyimiz yok.” dedi. Ben de, “Öyleyse takılarımızı verelim.” dedim. Bunun üzerine ben bileziğimle pazubendimi, o da bileziğiyle pazubendini çıkardı; hepsini ona verdik. Özür dileyerek, “Bize iyi eşlik etmenin karşılığı olarak bu senin mükâfatındır.” dedik. Adam şöyle dedi: “Eğer yaptığımı dünya malı için yapmış olsaydım, sizin takılarınız ve daha fazlası buna yeterdi. Fakat vallahi ben bunu ancak Allah için ve sizin Allah’ın Elçisi ile olan yakınlığınız için yaptım.”

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Avâne b. el-Hakem el-Kelbî rivayet ettiğine göre: Hüseyin öldürülüp de eşyaları ve esirler Kûfe’de Ubeydullah’ın yanına getirildiğinde, onları hapsetti. Onlar hapisteyken, bağlı bir mektupla birlikte içeri bir taş atıldı. Mektupta şöyle yazıyordu: “Şu gün, sizin hakkınızdaki talimatları almak üzere Yezid b. Muâviye’ye ulak gönderildi. Gidişi şu kadar, dönüşü şu kadar gün sürecektir. Eğer ‘Allahu ekber’ sesini duyarsanız, sizi öldürmeye karar verdiler demektir. Eğer ‘Allahu ekber’ sesini duymazsanız, bu sizin için güvenlik demektir, Allah dilerse.” Ulağın gelişinden iki ya da üç gün önce, bu defa bağlı bir mektup ve bir bıçakla birlikte başka bir taş atıldı. Mektupta, “Son şehadetlerinizi ve vasiyetlerinizi yapın; ulak şu gün gelmesi bekleniyor.” deniliyordu. Ulak geldi; fakat “Allahu ekber” sesi duyulmadı. Çünkü gelen mektupta, “Esirleri bana gönderin.” denilmişti.

Ubeydullah b. Ziyad, Muhâffız b. Sa‘lebe ile Şimr b. Zî’l-Cevşen’i çağırıp şöyle dedi: “Eşyaları ve başı Müminlerin Emiri Yezid b. Muâviye’ye götürün.” Onlar da gidip Yezid’in huzuruna çıktılar. Muhâffız b. Sa‘lebe kapıda durup sesinin çıktığı kadar bağırdı: “En aptal ve en aşağılık adamın başını getirdik!” Bunun üzerine Yezid, “Muhâffız’ın anasının doğurduğu daha aptal ve daha aşağılıktır. Çünkü o vefasız bir akraba ve zalim bir adamdı.” dedi.

Yezid, Hüseyin’in başına bakınca şu beyti okudu:

Kılıçlar bize aziz olan insanların kafalarını yardı; fakat onlar daha asi ve daha zalim idiler.

Sonra dedi ki: “Bu adamın hangi bakımdan yanıldığını biliyor musunuz? O şöyle diyordu: ‘Babam onun babasından daha hayırlıdır; annem Fâtıma onun annesinden daha hayırlıdır; dedem Allah’ın Elçisi onun dedesinden daha hayırlıdır; ben de ondan daha hayırlıyım ve bu işe ondan daha layığım.’ Babasının, benim babamdan daha hayırlı olduğunu söylemesine gelince; benim babam onun babasıyla çekişti ve insanlar hükmün hangisinin lehine verildiğini biliyor. Annesinin, benim annemden daha hayırlı olduğunu söylemesine gelince; hayatım hakkı için, Allah’ın Elçisi’nin kızı Fâtıma annemden daha hayırlıdır. Dedesinin, benim dedemden daha hayırlı olduğunu söylemesine gelince; hayatım hakkı için, Allah’a ve ahiret gününe inanan hiç kimse, aramızdan herhangi birini Allah’ın Elçisi’ne denk ya da ona rakip görmez. Fakat o anlayış kıtlığı sebebiyle yanıldı; çünkü şunu okumadı: ‘De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye kadirsin.’”

Sonra Hüseyin’in kadınları Yezid’in huzuruna getirildi. Yezid’in ailesinin kadınları, Muâviye’nin kızları ve aile fertleri, feryat ederek ve ağıt yakarak bağrıştılar. Hüseyin’in kızı Fâtıma -ki Sekîne’den büyüktü- şöyle dedi: “Allah’ın Elçisi’nin kızları mı esir edildi, Yezid?” Yezid cevap verdi: “Ey amca kızı, ben bunun olmasını istemezdim.” O dedi ki: “Allah’a yemin olsun, bize bir küpe bile bırakılmadı.” O da şöyle dedi: “Ey amca kızı, sana verilecek şey, senden alınandan daha büyük olacaktır.” Sonra onlar dışarı çıkarıldı ve Yezid b. Muâviye’nin evine götürüldü. Yezid’in ailesinden, ağıt yakmaya ve yas tutmaya başlamayan tek bir kadın kalmadı. Yezid her bir kadına, “Sizden ne alındı?” diye haber gönderdi. Hiçbir kadın, ne kadar pahalı olursa olsun bir şey söylemedi ki, onun iki katı kendisine verilmesin. Sekîne şöyle derdi: “Ben, Allah’a inanmayan bir adam olarak Yezid b. Muâviye’den daha iyi birini görmedim.”

Esirler Yezid’in huzuruna getirildi. Aralarında Ali b. Hüseyin de vardı. Yezid ona, “Bu da nedir Ali?” dedi. Ali cevap verdi: “Yeryüzünde veya kendi nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Bu Allah’a kolaydır. Böylece sizin elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve size verdiği şeylerle de böbürlenmeyesiniz. Allah, kendini beğenen hiçbir övüngeni sevmez.” Yezid şöyle cevap verdi: “Size gelen her musibet, ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir; O ise birçoğunu affeder.” Sonra onu donattı, para verdi ve Medine’ye gönderdi.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Ebû Mihnef – Ebû Hamza es-Sümâlî – Abdullah es-Sümâlî – el-Kâsım b. Buhayt rivayet ettiğine göre: Kûfe’den gelen heyet, Hüseyin’in başını getirince Şam’daki mescide girdiler. Mervân b. el-Hakem onlara, “Bunu nasıl yaptınız?” diye sordu. Onlar da şöyle dediler: “Onlardan seksen kişi üzerimize geldi. Allah’a yemin olsun ki, sonuncusuna kadar hepsini yok ettik. İşte başlar ve işte kadın esirler.” Bunun üzerine Mervân ayağa kalktı ve çıktı. Kardeşi Yahyâ b. el-Hakem onların yanına geldi ve, “Ne yaptınız?” dedi. Onlar da aynı sözleri ona söylediler. Bunun üzerine Yahyâ dedi ki: “Kıyamet günü sizinle Muhammed’in arasına bir perde çekildi. Ben sizin bu yaptığınızın hiçbirine razı olmam.” Sonra ayağa kalktı ve çıktı. Onlar Yezid’in huzuruna girdiler, başı önüne koydular ve olanları anlattılar. Abdullah b. Âmir b. Küreyz’in kızı ve Yezid b. Muâviye’nin eşi Hind, olayı konuşulanlardan duydu. Elbisesini giyip dışarı çıktı ve şöyle dedi: “Müminlerin Emiri, bu Fâtıma’nın oğlu, Allah’ın Elçisi’nin kızının oğlu Hüseyin’in başı mı?” Yezid cevap verdi: “Evet. Onun için yas tut ve yas elbisesi giy. O, Allah’ın Elçisi’nin kızının oğludur, Kureyş’in tertemiz kadınının oğludur. İbn Ziyad ona karşı acele etti ve onu öldürdü. Allah ona lanet etsin.” Sonra halk çağrıldı ve içeri girdi. Baş onun önündeydi. Elinde bir değnek vardı ve onunla Hüseyin’in ağzına vuruyordu. Sonra şöyle dedi: “Bu adam ve bizim ailemiz, el-Hüseyn b. el-Hummâm el-Mürrî gibiydi.” Ardından şu beyti okudu:

Kılıçlar bize aziz olan insanların kafalarını yardı; fakat onlar daha asi ve daha zalim idiler.

Allah’ın Elçisi’nin sahabilerinden Ebû Berze el-Eslemî bağırdı: “Değneğinle Hüseyin’in ağzına mı vuruyorsun? Değneğini onun ağzından çek! Ne çok gördüm Allah’ın Elçisi’nin o ağzı öptüğünü! Ey Yezid! Sen kıyamet günü geleceksin ve İbn Ziyad senin savunucunun olacak. Ama bu adam kıyamet günü gelecek ve Muhammed onun savunucusu olacaktır.” Sonra kalktı ve çekip gitti.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Avâne b. el-Hakem rivayet ettiğine göre: Ubeydullah b. Ziyad, Hüseyin b. Ali’yi öldürttüğünde ve başı kendisine getirildiğinde, Abdülmelik b. Ebî’l-Hâris es-Sülemî’yi çağırdı ve ona şöyle dedi: “Medine’ye git, Amr b. Saîd b. el-Âs’a, Hüseyin’in öldürüldüğü müjdesini ver.” O sırada Amr b. Saîd b. el-Âs Medine valisiydi.

Abdülmelik gitmemek için özür beyan etti, fakat Ubeydullah onu azarladı. Ubeydullah, öfkeli yapısı yaklaşılmaz bir adamdı. Ona şöyle dedi: “Medine’ye git ve haber senden önce oraya ulaşmasın.” Sonra ona para verdi ve ardından, “Özür ileri sürme. Bineğin yolda kalırsa başka bir binek satın al.” dedi.

Abdülmelik şöyle anlattı: Medine’ye doğru yola çıktım. Yolda Kureyş’ten bir adam bana rastladı. “Ne haber?” diye sordu. Ben de, “Haber valinin yanındadır.” dedim. O şöyle dedi: “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Hüseyin b. Ali öldürüldü.” Amr b. Saîd’in yanına vardığımda bana, “Ne haber getiriyorsun?” diye sordu. Ben de, “Valiyi sevindirecek haberi. Hüseyin b. Ali öldürüldü.” dedim. Bunun üzerine onun ölümünü ilan etmemi söyledi. Ben de ölümünü ilan ettim. Allah’a yemin olsun ki, Benî Hâşim kadınlarının evlerinde Hüseyin için kopardığı feryat gibi bir feryat hiç duymadım. Bunun üzerine Amr b. Saîd gülerek şöyle dedi:

Benî Ziyâd kadınları büyük bir feryat kopardı;
tıpkı el-Erneb savaşından sonra bizim kadınlarımızın tuttuğu yas gibi.

el-Erneb, Benî Zübeyd’in, Abdülmeden grubundan Benî Hâris b. Ka‘b’tan olan Benî Ziyâd’ı yendiği bir savaştı. Bu beyit Amr b. Ma‘dîkerib’indir.

Amr b. Saîd şöyle dedi: “Bu yas, Osman b. Affân için tutulan yasa karşılıktır.” Sonra minbere çıktı ve halka Hüseyin’in ölümünü bildirdi.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Ebû Mihnef – Süleyman b. Ebî Râşid – Abdurrahman b. Ubeyd Ebû Kendd rivayet ettiğine göre: Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib, iki oğlunun öldüğünü öğrenince, insanlar kendisine başsağlığı dilerken, mevlâlarından biri içeri girdi. Sanırım o mevlâ, Ebû’l-Lislâs’tan başkası değildi. O şöyle dedi: “Hüseyin yüzünden başımıza gelen ve bize ulaşan şey budur.” Bunun üzerine Abdullah b. Ca‘fer ona nalınını fırlatarak şöyle dedi: “Ey pis kokulu kadının oğlu! Hüseyin hakkında böyle mi söylüyorsun? Allah’a yemin olsun ki, eğer onun yanında bulunmuş olsaydım, onunla birlikte öldürülünceye kadar ondan ayrılmamayı tercih ederdim. Allah’a yemin olsun ki, kendi elimle ona destek olamamış olmam karşısında, iki oğlumun onun uğrunda vurulmuş olması ve onunla birlikte sabretmiş olmaları bu kaybı bana hafifletiyor.” Sonra yanındakilere dönerek şöyle dedi: “Hamdolsun Allah’a ki, Hüseyin’in ölümüyle hayatı bana zorlaştırdı. Her ne kadar ben kendi elimle Hüseyin’e destek veremediysem de iki oğlum ona destek verdi.”

Hüseyin’in ölüm haberi Medine halkına ulaşınca, Akîl b. Ebî Tâlib’in kızı dışarı çıktı. Yanında kadınları da vardı. İç çekerek, elbiselerini büküp çevirerek şu sözleri okuyordu:

Peygamber size sorsa ne dersiniz:
Benim gidişimden sonra, siz son ümmet olarak
soyuma ve aileme ne yaptınız?
İçlerinde esirler var, içlerinde kana bulanmış olanlar var.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Avâne b. el-Hakem rivayet ettiğine göre: Ubeydullah b. Ziyad, Hüseyin’i öldürttükten sonra Ömer b. Sa‘d’a şöyle dedi: “Ömer, Hüseyin’in öldürülmesi hakkında sana yazdığım mektup nerede?” Ömer cevap verdi: “Emrini yerine getirdim, mektup da kayboldu.” İbn Ziyad, “Getir onu.” dedi. Ömer yine, “Kayboldu.” dedi. İbn Ziyad, “Allah’a yemin olsun, onu getir.” dedi. Ömer şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, Medine’de Kureyş’in yaşlı kadınlarına okunmak üzere saklandı; onlara karşı mazeretim olsun diye. Allah’a yemin olsun ki, Hüseyin hakkında sana öyle bir öğüt verdim ki, eğer onu babam Sa‘d b. Ebî Vakkâs’a vermiş olsaydım, ona karşı görevimi yerine getirmiş olurdum.” Bunun üzerine Ubeydullah’ın kardeşi Osman b. Ziyad şöyle dedi: “Doğru söyledi. Allah’a yemin olsun ki, Ziyad oğullarının hepsinin kıyamet gününe kadar burnunda halka olmasını, fakat Hüseyin’in öldürülmemiş olmasını isterdim.” Allah’a yemin olsun ki, Ubeydullah bu sözünden dolayı onu suçlamadı.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – arkadaşlarından biri – Amr b. Ebî’l-Mikdâm – Amr b. İkrime rivayet ettiğine göre: Hüseyin’in öldürüldüğü günün sabahını Medine’de geçirdik. Mevlâlarımızdan biri bize şöyle dedi: “Dün bir sesin şöyle nida ettiğini duydum:

Ey Hüseyin’i düşüncesizce öldüren adamlar,
azap ve ceza bekleyin.
Gök ehlinin tamamı,
peygamberler, melekler ve topluluklar size dava açacak.
Dâvûd’un oğlunun diliyle de,
Mûsâ’nın diliyle de,
İncil’i getirenin diliyle de lanetlendiniz.”

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Ömer b. Hayzûn el-Kelbî rivayet ettiğine göre: Babası bu sesi duymuştu.

Hüseyin ile Birlikte Öldürülenlerin İsimleri

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Ebû Mihnef rivayet ettiğine göre:

Hüseyin b. Ali öldürüldüğünde, onunla birlikte öldürülen aile fertlerinin, Şiîlerinin ve yardımcılarının başları Ubeydullah b. Ziyad’a götürüldü. Kindeliler on üç baş getirdi; başlarında Kays b. el-Eş‘as vardı. Hevâzin yirmi baş getirdi; başlarında Şimr b. Zi’l-Cevşen vardı. Temîm on yedi baş getirdi. Benî Esed altı baş getirdi. Mezhic yedi baş getirdi. Ordunun geri kalanı da yedi baş getirdi. Böylece toplam yetmiş baş oldu.

Hüseyin öldürüldü. Annesi, Allah’ın Elçisi’nin kızı Fâtıma idi. Onu Sinan b. Enes en-Nehaî el-Asbahî öldürdü; başını ise Havlî b. Yezid aldı.

Abbâs b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi Ümmü’l-Benîn bt. Hizam b. Hâlid b. Rebîa b. el-Vehîd idi. Onu Zeyd b. Rukād el-Cenbî ile Hakîm b. et-Tufeyl es-Sinbisî öldürdü.

Ca‘fer b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Onun annesi de Ümmü’l-Benîn idi.

Abdullah b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Onun annesi de Ümmü’l-Benîn idi.

Osman b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Onun annesi de Ümmü’l-Benîn idi. Havlî b. Yezid ona bir ok attı ve onu öldürdü.

Muhammed b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Onu Benî Ebân b. Dârim’den biri öldürdü.

Ebû Bekir b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi, Leylâ bt. Mes‘ûd b. Hâlid b. Mâlik b. Rib‘î b. Sulme b. Cendel b. Nehşel b. Dârim idi. Onun ölümü hakkında şüphe vardır.

Ali b. Hüseyin b. Ali öldürüldü. Annesi, Ebû Mürre b. Urve b. Mes‘ûd b. Mu‘attib es-Sekafî’nin kızı Leylâ idi; onun annesi ise Ebû Süfyân b. Harb’in kızı Meymûne idi. Onu Mürre b. Munkiz b. en-Nu‘mân el-‘Abdî öldürdü.

Abdullah b. Hüseyin b. Ali öldürüldü. Annesi, Kelb kabilesinden İmruü’l-Kays b. Adî b. Evs b. Câbir b. Ka‘b b. Uleym’in kızı er-Rabâb idi. Onu Hânî b. Sübeyt el-Hadramî öldürdü.

Ali b. Hüseyin küçük sayıldı; öldürülmedi.

Ebû Bekir b. Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Onu Abdullah b. Ukbe el-Ganevî öldürdü.

Abdullah b. Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Onu Harmale b. Kâhil bir okla vurarak öldürdü.

Kāsım b. Hasan b. Ali öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Onu Sa‘d b. Amr b. Nufeyl el-Ezdî öldürdü.

Avn b. Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi, Benî Fezâre’den Cümâne bt. el-Müseyyeb b. Necâbe b. Rebîa b. Riyâh idi. Onu Abdullah b. Kutbe et-Tâî en-Nebhânî öldürdü.

Muhammed b. Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi, Bekr b. Vâil’den Teymullah b. Sa‘lebe koluna mensup el-Havsa bt. Hafâce b. Sekaf b. Rebîa b. Âiz b. el-Hâris idi. Onu Âmir b. Nehşel et-Teymî öldürdü.

Ca‘fer b. Akîl b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi Ümmü’l-Benîn bt. eş-Şakr b. el-Hidâb idi. Onu Bişr b. Sawt el-Hemdânî öldürdü.

Abdurrahman b. Akîl öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Onu Osman b. Hâlid b. Üseyr el-Cühenî öldürdü.

Abdullah b. Akîl b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Amr b. Subeyh es-Sadâî ona bir ok attı ve onu öldürdü.

Müslim b. Akîl b. Ebî Tâlib Kûfe’de öldürüldü. Annesi bir cariyeydi.

Abdullah b. Müslim b. Akîl b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi, Ali b. Ebî Tâlib’in kızı Rukayye idi; onun annesi de bir cariyeydi. Onu Amr b. Subeyh es-Sadâî öldürdü; fakat Esîd b. Mâlik el-Hadramî’nin onu öldürdüğü de söylenmiştir.

Muhammed b. Ebî Saîd b. Akîl öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Onu Lakît b. Yâsir el-Cühenî öldürdü.

Hasan b. Hasan b. Ali küçük sayıldı. Annesi, Fezâre’den Havle bt. Mansûr b. Zebbân b. Seyyâr idi.

Amr b. Hasan da küçük sayıldı; sağ bırakıldı ve öldürülmedi. Annesi bir cariyeydi.

Öldürülen mevâlîden biri, Hüseyin b. Ali’nin mevlâsı Süleyman’dı. Onu Süleyman b. Avf el-Hadramî öldürdü.

Hüseyin b. Ali’nin mevlâsı Muncih de öldürüldü. Yine Hüseyin b. Ali’nin süt kardeşi Abdullah b. Yaktur da öldürüldü.

Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Cündeb el-Ezdî rivayet ettiğine göre:

Hüseyin’in öldürülmesinden sonra Ubeydullah b. Ziyad, Kûfe’nin ortalıkta görünmeyen eşrafını araştırdı. Ubeydullah b. el-Hurr’u göremedi. Birkaç gün sonra o geldi ve onu ziyaret etti. Ona, “Neredeydin İbnü’l-Hurr?” diye sordu. O da, “Hastaydım.” dedi. İbn Ziyad, “Kalbin mi hastaydı, bedenin mi?” dedi. O şöyle cevap verdi: “Kalbim hasta değildi; bedenime gelince, Allah bana sağlık verdi.” Bunun üzerine İbn Ziyad, “Yalan söylüyorsun. Aksine sen bizim düşmanımızla birlikteydin.” dedi. İbnü’l-Hurr da, “Eğer düşmanınla birlikte olsaydım, bulunduğum yer görülürdü; benim gibi birinin durumu gizli kalmazdı.” diye cevap verdi. İbn Ziyad bir süre ona ilişmedi. İbnü’l-Hurr atına binip ayrıldı. Sonra İbn Ziyad, İbnü’l-Hurr’un nerede olduğunu sordu; henüz çıkmış olduğu söylendi. Onu geri getirmelerini emretti. Polisler ona yetiştiler ve valiye dönmesini söylediler. İbnü’l-Hurr atını hızlandırdı ve şöyle dedi: “Ona söyleyin, Allah’a yemin olsun ki, asla gönüllü olarak gelmem.”

Oradan ayrıldı ve Ahmer b. Ziyad et-Tâî’nin evine geldi. Adamları onun evinde etrafında toplandı. Oradan çıkıp Kerbelâ’ya geldi. Orada insanların öldürüldüğü yerlere baktı ve onlar için Allah’tan bağışlanma diledi. Sonra yoluna devam edip Medâin’de konakladı. Bunun üzerine şu şiiri söyledi:

Hain bir vali, hainliğin ta kendisi olan bir adam, şöyle diyor:
“Fâtıma’nın şehit oğluna karşı niçin savaşmadın?”

Ona yardım etmediğim için ne büyük pişmanlık içindeyim!
Doğru yola koyulmayan her nefis, gerçekten pişman olur.

Onun savunucuları arasında bulunmadığımdan dolayı
içimde hiç geçmeyecek bir keder vardır.

Allah, onun uğrunda kuşanıp yardıma koşanların ruhlarına
durmadan yağmur indirsin.

Onların kabirlerinin ve öldürüldükleri yerin başında durdum.
Kalbim neredeyse parçalanacaktı, gözlerim yaş döktü.

Hayatım hakkı için, onlar savaşta çok canlı,
harbe çabuk atılan, asil savunuculardı.

Peygamberlerinin kızının oğluna destek verdiler,
kovuğundan çıkan arslanlar gibi, kılıçlarıyla.

Eğer öldürüldülerse, yeryüzündeki her takva sahibi nefis
bu yüzden kederle çökmüştür.

Ölüm karşısında onlardan daha soylu adamlar
ve daha aydın yüzlü cömert efendiler hiç görülmedi.

Siz onları zulmen öldürüyor ve bizim sevginizi umuyorsunuz ha?
Bize uygun olmayan bir yoldan vazgeçin.

Hayatım hakkı için, onları öldürmekle bize düşmanlık ettiniz.
Bizden nice erkek ve kadın sizden nefret ediyor!

Nice kez çok sayıda yardımcıyla birlikte
haktan sapmış zalim bir topluluğa karşı çıkmayı tasarladım.

Vazgeçin; yoksa size karşı
Deylem ordularından daha şiddetli saflarla gelirim.

Bu yılda, 61/680-681’de, Rebîa b. Hanzala’dan Ebû Bilâl Mirdâs b. Amr b. Udeyr öldürüldü.

Mirdâs b. Amr b. Hudeyr’in Ölümü

Ebû Ca‘fer et-Taberî rivayet etti: Bu kitapta daha önce Ebû Bilâl’in isyanı, Ubeydullah b. Ziyad’ın onun üzerine Eslem b. Zür‘a el-Kilâbî’yi iki bin kişilik bir kuvvetle göndermesi, Asak’ta yaptıkları savaş ve Ebû Bilâl ile taraftarlarının Eslem’i ve ordusunu yenilgiye uğratması anlatılmıştı.

Hişâm b. Muhammed – Ebû Mihnef – Ebû’l-Muhârik er-Râsibî rivayet ettiğine göre: Ubeydullah b. Ziyad, Eslem b. Zür‘a’nın yenilgisini öğrenince, Abbâd b. el-Ahdar et-Temîmî kumandasında Ebû Bilâl’in üzerine üç bin kişi gönderdi. Abbâd, Ebû Bilâl’i takip etti; sonunda Tevvâc’ta ona yetişti ve saflarını ona karşı düzenledi. Ebû Bilâl Mirdâs ve arkadaşları onların üzerine saldırdı ve kararlılıkla savaştılar. Sonra Abbâd’ın ordusu onları kuşattı; çünkü onlar küçük bir topluluktu.

Ebû Bilâl, arkadaşlarına şöyle demişti: “Sizden her kim dünyalık elde etmek için ayaklandıysa, ayrılsın. Ama sizden her kim yalnız ahireti ve Rabbine kavuşmayı istiyorsa, bu onun için daha önce takdir edilmiştir.” Ardından şu ayeti okudu: “Kim ahiret ekinini isterse, onun ekinini artırırız. Kim dünya ekinini isterse, ona da ondan bir şey veririz; fakat onun ahirette bir nasibi yoktur.”

Ebû Bilâl kaldı, arkadaşları da onunla kaldı. Hiçbiri onu bırakmadı; hepsi son kişiye kadar öldürüldü. Abbâd b. el-Ahdar ve yanında bulunan ordu Basra’ya döndü.

Ubeyde b. Hilâl de oraya gitti. Yanında üç kişi vardı, kendisi dördüncüydü. Abbâd b. el-Ahdar, valilik sarayına yaklaşırken, arkasında genç bir oğlan olan oğluyla birlikte bineği üzerindeydi. Onlar pusu kurdular. Sonra şöyle dediler: “Ey Allah’ın kulu, dur da senden bir hüküm soralım.” O durdu. Bunun üzerine şöyle dediler: “Biz dört kardeşiz; kardeşimiz öldürüldü. Ne yapmamızı uygun görüyorsun?” O, “Valiye başvurun.” dedi. Onlar da, “Valiye başvurduk, fakat bize cevap vermedi.” dediler. O da onlara, “Öyleyse adamı öldürün, Allah onu kahretsin.” dedi. Bunun üzerine onlar savaş naralarını atarak üzerine saldırdılar. O, oğlunu bir yana itti; onlar da kendisini öldürdüler.

Bu yıl içinde, 61/680-681’de, Yezid b. Muâviye, Sicistan ve Horasan üzerine Selm b. Ziyad’ı vali tayin etti.

Selm b. Ziyad’ın Göreve Getirilmesi

Ömer b. Şebbe – Ali b. Muhammed el-Medâinî – Mesleme b. Muhârib b. Sahn b. Ziyad rivayet ettiğine göre: Selm b. Ziyad yirmi dört yaşında bir adam iken Yezid b. Muâviye’yi ziyaret etti. Yezid ona şöyle dedi: “Ey Ebû Harb (yani Selm b. Ziyad), seni iki kardeşinin eyaletine vali tayin edeceğim: Abdurrahman ve Abbâd.” Selm, “Müminlerin Emiri neyi uygun görürse o olur.” dedi. Bunun üzerine Yezid onu Horasan ve Sicistan üzerine vali yaptı.

Selm, kendisi hazırlık yapmak üzere Basra’ya giderken, Şam’dan İsa b. Şebib’in dedesi olan el-Hâris b. Muâviye el-Hârisî’yi Horasan’a gönderdi. Daha sonra kendisi de Horasan’a doğru yola çıktı. El-Hâris b. Muâviye, Kays b. el-Heysem es-Sülemî’yi yakaladı, onu hapsetti; oğlu Şebib’i dövdü ve zincire vurdu.

Selm, kardeşi Yezid b. Ziyad’ı Sicistan’a gönderdi. Ubeydullah b. Ziyad da dostu olan kardeşi Abbâd’a Selm’in tayin edildiğini bildiren bir mektup yazdı. Abbâd, hazinede bulunan parayı köleleri arasında paylaştırdı; yine de bir miktar para kaldı. Bunun üzerine tellalı şöyle ilan etti: “Peşin ödeme almak isteyenler gelsin.” Yanına gelen herkese peşin ödeme yaptı. Daha sonra Abbâd Sicistan’dan ayrıldı. Cîreft’e geldiğinde Selm’in nerede olduğunu öğrendi. Aralarında bir dağ bulunduğundan o yoldan sapıp başka bir yola yöneldi. O gece Abbâd’ın bin kölesi ondan ayrıldı; her birinin yanında en az on bin dirhem vardı. Abbâd Fars bölgesinden geçti ve sonra Yezid’in yanına gitti. Yezid ona, “Para nerede?” diye sordu. O da, “Ben bir sınır karakolunun komutanıydım; elime geçen her şeyi halk arasında paylaştırdım.” dedi.

Selm Horasan’a doğru yola çıktı. Onunla birlikte şu kişiler de gitti: İmrân b. el-Fadl el-Burcümî, Abdullah b. Hâzim es-Sülemî, Talha b. Abdullah b. Halef el-Huzâî, el-Mühelleb b. Ebî Sufra, Hanzala b. Arade, Rebîa b. Hanzala kabilesinden Ebû Huzzâbe el-Velid b. Nahik, Huzeyl kabilesinin müttefiki olan Yahyâ b. Ya‘mer el-Advanî ve Basra’nın süvari ve ileri gelenlerinden büyük bir topluluk.

Selm b. Ziyad, Yezid b. Muâviye’den Ubeydullah b. Ziyad’a hitaben yazılmış bir mektup getirmişti. Bu mektupta iki bin kişilik bir birlik seçmesi isteniyordu. Bazıları ise bu sayının altı bin olduğunu rivayet etmiştir. Selm, ileri gelenleri ve süvarileri seçti. Bazı insanlar cihada katılmak istediler ve kendilerini de almasını istediler. Selm’in ilk almak istediği kişi Hanzala b. Arade idi. Ubeydullah ise onu bırakmasını istedi. Selm, “Bırak aramızda seçim yapsın. Seni seçerse senindir; beni seçerse benimdir.” dedi. Hanzala Selm’i seçti.

Halk Selm’e konuşarak kendilerini yazdırmak istedi. Sıla b. Eşyem el-Adevî de asker yazım yerine gitti. Kâtib ona, “Ey Ebû’s-Sahbâ (yani Sıla b. Eşyem), adını yazayım mı? Bu savaş ve fazilet bulunan bir seferdir.” derdi. O ise, “Allah’ın hükmünü beklerim.” diye cevap verirdi. İnsanların yazılması işi tamamlandığında hâlâ bekliyordu. Karısı Muâze bt. Abdullah el-Adeviyye ona, “Adını yazdıracak mısın?” diye sordu. O da, “Bekleyeceğim.” dedi. Sonra namaz kıldı ve Allah’tan karar istedi. Rüyasında kendisine yaklaşan bir adam gördü. Adam ona, “Çık; kazanç elde edecek, başarı kazanacak ve kurtulacaksın.” dedi. Bunun üzerine kâtibin yanına giderek, “Adımı yaz.” dedi. Kâtib, “Yazımı bitirdik; fakat seni dışarıda bırakmam.” dedi ve onunla oğlunun adını yazdı. Selm onu Yezid b. Ziyad ile birlikte gönderdi; o da Sicistan’a gitti.

Selm yola çıktı. Yanında Abdullah b. Osman b. Ebî’l-Âs es-Sekafî’nin kızı Ümmü Muhammed de vardı. Nehrin ötesine götürülen ilk Arap kadını oydu.

Mesleme b. Muhârib ve Ebû Hafs el-Ezdî – Osman b. Hafs el-Kirmanî rivayet ettiğine göre: Horasan valileri seferlere çıktıklarında, kış gelince Marv eş-Şâhicân’a dönerlerdi. Müslümanlar çekilince Horasan kralları, Harezm yakınlarında Horasan’daki bir şehirde toplanır, birbirleriyle anlaşma yaparlardı: birbirlerine saldırmayacaklar, kimse kimseyi tahrik etmeyecek ve işlerini birbirleriyle danışarak yürüteceklerdi. Müslümanlar kumandanlarından o şehre akın yapılmasını isterlerdi; fakat onlar bunu reddederlerdi. Selm Horasan’a gelince sefere çıktı ve kışı sefer yaptığı yerde geçirdi.

El-Mühelleb b. Ebî Sufra, Selm’den kendisini o şehre göndermesini ısrarla istedi. Selm onu altı bin kişiyle gönderdi. Başka bir rivayette dört bin kişi olduğu da söylenir. Şehir halkını kuşattı ve kendisine boyun eğmelerini istedi. Onlar ise onunla barış yapmak istediler ve canlarının bağışlanması karşılığında fidye ödeyeceklerini söylediler. O da kabul etti. Yirmi milyon dirhem karşılığında onunla barış yaptılar. Barış şartlarından biri de onlardan ticaret malları almasıydı. Büyükbaş hayvanları yarı fiyatına, binek hayvanlarını yarı fiyatına ve tabaklanmamış derileri yarı fiyatına aldı. Onlardan aldığı şeylerin değeri elli milyon dirheme ulaştı. Bu yüzden el-Mühelleb, Selm’in yanında büyük itibar kazandı. Selm bunlardan hoşuna gidenleri seçti ve Marv’ın Farslı valisi ile birlikte Yezid’e gönderdi; bu iş için bir heyet de gönderdi.

Mesleme ve İshak b. Eyyub rivayet ettiğine göre: Selm, karısı Ümmü Muhammed bt. Abdullah ile birlikte Semerkant üzerine sefere çıktı. Karısı orada bir oğlan doğurdu. Ona Suğdî adını verdi.

Ali b. Muhammed el-Medâinî – el-Hasan b. Raşid el-Cüzcânî – Huzâa kabilesinden bir şeyh – babası – dedesi rivayet ettiğine göre: Ben Selm b. Ziyad ile birlikte Harezm seferine katıldım. Onunla çok büyük bir mal karşılığında barış yaptılar. Sonra Semerkant’a geçti ve şehir halkı onunla barış yaptı. Karısı Ümmü Muhammed de onunla birlikteydi ve o sefer sırasında bir oğlan doğurdu. Ümmü Muhammed, Suğd hükümdarının karısından bazı süs eşyaları ödünç almak için haber gönderdi. O da tacını gönderdi. Sonra geri döndüler ve Ümmü Muhammed tacı yanında götürdü.

Bu yıl Yezid, Medine valisi Amr b. Saîd’i görevden aldı ve yerine Velid b. Utbe’yi tayin etti.

Ahmed b. Sâbit – ondan rivayet edenler – İshak b. İsa – Ebû Ma‘şer rivayet ettiğine göre: Yezid b. Muâviye, Amr b. Saîd’i Zilhicce’nin birinci günü (21 Ağustos) görevden aldı ve Medine valiliğine Velid b. Utbe’yi tayin etti. Velid, 61 ve 62 yıllarının haclarını yönetti.

Bu yıl Basra ve Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyad idi. Yılın sonunda Medine valisi Velid b. Utbe idi. Horasan ve Sicistan üzerinde Selm b. Ziyad yetkiliydi. Hişâm b. Hubeyre Basra kadısı, Şüreyh ise Kûfe kadısıydı.

Bu yıl içinde İbn Zübeyr, Yezid’e karşı muhalefetini ve onu reddettiğini açıkça ilan etti ve kendisine biat edildi.

Yezid’in Amr’i Görevden Alması ve Yerine el-Velid’i Tayin Etmesi

Yezid’in Amr’ı görevden almasının ve el-Velid’i tayin etmesinin sebebi ile İbn Zübeyr’in kendisine yapılan çağrıyı açıkça ilan etmesinin nedeni, Hişam (b. Muhammed el-Kelbî) – Ebû Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel – babası rivayetine göre şöyledir:

Hüseyin öldürüldüğünde İbn Zübeyr Mekke halkı arasında ayağa kalktı ve Hüseyin’in öldürülmesinden duyduğu dehşeti dile getirdi. Özellikle Kûfe halkını damgaladı ve genel olarak Irak halkını suçladı. Allah’a hamd ve sena ettikten ve Muhammed için bereket diledikten sonra şöyle dedi:

“Irak halkı, az bir kısmı dışında, hain ve yalancıdır. Irak halkı içinde Kûfe halkı en kötüsüdür. Hüseyin’i kendilerine yardım etmesi ve kendileri üzerinde yönetimi üstlenmesi için çağırdılar. O yanlarına geldiğinde ise ona karşı ayaklandılar ve ona şunu söylediler: ya elini onların eline verip kendisiyle birlikte İbn Ziyad b. Sümeyye’nin yanına gidecek ve o da Hüseyin hakkında hükmünü verecek, ya da savaşacaktır. Allah’a yemin ederim ki o, kendisinin ve taraftarlarının çokluk karşısında az olduğunu gördü. Yüce ve ulu olan Allah kimseyi gelecekle ilgili bilgilendirmemiş olsa da onun öldürüleceği açıktı. Buna rağmen o alçak bir hayat yerine onurlu bir ölümü seçti. Allah Hüseyin’e rahmet etsin ve Hüseyin’i öldürenleri cezalandırsın. Hayatıma yemin ederim ki ona karşı çıkmaları ve itaatsizlik etmeleri, onun gibiler için bir ibret ve yasak olmalıydı. Fakat takdir edilen gerçekleşti. Allah bir şeyi isterse onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. Hüseyin’den sonra bu insanlara mı güveneceğiz? Sözlerine mi inanacağız? Ahitlerini mi kabul edeceğiz? Hayır! Onları buna layık görmüyoruz. Allah’a yemin ederim ki onlar gece uzun süre namaz kılan, gündüz çokça oruç tutan, yönetme konusunda kendilerinden daha hak sahibi olan ve din ve üstün fazilet bakımından buna daha layık olan bir adamı öldürdüler. Allah’a yemin ederim ki o Kur’an’ı şarkıya değişmezdi; Allah korkusundan ağlamayı şarkı söylemeye değişmezdi; orucu haram içkilere değişmezdi; Allah’ı anmak için dini topluluklarda bulunmayı av peşinde koşmaya değişmezdi.”

Bununla Yezid’i kast ediyordu.

“Onlar helakle karşılaşacaklardır.”

İbn Zübeyr’in arkadaşları ona yönelerek şöyle dediler: “Ey adam! Sana biat edilmesini açıkça ilan et. Çünkü Hüseyin öldürüldüğüne göre artık bu işte seninle çekişecek kimse kalmadı.” İnsanlar ona gizlice biat ediyorlardı; o ise açıkça kendisinin Harem’de sığınma talep ettiğini söylüyordu. Onlara acele etmemelerini söyledi.

O sırada Mekke valisi Amr b. Saîd b. el-Âs idi. Hüseyin ve taraftarlarına karşı çok düşmanca idi. Buna rağmen onlara yumuşak ve nazik davranıyordu.

Yezid, İbn Zübeyr’in Mekke’de etrafında topladığı grupların bulunduğu kesinleşince Allah’a bir adak adadı: onu zincire vuracaktı. Bunun için gümüşten bir zincir gönderdi. Elçi Medine’de Mervan b. Hakem’e uğradı. Ona İbn Zübeyr için getirdiği şeyi ve yanında bulunan zinciri haber verdi. Bunun üzerine Mervan şu beyti okudu:

“Al bunu. Gerçekten bu güçlü bir adamın yolu değildir.
Aşağılanmış bir adam bile bunu kabul etmekte tereddüt eder.”

Elçi oradan ayrılarak İbn Zübeyr’in yanına gitti. Ona Mervan’ın yanından geçtiğini ve onun bu beyti okuduğunu haber verdi. İbn Zübeyr şöyle dedi:

“Hayır, Allah’a yemin ederim ki ben aşağılanan o adam olmayacağım.”

Elçiyi nazikçe geri gönderdi.

Bundan sonra İbn Zübeyr Mekke’de daha da güçlendi. Medine halkı da ona mektuplar yazdı. İnsanlar Hüseyin ortadan kaldırıldıktan sonra İbn Zübeyr ile çekişecek kimsenin kalmadığını söylüyorlardı.

Nu‘m b. Habib el-Kumisî – Hişam b. Yusuf – Ubeydullah b. Abdülkerim – Abdullah b. Ca‘fer el-Medinî rivayet ettiğine göre:

Hişam b. Yusuf bize Ubeydullah’ın rivayetindeki sözlerle aynı rivayeti Abdullah b. Mus‘ab – Musa b. Ukbe – İbn Şihab – Abdülaziz b. Mervan isnadıyla da aktardı.

Yezid b. Muâviye, İbn Itab el-Eş‘arî’yi ve Abdullah b. Mes‘ade’yi ve onların adamlarını Mekke’de Abdullah b. Zübeyr’e gönderdi. Amaç Yezid’e yapılması gereken biatin yerine getirilmesi için onu zincirle bağlamaktı. Yanlarında gümüş bir zincir ile ipek ve yün karışımı bir aba vardı.

Babam beni ve kardeşimi onlarla birlikte gönderdi ve şöyle dedi: “Yezid’in elçileri mesajı ilettiğinde onun önüne geçin ve biriniz şu beyti okusun:

‘Al bunu. Gerçekten bu güçlü bir adamın yolu değildir.
Aşağılanmış bir adam bile bunu kabul etmekte tereddüt eder.
Ey emir! Halk sana bir yol sundu.
Bu komşular arasında iğ ile örülmüş bir ağdır.
Seni halkın su taşıyıcısı iken gördüğümde
sana şöyle denildi: kovayı getir ve geri götür.’”

Elçiler mesajı ilettikten sonra ikimiz onun önüne çıktık. Kardeşim bana, “Benim için sen oku.” dedi. İbn Zübeyr beni dinledi ve şöyle dedi:

“Ey Mervan’ın oğulları! Söylediklerinizi işittim ve ne demek istediğinizi biliyorum. Babanıza şunu söyleyin:

Ben kırılması zor bir köktenim.
Zayıf kamışlar ve içi boş bitkiler en küçük rüzgârla eğildiğinde bile
ben sağlamlığımı korurum.
Talep ettiğim hak dışında hiçbir şeye yumuşak davranmayacağım,
ta ki taşı çiğneyen kişinin dişine yumuşak gelinceye kadar.”

Abdülaziz şöyle dedi: Hangisinin daha çok şaşırdığını bilmiyorum.

Ubeydullah b. Abdülkerim, Ebû Ali’nin (yani Abdullah b. Mus‘ab’ın) rivayetine dayanarak anlatısına şunu ekledi: Bu olayı Mus‘ab b. Abdullah b. Mus‘ab b. Sabit b. Abdullah b. Zübeyr’e hatırlattım. O da Ebû Ali’den aynı rivayeti işittiğini, fakat isnadını hatırlamadığını söyledi.

Hişam b. Yusuf – Halid b. Saîd – babası Saîd b. Amr b. Saîd rivayet ettiğine göre:

Amr b. Saîd insanların İbn Zübeyr’e yöneldiğini ve ona destek olmak istediklerini görünce bu işlerin sonunda kendi lehine sonuçlanacağını düşündü. Bunun üzerine arkadaşı olan Abdullah b. Amr b. el-Âs’a haber gönderdi. Abdullah Mısır’da babasıyla birlikte bulunmuş ve orada Daniel’in kitaplarını okumuştu. O sırada Kureyş onu bir âlim olarak görüyordu.

Amr b. Saîd ona şöyle sordu: “Bu adam hakkında bana ne söylersin? Emellerinin gerçekleşeceğini görüyor musun? Bana efendim (yani Yezid) hakkında da söyle. Onun durumunun nasıl sonuçlanacağını görüyorsun?”

O şöyle cevap verdi: “Efendinin, işleri başarılı olan ve ölünceye kadar krallıklarını sürdüren krallardan biri olduğunu görüyorum.”

Bundan sonra Amr b. Saîd, dışarıdan onlara karşı yumuşak ve dostça görünmesine rağmen İbn Zübeyr ve taraftarlarına karşı daha sert davranmaya başladı.

Velid b. Utbe ve onunla birlikte bulunan diğer Emevîler Yezid b. Muâviye’ye, Amr b. Saîd isterse İbn Zübeyr’i yakalayıp Yezid’e gönderebileceğini söylediler.

Bu yıl, yani 61 (680-681) yılında, Yezid Amr b. Saîd’i Hicaz valiliğinden görevden aldı ve yerine Velid b. Utbe’yi tayin etti.

Ebû Ca‘fer et-Taberî, Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî’den şöyle rivayet etti: Yezid, Amr b. Saîd b. el-Âs’ı 61 yılının Zilhicce ayının başında (21 Ağustos 681) görevden aldı. Yerine Velid b. Utbe’yi tayin etti. Velid 61 (682) yılında halkı hacda yönetti ve İbn Rabîa el-Âmirî’yi tekrar kadı yaptı.

Ahmed b. Sâbit – İshak b. İsa – Ebû Ma‘şer rivayet ettiğine göre: 61 (681) yılında Velid b. Utbe halkı hacda yönetti. Bu, tarihçiler arasında ihtilaf bulunmayan hususlardan biridir.

Bu yıl (61 / 680-681) Ubeydullah b. Ziyad hem Kûfe’nin hem Basra’nın valisiydi. Şüreyh Kûfe kadısı, Hişam b. Hubeyre Basra kadısıydı. Horasan üzerinde ise Selm b. Ziyad yetkiliydi.

Medine’den Bir Heyetin Yezid b. Muâviye’ye Gelişi

Bunun sebebi, Lut b. Yahya (Ebû Mihnef) – Abdülmelik b. Nevfel b. Müsâhik – Abdullah b. Urve (b. Zübeyr) rivayetine göre şudur:

Yezid b. Muâviye, Velid b. Utbe’yi Hicaz’a vali olarak gönderip Amr b. Saîd’i görevden alınca, Velid Medine’ye geldi ve Amr’ın birçok hizmetkârını ve mevalisini yakalayıp hapsetti. Amr onunla bu kişiler hakkında konuştu, fakat Velid onları serbest bırakmayı reddederek, “Üzülme ey Amr.” dedi. Bunun üzerine Amr’ın kardeşi Eban b. Saîd b. el-Âs ona şöyle dedi: “Amr üzülmesin mi? Eğer sen yanan bir koru tutsan, o da onu tutsa, sen bırakmadan o bırakmaz.”

Amr yola çıktı ve Medine’den iki gecelik mesafede bir yerde konakladı. Hizmetkârlarına ve mevalisine, sayıları yaklaşık üç yüz kişi idi, şöyle yazdı: “Her biriniz için bir deve, bir azık torbası ve yol takımı gönderiyorum. Develer çarşıda bağlanacaktır. Elçim size geldiğinde zindanın kapısını kırın. Sonra içinizden her biri devesini alıp binsin. Ardından benim bulunduğum yöne doğru gelin ve bana ulaşın.”

Elçisi gidip develeri satın aldı. Onları uygun şekilde hazırladı ve çarşıya bağladı. Sonra hapisteki adamlara gitti ve Amr’ın talimatını bildirdi. Onlar zindanın kapısını kırdılar, develere gidip bindiler ve Amr b. Saîd’in bulunduğu yöne doğru yola çıktılar; sonunda ona ulaştılar.

Amr b. Saîd, Yezid’in yanına gidip huzuruna girince, Yezid onu iyi karşıladı ve yakınına oturttu. Sonra onu beceriksizlikle suçladı; çünkü Yezid’in İbn Zübeyr hakkında kendisine verdiği emirleri yerine getirmemişti. Amr ise yalnızca kendi istediğini yapmıştı. Şöyle cevap verdi:

“Emîrü’l-Mü’minîn, orada bulunan kişi, orada bulunmayanın göremediğini görür. Mekke ve Medine halkının çoğunluğu İbn Zübeyr’e meylediyordu; onu destekliyor ve ona rıza gösteriyorlardı. Gizli ve açık şekilde birbirlerini ona çağırıyorlardı. Eğer onunla mücadeleye girişseydim, bu insanlarla birlikte ona karşı koyacak kadar güçlü bir ordum olmazdı. O bana karşı tedbirli ve benden sakınır durumdayken, ben de ona görünürde yumuşaklık ve dostluk gösteriyordum ki fırsat bulup ona saldırayım. Bununla birlikte onu birçok şeyden alıkoydum ve engelledim; eğer bunları ona bıraksaydım, bunlar ancak onun işine yarardı. Mekke yollarına ve sokaklarına adamlar yerleştirdim. Adamlarım, Mekke’ye girmek isteyen hiç kimseyi adı, babasının adı, Allah’ın yeryüzünün hangi bölgesinden geldiği, ne getirdiği ve ne istediği yazılmadan içeri sokmuyorlardı. Eğer gelen kişi İbn Zübeyr’in taraftarlarından ve ona gelmekte olduğunu düşündüğüm kimselerden ise, onu küçük düşürülmüş olarak geri gönderiyordum. Şüphe etmediğim biriyse geçmesine izin veriyordum. Şimdi ise sen Velid’i gönderdin. Belki onun işi ve etkisi sayesinde benim senin işinde gösterdiğim gayreti ve sana verdiğim samimi öğüdü anlarsın. Allah senin adına iş görsün ve düşmanını alçaltsın, ey Emîrü’l-Mü’minîn.”

Yezid şöyle dedi: “Sen, aleyhinde söz taşıyan ve beni sana karşı kışkırtanlardan daha doğrusun. Sen benim güvendiğim, yardımını umduğum, bozuk işleri düzeltmek, önemli görevleri üstlenmek ve büyük meselelerin içyüzünü ortaya çıkarmak için yanında tutacağım kişilerdensin.”

Amr şöyle dedi: “Emîrü’l-Mü’minîn, senin otoriteni güçlendirmeye, düşmanını zayıflatmaya ve sana karşı gelenlere sert davranmaya benden daha layık kimse yoktur.”

Velid, İbn Zübeyr’i aramaya koyuldu; fakat onun tedbirli olduğunu ve ele geçirilemediğini gördü.

Nejde b. Âmir el-Hanefî, Hüseyin öldürüldükten sonra Yemâme’de isyan etti. İbn Zübeyr de isyan etti.

Hac sırasında Velid, Arafat’tan dönüşü yönetti ve halkın genel topluluğu onunla birlikte hareket etti. İbn Zübeyr kendi taraftarlarıyla vakfeye durdu, Nejde de kendi taraftarlarıyla vakfeye durdu. Sonra İbn Zübeyr kendi taraftarlarıyla hareket etti, Nejde de kendi taraftarlarıyla hareket etti. Bu üç gruptan hiçbiri diğerinin yürüyüşüne katılmadı. Nejde, İbn Zübeyr ile o kadar sık buluştu ki insanlar ona biat edeceğini düşündüler.

Sonra İbn Zübeyr, Velid b. Utbe’nin otoritesine karşı bir hile kurdu. Yezid b. Muâviye’ye şöyle yazdı:

“Bize öyle bir adam gönderdin ki bizi doğru bir duruma yöneltmiyor ve akıllıların öğüdünü dinlemiyor. Eğer bize yumuşak huylu ve nazik tavırlı bir adam gönderseydin, zor görünen işlerin kolaylaşacağını ve dağınık olanın birleşeceğini umardım. Bunu düşün; bunda seçkinlerimiz ve halkımız için fayda vardır. Selam sana.”

Bunun üzerine Yezid b. Muâviye, Velid’e haber göndererek onu görevden aldı ve yerine Osman b. Muhammed b. Ebû Süfyan’ı gönderdi.

Ebû Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel b. Müsâhik – Humeyd b. Hamza, Benî Ümeyye’nin mevlası, rivayet ettiğine göre:

Tecrübesiz, işlerden anlamayan, yaşın öğrettiği şeyleri öğrenmemiş, deneyimle eğitilmemiş, görevinin ve makamının gereklerini neredeyse hiç kavrayamayan genç bir adam geldi. Medine halkından bir heyeti Yezid’e gönderdi. Bu heyetin içinde Abdullah b. Hanzala el-Gasîl el-Ensârî, Abdullah b. Ebî Amr b. Hafs b. el-Muğîre el-Mahzûmî, el-Münzir b. ez-Zübeyr ve Medine’nin ileri gelenlerinden birçok kişi vardı.

Bunlar Yezid b. Muâviye’nin yanına geldiler. Yezid onlara iyi davrandı, cömertçe ikramlarda bulundu ve hediyeler verdi. Sonra oradan ayrıldılar. Heyettekilerin hepsi Medine’ye döndü; yalnızca el-Münzir b. ez-Zübeyr geri dönmedi. O, Basra’daki Ubeydullah b. Ziyad’ın yanına gitti. Yezid ona yüz bin dirhem hediye vermişti.

Heyet üyeleri Medine’ye döndüklerinde halkın arasında ayağa kalktılar ve Yezid’e açıkça lanet edip onu kötülediler. Şöyle dediler:

“Biz öyle bir adamın yanından geldik ki onun dini yoktur; şarap içer, ud çalar, şarkıcı kadınlarla vakit geçirir, köpeklerle oynar ve gecelerini eşkıyalarla ve gençlerle sohbet ederek geçirir. Sizi şahit tutuyoruz ki biz ondan uzaklaşıyoruz.”

Halk da onları izledi.

Lut b. Yahya (Ebû Mihnef) – Abdülmelik b. Nevfel b. Müsâhik rivayetine göre:

İnsanlar Abdullah b. Hanzala el-Gasîl’in etrafında toplandılar ve ona biat ettiler; kendileri üzerinde yetkiyi ona verdiler.

Lut (b. Yahya Ebû Mihnef) – Muhammed b. Abdülaziz b. Ömer b. Abdürrahman b. Avf rivayet ettiğine göre:

El-Münzir, Yezid b. Muâviye’nin yanından dönüp Basra’daki Ubeydullah b. Ziyad’a gitti. Ubeydullah ona cömert ve misafirperver davrandı; çünkü el-Münzir, Ziyad’ın dostlarından biriydi. Sonra Yezid b. Muâviye’den Ubeydullah’a bir mektup geldi. Bu mektupta Yezid, Medine’deki taraftarlarının durumunu ona bildiriyor ve el-Münzir’i bağlayıp hapsetmesini, Yezid’in onun hakkındaki emri gelinceye kadar da öyle tutmasını emrediyordu.

Ubeydullah, el-Münzir misafiri olduğu için bu emri yerine getirmekte isteksiz davrandı. Onu çağırdı, mektubu okudu ve ona anlattı. Sonra şöyle dedi:

“Sen Ziyad’a dostluk etmiş birisin ve şimdi de benim misafirimsin. Ben bu işin tamamında güzel davranmak istediğim için sana iyilik yapıyorum. İnsanlar benim yanımda toplandığında ayağa kalk ve, ‘Ülkeme gitmeme izin ver.’ de. Ben de, ‘Hayır, yanımda kal; sana bol, cömert ve övgüye değer bir muamele göstereceğim.’ diyeyim. Sen de, ‘Benim bir mülküm ve işim var, gitmem gerekiyor; bana izin ver.’ de. Bunun üzerine ben de sana izin vereyim. Sonra ailene katılırsın.”

İnsanlar Ubeydullah’ın yanında toplandığında, el-Münzir ayağa kalktı ve gitmek için izin istedi. Ubeydullah, “Hayır, yanımda kal; sana bol, cömert ve övgüye değer bir muamele göstereceğim.” dedi. El-Münzir de, “Benim bir mülküm ve işim var, gitmem gerekiyor; bana izin ver.” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah ona izin verdi. O da yola çıktı ve Hicaz’a ulaştı. Orada Medine halkına katıldı ve Yezid’e karşı halkı kışkırtanlardan biri oldu.

O sırada söyledikleri arasında şu da vardı:

“Allah’a yemin ederim ki Yezid bana yüz bin dirhem hediye verdi; fakat bana yaptığı bu iyilik, onun hakkında size doğruyu söylememe engel olmayacaktır. Allah’a yemin ederim ki o şarap içer ve öyle sarhoş olur ki namazı bile kaçırır.”

El-Münzir, arkadaşlarının söylediklerine benzer hatta daha ağır sözlerle Yezid’i kötüledi.

Saîd b. Amr Kûfe’de şöyle diyordu: Yezid b. Muâviye, el-Münzir’in söylediklerinden haberdar oldu ve şöyle dedi:

“Allah’ım! Ben ona övgüye değer ve cömertçe davrandım. Sonra o da gördüğün şeyi yaptı. Onu yalanı ve akrabaları birbirine düşürmesi sebebiyle sen hatırla.”

Ebû Mihnef – Saîd b. Zeyd Ebû Mütehâlim rivayet ettiğine göre:

Yezid b. Muâviye, Nu‘man b. Beşîr el-Ensârî’yi çağırdı ve şöyle dedi:

“Git, Medine halkına ve kendi kavmine ulaş; onları niyetlendikleri şeyden yumuşaklıkla vazgeçir. Eğer bu konuda ayağa kalkmazlarsa, diğer insanlar bana karşı çıkmaya cesaret edemezler. Benim soyumdan da bu fitnede ayağa kalkmak istemeyenler var; çünkü helakten korkuyorlar.”

Nu‘man b. Beşîr yola çıktı ve kendi kavmine gitti. Halkı toplayıp onlara itaati ve birliğe bağlı kalmayı emretti; fitneye karşı onları uyardı. Onlara şöyle dedi:

“Sizin Şamlılara karşı koyacak gücünüz yoktur.”

Bunun üzerine Abdullah b. Mutî şöyle dedi:

“Nu‘man, birliğimizi bölmene ve Allah’ın düzene koyduğu işlerimizi bozmanına ne sebep oluyor?”

Nu‘man şu cevabı verdi:

“Allah’a yemin ederim ki sizin çağırdığınız şeyin, yani iç savaşın gerçekleştiğini, adamların atlarına binip karşı tarafın başlarına ve yüzlerine darbeler indirdiğini görür gibiyim. Ölüm değirmeni iki taraf arasında dönecek. Seni de katırına binmiş, yüzünü Mekke tarafına çevirmiş, şu zavallı insanları, yani Ensar’ı, mahallelerinde, mescitlerde ve evlerinin kapılarında öldürülmek üzere geride bırakmış olarak görüyor gibiyim.”

İnsanlar ona yüklendiler, o da oradan ayrıldı. Allah’a yemin olsun ki, dediği aynen gerçekleşti.

Bu yıl Velid b. Utbe hacda halka önderlik etti. Irak ve Horasan’daki valiler de bu yıl, yani 62 (681-682) yılında, 61 (680-681) yılı için zikrettiğim valilerin aynısıydı.

Bu yıl, yani 62 (682) yılında, rivayet edildiğine göre Muhammed b. Abdullah b. Abbas doğdu.

Altmış Üçüncü Yıl Olayları

63 yılında meydana gelen olaylardan biri, Medine halkının Yezid b. Muâviye’nin valisi Osman b. Muhammed b. Ebû Süfyan’ı Medine’den çıkarması, Yezid b. Muâviye’yi açıkça reddetmesi ve Medine’de bulunan Benî Ümeyye mensuplarını kuşatmasıydı.

Hişâm b. Muhammed (el-Kelbî) – Ebû Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel b. Müsâhik – Habîb b. Kurre’ye göre:

Medine halkı, Yezid b. Muâviye’yi görevden almak için Abdullah b. Hanzala el-Gasîl’e biat edince, Medine’de bulunan Osman b. Muhammed b. Ebû Süfyan’a, Benî Ümeyye’ye, onların mevalisine ve onların görüşünü benimseyen Kureyşlilere saldırdılar. Bunların sayısı yaklaşık bin kişiydi. Topluca çıkıp Mervân b. Hakem’in evine geldiler. Halk onları orada sembolik bir kuşatma altına aldı.

Benî Ümeyye, Habîb b. Kurre’yi çağırdı. Onu çağıranlar Mervân b. Hakem ve Amr b. Osman b. Affân’dı. İşleri düzenleyen kişi Mervân’dı. Osman b. Muhammed b. Ebû Süfyan ise henüz görüş ve tecrübesi olmayan genç bir delikanlıydı.

Abdülmelik b. Nevfel – Habîb b. Kurre’ye göre:

Mervân’ın yanındaydım. O ve Benî Ümeyye’den bir grup, Yezid b. Muâviye’ye götürmem için bir mektup yazdılar. Abdülmelik b. Mervân benimle birlikte Seniyyetü’l-Vedâ’ya kadar geldi. Orada mektubu bana verdi ve şöyle dedi:
“Gitmek için sana on iki gün, dönmek için de on iki gün veriyorum. Yirmi dört gün sonra burada benimle buluş. Allah dilerse seni bu vakitte burada oturur halde beklerken bulacağım.”

Mektupta şöyle yazıyordu:
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla… Biz Mervân b. Hakem’in evinde kuşatma altındayız. Temiz su bize ulaştırılmıyor ve üzerimize çakıl taşları atılıyor. Yardım! Yardım!”

Habîb b. Kurre anlatmaya devam etti:

Mektubu alıp yola çıktım ve sonunda Yezid’e ulaştım. Bir sandalyede oturuyordu; ayakları içi su dolu pirinç bir leğenin içindeydi. Ayaklarında ağrı vardı. Rivayete göre gut hastalığı vardı. Mektubu okudu ve sonra şöyle bir beyit okudu:

“Tabiatımın bir parçası olan yumuşaklığı değiştirdiler.
Bu yüzden halkıma karşı yumuşaklık yerine sertliği tercih ettim.”

Sonra sordu:
“Medine’de Benî Ümeyye ve onların mevalisi bin kişi değil mi?”

Ben:
“Evet, Allah’a yemin olsun ki daha da fazladır.” dedim.

Bunun üzerine şöyle dedi:
“Bir gün içinde bir saat bile savaşamadılar mı?”

Ben cevap verdim:
“Müminlerin emiri, bütün halk onlara karşı birleşti. Böyle bir topluluğa karşı koyacak güçleri yoktu.”

Yezid, Amr b. Saîd’i çağırdı. Mektubu ona okuttu ve durumu anlattı. Ona insanların başına geçip Medine’ye gitmesini emretti. Amr şöyle cevap verdi:

“Ben o şehri senin için sağlam bir şekilde yönetmiştim ve işlerini senin adına kontrol altında tutuyordum. Şimdi Kureyş kanının yere dökülmesi söz konusu olunca bundan sorumlu olmak istemiyorum. Benden daha az ilişkili olan biri bu işi üstlensin.”

Habîb b. Kurre anlatmaya devam etti:

Yezid beni bir mektupla birlikte o sırada hasta ve zayıf bir yaşlı olan Müslim b. Ukbe el-Murrî’ye gönderdi. Mektubu ona verdim, okudu. Bana haberleri sordu, ben de anlattım. Sonra Yezid’in sorduğu sorunun aynısını sordu:

“Medine’de Benî Ümeyye, mevalileri ve destekçileri bin kişi değil mi?”

“Evet.” dedim.

Şöyle dedi:
“Bir gün içinde bir saat bile savaşamadılar mı? Bunlar kendi düşmanlarına karşı savaşmaya ve otoritelerini güçlendirmeye çalışmadıkça yardımı hak etmiyorlar.”

Sonra Yezid’in yanına gitti ve şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri! Bu adamlara yardım etme, çünkü onlar değersizdir. Bir gün, yarım gün hatta bir saat bile savaşamadılar mı? Onları kendi düşmanlarına karşı savaşmaya ve otoritelerini güçlendirmeye çalışıncaya kadar bırak. O zaman içlerinden hangisinin sana itaatte sebat edeceği, hangisinin gevşeyeceği ortaya çıkar.”

Yezid şöyle dedi:
“Yazıklar olsun sana! Onlar olmadan hayatın hayrı olmaz. Git! Yaptıklarını bana bildir. İnsanları topla ve onlarla birlikte yola çık.”

Bunun üzerine onun tellalı şöyle ilan etti:

“Hicaz’a doğru yola çıkın! Maaşlarınız eksiksiz verilecek ve her birinize derhal yüz dinar verilecektir.”

Bunun üzerine on iki bin kişi gönüllü oldu.

İbn Humeyd – Cerîr – el-Muğîre’ye göre:

Yezid, İbn Mercâne’ye şöyle yazdı:
“İbn Zübeyr’e saldır.”

O şu cevabı verdi:
“Hayır! O günahkâr için iki işi bir arada yapmam: Peygamberin oğlunu öldürmek ve Allah’ın evine saldırmak.”

Mercâne doğru sözlü bir kadındı. Ubeydullah Hüseyin’i öldürdükten sonra ona şöyle derdi:

“Yazıklar olsun sana! Ne yaptın? Ne büyük bir suç işledin!”

Habîb b. Kurre’nin rivayetine göre anlatım tekrar devam eder:

Belirlenen zamanda veya biraz sonrasında Abdülmelik b. Mervân ile buluşmak üzere geri döndüm. Onu bir ağacın altında, üzerine bir aba sarınmış halde otururken buldum. Ona olanları anlattım. Haber hoşuna gitti. Sonra birlikte Mervân’ın evine, Benî Ümeyye’nin bulunduğu topluluğun yanına girdik. Onlara getirdiğim haberleri anlattım; onlar da Allah’a hamd ettiler.

Abdülmelik b. Nevfel bize, Habîb’in on gün içinde geri döndüğünü bildirdi.

Habîb şöyle anlattı:

Oradan ayrılmadan önce Yezid b. Muâviye’nin süvarileri denetlemek için dışarı çıktığını gördüm. Belinde kılıç vardı ve Arap yayıyla dayanıyordu. Onu şu beyitleri okurken duydum:

“Ebû Bekir’e söyle:
Geceler geçip insanlar Vâdî’l-Kurâ’ya indiğinde,
Olgun ve genç yirmi bin kişiyi görürsen,
Onların bir sarhoş tarafından mı toplandığını sanırsın?
Yoksa uykuyu kendinden uzaklaştırmış uyanık bir adam tarafından mı toplandılar?”

Ben hak yoldan sapan bir adam hakkında hayret ediyorum, gerçekten hayret ediyorum.
Dinde hile yapan, asil insanlara iftira atan bir adam hakkında.

Abdülmelik b. Nevfel’in rivayetine göre, bu ordu Yezid tarafından Müslim b. Ukbe’nin komutası altında gönderildi. Yezid ona şöyle demişti:

“Eğer sana bir şey olursa yerine Hüseyin b. Numeyr es-Sekûnî’yi tayin et.”

Ayrıca ona şu talimatı verdi:

“Medine halkına üç gün süre tanı. Taleplerini kabul ederlerse mesele yok. Aksi halde onlarla savaş. Onları yendiğinde şehri üç gün boyunca yağmalamaya izin ver. Bulunan mallar, gümüş paralar, silahlar ve yiyecekler orduya aittir. Üç gün geçince halktan çekil. Ali b. Hüseyin’i ara; onu koru, ona iyi davran ve yanında tut. O onların karıştığı işlere karışmamıştır. Bana onun mektubu gelmiştir.”

Yezid’in Müslim b. Ukbe’ye onun hakkında verdiği bu talimatı herkes bilmiyordu. Nitekim Benî Ümeyye Şam’a giderken Mervân’ın malları ve eşi Âişe bint Osman b. Affân — ki o Abân b. Mervân’ın annesiydi — Ali b. Hüseyin’e emanet edilmişti.

Muhammed b. Sa‘d – Muhammed b. Ömer (el-Vâkıdî)’ye göre:

Medine halkı Osman b. Muhammed’i Medine’den çıkardığında, Mervân b. Hakem İbn Ömer’den ailesini yanında saklamasını istedi. İbn Ömer bunu reddetti. Bunun üzerine Mervân Ali b. Hüseyin ile konuştu ve şöyle dedi:

“Ey Ebû’l-Hasan, aramızda akrabalık vardır. Kadınlarımı senin kadınlarının yanında tut.”

Ali b. Hüseyin bunu kabul etti. Mervân kadınlarını onun yanına gönderdi. Ali b. Hüseyin de kendi kadınlarıyla birlikte Mervân’ın kadınlarını alıp Yenbu‘ya götürdü. Mervân, Ali b. Hüseyin’e hem bu iyiliği hem de aralarındaki eski dostluk sebebiyle minnettar kaldı.

Rivayet tekrar Ebû Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel’in rivayetine döner:

Müslim b. Ukbe orduyla ilerledi. Medine halkı onun geldiğini duyunca yanlarında bulunan Benî Ümeyye’ye saldırdılar ve onları Mervân’ın evinde kuşattılar. Şöyle dediler:

“Allah’a yemin ederiz ki sizi yenip başlarınızı kesmedikçe veya Allah adına bize söz verip yemin etmedikçe sizi bırakmayacağız. Bize zarar vermeyeceğinize, savunmamızdaki boşlukları düşmanlara göstermeyeceğinize ve bize karşı bir düşmana yardım etmeyeceğinize dair söz verin. Bu şartla size zarar vermekten vazgeçer ve şehrimizden çıkmanıza izin veririz.”

Onlar bu şartları kabul edip Allah adına söz ve yemin verdiler. Bunun üzerine Medine’den çıkarıldılar ve eşyalarıyla birlikte şehirden ayrıldılar. Daha sonra Vâdî’l-Kurâ’da Müslim b. Ukbe ile karşılaştılar.

Âişe bint Osman b. Affân ise Tâif’e doğru yola çıktı. Yolda Ali b. Hüseyin’in yanından geçti. O, Medine dışındaki bir mülkünde kalıyordu ve onların işlerine karışmak istemediği için şehirden uzak durmuştu. Ona oğlunu — Abdullah’ı — Tâif’e götürmesini rica etti. O da Abdullah’ı Tâif’e götürdü ve Medine halkının işleri sona erinceye kadar orada kaldı.

Benî Ümeyye, Vâdî’l-Kurâ’da Müslim b. Ukbe’ye ulaşınca, o önce Amr b. Osman b. Affân’ı çağırdı ve şöyle dedi:

“Bana geride bıraktığınız durum hakkında bilgi ver ve bana öğüt ver.”

Amr şöyle cevap verdi:

“Bunun hakkında sana bilgi veremem. Çünkü bize savunmalarındaki boşlukları açıklamayacağımıza ve bir düşmana yardım etmeyeceğimize dair Allah adına söz verdirildi.”

Bunun üzerine Müslim b. Ukbe onu azarladı ve şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki Osman’ın oğlu olmasaydın başını keserdim! Allah’a yemin ederim ki bundan sonra bir Kureyşliyi asla affetmeyeceğim!”

Amr b. Osman arkadaşlarının yanına döndü ve kendisine yapılan muameleyi anlattı.

Mervân b. Hakem oğluna şöyle dedi:

“Benden önce içeri gir. Belki seninle yetinir.”

Abdülmelik içeri girdi. Müslim b. Ukbe ona şöyle dedi:

“Gel, sende ne haber var? Bana halk hakkında bilgi ver ve durumu nasıl görüyorsun?”

Abdülmelik şöyle dedi:

“Bence yanındaki orduyla birlikte Medine’ye giden bu yolu kullanmamalısın. Aşağıdaki hurmalıklara geldiğinde orada dur. Ordun hurma ağaçlarının gölgesinde kalır ve hurmalarından yer. Gece olunca ordu içinden nöbetçiler belirle. Sabah namazını kılınca ilerle. Medine’yi solunda bırak ve doğudan Harre tarafından dolaşarak onlara doğru gel. Böylece onlarla yüz yüze gelirsin. Onlar sana yöneldiğinde doğu onların önünde olacak. Güneş doğduğunda ışık senin askerlerinin omuzlarına vurur ve onlara zarar vermez; fakat Medinelilerin yüzlerine vurur, sıcaklığı onlara zarar verir. Sen doğudan geldiğin sürece onlar miğferlerinizin, mızraklarınızın, kılıçlarınızın ve zırhlarınızın parıltısını görürler. Ama onlar batıdan geldikleri sürece siz onların silahlarının parıltısını göremezsiniz. Sonra onlarla savaş ve Allah’tan yardım iste. Çünkü onlar imama karşı gelmiş ve cemaat birliğinden ayrılmışlardır.”

Bunun üzerine Müslim b. Ukbe şöyle dedi:

“Allah babana rahmet etsin! Ona ne büyük bir evlat doğmuş! Seni doğurduğunda kendisine bir halef doğduğunu görmüş.”

Sonra Mervân içeri girdi. Müslim b. Ukbe sordu:

“Ne var?”

Mervân dedi:

“Abdülmelik sana gelmedi mi?”

Müslim cevap verdi:

“Abdülmelik ne büyük adam! Kureyş’ten onun gibi biriyle pek az konuştum.”

Mervân şöyle dedi:

“Abdülmelik ile karşılaştığında benimle karşılaşmış oldun.”

Müslim b. Ukbe, Abdülmelik’in söylediği yere gidinceye kadar orduyla ilerledi. Orada onun söylediği gibi yaptı. Sonra Harre’ye ilerledi ve orada durdu.

Doğudan onlara doğru gelmişti. Müslim b. Ukbe Medine halkına şöyle seslendi:

“Ey Medine halkı! Müminlerin emiri Yezid b. Muâviye sizin İslam’ın kaynağı olduğunuzu söylüyor. Ben kanınızı dökmek istemiyorum. Size üç gün süre veriyorum. Kim hatasından döner ve hakka dönerse bunu kabul ederiz. Ben de sizi bırakıp Mekke’de bulunan hak yoldan sapmış adamın üzerine giderim. Eğer kabul etmezseniz, size yapacağımız muamelede mazur oluruz.”

Bu olay zilhicce 64 yılında olarak kaydedilmiştir; fakat bu bir hatadır. Çünkü Yezid, Rebîülevvel 64 yılında ölmüştür. Harre Savaşı çarşamba günü, zilhicce 63’ün 28’inde (27 Ağustos 683) gerçekleşmiştir.

Üç gün geçince Müslim b. Ukbe şöyle dedi:

“Ne yapacaksınız? Barış mı yapacaksınız yoksa savaş mı?”

Onlar cevap verdiler:

“Hayır, savaşacağız.”

O şöyle dedi:

“Bunu yapmayın. İtaate dönün. Biz de silahlarımızı ve gücümüzü Mekke’de bulunan, etrafında sapkınların ve günahkârların toplandığı o adamın üzerine yöneltelim.”

Medineliler şöyle bağırdılar:

“Ey Allah’ın düşmanları! Allah’a yemin ederiz ki onların yanına geçmek isterseniz sizi bırakmayız; sizinle savaşırız. Allah’ın kutsal evine gidip oradakileri korkutmanıza, orada günah işlemenize ve onun hürmetini çiğnemenize izin vermeyiz. Hayır, Allah’a yemin olsun ki buna izin vermeyeceğiz.”

Medine halkı, Medine’nin bir kenarındaki hendeği kullanmıştı. Büyük bir topluluk orada mevzilenmişti. Onların başında, Abdurrahman b. Avf ez-Zührî’nin yeğeni olan Abdurrahman b. Ezher b. Avf b. Abd Avf vardı. Abdullah b. Mutî, Medine’nin kenarındaki başka bir bölümün başındaydı. Ma‘kıl b. Sinan el-Eşcaî de Medine’nin kenarındaki bir başka bölümün kumandanıydı. Bütün ordularının başkumandanı ise en büyük ve en kalabalık birliğin başında bulunan Abdullah b. Hanzala el-Gasîl el-Ensârî idi.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Avâne b. el-Hakem el-Kelbî’ye göre, Abdullah b. Mutî, Medine halkı arasında Kureyş’in başındaydı. Abdullah b. Hanzala el-Gasîl Ensar’ın başındaydı. Ma‘kıl b. Sinan ise muhacirlerin başındaydı.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Ebu Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel’e göre, Müslim b. Ukbe yanındaki bütün kuvvetlerle birlikte yola çıktı. Harre tarafından ilerledi ve Kûfe yolu üzerinde çadırını kurdu. Sonra süvarileri İbn Gasîl’in üzerine gönderdi. İbn Gasîl, yanındaki piyadelerle birlikte süvarilere saldırdı ve süvarileri bozguna uğrattı. Onlar Müslim’in yanına geri döndüler. Müslim, piyadelerle birlikte onların önüne dikildi ve onlara bağırdı. Bunun üzerine tekrar dönüp şiddetle çarpıştılar.

Fadl b. Abbas b. Rebîa b. el-Hâris b. Abdülmuttalib, Abdullah b. Hanzala el-Gasîl’in yanına geldi ve yaklaşık yirmi süvariyle birlikte onun yanında güzel ve şiddetli bir şekilde savaştı. Abdullah’a şöyle dedi: “Yanındaki süvarilere emret de yanıma gelsinler ve benimle birlikte mevzilensinler. Ben saldırınca onlar da saldırsınlar. Allah’a yemin ederim ki Müslim’e ulaşıncaya kadar durmayacağım; ya onu öldürürüm ya da ben öldürülürüm.” Abdullah b. Hanzala, Ensar’dan Benî el-Eşhel kabilesinden Abdullah b. ed-Dahhâk’a, süvarilere Fadl b. Abbas’ın yanına geçmelerini ilan etmesini emretti. Abdullah b. ed-Dahhâk bunu onların arasında ilan etti ve onları Fadl’a kattı. Süvariler onun etrafında toplanınca Suriyelilere saldırdı; onlar da bozguna uğradılar. Arkadaşlarına şöyle seslendi: “Onların ne kötü bir şekilde geri çekildiklerini görmüyor musunuz? Tekrar saldırın, anam babam size feda olsun! Allah’a yemin ederim ki kumandanlarını görürsem onu öldürürüm yahut ben öldürülürüm. Bir süre sabretmenin ardından sevinç gelir. Zafer de ancak sabırdan sonra gelir.”

Ardından saldırdı, arkadaşları da onunla birlikte saldırdı. Suriye süvarileri, yanında diz çökmüş halde halka mızrak doğrultan yaklaşık beş yüz piyade bulunan Müslim b. Ukbe’den ayrılmış oldu. Fadl b. Abbas, Müslim’in sancağına doğru ilerledi; maksadı sancaktarın başına vurmak idi. Adam miğfer takmıştı, fakat Fadl miğferi yardı ve kafatasını parçaladı. Adam ölü olarak yere düştü. Fadl, “Ben Abdülmuttalib’in oğluyum!” diye bağırdı. Müslim’i öldürdüğünü sanmış ve, “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki halkın zorbasını öldürdüm!” demişti. Müslim ona, “Kalçan hendeği ıskaladı” diye takıldı. Çünkü o sancaktar, Rûmî adında cesur bir kölesiydi. Müslim sancağını aldı ve şöyle bağırdı: “Ey Şamlılar! Bu, dinlerini savunmak ve imamlarının zaferini güçlendirmek isteyen insanların savaşı mı? Allah bugünden sonraki savaşınızı çirkin kılsın! Bu, kalbime ne kadar ağır, ruhuma ne kadar sıkıcı! Allah’a yemin ederim ki bunun karşılığında hiçbir şey elde edemeyeceksiniz; çünkü maaşlarınızdan mahrum kalacaksınız ve en uzak sınır boylarına gönderileceksiniz. Bu sancağın arkasından saldırın. Paçalarınızı sıvamazsanız Allah yüzlerinizi kedere boğsun!”

Sonra sancağı alıp ilerledi; bu sırada piyadeler de sancağın önünde saldırdılar. Fadl b. Abbas yere serildi ve öldürüldü. Onunla Müslim b. Ukbe’nin çadır ipleri arasında yalnızca on arşın kadar mesafe vardı. Zeyd b. Abdurrahman b. Avf ve İbrahim b. Nuaym el-Adevî de onunla birlikte öldürüldü. Medine halkından çok sayıda piyade de onlarla beraber öldü.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Avâne’den gelen başka bir rivayete göre, Müslim b. Ukbe savaş günü hastaydı. İki saf arasına bir tahtırevan ve bir sandalye konulmasını emretti. Sonra şöyle dedi: “Ey Şamlılar! Kumandanınız için savaşın, yoksa çekilin.” Onlar ilerlediler. Medinelilerin her bir birliğine yöneldiklerinde onları bozguna uğrattılar. Çok geçmeden karşılarındaki saflar dönüp kaçtı. Sonra Abdullah b. Hanzala’ya yöneldiler ve onunla çok şiddetli bir savaş yaptılar. Hâlâ savaşmak isteyen birlikler Abdullah b. Hanzala’nın etrafında toplandılar. Şiddetli bir savaş verdiler. Fadl b. Abbas b. Rebîa, Medine halkının ileri gelenleri ve süvarilerinden bir grupla birlikte, hasta halde tahtırevanında bulunan Müslim b. Ukbe’ye doğru saldırdı. Müslim, “Beni kaldırın ve safların içine koyun!” diye bağırdı. Onu taşıyıp çadırının önünde safların içine koydular. Fadl b. Abbas ve yanındaki arkadaşları, tahtırevana ulaşıncaya kadar saldırdılar. Fadl açık tenliydi. Kılıcını indirip ona vurmak istediğinde Müslim askerlerine şöyle bağırdı: “Beni öldürecek olan şu açık tenli köledir. Ey hür kadınların oğulları! Mızraklarınızı ona saplayın!” Bunun üzerine ona saldırdılar ve onu mızraklayarak yere düşürdüler.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Ebu Mihnef – Abdullah b. Munkız’a göre, süvariler ve piyadeler bütün techizatlarıyla birlikte Abdullah b. Hanzala el-Gasîl ve onun piyadelerine doğru ilerlediler, sonunda onlara iyice yaklaştılar. Müslim b. Ukbe bir atına binmişti; Şamlıların arasında dolaşıyor, onları teşvik ederek şöyle diyordu: “Ey Şamlılar! Siz Arapların nesep ve soy bakımından en hayırlısı değilsiniz; ne onların en çoğusunuz, ne de toprakları en geniş olanısınız. Fakat Allah, düşmanlarınıza karşı size verdiği zafer ve imamlarınız nezdindeki güzel yeriniz sebebiyle, itaati ve düzgünlüğünüz sayesinde sizi ayrı kılmıştır. Bu insanlar ve onlar gibi Araplar değişti; Allah da onlara karşı değişti. O halde elinizden gelen en güzel itaati gösterin ki Allah da size verebileceği en güzel zaferi ve başarıyı versin.”

Sonra eski yerine döndü ve süvarilere İbn Gasîl ile arkadaşlarına saldırmalarını emretti. Süvariler piyadelerin üzerine yürüyünce, piyadeler de mızrak ve kılıçlarını onların yüzlerine kaldırdılar. Süvariler ürküp korkuya kapıldılar ve geri çekildiler. Müslim b. Ukbe onların arasında şöyle bağırdı: “Ey Şamlılar! Allah, yeryüzüne sizden daha layık hiç kimse yaratmadı. Husayn b. Numeyr, askerlerinle saldır!” O da Hımslılarla birlikte saldırdı ve onlara yöneldi.

İbn Gasîl, sancakları altında ona doğru yürüyerek yaklaştıklarını görünce ayağa kalktı ve adamlarına şöyle dedi: “Ey adamlar! Düşmanınız savaşta öyle bir duruş ortaya koydu ki, buna karşı sizin sergilemeniz daha uygundu. Ben, Allah’ın sizinle onlar arasında yakında hükmünü vereceğini, ya sizin lehinize ya da aleyhinize karar vereceğini sanmıştım. Siz açık görüş sahibi, hicret yurdunun insanları değil misiniz? Allah’a yemin ederim ki Rabbinizin, Müslüman beldelerden herhangi birinin halkından size olduğundan daha çok razı olduğunu ve Arap yurtlarından herhangi birinin halkına da bu sizinle savaşan kimselerden daha çok öfkelendiğini sanmıyorum. Sizden her adamın öleceği yalnız bir ölüm vardır. Allah’a yemin ederim ki şehitlik ölümünden daha hayırlı bir ölüm yoktur. Allah onu size getirdi. Öyleyse ona sarılın! Allah’a yemin ederim ki insan her istediğini bulamaz!”

Sonra sancağıyla biraz ilerledi ve orada durdu. İbn Numeyr de sancağıyla ilerleyip ona yaklaştı. Müslim b. Ukbe, Abdullah b. Îsâ el-Eş‘arî’ye, yüz okçu ile birlikte ilerleyip İbn Gasîl ve arkadaşlarına yaklaşmasını emretti. Onlar da onlara ok atmaya başladılar. Bunun üzerine İbn Gasîl şöyle dedi: “Niçin kendinizi onlara hedef yapıyorsunuz? Kim cennete koşmak istiyorsa bu sancağın yanında kalsın.” Ölümü göze almış olanların hepsi onun yanına geldiler. O da, “Rabbinizin vaadine sarılın. Allah’a yemin ederim ki umarım az sonra sevinçli olursunuz” dedi.

İki taraf birbirine saldırdı ve günün bir saatinde o zamana kadar görülmüş en şiddetli savaşı yaptılar. İbn Gasîl, oğullarını teker teker kendi önüne sürdü; onlar onun önünde birer birer öldürüldüler. O da kılıcıyla vuruyor ve şu dizeleri söylüyordu:

“Bozgunculuk ve zorbalık isteyenlere helâk olsun,
Haktan ve hidayet işaretlerinden yüz çevirenlere helâk olsun.
Allah ancak isyankârları helâk eder.”

Kendisi de öldürüldü. Anne bir kardeşi Muhammed b. Sâbit b. Kays b. Şemmâs da onunla birlikte öldürüldü. O, öne çıkmış ve öldürülünceye kadar savaşmıştı. Şöyle diyordu: “Beni bu insanlar yerine Deylem halkının öldürmesini istemezdim.” Sonra savaşmaya devam etti ve öldürüldü. Muhammed b. Amr b. Hazm el-Ensârî de onunla birlikte öldürüldü. Mervan b. el-Hakem onun yanından geçti. O, uzun bir gümüş taş parçası gibi görünüyordu. Mervan şöyle dedi: “Allah sana rahmet etsin. Mescitte nice sütunlar, seni onların yanında uzun uzun namaz kılarken görmüştü!”

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Avâne’ye göre, Müslim b. Ukbe, Harre günü İbn Gasîl’e karşı savaşırken bir sandalyede oturuyordu; adamlar onu taşıyorlardı. Şu dizeleri okuyordu:

“Hişam b. Harmele babasını yeniden diriltti,
el-Habîteyn ve el-Ya‘mule savaşı gününde.
Onun sayesinde bütün krallar darmadağın olmuş halde yere serildi,
onun mızrağı nice anneleri oğullarından mahrum bıraktı.
Öldürmeye yazılmış olan kişi, onu yere sermeden uzun süre beklemez.
Suçlu olanı da suçsuz olanı da öldürür.”

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Ebu Mihnef’e göre, Muhammed b. Sa‘d b. Ebî Vakkas o gün savaşa çıktı. Şamlılar kaçınca peşlerine düşüp onları vurmaya başladı; sonunda bozgun ona da galip geldi. O da kaçanlarla birlikte çekilip gitti. Müslim, Medine’yi üç gün yağmaya açtı; halkı öldürdüler ve malları ele geçirdiler. Bu durum orada bulunan Peygamber’in ashabını korkuttu. Ebu Saîd el-Hudrî çıkıp dağdaki bir mağaraya gitti. Şamlılardan biri onu fark etti ve mağaraya onun üzerine girdi.

Ebu Mihnef – el-Hasan b. Atıyye el-Avfî – Ebu Saîd el-Hudrî’ye göre:

Şamlı bana doğru mağaraya girdi; elinde kılıcı vardı. Onu korkutup belki benden vazgeçer diye ben de kılıcımı çektim ve ona doğru yürüdüm. Fakat o, üzerime yürümekten başka bir şey yapmadı. Bunun üzerine kılıcımı kınına soktum ve şöyle dedim: “Sen elini beni öldürmek için bana uzatırsan, ben de seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” O bana, “Sen kimsin, Allah babanı hayırla anılsın?” dedi. Ben de, “Ben Ebu Saîd el-Hudrî’yim” dedim. O, “Peygamber’in ashabından mı?” dedi. Ben, “Evet” dedim. Bunun üzerine dönüp gitti.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Avâne’ye göre, Müslim b. Ukbe, insanları Kuba’da biat etmeye çağırdı. Kureyş’ten iki kişi için eman istendi: Yezid b. Abdullah b. Zem‘a b. el-Esved b. el-Muttalib b. Esed b. Abdüluzzâ ve Muhammed b. Ebî’l-Cehm b. Huzeyfe el-Adevî. Ayrıca Ma‘kıl b. Sinan el-Eşcaî için de eman istendi. Savaştan bir gün sonra onlar getirildiler. Müslim, “Biat edin” dedi. O iki Kureyşli, “Sana Allah’ın Kitabı ve Peygamber’inin sünneti üzere biat ediyoruz” dediler. Müslim, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki sizi bununla asla serbest bırakmam” dedi. Onların öne çıkarılmasını emretti ve başlarını kestirdi. Mervan şöyle dedi: “Sübhanallah! Sana eman istemeye gelmiş iki Kureyşliyi öldürüyor, sonra da başlarını kestiriyor musun?” Müslim asasını onun böğrüne dürttü ve, “Sen de öyle. Onların dediğini dersen, ancak bir şimşek çakımı kadar göğü görebilirsin” dedi.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Ebu Mihnef’e göre, Ma‘kıl b. Sinan gelip halkın arasına oturdu ve susuzluğunu gidermek için bir içecek istedi. Müslim ona, “En çok hangi içeceği seversin?” dedi. O da, “Bal” dedi. Müslim, “Ona bir içecek verin” dedi. Ma‘kıl, susuzluğu gidinceye kadar içti. Müslim ona, “İçtiğin şeyle susuzluğun geçti mi?” dedi. O da, “Evet” dedi. Müslim şöyle dedi: “Hayır, Allah’a yemin olsun ki bundan sonra ateşteki kaynar sudan başka bir içecek asla içmeyeceksin. Müminlerin Emiri hakkında söylediğin şu sözü hatırlıyor musun: ‘Bir ay ona gitmek için yol aldım, bir ay da ondan dönmek için yol aldım; boş dönüp geldim. Allah’ım, bir değişiklik getir!’ Sen bununla Yezid’i kastediyordun.” Sonra onun öne çıkarılmasını emretti ve başını kestirdi.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Avâne’ye göre, Müslim b. Ukbe, Amr b. Mihriz el-Eşcaî’yi gönderdi; o da Ma‘kıl b. Sinan’ı ona getirdi. Müslim şöyle dedi: “Hoş geldin Ebu Muhammed, seni susamış görüyorum.” Ma‘kıl, “Evet” dedi. Müslim, “Ona beraberimizde getirdiğiniz buzla karıştırılmış bal hazırlayın” dedi. Daha önce Ma‘kıl, Müslim’in dostlarındandı. Ona balı buzla karıştırıp verdiler. Ma‘kıl içince, “Allah sana cennet içeceğinden içirsin” dedi. Müslim, “Allah’a yemin olsun ki bundan sonra cehennemin kaynar suyunu içmedikçe başka bir şey içmeyeceksin” dedi. Ma‘kıl, “Senden Allah ve akrabalık adına rica ediyorum” dedi. Müslim ise şöyle dedi: “Sen, Yezid’in yanından ayrıldığın gece Taberiye’de benimle karşılaşan adamsın. Şöyle demiştin: ‘Bir ay yolculuk yaptık, Yezid’den eli boş döndük. Medine’ye geri dönüp bu günahkârı azledeceğiz. Muhacirlerin oğullarından birine biat edeceğiz.’ Gatafan ve Eşca‘ kabilelerinin halife azledip halife tayin etmekle ne işi var? Savaşa girdiğimde seni görürsem başını kesmeden bırakmayacağıma yemin etmiştim.” Sonra onun öldürülmesini emretti.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Avâne’ye göre, Yezid b. Vehb b. Zem‘a getirildi. Müslim, “Biat et” dedi. O da, “Sana Ömer’in sünneti üzere biat ediyorum” dedi. Müslim onun öldürülmesini emretti. Yezid b. Vehb, “Ama ben biat ediyorum” diye itiraz etti. Müslim şöyle dedi: “Hayır, Allah’a yemin olsun ki seni düşüşünden kurtarmam.” Mervan, aralarındaki akrabalığı hatırlatarak onun lehinde konuştu. Bunun üzerine Mervan’ın ensesine vurulmasını emretti. Sonra şöyle ilan etti: “Yezid b. Muaviye’nin kulları olduğunuz üzere biat edin.” Ardından Yezid b. Vehb’in öldürülmesini emretti.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Avâne ve Ebu Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel b. Müsâhik’e göre, Mervan, Ali b. el-Hüseyin’i getirdi. Benî Ümeyye Medine’den çıkarıldığında Ali b. el-Hüseyin, Mervan’ın mallarını ve eşini korumuş, ona sığınma sağlamıştı. Ali b. el-Hüseyin geldi; Mervan ile Abdülmelik’in arasında yürüyerek Müslim’den eman istemek üzere onun yanına oturdu. Mervan, Ali’nin Müslim’den güvence alabilmesi için bir içecek istedi. Ona bir içecek getirildi; Mervan ondan biraz içti, sonra Ali’ye uzattı. Ali onu ağzına götürdüğünde Müslim, “Bizim içeceğimizi içme” dedi. Ali’nin eli titredi; canı için kendini güvende hissetmiyordu. Kadehi ne içmeden elinde tuttu ne de yere bıraktı. Müslim şöyle dedi: “Sen bu iki adamın arasında yalnızca benden eman istemek için geldin. Allah’a yemin olsun ki bu iş onlara kalsaydı seni öldürürdüm. Fakat Müminlerin Emiri bana sana iyi davranmamı emretti. Bana senin ona mektup yazdığını söyledi. Sana benden yarar sağlayan da budur. İstersen elindeki içeceği iç; istersen bize başka bir tane iste.” Ali b. el-Hüseyin, “Elimde olanı istiyorum” dedi. Onu içti. Müslim de onu yanına çağırıp kendi yanına oturttu.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Avâne b. el-Hakem’e göre, Ali b. el-Hüseyin Müslim’in huzuruna getirildiğinde onun kim olduğunu sordu. Bunun Ali b. el-Hüseyin olduğu söylenince onu hoş karşıladı ve minderlerle döşeli sedire oturttu. Sonra şöyle dedi: “Müminlerin Emiri bana sana iyi davranmamı emretti. Fakat aynı zamanda şu kötü adamların beni seninle meşgul edeceğini ve cömertliğimi sana göstermeme engel olacaklarını da söyledi.” Sonra Ali’ye, “Galiba ailende korkanlar var?” dedi. O da, “Evet, Allah’a yemin olsun” dedi. Müslim katırının hazırlanmasını emretti. Sonra onu alıp ailesinin yanına gönderdi.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Avâne’ye göre, Amr b. Osman b. Affan, çıkıp giden Benî Ümeyye arasında değildi. Bir gün Müslim b. Ukbe’nin yanına getirildi. Müslim, “Ey Şamlılar, bu adamı tanıyor musunuz?” dedi. Onlar, “Hayır” dediler. Bunun üzerine şöyle dedi: “Bu, iyi bir adamın oğlu olan kötü adamdır. Bu, Müminlerin Emiri Osman b. Affan’ın oğlu Amr’dır. Ey Amr! Medine halkı üstün geldiğinde, ‘Ben sizden biriyim’ diyorsun. Şamlılar üstün geldiğinde ise, ‘Ben Müminlerin Emiri Osman b. Affan’ın oğluyum’ diyorsun.” Sonra sakalının yolunmasını emretti. Ardından şöyle dedi: “Bu adamın annesi ağzına kara böcekler koyar, sonra da, ‘Ey Müminlerin Emiri, ağzımda ne olduğunu tahmin et bakalım’ derdi. Oysa ağzında kendisi için kötü ve eziyet verici olan şey vardı.” Müslim, Amr’ı serbest bıraktı. Amr’ın annesi Devs kabilesindendi.

Ebu Cafer et-Taberî, Ahmed b. Sâbit – ona rivayette bulunanlar – İshak b. İsa – Ebu Ma‘şer tarikiyle; ayrıca Hâris – İbn Sa‘d – Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî tarikiyle şöyle nakletmiştir:

Hem Ebu Ma‘şer hem de Vâkıdî, Harre Vak‘ası’nın 63 yılı Zilhicce ayının 26. günü (28 Ağustos 683) meydana geldiğini söylemiştir. Bazıları ise bunun Zilhicce’nin 25. günü (27 Ağustos) olduğunu söylemiştir.

Bu yıl, yani 63 yılında, Abdullah b. ez-Zübeyr hacda insanlara imamlık etti.

Hâris – İbn Sa‘d – Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî – Abdullah b. Cafer – İbn Ebî Avf’a göre, İbn ez-Zübeyr 63 yılında hacda insanlara imamlık etti. O sırada ona “sığınan” deniliyordu. Halk, hilafet işinde uygun yolun şûra olduğunu düşünüyordu.

Muharrem hilalinin göründüğü gece, yani 29 Ağustos gecesi, evimizdeydik. Misver b. Mahreme’nin mevlâsı Said gelip bize Müslim’in Medine halkına ne yaptığını ve onlardan nelerin alındığını haber verdi. Büyük bir felaket başlarına gelmişti. Halkın kılıçlarını çektiğini, ciddileştiğini, hazırlık yaptığını ve onun kendilerine saldıracağını anladığını gördüm.

Ebu Mihnef’in rivayet ettiği ve onun kendilerinden nakilde bulunduğu kimselerden gelen Harre Vak‘ası ile İbn Gasîl’in öldürülmesine dair anlatının dışında başka bir rivayet daha zikredilmiştir. Bu rivayet Ahmed b. Züheyr – babası – Vehb b. Cerîr – Cüveyriye b. Esmâ – Medine âlimlerinden işittiği rivayetlere göre şöyledir:

Muaviye ölümüne yaklaştığında Yezid’i çağırdı ve ona şöyle dedi: “Bir gün Medine halkından sana bir sıkıntı gelebilir. Eğer sana sıkıntı verirlerse, onların üzerine Müslim b. Ukbe’yi gönder. Çünkü onun samimi öğüdünü tecrübe ettim.”

Muaviye ölünce Medine halkından bir heyet Yezid’i ziyaret etti. Onu ziyaret edenler arasında Abdullah b. Hanzala b. Ebî Âmir de vardı. O, asil, faziletli, önder ve ibadet ehli bir adamdı. Yanında sekiz oğlu vardı. Yezid ona yüz bin dirhem verdi. Oğullarının her birine de hil‘at ve binitler dışında onar bin dirhem verdi. Abdullah b. Hanzala Medine’ye dönünce halkın yanına gitti. Ona, “Orada durum nasıldı?” diye sordular. O da, “Size, elimde yalnızca şu oğullarım olsa bile kendisiyle savaşacağım bir adamın yanından geldim” dedi. Halk, “Bize, onun sana mal verdiği, ihsanda bulunduğu ve sana cömert davrandığı haberi geldi” dediler. O da, “Evet, bunu yaptı; fakat ben ondan bunu yalnızca onunla mücadelede güç kazanmak için kabul ettim” dedi. Sonra halkı kışkırttı ve halk ona biat etti.

Yezid bundan haberdar oldu ve onların üzerine Müslim b. Ukbe’yi gönderdi. Medine halkı, kendileriyle Şam arasındaki bütün su başlarına adamlar gönderdi; her birine bir tulum katran döküp onları bozdu. Fakat Allah Şamlıların üzerine yağmur indirdi; Medine’ye varıncaya kadar kovalardan su aramak zorunda kalmadılar. Medine halkı onların karşısına pek çok grup halinde, benzeri görülmemiş bir şekilde çıktı. Şamlılar onları görünce onlardan korktular ve onlarla savaşmak istemediler. Müslim ise şiddetli bir ağrı içindeydi.

Medineliler Şamlılarla savaş halindeyken, Medine’nin iç tarafından arkalarından gelen “Allahu ekber” seslerini duydular. Benî Hârise, onlar hendeğin kenarındayken Şamlıları onların üzerine sokmuştu. Bunun üzerine halk bozguna uğradı. Hendekte bulunan halktan yaralananlar, öldürülenlerden daha çoktu. Şamlılar Medine’ye girdiler ve Medine halkı yenildi. Abdullah b. Hanzala, oğullarından birine dayanmış halde horlayarak uyuyordu. Oğlu onu uyandırdı. Gözlerini açınca halkın uğradığı durumu gördü. Bunun üzerine en büyük oğluna öne çıkmasını emretti; o da öldürülünceye kadar savaştı. Müslim b. Ukbe Medine’ye girdi. Halkı, Yezid b. Muaviye’nin kulları oldukları esasına göre biat etmeye çağırdı; Yezid onların canları, malları ve aileleri üzerinde dilediği gibi hükmedecekti.

Altmış Dördüncü Yıl Olayları

Ebu Cafer şöyle rivayet etti: O olaylar arasında, Şamlıların Mekke’ye ilerleyip Abdullah b. ez-Zübeyr ve onun gibi Yezid b. Muaviye’ye boyun eğmeyi reddedenlerle savaşması da vardı. Müslim b. Ukbe, Medine halkıyla savaşmayı bitirip ordusunun onların mallarını üç gün yağmalamasından sonra, yanında bulunan ordusuyla birlikte Mekke yönüne hareket etti.

Bu, Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Ebu Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel’e göredir: Müslim, İbn ez-Zübeyr’e saldırmak niyetiyle halkla birlikte Mekke’ye doğru yola çıktı. Medine üzerinde kendi yerine Ravh b. Zinba el-Cüzamî’yi vekil bıraktı.

Vâkıdî ise, Müslim’in Medine’de kendi yerine Amr b. Mihriz’i bıraktığını rivayet etti. Bununla birlikte, Ravh b. Zinba el-Cüzamî’yi vekil bıraktığının da rivayet edildiğini ekledi.

Müslim b. Ukbe’nin Ölümü Ve Kâbe’nin Mancınıkla Taşlanıp Yakılması

Rivayet Ebu Mihnef’e döner: Müslim b. Ukbe, el-Muşellel’e ulaştığında — bunun Kafa el-Muşellel olduğu da rivayet edilmiştir — ölüm ona yetişti. Bu, 64 yılının Muharrem ayının sonlarına doğruydu. Hüseyn b. Nümeyr es-Sekûnî’yi çağırdı ve şöyle dedi: “Ey merkep semerinin oğlu! Bu iş benim elimde olsaydı, bu orduya seni kumandan tayin etmezdim. Fakat Müminlerin Emiri benden sonra seni kumandan tayin etti; Müminlerin Emiri’nin emrine karşı gelinmez. Benden dört öğüt al: Hızlı yürü, saldırıda çabuk ol, haberi gizli tut ve hiçbir Kureyşliye kulak verme.” Sonra öldü ve Kafa el-Muşellel’de gömüldü.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Avâne’ye göre: Müslim b. Ukbe, İbn ez-Zübeyr’e yönelerek yola çıktı. Harşâ geçidine vardığında ölüm ona yetişti. Birliklerin önderlerini çağırdı ve dedi ki: “Müminlerin Emiri, eğer ölüm bana gelirse, üzerinize Hüseyn b. Nümeyr es-Sekûnî’yi kumandan tayin etmemi emretti. Allah’a yemin olsun ki bu tercih bana kalsaydı, bunu yapmazdım. Fakat ölüm anımda Müminlerin Emiri’nin emrine karşı gelmek istemem.” Sonra Hüseyn b. Nümeyr’i çağırdı ve şöyle dedi: “Ey merkep semerinin oğlu! Sana verdiğim öğüdü unutma: Haberi gizli tut, hiçbir Kureyşliye asla kulak verme, Şamlıları düşmanlarından alıkoyma, günahkâr adam İbn ez-Zübeyr’e saldırmadan önce yalnızca üç gün bekle.” Sonra şöyle dedi: “Allah’ım! Senden başka ilah olmadığına ve Muhammed’in senin kulun ve elçin olduğuna şahitlik ettikten sonra, Medine halkını öldürmemden daha çok sevdiğim bir iş yapmadım; ahirette bana bundan daha faydalı olmasını umduğum başka bir iş de olmadı.” Sonra devam etti: “Benî Mürre, Havran’daki mülkümü onlara bağış olarak alsın. Falan kadının kapısı içinde sakladığı her şey de onundur.” Burada cariye eşini kastediyordu. Sonra öldü.

O öldüğünde Hüseyn b. Nümeyr halkla birlikte yola çıktı ve İbn ez-Zübeyr ile Mekke’ye doğru ilerledi. Mekke ve Hicaz halkı ona biat etmişti.

Hişam – Avâne’ye göre: Müslim, vasiyetinden önce şöyle demişti: “Oğlum, bu cariye eşin bana zehir içirdiğini iddia ediyor. Yalan söylüyor. Bu hastalık ailemize karınlarımızdan gelir.”

Medine halkının tamamı, yani İbn ez-Zübeyr’in yanına geldi. Haricilerden Nejde b. Âmir el-Hanefî de Beytullah’ı korumak için bir grupla onun yanına geldi. İbn ez-Zübeyr kardeşi el-Münzir’e şöyle dedi: “Bu görevi üstlenip şu adamları geri püskürtecek senden ve benden başka kimse yoktur.” Kardeşi el-Münzir, Harre Vakası’na katılmış, sonra da onun yanına gelmiş olanlardandı. İbn ez-Zübeyr onu halkla birlikte onların üzerine gönderdi. Bir süre onlarla şiddetle savaştı. Sonra Şamlılardan biri el-Münzir’i teke tek savaşa çağırdı. Şamlı kendi katırının üzerindeydi; el-Münzir de onun karşısına çıktı. İkisi de birbirine birer darbe vurdu ve her ikisi de ölü olarak yere düştü. Abdullah b. ez-Zübeyr diz çöktü ve şöyle dedi: “Ey Rabbim! Onu kökünden helak et ve onu sevindirme.” Kardeşiyle savaşan kimsenin canına beddua ediyordu.

Şamlılar onlara korkunç bir saldırı yaptılar ve İbn ez-Zübeyr’in adamları bozguna uğradı. İbn ez-Zübeyr’in katırı sendeledi. O da, “Ne kötü!” diye bağırdı. Katırdan indi ve adamlarının yanına gelmesini haykırdı. Misver b. Mahreme b. Nevfel b. Uheyb b. Abdümenaf b. Zühre ile Mus‘ab b. Abdurrahman b. Avf onun yanına geldiler ve ikisi de öldürülünceye kadar onunla birlikte savaştılar. İbn ez-Zübeyr ise gece oluncaya kadar Şamlılara karşı sebat etti ve onlarla savaşmayı sürdürdü. Sonra onlar ondan çekildiler.

Bu, ilk kuşatma sırasında oldu. Muharrem ayının geri kalanında ve Safer ayının tamamında onunla savaşarak orada kaldılar. 64 yılı Rebîülevvel ayının 3. günü olan cumartesi günü, Beytullah’a mancınıklarla taş ve odun attılar ve onu ateşe verdiler. Şu dizeleri okumaya başladılar:

“Mescidin direklerini taşladığımız mancınık, azgın bir erkek deve gibidir.”

Hişam b. Muhammed el-Kelbî – Ebu Avâne’ye göre: Amr b. Bâvil es-Sedûsî şu dizeleri okumaya başladı:

“Ümmü Ferve’nin işini nasıl görüyorsun,
Onları Safâ ile Mevveh arasında alıp götürüyor.”

Burada mancınığa “Ümmü Ferve” adını veriyordu.

Vâkıdî rivayet ettiğine göre, Müslim b. Ukbe 21 Muharrem günü el-Muşellel’de defnedildikten sonra, Hüseyn b. Nümeyr yola çıktı. 24 Muharrem günü Mekke’ye vardı. Rebîülâhir ayının başında Yezid b. Muaviye’nin ölüm haberi kendisine ulaşıncaya kadar, altmış gün boyunca İbn ez-Zübeyr’i kuşattı.

Bu yıl, yani 64 yılında, Kâbe ateşe verildi.

Kâbe’nin Yanmasının Sebebi

Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî rivayet ettiğine göre, Kâbe 64 yılı Rebîülevvel ayının 3. günü olan cumartesi günü, yani 31 Ekim 683’te yandı. Bu, Yezid b. Muaviye’nin ölüm haberinin gelmesinden yirmi dokuz gün önceydi. Ölüm haberi ise 2 Rebîülâhir salı günü, yani 26 Kasım’da ulaştı.

Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî – Riyah b. Müslim – babasına göre: Kâbe’nin etrafında ateşler yakıyorlardı. Rüzgârın savurduğu bir kıvılcım çıktı; bu kıvılcım Kâbe’nin örtüsünü tutuşturdu ve Mukaddes Ev’in ahşabını yaktı. Bu olay Rebîülevvel ayının 3. günü cumartesi günü meydana geldi.

Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî – Abdullah b. Zeyd – Urve b. Uzeyne’ye göre: Kâbe’nin yandığı gün annemle birlikte Mekke’ye geldim. Ateş ona ulaşmıştı ve onu ipek örtüsü olmadan gördüm. Kâbe’nin Yemen köşesinin karardığını ve üç yerinden çatladığını gördüm. “Kâbe’ye ne oldu?” diye sordum. İbn ez-Zübeyr’in adamlarından birini gösterip şöyle dediler: “Bu adam yüzünden yandı. Mızrağının ucuna bir ateş parçası koymuştu. Rüzgâr onu uçurdu. O da Kâbe’nin örtülerine, Yemen köşesi ile Kara Taş arasına isabet etti.”

O yıl, yani 64 yılında, Yezid b. Muaviye öldü. Ölümü, Şam bölgesinde Hims taraflarında bulunan Huvarin adlı köylerden birinde, 64 yılı Rebîülevvel ayının 14. günü, yani 12 Kasım 683’te meydana geldi. Bazı rivayetlere göre öldüğünde otuz sekiz yaşındaydı.

Ömer b. Şebbe – Muhammed b. Yahya – Hişam b. Velid el-Mahzumî’ye göre: İbn Şihab ez-Zührî, dedesi için halifelerin yaşlarını kaydetmişti. Yazdıkları arasında şunlar da vardı: Yezid b. Muaviye, otuz dokuz yaşındayken öldü.

Bazı rivayetlere göre onun yönetimi üç yıl altı ay sürdü. Başka bir rivayette ise üç yıl sekiz ay sürdüğü nakledilir.

Ahmed b. Sâbit – ona rivayet edenler – İshak b. İsa – Ebu Ma‘şer’e göre: Yezid b. Muaviye, Rebîülevvel ayının 14. günü salı günü öldü. Onun hilafeti, üç gün eksik olmak üzere üç yıl sekiz ay sürdü. Cenaze namazını oğlu Muaviye b. Yezid kıldırdı.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî ise, ez-Zührî’nin verdiğinden farklı bir yaş rivayeti nakletmiştir. Bize ulaşan rivayette Hişam’ın aktardığı şudur: Ebu Halid Yezid b. Muaviye b. Ebu Süfyan, 60 yılı Receb ayının 1. günü, yani 8 Nisan 680’de, otuz iki yaşını geçmiş birkaç aylık iken hilafete geçti. İki yıl sekiz ay hüküm sürdü ve 63 yılı Rebîülevvel ayının 14. günü, yani 21 Kasım 682’de, otuz beş yaşındayken öldü. Annesi, Meysun bt. Bahdal b. Üneyf b. Velce b. Kunafe b. Adî b. Züheyr b. Hârise el-Kelbî idi.

Yezid b. Muaviye’nin Oğullarının Sayısı

Yezid’in oğulları arasında şunlar vardı:

Muaviye b. Yezid b. Muaviye. Künyesi Ebu Leylâ idi. Onun hakkında şair şöyle der:

“Başlangıcı gelmiş olan bir fitne görüyorum.
Ebu Leylâ’dan sonra hükümdarlık onu ele geçirene kalacaktır.”

Halid b. Yezid. Künyesi Ebu Hâşim idi. Simya ilmini öğrendiği rivayet edilmiştir.

Ebu Süfyan.

Bu ikisinin annesi, Ebu Hâşim b. Utbe b. Rebia b. Abdüşems’in kızı Ümmü Hâlid idi. Yezid’den sonra onunla Mervan evlendi. Onun hakkında şair şöyle der:

“Sevin ey Ümmü Hâlid!
Bazen çalışan birinin sonucunu oturan biri elde eder.”

Abdullah b. Yezid. Zamanında Arapların en iyi okçusu olduğu rivayet edilmiştir. Annesi Abdullah b. Âmir’in kızı Ümmü Külsüm’dür. Ona el-Usvar denirdi. Onun hakkında şair şöyle demiştir:

“İnsanlar der ki Kureyş’in en iyisi
adı anıldığında el-Usvar’dır.”

Bunların dışında şu oğulları da vardı:
Abdullah el-Asgar, Ömer, Ebu Bekir, Utbe, Harb, Abdurrahman, er-Rabî ve Muhammed.

Bunların anneleri farklı cariyelerdi.

https://kutsalayet.de/kabenin-yanmasinin-sebebi/,https://kutsalayet.de/muaviye-b-yezidin-hilafeti/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız