"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Etiket: Kafi Tevhid 20

Kafi 343

Ali b. Muhammed, Sâlih b. Ebî Hammâd’dan, o da Hüseyin b. Yezîd’den, o da Hasan b. Ali b. Ebî Hamza’dan, o da İbrahim’den rivayet etti. Ebû Abdullah şöyle buyurdu:

‘Adı mübarek, zikri yüce, övgüsü aziz olan Allah; münezzeh, mukaddes, eşsiz ve tektir. Daima vardı ve daima olacaktır.

O, “İlk, Son, Zâhir ve Bâtın’dır.” (Hadîd 3)

O’nun ilkliğinin bir başlangıcı yoktur. En yüksek yüceliğinde yücedir; direkleri yüce, yapısı yüksek, saltanatı büyük, nimetleri bol ve üstünlüğü yücedir.

Niteleyenler O’nun sıfatının hakikatine ulaşmaktan acizdirler. O’nun ilahlığının bilgisini taşımaya güç yetiremezler. O’na sınırlar da çizemezler. Çünkü O’na keyfiyet yoluyla ulaşılmaz.’

Kafi 344

Ali b. İbrahim, Muhtâr b. Muhammed b. Muhtâr’dan; Muhammed b. Hasan da Abdullah b. Hasan el-Alevî’den; her ikisi de Feth b. Yezîd el-Cürcânî’den rivayet etti. Feth şöyle dedi:

Mekke’den Horasan’a dönerken, Irak’a gitmekte olan Ebü’l-Hasan ile aynı yola düştüm. Onun şöyle dediğini işittim:

“Kim Allah’tan sakınırsa kendisinden sakınılır. Kim Allah’a itaat ederse kendisine itaat edilir.”

Onun yanına ulaşmak için uygun bir fırsat kolladım ve sonunda ulaştım. Kendisine selam verdim, o da selamımı aldı. Sonra şöyle buyurdu:

“Ey Feth! Kim Yaratıcı’yı hoşnut ederse yaratılmışların öfkesine aldırmaz. Kim de Yaratıcı’yı öfkelendirirse Allah’ın yaratılmışların öfkesini onun üzerine musallat etmesi kaçınılmaz olur.

Yaratıcı, ancak kendisini nitelediği şekilde nitelendirilebilir. Duyuların idrak etmekten aciz kaldığı, vehimlerin ulaşamadığı, düşüncelerin sınırlandıramadığı ve gözlerin kuşatamadığı bir varlık nasıl nitelendirilebilir?

Niteleyenlerin onu nitelemelerinden münezzehtir; vasfedenlerin vasıflarından yücedir.

Yakınlığı içinde uzaktır, uzaklığı içinde yakındır. Uzaklığında yakın, yakınlığında uzaktır.

Keyfiyeti yaratan O’dur; bu sebeple O’nun hakkında ‘Nasıl?’ denilemez. Mekânı yaratan O’dur; bu sebeple O’nun hakkında ‘Nerede?’ denilemez. Çünkü O, keyfiyetin ve mekânın ötesindedir.”

Kafi 345

Muhammed b. Ebî Abdullah, merfû olarak Ebû Abdullah’tan rivayet etti. Şöyle buyurdu:

Müminlerin Emiri Kûfe minberinde hutbe verirken, güzel konuşmasıyla tanınan, cesur kalpli ve Zi‘lib adı verilen bir adam ayağa kalktı ve şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri! Rabbini gördün mü?”

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Yazıklar olsun sana ey Zi‘lib! Görmediğim bir Rabbe kulluk edecek değildim.”

Adam dedi ki:

“Ey Müminlerin Emiri! O’nu nasıl gördün?”

Şöyle buyurdu:

“Yazıklar olsun sana ey Zi‘lib! Gözler O’nu bakışlarla görmez. Fakat kalpler O’nu imanın hakikatleriyle görür.

Yazıklar olsun sana ey Zi‘lib! Benim Rabbim, latifliğin en yüce derecesindedir; fakat cisimlerin inceliğiyle nitelenmez. Azamet sahibidir; fakat büyüklük ölçüleriyle nitelenmez. Kibriya sahibidir; fakat yaşlılık veya irilikle nitelenmez. Celâl sahibidir; fakat katılık ve kabalıkla nitelenmez.

Her şeyden öncedir; fakat O’ndan önce bir şey bulunduğu söylenemez. Her şeyden sonradır; fakat O’nun için bir son bulunduğu söylenemez.

Eşyayı dilemiştir; fakat bir tasarlama ve zihinsel yönelişle değil. Her şeyi idrak eder; fakat hile ve düzen kurmakla değil.

Bütün eşyanın içindedir; fakat onlarla karışmış değildir. Onlardan ayrı da değildir.

Açıktır; fakat bu açıklık doğrudan temas anlamında değildir. Tecelli etmiştir; fakat gözle görülen bir görünme şeklinde değildir.

Uzaktır; fakat mesafe sebebiyle değil. Yakındır; fakat yaklaşma ve bitişme sebebiyle değil.

Yokluktan sonra var olmuş değildir. Zorunluluk altında olmaksızın faildir. Hareketle olmaksızın takdir edicidir. İçinden geçen bir düşünceyle olmaksızın irade sahibidir. Bir araç olmaksızın işiticidir. Bir alet olmaksızın görücüdür.

Mekânlar O’nu kuşatamaz. Zamanlar O’nu içine alamaz. Sıfatlar O’nu sınırlandıramaz. Uyuklamalar O’nu tutamaz.

O’nun varlığı zamanlardan öncedir. O’nun mevcudiyeti yokluktan öncedir. Ezeliyeti başlangıçtan öncedir.

Duyuları yaratması, kendisinin duyu sahibi olmadığını gösterir. Cevherleri meydana getirmesi, kendisinin cevher olmadığını gösterir. Eşyalar arasında zıtlıklar yaratması, kendisinin zıddı olmadığını gösterir. Eşyalar arasında eşleştirmeler kurması, kendisinin benzeri ve eşi olmadığını gösterir.

Nuru karanlığa, kuruluğu yaşlığa, sertliği yumuşaklığa, soğuğu sıcağa karşıt kılmıştır.

Birbirine uzak olanları bir araya getiren, birbirine yakın olanları da ayırandır. Onları ayırması, ayıranın varlığına; birleştirmesi de birleştirenin varlığına delalet eder.

Bu, Allah’ın şu sözüdür:

“Her şeyden çift çift yarattık; umulur ki düşünüp öğüt alırsınız.” (Zâriyât 49)

Önce ile sonrayı birbirinden ayırmıştır ki kendisinin ne öncesi ne de sonrası olduğu bilinsin.

Varlıklardaki tabiatlar, onları yaratana herhangi bir tabiat isnat edilemeyeceğine şahitlik eder. Onların zamana bağlı oluşları, kendisini zamanlayan için bir zaman bulunmadığını haber verir.

Onların bir kısmını diğer bir kısmından perdelemiştir ki kendisi ile yaratıkları arasında bir perde bulunmadığı bilinsin.

Terbiye edilen hiçbir varlık yokken de Rab idi. Kendisine kulluk edilen hiçbir varlık yokken de ilahtı. Bilinen hiçbir şey yokken de âlimdi. İşitilen hiçbir şey yokken de işiticiydi.

Kafi 346

Ali b. Muhammed, Sehl b. Ziyâd’dan, o da Şebâb es-Sayrafî’den -ki adı Muhammed b. Velîd’dir-, o da Ali b. Seyf b. Umeyre’den rivayet etti. Ali şöyle dedi:

İsmail b. Kuteybe bana şöyle anlattı:

Ben ve Îsâ Şelkân, Ebû Abdullah’ın yanına girdik. O söze başlayarak şöyle dedi:

‘Müminlerin Emiri hakkında onun asla söylemediği şeyleri ileri süren topluluklara şaşıyorum.

Müminlerin Emiri Kûfe’de insanlara hitap ederek şöyle buyurdu:

“Hamd, kullarına kendisine hamdetmeyi ilham eden Allah’a mahsustur. Onları, Rabliğini tanıyacak bir fıtrat üzere yaratmıştır.

Yaratıklarıyla kendi varlığına, yaratıklarının sonradan meydana gelmiş olmasıyla kendi ezeliyetine, onların birbirlerine benzemesiyle de kendisinin benzeri bulunmadığına delalet etmiştir.

Ayetlerini kudretine şahit kılmıştır.

Zatı sıfatlarla kuşatılamaz. Gözler O’nu göremez. Vehimler O’nu ihata edemez.

Varlığının bir sonu yoktur. Bekasının bir sınırı yoktur…”’

“Duyular O’nu kuşatamaz. Perdeler O’nu gizleyemez. O’nunla yaratıkları arasındaki perde, onları yaratmış olmasıdır. Çünkü onların zatlarında mümkün olan şeyler O’nda mümkün değildir; O’ndan imkânsız olan şeyler ise onlar için mümkündür. Bu da yapan ile yapılanın, sınır koyan ile sınırlandırılanın, Rab ile terbiye edilenin birbirinden ayrı olduğunu gösterir.

O birdir; fakat bu, sayısal bir birlik anlamında değildir. Yaratıcıdır; fakat hareket etmek suretiyle değil. Görendir; fakat bir araçla değil. İşiticidir; fakat bir alet kullanarak değil. Şahittir; fakat temas ederek değil. Bâtındır; fakat gizlenerek değil. Zâhirdir ve ayrıdır; fakat mesafe uzaklığıyla değil.

Onun ezeliyeti, düşüncelerin dolaşıp durduğu alanların son noktasıdır. Sürekliliği, akılların ulaşmaya çalıştığı hedefleri geri çevirir. Hakikati, gözlerin nüfuz edici bakışlarını yormuştur. Varlığı, vehimlerin dolaşan tasavvurlarını bastırmıştır.

Kim Allah’ı nitelendirirse O’na sınır koymuş olur. Kim O’na sınır koyarsa O’nu sayıya dâhil etmiş olur. Kim O’nu sayıya dâhil ederse O’nun ezeliyetini geçersiz kılmış olur.

Kim ‘Nerede?’ derse O’na bir son nokta tayin etmiş olur. Kim ‘Neyin üzerinde?’ derse başka şeyleri O’ndan boşaltmış olur. Kim ‘Neyin içinde?’ derse O’nu bir şeyin içine yerleştirmiş olur.”

Kafi 347

Muhammed b. Hüseyin, Sâlih b. Hamza’dan, o da Feth b. Abdullah Mevlâ Benî Hâşim’den rivayet etti. Feth şöyle dedi:

Ebû İbrahim’e tevhidle ilgili bazı hususları sormak üzere yazdım. Bana kendi el yazısıyla şu cevabı gönderdi:

“Hamd, kullarına kendisine hamdetmeyi ilham eden Allah’a mahsustur.”

Daha sonra Sehl b. Ziyâd’ın rivayet ettiği metnin benzerini, şu ifadeye kadar zikretti:

“Varlığı, vehimlerin dolaşan tasavvurlarını bastırmıştır.”

Ardından şu ilavede bulundu:

“Dinin başlangıcı O’nu tanımaktır. O’nu tanımanın kemali O’nu birlemektir. O’nu birlemenin kemali ise O’ndan sıfatları nefyetmektir. Çünkü her sıfat, sıfatlandırılan şeyden başka olduğuna; sıfatlandırılan da sıfattan başka olduğuna şahitlik eder. Bu ikisinin birlikte bulunması ise ikiliği gerektirir; ezeliyet ise ikiliği kabul etmez.

Kim Allah’ı nitelendirirse O’na sınır koymuş olur. Kim O’na sınır koyarsa O’nu sayıya dâhil etmiş olur. Kim O’nu sayıya dâhil ederse O’nun ezeliyetini geçersiz kılmış olur.

Kim ‘Nasıl?’ derse O’nun niteliğini araştırmış olur. Kim ‘Neyin içinde?’ derse O’nu bir şeyin içine yerleştirmiş olur. Kim ‘Neyin üzerinde?’ derse O’nu bilmemiş olur.

“Kim ‘Nerede?’ derse O’ndan başka yerleri boş bırakmış olur. Kim ‘O nedir?’ derse O’nu nitelemiş olur. Kim ‘Nereye kadar?’ derse O’na bir son sınır belirlemiş olur.

O, bilinen hiçbir şey yokken de âlimdi. Yaratılmış hiçbir şey yokken de yaratıcıydı. Terbiye edilen hiçbir varlık yokken de Rab idi.

Rabbimiz işte böyle nitelendirilir ve niteleyenlerin nitelemelerinden daha yücedir.”

Kafi 348

Ashabımızdan bir topluluk, Ahmed b. Muhammed b. Hâlid’den, o da babasından, o da Ahmed b. Nadr ve başkalarından, onlar da zikrettikleri bir kişiden, o da Amr b. Sâbit’ten, o da Ebû İshak es-Sebîî’den, o da Hâris el-A‘ver’den rivayet etti. Hâris şöyle dedi:

Müminlerin Emiri ikindi namazından sonra bir hutbe verdi. İnsanlar onun tasvirlerinin güzelliğine ve Allah’ın yüceliğini anlatırken söylediklerine hayran kaldılar.

Ebû İshak dedi ki:

Hâris’e:

“Bu hutbeyi ezberlemedin mi?” diye sordum.

O da:

“Yazdım.” dedi ve kitabından bize dikte etti:

“Hamd, ölmeyen Allah’a mahsustur. O’nun hayret verici işleri tükenmez. Çünkü O, her gün yeni ve eşsiz bir yaratma işindedir. Daha önce olmayanı meydana getirir.

Doğurmamıştır ki izzetinde bir ortak bulunsun. Doğurulmamıştır ki miras bırakılan ve yok olup giden biri olsun.

Vehimler O’na ulaşamaz ki O’nu göz önünde duran bir şekil olarak tasarlasın. Gözler O’nu idrak edemez ki gözlerin bakışı başka tarafa yönelince O gözlerden kaybolmuş olsun.

İlkliğinin bir sonu yoktur. Sonluğunun bir sınırı ve nihayeti yoktur.

O’ndan önce hiçbir vakit geçmemiştir. O’ndan önce hiçbir zaman bulunmamıştır. Kendisine ne artma ne eksilme arız olur.

‘Nerede?’ diye nitelenmez. ‘Nedir?’ diye de nitelenmez. Bir mekânla da nitelenmez.

İşlerin en gizli yönlerinde gizlidir. Yaratıklarında görülen tedbir alametleri sayesinde akıllarda açıktır.

Peygamberlere O sorulduğunda, onlar O’nu bir sınırla veya bir parçayla nitelemediler. Bilakis O’nu fiilleriyle tanıttılar ve ayetleriyle O’na delalet ettiler.

Düşünenlerin akılları O’nu inkâr edemez. Çünkü gökleri, yeri, onların içindekileri ve aralarındaki her şeyi yaratan O’dur. Bunların yaratıcısı olanın kudreti reddedilemez.

Yaratıklardan uzaktır; bu yüzden hiçbir şey O’nun benzeri değildir.

Yaratıklarını kendisine kulluk etmeleri için yaratmıştır. İçlerine yerleştirdiği imkânlarla onları kendisine itaat etmeye muktedir kılmıştır. Delillerle mazeretlerini ortadan kaldırmıştır.

Böylece helak olan açık bir delil üzere helak olmuş, kurtulan da O’nun lütfuyla kurtulmuştur.

Başlatan da tekrar diriltecek olan da Allah’tır ve üstünlük Allah’a aittir.

Sonra Allah, hamdi kendisi için başlatmış ve dünya işinin sonunu, ahiretin gerçekleşmesini de kendisi için hamd ile bitirmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur:

‘Aralarında hak ile hükmedilir ve: “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” denilir.’ (Mü’min 75)

“Hamd, cisimleşmeksizin kibriyaya bürünen, benzetilmeksizin celâl elbisesini kuşanan Allah’a mahsustur.

Arş üzerine yerleşmiştir; fakat yer değiştirme söz konusu değildir. Yaratıkların üstündedir; fakat onlardan uzaklaşmış değildir ve onlara temas etmiş de değildir.

O’nun ulaşılacak bir sınırı yoktur. Kendisiyle tanınacağı bir benzeri de yoktur.

Kendisinden başkasına karşı büyüklük taslayan zelil olur. O’nun dışında kibirlenen küçülür.

Bütün varlıklar O’nun azameti karşısında boyun eğmiştir. O’nun hâkimiyeti ve izzeti karşısında teslim olmuştur.

Gözlerin bakışları O’nu idrak etmekten aciz kalmıştır. Yaratıkların vehimleri O’nun niteliğine ulaşmaktan geri kalmıştır.

O, her şeyden önce olandır; fakat O’nun öncesi yoktur. Her şeyden sonra olandır; fakat O’nun sonrası yoktur.

Her şey üzerinde galip olduğu için zahirdir. Bütün mekânları görendir; fakat oralara intikal ederek değil.

Hiçbir dokunan O’na dokunamaz. Hiçbir duyu O’nu hissedemez.

“O, gökte ilahtır, yerde de ilahtır. O, hikmet sahibidir, bilendir.” (Zuhruf 84)

Yaratmak istediği bütün suretleri ve varlıkları, önünde bulunan bir örneğe bakmaksızın kusursuz şekilde yaratmıştır. Yarattığını yaratırken kendisine hiçbir yorgunluk erişmemiştir.

Yaratmak istediğini başlatmış, var etmek istediğini meydana getirmiştir. Cin ve insanlardan oluşan iki ağır topluluğu da, Rabliğini tanısınlar ve kendilerine itaati yerleşsin diye yaratmıştır.

Bütün övgüleriyle O’na hamd ederiz; bütün nimetlerinden dolayı O’na şükrederiz.

İşlerimizin doğru yollarına bizi iletmesini isteriz. Kötü amellerimizin şerrinden O’na sığınırız. Daha önce işlediğimiz günahlar için O’ndan bağışlanma dileriz.

Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederiz.

Onu hak ile gönderdi; kendisine çağıran bir peygamber ve O’na götüren bir rehber olarak gönderdi. Böylece onun vasıtasıyla insanları sapıklıktan kurtardı ve cehaletten çıkardı.

“Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse gerçekten büyük bir kurtuluş kazanmıştır.” (Ahzâb 71)

Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse apaçık bir hüsrana uğramış ve elem verici bir azabı hak etmiş olur.

Öyleyse üzerinize düşen dinleme ve itaat görevini yerine getirerek kurtuluşa erin. Nasihatte ihlaslı olun. Birbirinize güzelce yardımcı olun.

Dosdoğru yola bağlı kalmak ve hoş görülmeyen işleri terk etmek suretiyle nefislerinize yardım edin.

Aranızda hakkı uygulayın ve bu konuda birbirinizle yardımlaşın. Zalim ve akılsız kimsenin elini tutup engel olun. İyiliği emredin, kötülükten sakındırın. Fazilet sahiplerinin faziletini tanıyın.

Allah bizi ve sizi hidayetle korusun, bizi ve sizi takva üzerinde sabit kılsın.

Kendim ve sizin için Allah’tan bağışlanma diliyorum.”

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/kafi-347/,https://kutsalayet.de/kafi-349/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız