"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Etiket: Hicri 43 (663–664)

Kırk Üçüncü Yıl Olayları

Bu olaylar arasında Busur b. Ebî Ertat’ın Bizanslılara karşı yaptığı sefer de vardı. Vakıdî, Busur’un onların topraklarında kışı geçirdiğini ve Konstantiniyye’ye kadar ulaştığını ileri sürmüştür. Fakat tarih konularında uzman bazı kimseler bunu reddetmiş ve Busur’un Bizans topraklarında hiç kışlamadığını söylemişlerdir.

Bu yıl Amr b. el-As Mısır’da, Ramazan bayramı gününde öldü (6 Ocak 664). O, Ömer b. el-Hattab adına dört yıl, Osman adına dört yıldan iki ay eksik bir süre ve Muaviye adına iki yıldan bir ay eksik bir süre Mısır valiliği yapmıştı.

Bu yıl Muaviye, babasının ölümünden sonra Abdullah b. Amr b. el-As’ı Mısır valisi yaptı. Vakıdî, onun yaklaşık iki yıl Mısır valiliği yaptığını ileri sürmüştür.

Bu yılın Safer ayında (15 Mayıs – 12 Haziran 663) Muhammed b. Mesleme Medine’de öldü. Mervan b. el-Hakem onun cenaze namazını kıldırdı.

Bu yıl Harici Müstevrid b. Ullife öldürüldü; Hişam b. Muhammed böyle söylemiştir. Başkaları ise onun bir önceki yılda öldürüldüğünü ileri sürmüştür.

El-Mustavrid b. Ullife’nin Öldürülmesi

Daha önce, Nehr Savaşı’nda yaralı olarak kurtulan Hâricîlerin geri kalanlarının toplanmasını, er-Reyy’e çekilenleri ve diğerlerini anlatmıştuk. Onlar daha önce adlarını zikrettiğim üç kişiyle buluştular; bunlardan biri de el-Mustavrid b. Ullife idi. Onların ona biat ettiklerini ve Şa‘ban ayının yeni hilalinin başında (8 Kasım 663) ayaklanmak üzere toplandıklarını da anlatmıştık.

Hişam – Ca‘fer b. Huzeyfe et-Tâî – el-Muhill b. Halife kanalıyla: Polis teşkilatının başında bulunan Kabîse b. ed-Dammûn, el-Muğîre b. Şu‘be’nin yanına gelerek şöyle dedi:

“Şimr b. Cevvâne el-Kilâbî bana geldi ve Hâricîlerin Hayyân b. Zebyan es-Sülemî’nin evinde toplandıklarını, Şa‘ban ayının başında (8 Kasım 663) sana karşı ayaklanmak üzere aralarında anlaştıklarını haber verdi.”

Bunun üzerine el-Muğîre b. Şu‘be, Sakîf kabilesinin müttefiki olan Kabîse b. ed-Dammûn’a (onların iddiasına göre Hadramut’taki es-Sadif’ten gelmişti) şöyle dedi:

“Polisleri al, Hayyân b. Zebyan’ın evini kuşat ve onu bana getir.”

Onlar Hayyân’ın bu Hâricîlerin başı olduğuna inanıyorlardı. Kabîse polisleri ve birçok kişiyi alarak yola çıktı. Hayyân b. Zebyan farkına varmadan öğle vakti onun evine ulaştılar.

O sırada Muâz b. Cüveyn ve onların arkadaşlarından yaklaşık yirmi kişi Hayyân’ın yanındaydı. Hayyân’ın karısı — kendisine çocuk doğurmuş bir cariyesi — ayağa sıçradı ve onların kılıçlarını alıp yatağın altına attı. Oradakilerden bazıları kılıçlarına sarılarak kendilerini savunmak istediler; fakat kılıçlarını bulamayınca teslim oldular.

Kabîse onları alıp el-Muğîre b. Şu‘be’nin yanına götürdü. El-Muğîre onlara şöyle sordu:

“Size Müslümanların birliğini bozmayı düşündüren nedir?”

Onlar şöyle cevap verdiler:

“Biz böyle bir şey istemedik.”

Bunun üzerine el-Muğîre şöyle dedi:

“Hayır! Ben sizin hakkınızda böyle şeyler duydum ve bu toplantınız da bunu doğruladı.”

Onlar şöyle dediler:

“Bizim o evde toplanmamıza gelince; Hayyân b. Zebyan bize Kur’an okumayı öğretiyordu. Bu yüzden onun evinde toplanıyor ve Kur’an’ı ona okuyoruz.”

El-Muğîre emretti:

“Onları hapse götürün.”

Onlar yaklaşık bir yıl orada kaldılar.

Kardeşleri onların tutuklandığını duyunca daha ihtiyatlı davranmaya başladılar. Liderleri olan el-Mustavrid b. Ullife Kûfe’den ayrıldı ve el-Hîre’de Kelb kabilesine ait Kasr el-Adesiyyîn’in yanındaki bir eve yerleşti. Kardeşlerine haber gönderdi; onlar da sık sık onu ziyaret ediyor ve hazırlık yapıyorlardı.

Ziyaretleri sıklaşınca liderleri el-Mustavrid b. Ullife et-Teymî onlara şöyle dedi:

“Buradan ayrılalım. Sizi ortaya çıkaracaklarından korkuyorum.”

Onlardan bazıları birbirlerine:

“Şu yere gidelim”

dediler; bazıları da:

“Başka bir yere”

dediler.

Neccâr b. Abcer, kendisinin ve ailesinden bir grubun kaldığı bir evden onları gözetliyordu. Birden iki süvarinin gelip o eve girdiklerini görüyordu. Ardından kısa bir süre sonra iki kişi daha gelip giriyordu; sonra bir başkası geliyor, ardından bir başkası daha geliyordu. Bu durum onu endişelendiriyordu. Ayrıca onların birbirlerine yakın zamanlarda ayrıldıklarını da görüyordu.

Bunun üzerine Neccâr, kaldığı evin hanımına — o sırada kendi oğlanlarından birini emziriyordu — şöyle dedi:

“Yazıklar olsun sana! Bu eve girip çıkan şu süvariler kim?”

Kadın şöyle cevap verdi:

“Allah’a yemin ederim ki kim olduklarını bilmiyorum. Sadece erkeklerin bu eve sık sık, durmadan, kimi yaya kimi atlı gelip gittiklerini görüyorum. Günlerdir bundan hoşnut değiliz, fakat kim olduklarını bilmiyoruz.”

Bunun üzerine Neccâr atına bindi ve genç hizmetçilerinden biriyle birlikte yola çıktı. Onların evinin kapısına varıncaya kadar ilerledi. Kapıda onların adamlarından biri nöbet tutuyordu. İçlerinden biri kapıya geldiğinde kapıcı içeri girip efendisine haber verir, o da ziyaretçiyi içeri alırdı. Fakat kapıcıya tanıdıkları biri gelirse izin istemeden içeri girerdi.

Neccâr kapıcıya gelince kapıcı onu tanımadı ve şöyle dedi:

“Sen kimsin — Allah sana merhamet etsin — ve ne istiyorsun?”

Neccâr şöyle cevap verdi:

“Arkadaşımla görüşmek istiyorum.”

Kapıcı sordu:

“Adın nedir?”

O da:

“Neccâr b. Abcer”

dedi.

Kapıcı şöyle dedi:

“Olduğun yerde kal. Senin hakkında onlara haber vereyim, sonra yanına dönerim.”

Neccâr ona şöyle dedi:

“Gir, doğru yolda olasın.”

Adam içeri girdi. Neccâr da hızla arkasından ilerledi ve onların bulunduğu büyük bir sofa kapısına kadar geldi. Kapıcı içeri girmiş ve şöyle demişti:

“Bu adam sizinle görüşmek için izin istiyor. Ben ona ‘Sen kimsin?’ dedim. O da ‘Ben Neccâr b. Abcer’im’ dedi.”

Neccâr onların telaşa kapıldıklarını ve şöyle bağırdıklarını duydu:

“Neccâr b. Abcer! Allah’a yemin olsun ki Neccâr b. Abcer hayırlı bir iş için gelmiş değildir.”

Söylediklerini duyunca yaptıkları şey hakkında şüphesinin doğrulandığını anladı ve oradan ayrılmak istedi. Fakat onları bizzat görmeden gitmek istemedi.

Sofanın kapısındaki perdelerin arasına kadar ilerledi ve şöyle dedi:

“Selam üzerinize olsun!”

Bakınca karşısında çok sayıda adam gördü; silahlar ortadaydı ve zırhlar giymişlerdi. Neccâr şöyle dedi:

“Ey Allah’ım! Umarım onları hayırlı bir iş için bir araya getirmiştir. Siz kimsiniz? Allah sizi korusun.”

Teym er-Ribâb kabilesinden el-Hüseyn b. Şimr b. el-Hüseyn’in oğlu Ali onu tanıdı. Bu Ali, Nehr Savaşı’nda kaçmayı başaran sekiz Hâricîden biriydi. Arapların süvarilerinden, zahidlerinden ve en iyilerinden biriydi.

Ali ona şöyle dedi:

“Ey Neccâr b. Abcer! Eğer haber almak için geldiysen, işte öğrendin. Başka bir iş için geldiysen içeri gir ve niçin geldiğini bize söyle.”

Neccâr şöyle cevap verdi:

“İçeri girmeme gerek yok.”

Bunun üzerine oradan ayrıldı.

Bunun üzerine birbirlerine şöyle dediler:

“Onu yakalayıp tutun; çünkü gidip sizi ihbar edecek.”

Bunun üzerine içlerinden bir grup hemen onun peşinden çıktı. Bu olay gün batımı sırasında olmuştu. Atına binmiş haldeyken ona yetiştiler ve şöyle dediler:

“Bize durumunu anlat ve neden geldiğini söyle.”

O da şöyle cevap verdi:

“Sizi telaşa düşürecek veya korkutacak bir şey için gelmedim.”

Onlar şöyle dediler:

“Bize yaklaşıncaya kadar bekle ya da sen bize yaklaş. Bize haber ver; biz de sana işimizi ve maksadımızı bildiririz.”

O ise şöyle dedi:

“Size yaklaşmayacağım ve sizin de bana yaklaşmanızı istemiyorum.”

Bunun üzerine Ali b. Ebî Şimr b. el-Hüseyn ona şöyle dedi:

“Bu gece için bizi ihbar etmeyeceğine güvenebilir miyiz? Bu senin için bir iyilik olur; çünkü aramızda akrabalık ve hakkaniyet vardır.”

Haccâr şöyle cevap verdi:

“Evet. Bu gece ve bundan sonraki bütün geceler boyunca benden yana güvendesiniz.”

Bunun üzerine hızla uzaklaştı, ailesini de yanına alarak Kûfe’ye girdi.

Diğerleri ise kendi aralarında şöyle dediler:

“Onun bizi ihbar etmeyeceğinden emin değiliz. Öyleyse hemen buradan ayrılalım.”

Akşam namazını kıldıktan sonra el-Hîre’den ayrıldılar ve dağıldılar. Liderleri onlara şöyle dedi:

“Benimle Benû Selâme’den Süleym b. Mahdûc el-Abdî’nin evinde buluşun.”

Sonra el-Hîre’den ayrıldı ve Abdü’l-Kays kabilesine doğru ilerledi. Benû Selâme’ye ulaştığında, akrabalık bağı bulunduğu Süleym b. Mahdûc’a haber gönderdi. Süleym geldi ve onu beş veya altı arkadaşıyla birlikte evine aldı.

Bu sırada Haccâr b. Abcer kendi evine döndü. Onlar ise onun kendilerini yöneticilere veya halka ihbar ettiğini duymayı bekliyorlardı. Fakat o onları ne yöneticilere ne de halka ihbar etti. Hâricîler de bu konuda onun aleyhinde hoşlanmayacakları hiçbir şey duymadılar.

El-Muğîre b. Şu‘be’nin valiliği sırasında Hâricîlerin kendisine karşı ayaklandığını ve içlerinden birine bağlandıklarını öğrendi. Bunun üzerine el-Muğîre b. Şu‘be halkın önünde ayağa kalktı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar! Bilirsiniz ki ben her zaman sizin topluluğunuz için esenlik istemiş ve sizi zarardan korumuşumdur. Allah’a yemin ederim ki bunun, içinizdeki sefihler için kötü bir örnek olmasından korktum; fakat ağırbaşlı ve Allah’tan korkan kimseler için değil.

Allah’a yemin ederim ki aceleci ve düşüncesiz kimselerin suçu yüzünden ağırbaşlı ve takva sahibi kimselerin cezalandırılmasından korktum.

Ey insanlar! Umumi bir felaket başınıza gelmeden önce içinizdeki sefihleri dizginleyin. Bana, içinizden bazı kimselerin şehirde açıkça ayrılık ve fitne çıkarmak istediklerine dair haber ulaştı.

Allah’a yemin ederim ki bu şehirde Arapların bulunduğu hiçbir yerde isyan edemeyecekler. Eğer böyle bir şey yaparlarsa onları yok eder ve kendilerinden sonra gelenler için ibret kılarım.

Öyleyse insanlar kendilerine dikkat etsinler; sonra pişman olmasınlar. Ben bu tavrı, delil ve mazeret ortaya koymak için aldım.”

Bunun üzerine Ma‘kil b. Kays er-Riyâhî ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Ey emir! O kimselerden biri sana isimleriyle bildirildi mi? Eğer bildirildiyse bize de kim olduklarını söyle. Eğer bizim kabilemize mensuplarsa onları sana teslim ederiz. Başkalarına mensuplarsa şehrimizin itaatkâr halkına emret ki her kabile kendi sefihlerini sana getirsin.”

El-Muğîre şöyle cevap verdi:

“Hiçbiri bana isimleriyle bildirilmedi. Fakat şehirde bir grubun ayaklanmayı planladığı söylendi.”

Ma‘kil ona şöyle dedi:

“Allah seni başarılı kılsın. Ben kavmimin yanına gider ve onlardan olanlar hakkında seni tatmin ederim. Liderlerden her biri de kendi kavmi hakkında seni tatmin etsin.”

Bunun üzerine el-Muğîre b. Şu‘be kürsüden indi ve halkın ileri gelenlerini çağırttı. Onlara şöyle dedi:

“Bu mesele hakkında olanları biliyorsunuz ve söylediklerimi duydunuz. Öyleyse her lider kendi kavmi hakkında beni tatmin etsin. Eğer etmezse Allah’a yemin ederim ki sizin sevdiğiniz biri olmaktan çıkar, nefret ettiğiniz biri olurum. Çünkü kötü kişi yalnız kendisini rezil eder; nasihat eden ise sorumluluktan kurtulur.”

Bunun üzerine liderler kabilelerine döndüler ve Allah ve İslam adına onlardan, fitne çıkarmayı veya cemaatten ayrılmayı düşündüğünü sandıkları kişileri bildirmelerini istediler.

Sa‘sa‘a b. Suhân da gelip Abdü’l-Kays kabilesi arasında kaldı.

Hişam – Ebû Mihnef – el-Esved b. Kays el-Abdî – Mürre b. en-Nu‘mân rivayet etti:

Sa‘sa‘a b. Suhân bizim yanımızda kalıyordu. Allah’a yemin ederim ki el-Teymî’nin (yani el-Mustavrid) ve arkadaşlarının Süleym b. Mahdûc’un evinde kaldıkları haberi ona ulaşmıştı. Fakat onlarla görüş ayrılığı ve fikirlerine duyduğu nefret olmasına rağmen, onların kendi kabilesi içinde yakalanmasını istemiyordu. Ayrıca kendi kavminin Ehl-i Beyt’e kötü davranmasını da istemiyordu. Bu yüzden güzel sözler söyledi.

O sırada içimizde birçok ileri gelen vardı ve sayımız da oldukça fazlaydı.

Sa‘sa‘a ikindi namazını kıldıktan sonra ayağa kalktı ve şöyle dedi:

“Ey Allah’ın kulları topluluğu! Allah Müslümanlar arasında fazileti paylaştırdığında bunun en büyük kısmını size verdi. Siz de Allah’ın kendisi için seçtiği ve melekleri ile peygamberleri için razı olduğu dini tercih ettiniz.

Allah Peygamberini vefat ettirinceye kadar buna bağlı kaldınız. Sonra insanlar ihtilafa düştüler: Bir grup sebat etti, bir grup irtidat etti; bir grup münafık oldu, bir grup ise bekledi.

Siz ise Allah’ın dininde sebat ettiniz; Allah’a ve Peygamberine iman ettiniz. Dinden dönenlerle savaştınız; din yerleşti ve Allah bozguncuları helak etti.

Bunun karşılığında Allah size her durumda ve her işte verdiği iyiliği artırmaya devam etti. Nihayet topluluk kendi içinde ihtilafa düştü.

Bir grup:
‘Biz Talha, Zübeyr ve Aişe’yi istiyoruz’

dedi.

Bir başka grup:
‘Biz batı halkını istiyoruz’

dedi.

Bir diğer grup ise:
‘Biz Ezd kabilesinin Rasib’i olan Abdullah b. Vehb er-Rasibî’yi istiyoruz’

dedi.

Siz ise şöyle dediniz:
‘Biz yalnız Ehl-i Beyt’i istiyoruz; çünkü Allah bize ilk izzeti onların aracılığıyla verdi.’

Böylece hak üzere kaldınız, ona bağlı kaldınız ve onu korudunuz. Nihayet Allah sizin aracılığınızla Cemel Savaşı’nda kâfirleri, Nehrevan Savaşı’nda da isyancıları yok etti.”

Bu sırada Suriyeliler hakkında bir şey söylemedi; çünkü o dönemde yönetim onların elindeydi.

Sonra şöyle dedi:

“Ey peygamberinizin ailesi ve Müslüman topluluğu! Allah’ın düşmanları arasında sizin için bu sapkın isyancılardan daha kötü düşman yoktur. Bunlar imamımızdan ayrılan, kanlarımızın dökülmesini helal sayan ve bizi küfürle suçlayan kimselerdir.

Sakın onları evlerinizde barındırmayın ve saklamayın. Çünkü yaşayan hiçbir Arap onlara karşı sizden daha düşman olmamalıdır.

Allah’a yemin ederim ki içlerinden bazılarının hâlâ aranızda bulunduğu bana bildirildi. Ben bunu araştırıyor ve soruşturuyorum. Eğer bunu kesin olarak öğrenirsem, onların kanını dökerek Allah’a yakınlık kazanırım; çünkü bu helaldir.”

Sonra şöyle devam etti:

“Ey Abdü’l-Kays topluluğu! Bu yöneticilerimiz sizi ve görüşlerinizi herkesten iyi bilir. Onlara size karşı harekete geçme fırsatı vermeyin; çünkü size ve sizin gibilerine karşı herkesten daha hızlı davranırlar.”

Bunun üzerine kenara çekilip oturdu.

Kavminin hepsi:

“Allah onları lanetlesin!”
“Allah onlardan beri olsun!”

dediler.

“Allah’a yemin ederiz ki onları barındırmayacağız. Nerede olduklarını bilirsek mutlaka size bildiririz.”

Yalnız Süleym b. Mahdûc hiçbir şey söylemedi. Fakat kavmine üzgün ve kederli bir şekilde döndü. Arkadaşlarını evinden çıkarmak istemiyordu; çünkü aralarında evlilik bağı vardı ve birbirlerine güveniyorlardı. Ayrıca onların evinde aranmasını da istemiyordu; çünkü o zaman hem onlar hem de kendisi helak olabilirdi.

Evine girdiğinde el-Mustavrid’in arkadaşları da geldiler. Her biri el-Mustavrid’e, el-Muğîre’nin halkla ne yaptığını ve kabile liderlerinin gelip konuşmalar yaptığını anlattılar.

Ona şöyle dediler:

“Buradan ayrılalım. Allah’a yemin ederiz ki kabilelerimizin içinde yakalanmayacağımızdan emin değiliz.”

El-Mustavrid şöyle dedi:

“Abdü’l-Kays’ın liderinin de diğer kabile liderleri gibi kendi kavmi önünde konuştuğunu düşünmüyor musunuz?”

Onlar:

“Evet, Allah’a yemin ederiz ki öyle olduğunu düşünüyoruz.”

dediler.

El-Mustavrid şöyle dedi:

“Ev sahibim bana bundan hiç söz etmedi.”

Onlar:

“Allah’a yemin ederiz ki senden utandığı için söylemediğini düşünüyoruz.”

dediler.

Bunun üzerine Süleym’i çağırdı. Süleym geldi. El-Mustavrid ona şöyle dedi:

“Ey Mahdûc’un oğlu! Kabilelerin liderlerinin kavimlerinin önünde konuşup benim ve arkadaşlarım hakkında onları uyardıklarını öğrendim. Sizin önünüzde de biri konuştu mu?”

Süleym şöyle dedi:

“Evet. Sa‘sa‘a b. Suhân bize hitap etti ve aranan hiç kimseyi barındırmamamızı istedi. Sana söylemekten hoşlanmadığım birçok söz söylediler. Senin işlerinden bir kısmının bana ağır geldiğini düşünebilirsin.”

El-Mustavrid ona şöyle dedi:

“Evini onurlandırdın ve güzel davrandın. Allah’ın izniyle şimdi senden ayrılacağız.”

Bunun üzerine Süleym şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki eğer seni evimde yakalamak isterlerse önce ben ölmeden sana ve arkadaşlarından birine ulaşamazlar.”

El-Mustavrid şöyle dedi:

“Allah seni bundan korusun.”

El-Muğîre’nin hapishanesinde bulunanlar, şehir halkının Hâricîleri kovmak ve yakalamak konusunda anlaştıklarını öğrendiler. Bunun üzerine Muâz b. Cüveyn b. Hüseyin şöyle dedi:

“Ey Şurât! Artık Allah’a kendini satan kişinin yola çıkma vakti gelmiştir.

Hepiniz öldürülmek üzere aranırken hâlâ şaşkınların evinde kalacak mısınız?

Düşmanlar halka saldırdı ve yanlış bir görüşle sizi kurban etmeye hazırladılar.

Ey insanlar! Anıldığında daha doğru ve daha adil olan hedef için çabalayın.

Keşke sizinle birlikte olsaydım; güçlü, kısa bacaklı, zırhlı, savunmasız olmayan bir savaş atının üzerinde.

Keşke düşmanınıza karşı sizinle birlikte olsaydım; çünkü kader kadehinden ilk içecek olan benim.

Sizin korkutulmanız ve sürülmeniz bana ağır geliyor.

Kılıcımı çekip saldırdığımda, herkes dağıldığında, kaçtı sanılan kişi geri döner.

Kargaşanın ortasında kılıcın parıltısını gösterir ve sebatı örnek sayar.

Sizin zulme uğramanız ve azalmanız bana ağır geliyor; zincirli bir esir gibi kederleniyorum.

Eğer sizinle birlikte olsaydım, üzerinize geldiklerinde iki taraf arasında tozu dumana katardım.

Nice toplulukları dağıttım, nice saldırılar gördüm ve nice düşmanı yere serilmiş bıraktım.”

El-Mustavrid arkadaşlarına haber göndererek şöyle dedi:

“Bu kabileden ayrılın. Bizim yüzümüzden hiçbir Müslüman farkında olmadan rezil olmasın.”

Aralarında görüşlerini paylaşan bazı kişiler de vardı. Sura’ya gitmek üzere anlaştılar ve dörder, beşer, onar kişilik gruplar hâlinde oraya doğru yola çıktılar. Toplam üç yüz kişi Sura’da toplandı. Sonra Sarât’a doğru ilerlediler ve geceyi orada geçirdiler.

El-Muğîre b. Şu‘be onların durumunu öğrenince halkın ileri gelenlerini çağırdı ve şöyle dedi:

“Helak ve kötü bir düşünce bu zavallıları ortaya çıkardı. Sizce onların üzerine kimi göndermeliyim?”

Adî b. Hâtim ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Biz hepimiz onların düşmanıyız. Görüşlerini sapkın sayıyoruz ve sana itaat ediyoruz. İçimizden kimi istersen onları takip etmek için gönder.”

Sonra Ma‘kil b. Kays ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Onların üzerine ancak şehirdeki ileri gelenlerden birini göndermelisin; senin çevrende gördüğün, itaatkâr ve dikkatli olan, onlarla anlaşmazlık içinde bulunan ve onların yok olmasını isteyen birini.

Allah seni korusun; sanmıyorum ki halktan biri benim kadar onların düşmanı ve onlara karşı daha şiddetli olsun.

Beni onların üzerine gönder. Allah’ın izniyle seni onlardan korurum.”

El-Muğîre şöyle dedi:

“Allah’ın adıyla git.”

Bunun üzerine onun seferi için üç bin kişi hazırlandı.

El-Muğîre, Kabîse b. ed-Dammûn’a şöyle dedi:

“Ali’nin grubunu bana getir ve onları Ma‘kil b. Kays ile birlikte gönder; çünkü o onların liderlerinden biridir.”

Onun grubundan bilinen kişiler çağrılınca toplandılar. Bunlar bu isyancıların kanını dökmeye en istekli olanlardı ve daha önce onlarla savaşmış oldukları için diğerlerinden daha cesurdular.

Ebû Mihnef – el-Esved b. Kays – Mürre b. Münkız b. en-Nu‘mân rivayet etti:

“O sırada onunla birlikte gönderilenler arasındaydım.”

Sonra şöyle dedi:

Sa‘sa‘a b. Suhân da Ma‘kil b. Kays’tan sonra ayağa kalkarak şöyle demişti:

“Ey emir! Beni onların üzerine gönder. Allah’a yemin ederim ki onların kanını helal görüyorum ve bunun sorumluluğunu taşımayı hafife alıyorum.”

Fakat el-Muğîre şöyle dedi:

“Oturan yerinde kal! Sen sadece bir hatipsin.”

Bu söz Sa‘sa‘a’yı gücendirdi.

El-Muğîre bunu söylemişti; çünkü Sa‘sa‘a’nın Osman b. Affan’ı eleştirdiğini, Ali’yi sık sık andığını ve onu üstün tuttuğunu duymuştu.

Daha önce onu çağırarak şöyle demişti:

“Senin Osman’ı bazı insanlara eleştirdiğini ve Ali’nin üstünlüğünü açıkça dile getirdiğini duydum. Fakat Ali hakkında söylediğin üstünlüklerden benim bilmediğim hiçbir şey yoktur; ben bunları senden daha iyi bilirim.

Ancak şimdi bu yönetim ortaya çıktı ve bize Ali’nin kusurlarını halka anlatmamız emredildi. Biz ise bundan yapmamız gerekenlerin çoğunu bırakıyor, yalnızca kendimizi korumak için gerekli olanı söylüyoruz.

Eğer Ali’nin üstünlüğünden bahsedeceksen bunu arkadaşların arasında, evlerinizde gizlice yap. Fakat bunu mescitte açıkça yapmana halife izin vermez ve bunu bize bağışlamaz.”

Sa‘sa‘a buna:

“Peki”

diye cevap verirdi. Fakat el-Muğîre onun yine yasakladığı şeyi yapmaya devam ettiğini duyuyordu.

Bu yüzden Sa‘sa‘a ayağa kalkıp:

“Beni onların üzerine gönder”

dediğinde el-Muğîre onunla arasındaki anlaşmazlık yüzünden ona karşı öfke duydu ve şöyle dedi:

“Otur! Sen sadece bir hatipsin.”

Sa‘sa‘a buna şöyle cevap verdi:

“Ben sadece bir hatip miyim? Evet, Allah’a yemin ederim ki sağlam liderler olan hatipleri tercih ederim.

Allah’a yemin ederim ki eğer beni Cemel Savaşı’nda Abdü’l-Kays sancağı altında görseydin — mızrakların çarpışıp saplarının yarıldığı ve uçlarının kırıldığı yerde — o zaman benim bir aslan, bir yırtıcı olduğunu anlardın.”

Bunun üzerine el-Muğîre şöyle dedi:

“Yeter artık. Doğrusu sana fasih bir dil verilmiş.”

Kabîse b. ed-Dammûn hiç vakit kaybetmeden Ma‘kil ile birlikte orduyu yola çıkardı. Onlar üç bin kişiydi ve Şiîlerin en seçkinleri ile süvarilerinden oluşuyordu.

Ebû Mihnef – Ebû’n-Nadr b. Sâlih – Sâlim b. Rebîa rivayet etti:

Ma‘kil b. Kays veda etmek ve selam vermek üzere geldiğinde ben el-Muğîre b. Şu‘be’nin yanında oturuyordum. El-Muğîre ona şöyle dedi:

“Ey Ma‘kil b. Kays! Seninle birlikte, şehir halkı arasından seçilmelerini emrettiğim süvarileri gönderdim. Şimdi git ve cemaatimizden ayrılan, onu küfürle suçlayan bu asi topluluğun üzerine yürü. Onları tevbe etmeye ve yeniden cemaate dönmeye çağır. Eğer bunu yaparlarsa, onları kabul et ve ellerini onlardan çek. Eğer yapmazlarsa, onlarla savaş ve onlara karşı Allah’tan yardım dile.”

Ma‘kil b. Kays şöyle cevap verdi:

“Onları çağırır, mazeret yolunu açık tutarız. Fakat Allah’a yemin ederim ki bunu kabul edeceklerini sanmıyorum. Eğer hakkı kabul etmezlerse biz de onlardan batılı kabul etmeyiz. Allah seni başarılı kılsın, halkın nerede konakladığını öğrendin mi?”

El-Muğîre şöyle dedi:

“Evet. Medâin üzerindeki valim Simâk b. Ubeyd el-Absî bana yazarak onların Sarât’tan ayrılıp Behurasîr’e geldiklerini, Hüsrevlerin konaklarını ve Medâin’in Beyaz Sarayı’nı barındıran Eski Şehir’e geçmek istediklerini haber verdi. Simâk onların geçmesini engelleyince Behurasîr şehrinde kaldılar. Sen de onların üzerine yürü ve onları yakalayıncaya kadar takip et. Peşlerini bırakma. Senin kendilerini çağırdığın bir yerde bir saatten fazla kalmaları onlara haramdır. Eğer kabul ederlerse ne âlâ; etmezlerse karşılarına çık. Çünkü onlar bir yerde iki gün kalsalar, kendileriyle ilişki kuran herkesi bozarlar.”

Ma‘kil aynı gün yola çıktı ve geceyi Sûrâ’da geçirdi. Bu sırada el-Muğîre, azatlısı Verrâd’a emir verdi. O da çıkıp büyük mescitte halka şöyle seslendi:

“Ey insanlar! Ma‘kil b. Kays bu isyancıların üzerine yürümüştür ve geceyi Sûrâ’da geçirmiştir. Onunla birlikte görevlendirilenlerden hiç kimse başka türlü davranmasın. Yoksa emir onların içindeki her Müslümanın üzerine yürür. Onlara, Kûfe’de gecelememelerini kesin olarak emrediyor. Bu sefer için görevlendirildiği hâlde bugünden sonra Kûfe’de bulduğumuz herkes kendini kanı helal hale getirmiş olur.”

Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Habîb – Abdullah b. Ukbe el-Ganevî rivayet etti:

El-Mustavrid b. Ullife ile birlikte çıkanlar arasındaydım ve onların içindeki en genç kişiydim. Yola çıktık; Sarât’a vardık ve topluluğumuzun tamamı gelinceye kadar orada kaldık. Sonra yürüdük, Behurasîr’e ulaşıp oraya girdik. Eski Şehir’de bulunan Simâk b. Ubeyd el-Absî bizim hakkımızda uyarılmıştı. Bu yüzden onlara giden yüzer köprüden geçmek istediğimizde bizimle köprü için savaştı, sonra da köprüyü kesti. Böylece Behurasîr’de kaldık.

El-Mustavrid b. Ullife beni çağırıp şöyle dedi:

“Ey kardeşimin oğlu, yazı yazar mısın?”

Ben de yazabildiğimi söyledim. Bunun üzerine bana parşömen ve divit getirtti ve şöyle yazmamı söyledi:

“Allah’ın kulu Abdullah, Müminlerin Emiri el-Mustavrid’den Simâk b. Ubeyd’e.

Bundan sonra: Biz, hükümde zulmedilmesi, hadlerin uygulanmaması ve fey’in tek elde toplanması yüzünden halkımız adına intikam istiyoruz. Seni yüce ve büyük Allah’ın kitabına, peygamberinin sünnetine, Ebû Bekir ile Ömer’in velayetine çağırıyorum. Ayrıca seni Osman ile Ali’den, dinde ortaya koydukları yenilik ve Kitab’ın hükmünü terk etmeleri sebebiyle uzak durmaya çağırıyorum. Eğer kabul edersen doğru yolu bulmuş olursun. Eğer etmezsen sana karşı mazeretimiz kalmaz; seninle savaşmayı helal sayar ve seni bu çirkin işinden dolayı reddederiz. Şüphesiz Allah hainleri sevmez.”

El-Mustavrid şöyle dedi:

“Bu mektupla Simâk’a git, ona teslim et, sana ne söyleyeceğini ezberle ve sonra benimle buluş.”

El-Ganevî şöyle devam etti:

Ben o sırada yeni ergen olmuş, toy ve tecrübesiz bir delikanlıydım; fazla pratik bilgim yoktu. Ona şöyle dedim:

“Allah seni başarılı kılsın; eğer bana kendimi Dicle’ye atmamı emretsen sana karşı gelmeden atlarım. Fakat Simâk’ın beni alıkoyup size dönmeme engel olmayacağını bana garanti edebilir misin? Çünkü o takdirde umduğum cihadı kaçırmış olurum.”

Bunun üzerine gülümsedi ve şöyle dedi:

“Ey kardeşimin oğlu! Sen bir elçisin; elçilere bir şey yapılmaz. Eğer bundan korksaydım seni göndermezdim. Senin için ben, senin kendine göstereceğinden daha iyi ihtimam gösteririm.”

Bunun üzerine yola çıktım ve bir sığ geçitten onların tarafına geçtim. Simâk’ın yanına vardığımda etrafında birçok insan vardı. Yaklaştığımda bana bakmıyorlardı. Fakat iyice yaklaştığımda içlerinden yaklaşık on kişi önüme çıktı. Allah’a yemin ederim ki beni yakalamak istediklerini ve efendimin söylediği gibi elçilere saygı göstermediklerini sandım. Bunun üzerine kılıcımı çektim ve şöyle dedim:

“Hayır! Canım elinde olana yemin ederim ki bana bulaşmayın; yoksa Allah katında sizin hakkınızda sorumluluktan kurtulurum.”

Bana şöyle sordular:

“Ey Allah’ın kulu! Sen kimsin?”

Ben de şöyle dedim:

“Ben Müminlerin Emiri el-Mustavrid b. Ullife’nin elçisiyim.”

Bunun üzerine şöyle sordular:

“Öyleyse kılıcını niçin çektin?”

Şöyle cevap verdim:

“Çünkü bana doğru koşuyordunuz. Beni bağlayıp bana hıyanet edeceğinizden korktum.”

Şöyle dediler:

“Güvendesin. Biz sana, yanına gidip kılıcının ucunu tutmak ve niçin geldiğini, ne istediğini öğrenmek için geldik.”

Ben de şöyle dedim:

“Beni arkadaşlarıma geri götürünceye kadar güvende olacak mıyım?”

“Evet” dediler. Bunun üzerine kılıcıma dikkat ettim. Sonra ilerleyip Simâk b. Ubeyd’in önünde durdum. Bu arada arkadaşları etrafımı sarmıştı. Kimisi kılıcımın ucunu tutuyor, kimisi de kolumu kavrıyordu.

Efendimin mektubunu ona sundum. Mektubu okuyunca başını kaldırıp şöyle dedi:

“El-Mustavrid’i, Müslümanlara kılıç çekmedeki nifakı ve alçaklığını gördüğüm için halife olarak tercih etmem. El-Mustavrid benden Ali ile Osman’ı kötülememi istiyor ve beni kendi yönetimini tanımaya çağırıyor. Allah’a yemin ederim ki böyle yaparsam ne kötü bir ihtiyar olurum.”

Sonra bana bakıp şöyle dedi:

“Ey oğlum! Efendine git ve ona de ki: ‘Allah’tan kork, bu görüşlerinden vazgeç ve Müslümanların cemaatine gir. İstersen senin için el-Muğîre’ye bir mektup yazar, sana eman vermesini isterim. Onu, işleri düzeltmekte çabuk davranan ve afiyeti seven biri olarak bulursun.’”

Ben de ona şöyle dedim:

“Ben o gün onların başına ne geleceğini biliyorum. Bundan çok uzağız. Biz, sizin dünyada sizden korkmanıza sebep olan şeyle ahirette kıyamet gününde Allah’ın güvenliğini umuyoruz.”

Bunun üzerine Simâk şöyle dedi:

“Yazık sana, bedbaht adam! Sana nasıl merhamet edebilirim?”

Sonra arkadaşlarına dönerek şöyle dedi:

“Bunlar yaptıklarıyla doğru yoldan ayrıldılar. Sonra ona Kur’an okumaya başladılar, huşu gösterisi yaptılar, ağlar gibi yaptılar. O da bundan dolayı onlarda bir miktar hak bulunduğunu sandı. Oysa onlar ancak hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar. Allah’a yemin ederim ki sizin gördüğünüz bu adamlardan daha açık sapıklıkta ve daha belirgin felakette olan bir topluluk görmedim.”

Ben de şöyle dedim:

“Sus. Ben sana sövmek için gelmedim. Senin yahut arkadaşlarının anlattıklarını dinlemek için de gelmedim. Bana bu mektuptakine cevabını ver. Yoksa efendime dönerim.”

Bunun üzerine bana baktı ve şöyle dedi:

“Şu delikanlıya şaşmıyor musunuz? Allah’a yemin ederim ki bana, ‘Bu mektuptakine cevabını verecek misin?’ dediğinde bana babasından daha büyük göründü. Haydi git efendine. Fakat süvariler sizi kuşattığında ve mızraklar göğüslerinize doğrultulduğunda pişman olabilirsin. O zaman annenin evinde olmayı isteyebilirsin.”

Bunun üzerine yanından ayrıldım ve arkadaşlarımın yanına geçtim. Efendime yaklaşınca bana şöyle sordu:

“O sana ne cevap verdi?”

Ben de şöyle dedim:

“Olumlu bir cevap vermedi. Ben ona şöyle dedim, o da bana şöyle dedi.”

Sonra bütün olayı ona anlattım. Bunun üzerine el-Mustavrid şöyle dedi:

“Kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; inanmazlar. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde de perde vardır. Büyük azap onlar içindir.”

Biz bulunduğumuz yerde iki veya üç gün kaldık. Sonra Ma‘kil b. Kays’ın üzerimize yürüdüğünü öğrendik. El-Mustavrid bizi topladı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Bundan sonra şu bunamış Ma‘kil b. Kays bize yönelmiş bulunuyor. O zayıf, yalancı Sebeiyye’dendir; Allah’ın da sizin de düşmanınızdır. Şimdi bana görüşünüzü söyleyin.”

İçimizden bazıları ona şöyle dediler:

“Allah’a yemin ederiz ki biz yalnız Allah’ı isteyerek ve Allah’a karşı gelen kimseyle savaşmak için çıktık. Şimdi onlar bize geldi. Artık nereye kaçacağız? Bulunduğumuz yerde duralım da Allah bizimle onların arasında hükmünü versin. O hükmedenlerin en hayırlısıdır.”

Bir başka grup şöyle dedi:

“Hayır, geri çekilelim ve uzaklaşalım. Halkı çağıralım ve yöneticilerimize karşı dua ile itiraz edelim.”

Bunun üzerine şöyle dedi:

“Ey Müslümanlar topluluğu! Allah’a yemin ederim ki ben dünya için çıkmadım; onun şöhretini, şanını, yüceliğini ve içinde kalıcılığı istemedim. Bunlardan hiçbirini kendim için istemiyorum; insanların onun için yarıştıkları şeyleri ise daha da az istiyorum. Bunların değeri benim gözümde ayakkabımın ucundan daha düşüktür. Ben ancak şehadeti isteyerek ve Allah’ın bana, sapıkların bir kısmını zillete düşürmek suretiyle izzet vermesini dileyerek çıktım. Size danıştığım konuda düşündüm. Onların sayısı çok fazla iken gelip bana saldırmalarını beklememin doğru olmadığını düşünüyorum. Bence ilerleyip uzaklaşmalıyım. Onlar bunu öğrenince beni aramak için yola çıkacaklar; böylece yalnız kalıp dağılacaklar. Biz de onlarla o hâlde savaşırız. Öyleyse yüce ve büyük Allah’ın adıyla çıkalım.”

Bunun üzerine çıktık ve Dicle kıyısı boyunca yürüyerek Cercerâyâ’ya vardık. Sonra nehri geçtik ve Cûhâ bölgesindeymişiz gibi ilerleyerek Medâr’a ulaştık. Orada kaldık.

Bizim bulunduğumuz yerin haberi Abdullah b. Âmir’e ulaşınca, el-Muğîre b. Şu‘be’ye Hâricîlere karşı gönderdiği ordunun ne durumda olduğunu ve onların sayısının ne kadar olduğunu sordu. Ona onların sayısı bildirildi. Ayrıca el-Muğîre’nin, Ali ile birlikte Hâricîlere karşı savaşmış, onun arkadaşlarından olan itibarlı ve yüksek mevki sahibi bir adamı seçtiği de kendisine anlatıldı. Onu, Hâricîlere duydukları düşmanlık sebebiyle Ali’nin grubuyla birlikte göndermişti. Bunun üzerine Abdullah şöyle dedi:

“Doğru düşünmüş.”

Sonra Ali’nin görüşünü paylaşan Şerîk b. el-A‘ver el-Hârisî’ye haber gönderip şöyle dedi:

“Bu asinin üzerine çık. Halk arasından üç bin kişi seç. Sonra onların peşine düş; ya Basra topraklarından çıkar ya da onları öldür.”

Ayrıca ona gizlice şöyle dedi:

“Allah’ın düşmanlarına karşı, onları öldürmeyi helal gören Basralılarla birlikte çık.”

Şerîk, Abdullah’ın bununla Ali’nin grubunu kastettiğini, fakat isim vermeyi hoş görmediğini düşündü. Bunun üzerine adamlar seçti; Şiî görüş taşıyan Rebîa süvarilerini teşvik etti ve onların ileri gelenleri de buna katıldı. Sonra el-Mustavrid’in peşine, Medâr’a doğru yola çıktı.

Ebû Mihnef – Husayra b. Abdullah b. el-Hâris – babası Abdullah b. el-Hâris rivayet etti:

Ma‘kil b. Kays ile birlikte çıkanlar arasındaydım ve onun yanından hiç ayrılmadım. Allah’a yemin ederim ki çıktığım andan itibaren günün bir saatinde bile ondan uzak kalmadım. İlk konakladığımız yer Sûrâ oldu. Adamlarının çoğu kendisine katılıncaya kadar orada bir gün kaldık. Sonra düşman elimizden kaçmasın diye hızla yola çıktık. Bir öncü birlik gönderdikten sonra ilerledik. Kûthâ’da konakladık ve geride kalanlar bize yetişinceye kadar bir gün bekledik. Sonra gecenin bir kısmı geçtikten sonra bizi Kûthâ’dan hareket ettirdi.

İlerledik ve Medâin’e yaklaştık. Oranın halkı bizi karşıladı ve Hâricîlerin çoktan ayrılmış olduklarını haber verdi. Allah’a yemin ederim ki bu bizi üzdü; işin zorlaşacağını ve uzun bir takip gerekeceğini kesin olarak anladık. Ma‘kil b. Kays ilerleyip Behurasîr şehrinin kapısında durdu, fakat içeri girmedi. Simâk b. Ubeyd onun yanına çıktı, selam verdi ve hizmetçilerine ve mevalisine Ma‘kil için havuç, arpa ve yem getirmelerini emretti. Onlar da hem ona hem de beraberindeki orduya yetecek kadar getirdiler.

Ma‘kil b. Kays Medâin’de üç gece kaldı. Sonra adamlarını toplayıp şöyle dedi:

“Bu sapık isyancılar ayrıldılar; ayrı yönlere giderek sizin de peşlerinden hızla gideceğinizi umuyorlar. Böylece siz yalnız kalıp dağılacak, onları ancak yorgun düşüp bitkin hâle geldikten sonra yakalayacaksınız. Fakat sizin başınıza, onların başına da aynısı gelmedikçe böyle bir şey gelmeyecektir.”

Sonra Ma‘kil bizi Medâin’den çıkardı ve Ebû’r-Revvâğ eş-Şekirî’yi üç yüz süvari ile önden gönderdi. O Hâricîlerin peşine düştü, Ma‘kil de onun arkasından geldi. Ebû’r-Revvâğ onların izini sormaya ve gittikleri yönü takip etmeye başladı. Birliği, onları takip ederken Cercerâyâ’da nehri geçti. Hâricîlerin tuttuğu yönü izleyip peşlerine düştüler. Durmaksızın ilerledi ve Medâr’da konaklamış oldukları sırada onlara yetişti. Onlara yaklaşınca, Ma‘kil gelmeden önce onlarla karşılaşıp savaşsınlar mı diye adamlarıyla istişare etti. İçlerinden bazıları şöyle dediler:

“Bizimle birlikte onlara saldır; savaşalım.”

Bazıları ise şöyle dediler:

“Allah’a yemin ederiz ki komutanımız gelinceye kadar onlarla savaşmakta acele etmemelisin; bütün gücümüzle onlarla karşılaşalım.”

Ebû Mihnef – Tuleyd b. Zeyd b. Râşid el-Fâisî, bana babasının o gün Ebû’r-Revvâğ ile birlikte olduğunu anlattı. Şöyle dedi:

Ebû’r-Revvâğ bize şöyle dedi:

“Ma‘kil b. Kays beni önceden gönderdiğinde gerçekten de bana, onların peşine düşmemi, onlara yetiştiğimde ise kendisi bana kavuşuncaya kadar onlarla savaşmakta acele etmememi emretmişti.”

Bunun üzerine adamlarının hepsi ona şöyle dediler:

“Artık iş açıkça belli oldu. Bizi bir yana çek de komutanımız yetişinceye kadar yakınlarında kalalım.”

Bunun üzerine bizi bir yana çektirdi. Bu, akşam vakti olmuştu.

Sabaha kadar bütün gece nöbet tuttuk. Kuşluk vaktinde onlar bizim üzerimize çıktılar. Biz de onlarla karşılaşmak üzere çıktık. Onlar üç yüz kişi, biz de üç yüz kişiydik. İlerleyip üzerimize saldırdıklarında, Allah’a yemin ederim ki içimizden hiç kimse onlara karşı duramadı. Bir süre bozguna uğradık. Sonra Ebû’r-Revvâğ bize şöyle haykırdı:

“Ey kötülük süvarileri! Allah bugünün geri kalanında sizi rezil etsin! Dönün, dönün!”

Bunun üzerine o saldırdı, biz de onunla birlikte saldırdık. O topluluğa yaklaşınca bizi döndürdü, biz de geri çekildik. Onlar da üzerimize saldırmak için döndüler. Uzun süre bize üstün geldiler. Bizim atlarımız eğitimli ve çok iyiydi. Hiçbirimiz ağır yara almadı, yaralarımız hafifti. Bunun üzerine Ebû’r-Revvâğ bize şöyle dedi:

“Analarınız sizi kaybetsin! Geri dönelim, onlara yakın manevra yapalım. Komutanımız gelinceye kadar onlardan ayrılmayalım. Çünkü düşmanımız tarafından bozguna uğratılmış olarak, çarpışma şiddetlenmeden ve içinizden çok kişi ölüp gitmeden orduya dönmemiz bizim için daha büyük bir rezillik olur.”

Bunun üzerine adamlarımızdan biri ona şöyle dedi:

“Allah hakikatten utanmaz. Allah’a yemin ederim ki onlar bizi bozguna uğrattı.”

Ebû’r-Revvâğ ona şöyle cevap verdi:

“Allah senin gibileri aramızda çoğaltmasın! Biz savaşı bırakmadıkça yenilmiş olmayız. Onlarla yakın dövüşe girer ve yakınlarında kalırsak, ordu gelinceye kadar iyi durumda oluruz. Yeter ki geri dönmeyelim. Yoksa ‘Ebû Humrân b. Büceyr el-Hemdânî bozguna uğradı’ denir. Ben ancak ‘Ebû’r-Revvâğ bozguna uğradı’ denmesine aldırırım. Yakınlarında kalın. Eğer size gelirler ve savaşamazsanız geri çekilin. Eğer üzerinize saldırırlar ve karşı koyamazsanız biraz dayanın, sonra güvenli bir yere çekilin. Tekrar size döndüklerinde yakın dövüşe girin ve yakınlarında kalın. Çünkü ordu birazdan gelir.”

Hâricîler her hücuma uğradıklarında geri çekiliyor ve savunma düzeni alıyorlardı. Karşı saldırıya geçtiklerinde ve safları açıldığında Ebû’r-Revvâğ ile adamları atlarıyla onların peşine düşüyordu. Hâricîler, sabah erken vakitten ilk namaz vaktine kadar bu şekilde kendilerinden kopmayacaklarını gördüler. Öğle namazı vakti gelince el-Mustavrid namaz kılmak için attan indi. Ebû’r-Revvâğ ile adamları da bir veya iki mil kadar uzaklaştı. Adamları inip öğle namazını kıldılar; iki kişiyi de nöbetçi diktiler. İkindi namazını kılıncaya kadar yerlerinde kaldılar.

Sonra bir delikanlı, Ma‘kil b. Kays’tan Ebû’r-Revvâğ’a bir mektup getirdi. Köylüler ve yoldan geçenler onların yanından geçiyor, onları savaşırken görüyordu. Ma‘kil’in geldiği yönden gidip onları geride bırakanlar, Ma‘kil’le karşılaşıyor ve adamlarının Hâricîlerle karşılaştığını haber veriyorlardı. Ma‘kil onlara şöyle soruyordu:

“Onları nasıl görüyorsunuz?”

Onlar da şöyle cevap veriyorlardı:

“Harûriyye senin adamlarını geri püskürtüyor gibi görüyoruz.”

Bunun üzerine şöyle soruyordu:

“Adamlarımın onlarla yakın dövüşe girdiğini ve savaştığını düşünüyor musunuz?”

Onlar da:

“Evet, yakın dövüşe girmişler ve bozguna uğratılıyorlar.”

diyorlardı.

Bunun üzerine şöyle dedi:

“Ebû’r-Revvâğ hakkındaki kanaatim doğruysa, bozguna uğramış olarak size asla yaklaşmaz.”

Sonra Ma‘kil onları durdurdu, Muhriz b. Şihâb b. Büceyr b. Süfyân b. Hâlid b. Minkar et-Temîmî’yi çağırttı ve ona şöyle dedi:

“Zayıf kimselerle geride kal. Sonra onlarla birlikte yavaş yavaş gelerek bana ulaş.”

Sonra güçlü kuvvetli olanlara şöyle seslendi:

“Gücü yeten herkes benimle birlikte hızlansın. Kardeşlerinize yetişin; çünkü onlar düşmanla karşılaştılar. Umuyorum ki siz onlara varmadan Allah düşmanı helak eder.”

Ma‘kil, iyi atlara binmiş yaklaşık yedi yüz güçlü kuvvetli ve sağlam adamı topladı ve hızla yola çıktı. Ebû’r-Revvâğ’a yaklaşınca Ebû’r-Revvâğ şöyle dedi:

“Bu süvariler toz içinde kaldı. Düşmanımıza doğru ilerleyelim ki ordu bize, biz onlara yakınken ulaşsın. Böylece onlardan geri çekildiğimizi veya onlardan korktuğumuzu görmezler.”

Bunun üzerine Ebû’r-Revvâğ ilerledi ve el-Mustavrid ile arkadaşlarının karşısında durdu. Ma‘kil de adamlarıyla gelip onlara katıldı. Onlara yaklaşınca güneş battı. Bunun üzerine Ma‘kil adamlarıyla birlikte inip namaz kıldı. Öte tarafta Ebû’r-Revvâğ da adamlarıyla inip namaz kıldı. Hâricîler de namaz kıldı. Sonra Ma‘kil b. Kays adamlarıyla ilerledi. Ebû’r-Revvâğ’a ulaşınca onu çağırttı. O gelince Ma‘kil ona şöyle dedi:

“Aferin Ebû’r-Revvâğ! Senin sebat ve direniş konusunda bir ünün vardır.”

Ebû’r-Revvâğ şöyle cevap verdi:

“Allah seni başarılı kılsın. Bunlar sert ve huysuz adamlardır. Sen kendin onlara yaklaşma; önünde onlarla çarpışacak birini gönder. Sen ise halkın arkasında dur ve onlara destek ol.”

Bunun üzerine Ma‘kil şöyle dedi:

“Ne güzel bir görüşün var.”

Allah’a yemin ederim ki bu sözü söyler söylemez onlar Ma‘kil ve adamlarının üzerine hücum ettiler. Ma‘kil’in üzerine geldiklerinde adamlarının çoğu korkuyla ondan ayrıldı. Fakat o sebat etti, attan indi ve şöyle haykırdı:

“Yere! Yere! Ey İslam ehli!”

Ebû’r-Revvâğ eş-Şekirî, nöbetçiler ve süvarilerin çoğu, yaklaşık iki yüz kişi onunla birlikte attan indiler. El-Mustavrid ile arkadaşları onlara ulaştığında, Ma‘kil’in süvarileri bir süre paniğe kapılıp ayrılmışken, onlar da bunları mızrak ve kılıçlarla karşıladılar. Sonra o gün insanların en cesurlarından ve en yiğitlerinden biri olan Miskîn b. Âmir b. Uneyf b. Şüreyh b. Amr b. Udas onlara şöyle bağırdı:

“Ey İslam ehli! Komutanınız attan inmişken nereye kaçıyorsunuz? Hiç utanmıyor musunuz? Kaçmak bir utanç, bir zillet ve bir alçaklıktır.”

Sonra yeniden saldırdı. Büyük bir süvari topluluğu da onunla birlikte geri döndü ve Hâricîlere saldırdı. Bu sırada Ma‘kil b. Kays da sancağı altında, kendisiyle birlikte attan inmiş o sebatkâr kişilerle Hâricîlerle savaşıyordu. Birlikte Hâricîlere saldırdılar ve onları evlere kadar sürdüler. Kısa süre sonra Muhriz b. Şihâb geride bırakılan kimselerle birlikte onlara ulaştı. Geldiklerinde Ma‘kil onları da attan indirdi. Sonra onları sağ ve sol kanat olmak üzere saf düzenine soktu. Sağ kanada Ebû’r-Revvâğ’ı, sol kanada Muhriz b. Büceyr b. Süfyân’ı tayin etti. Süvarilerin başına da Miskîn b. Âmir’i getirdi. Sonra onlara şöyle dedi:

“Sabaha kadar savaş düzeninizi bozmayın. Sabah olunca kalkıp onların üzerine yürür ve savaşırız.”

Bunun üzerine halk savaş saflarında kendi yerlerinde kaldı.

Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Cündeb – Abdullah b. Ukbe el-Ganevî rivayet etti:

Ma‘kil b. Kays bize yetiştiğinde el-Mustavrid bize şöyle dedi:

“Ma‘kil’i kendi hâline bırakmayın ki üzerinize süvari ve piyadeyi düzenleyebilsin. Var gücünüzle üzerlerine hücum edin. Umulur ki Allah onun işini bununla bitirir.”

Bunun üzerine bütün gücümüzle üzerlerine saldırdık. Onlar yenildiler, dağıldılar ve sonra paniğe kapıldılar. Fakat Ma‘kil, adamlarının kaçtığını görünce atından sıçrayıp indi, sancağını kaldırdı; adamlarından bir kısmı da onunla birlikte attan indi. Uzun süre savaştılar ve bize karşı dayandılar. Sonra birbirlerini bize karşı yardıma çağırdılar ve her yandan üzerimize yüklendiler. Biz de geri çekildik; nihayet evler arkamızda kaldı. Uzun süre onlarla savaşmıştık, fakat bizden yaralanan ve öldürülen çok azdı.

Ebû Mihnef – Husayra b. Abdullah – babası rivayet etti:

O gün Umeyr b. Ebî Aş‘a el-Ezdî öldürüldü. O bir liderdi ve Ma‘kil b. Kays ile birlikte attan inenler arasındaydı. Ben de onunla birlikte attan inenlerdendim. Allah’a yemin ederim ki, onunla birlikte çarpışırken ve o kılıcıyla onlara pervasızca vururken söylediği sözleri hiç unutmayacağım:

“O bildi ki ben — onlar benden dağıldığında,
alçak ve bayağı olanlar sıkıntıya düşüp lekelenirken —
cesur bir adamım; daha heybetliyim ve korku benim için önemsizdir.”

O çok şiddetli çarpıştı. Onun gibi savaşan hiç kimse görmedim. Birçok adamı yaraladı ve sonunda öldürüldü. Bildiğim kadarıyla, boynundan yakaladığı bir kişiyi öldürdü. Umeyr adamın göğsüne kapandı ve onu boğazladı. Adamın başını keserken onların adamlarından biri ona saldırdı ve mızrağını Umeyr’in boğaz çukuruna sapladı. Umeyr adamın göğsünden yere düştü ve ölü olarak yere serildi. Biz onlara saldırıp onları köye kadar sürdük; sonra savaş mevkiimize geri çekildik. Sonra Umeyr’e gittim; belki onda bir hayat belirtisi kalmıştır diye umuyordum. Fakat can vermişti. Ben de arkadaşlarıma geri dönüp onların yanında kaldım.

Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Cündeb – Abdullah b. Ukbe el-Ganevî rivayet etti:

Gecenin ilk kısmında mevzilenmiştik. Gecenin başında göndermiş olduğumuz bir adam bize geldi. Yoldan geçen bazı kimseler bize Basra’dan üzerimize bir ordunun gelmekte olduğunu haber vermişlerdi; fakat biz buna önem vermemiştik. Hizmetimize aldığımız yerli bir adama şöyle dedik:

“Git ve Basra yönünden üzerimize bir ordunun gelip gelmediğini araştır.”

Kûfelileri beklediğimiz sırada geri döndü ve şöyle dedi:

“Evet. Şerîk b. el-A‘ver size doğru gelmiştir. İlk sabah namazı vakti bir fersah ötede bir manga ile karşılaştım. Sanmıyorum ki bu gece yahut yarın sabah erkenden önce bulunduğunuz yere varsınlar.”

Bu sözüne şaşkınlığa düştük. Bunun üzerine el-Mustavrid arkadaşlarına şöyle dedi:

“Ne düşünüyorsunuz?”

Biz de şöyle dedik:

“Sen nasıl düşünüyorsan biz de öyle düşünüyoruz.”

Bunun üzerine şöyle dedi:

“Ben onların hepsine birden karşı koyabileceğimi sanmıyorum. Geldiğimiz yöne doğru geri dönelim. Basralılar Kûfe topraklarına kadar bizi takip etmez. O zaman sadece bizim kendi şehrimizin halkı peşimizden gelir.”

Biz ona şöyle sorduk:

“Bu neden?”

Şöyle dedi:

“Tek bir şehrin halkıyla savaşmak, iki şehrin halkıyla savaşmaktan bizim için daha kolaydır.”

Biz de şöyle dedik:

“Bizi dilediğin yere götür.”

O da şöyle dedi:

“Hayvanlarınızı dinlendirmek ve yemlemek için inin. Sonra size ne emredeceğime dikkat edin.”

Bunun üzerine indik ve hayvanlarımızı yemledik. Sonra bizimle Kûfeliler arasında bir müddet sükûnet oldu. Onlar, gece onlara saldıracağımız korkusuyla köyden çekilmişlerdi. Hayvanlarımızı dinlendirip yemledikten sonra el-Mustavrid emir verdi; biz de bindik. Sonra şöyle dedi:

“Köye girin. Sonra arka tarafından çıkın. Yanınıza sizi arka yoldan çıkaracak bir kılavuz alın. Sonra o sizi dolaştırarak geldiğiniz yola geri döndürsün. Ma‘kil’in adamlarını oldukları yerde bırakın. Gecenin büyük kısmında, hatta sabaha kadar sizi fark etmeyeceklerdir.”

Bunun üzerine köye girdik. Bir kılavuz alıp onun rehberliğinde çıktık ve şöyle dedik:

“Bizi bu hattın arkasından dolaştır ki geldiğimiz yola dönebilelim.”

O da öyle yaptı. Bizi geri dolaştırıp geldiğimiz yolun üzerine çıkardı. Sonra o yoldan geri döndük ve ilerleyerek Cercerâyâ’da konakladık.

Ebû Mihnef – Husayra b. Abdullah – babası Abdullah b. el-Hâris rivayet etti:

Onların ayrıldığını ilk fark eden bendim. Ben şöyle dedim:

“Allah seni başarılı kılsın. Bu düşmanla uğraşmak bende uzun zamandır bir kuşku uyandırıyordu. Onlar mevzilenmişti; biz siluetlerini görüyorduk. Sonra bir süre sonra bu siluet kayboldu. Halkı aldatmak için mevzilerini terk ettiklerinden korkuyorum.”

Bunun üzerine Ma‘kil şöyle sordu:

“Onların ne tür bir hilesinden korkuyorsun?”

Ben de şöyle dedim:

“Gece halka saldırmalarından korkuyorum.”

Bunun üzerine şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki ben de bundan emin değilim.”

Ben de ona buna karşı hazırlıklı olmasını söyledim. O da şöyle dedi:

“Olduğun yerde kal, ben bir bakayım. Ey Attâb! Dilediğin kişileri alıp köye yaklaşın; onlardan birini görüp görmediğinize yahut onlardan bir haber işitip işitmediğinize bakın. Köylülere de onları sorun.”

Bunun üzerine o, akıncıların beşte biriyle birlikte at koşturarak gitti ve köyü gözetledi. Fakat kimsenin onunla konuşmadığını fark etti. Köylülere seslenince içlerinden bazıları yanına çıktı. Onlara Hâricîleri sordu. Onlar da şöyle dediler:

“Gittiler. Nasıl gittiklerini ise bilmiyoruz.”

Attâb, Ma‘kil’in yanına dönüp haberi verince Ma‘kil şöyle dedi:

“Gece baskınından emin değilim. Mudar nerede?”

Bunun üzerine Mudar kabilesi geldi. Onlara:

“Burada kalın”

dedi. Sonra:

“Rebîa nerede?”

diye sordu. Rebîa, Temîm ve Hemedân’ı farklı yönlere yerleştirdi. Yemen kabilelerinin geri kalanını da başka bir yöne yerleştirdi. Her bir birlik farklı bir yöne bakacak şekilde duruyor, arkaları ise diğer birliğin arkasına yakın oluyordu. Ma‘kil hepsinin etrafında dolaştı ve her birliğe şöyle dedi:

“Ey insanlar! Eğer onlar size gelirse diğerlerine haber verin ve savaşın. Benim emrim gelmeden hiçbir durumda mevzilerinizi terk etmeyin. Sabah oluncaya kadar hiç kimse bulunduğu sektörü bırakmayacak. Sonra ne yapacağımıza bakarız.”

Hâricîlerin gece baskınından korkarak sabaha kadar nöbet tuttular. Sabah olunca attan indiler ve ibadet ettiler. Bu sırada bazı kimseler gelip Hâricîlerin geldikleri yoldan geri döndüklerini ve başlangıç yerlerine doğru gittiklerini haber verdiler.

Şerîk b. el-A‘ver Basralı bir orduyla geldi ve Ma‘kil b. Kays’ın bulunduğu yerde indi. Şerîk ile Ma‘kil bir süre birbirlerine sorular sordular. Sonra Ma‘kil şöyle dedi:

“Onların izini sürüp yakalayıncaya kadar peşlerinden gideceğim. Belki Allah onları yok eder. Fakat onları aramazsam sayılarının artmayacağından emin değilim.”

Bunun üzerine Şerîk bazı ileri gelenlerini topladı. Bunların arasında Hâlid b. Ma‘den et-Tâî ve Beyhes b. Suheyb el-Cermî de vardı. Onlara şöyle dedi:

“Ey insanlar! Kûfeli kardeşlerimizle birlikte bu ortak düşmanımızın peşine düşüp Allah onları yok edinceye kadar takip etmek ister misiniz? Sonra geri döneriz.”

Hâlid b. Ma‘den ve Beyhes el-Cermî şöyle cevap verdiler:

“Hayır, Allah’a yemin ederiz ki bunu yapmayacağız. Biz onlara yalnızca kendi topraklarımızdan çıkarmak ve oraya girmelerini engellemek için geldik. Allah bizi onların zahmetinden kurtarsın. Biz kendi şehrimize dönüyoruz. Bu köpekleri kendi topraklarından uzak tutmak Kûfelilere düşer.”

Şerîk şöyle dedi:

“Yazıklar olsun size! Bu konuda bana itaat edin. Onlar kötü kimselerdir. Onlarla savaşmanızda sizin için yönetim yanında mükâfat ve ihsan vardır.”

Bunun üzerine Beyhes el-Cermî şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki o zaman biz Benû Kinâne’nin kardeşinin dediği gibi oluruz:

‘Başkasının çocuklarına süt emziren bir sütanne gibi olur;
kendi çocukları ise helâk olur. Böylece kendi yırtıklarını da yamamaz.’

Fars dağlarında Kürtlerin isyan ettiğini duymadın mı?”

Şerîk:

“Evet duydum”

dedi.

Beyhes şöyle devam etti:

“Öyleyse bize, Kûfelilerin topraklarını korumak için onlarla birlikte gitmemizi, onların düşmanıyla savaşmamızı ve kendi topraklarımızı bırakmamızı mı emrediyorsun?”

Şerîk şöyle dedi:

“Kürtler nedir ki? Onlar için sizden küçük bir birlik yeterlidir.”

Bunun üzerine Beyhes şöyle dedi:

“Senin bize gönderdiğin bu düşman için de Kûfelilerden küçük bir birlik yeterlidir. Allah’a yemin ederim ki eğer onlar bize yardım etmek zorunda olsalardı biz de onlara yardım etmek zorunda olurduk. Fakat artık bize ihtiyaçları yok. Bizim topraklarımızda da onlarınkine benzer karışıklık vardır. Onlar kendi işlerine baksın, biz de kendi işimize bakalım. Eğer onların peşinden gitme konusunda sana itaat edersek ve sen de onları takip edersen, komutanına karşı ileri gitmiş olursun. Sen yapılması gerekeni yaptın. Şimdi onun bu konuda sana neye izin vereceğini öğrenmelisin.”

Bunu görünce Şerîk arkadaşlarına şöyle dedi:

“Gidin ve geri dönün.”

Kendisi de Ma‘kil ile görüşmeye gitti. İkisi de Şiî görüşlere yakın kimselerdi. Şerîk şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki yanımdakileri seninle birlikte düşmanının üzerine yürümeye ikna etmeye çalıştım; fakat onlar bana üstün geldiler.”

Ma‘kil şöyle cevap verdi:

“Allah sana da aynı şekilde karşılık versin. Bizim buna ihtiyacımız yok. Allah’a yemin ederim ki eğer çaba gösterselerdi içlerinden hiç kimsenin kaçıp haber vermesini ummazdım.”

Ebû Mihnef – es-Sak‘ab b. Zuheyr – Ebû İmâme Ubeydullah b. Cunâde – Şerîk b. el-A‘ver rivayet etti:

Ma‘kil bu sözü söyleyince — “Allah’a yemin ederim ki çaba gösterselerdi içlerinden hiç kimsenin kaçıp kurtulacağını ummazdım” — Allah’a yemin ederim ki bundan hoşlanmadım. Ona acıdım ve böyle sözleri yanlış buldum. Allah’a yemin ederim ki aramızda zalim kimse yoktu.

Ebû Mihnef – Husayra b. Abdullah – babası Abdullah el-Hâris el-Ezdî rivayet etti:

El-Mustavrid b. Ullife ile arkadaşlarının geri döndüğünü öğrenince sevindik ve şöyle dedik:

“Onların peşine düşüp Medâin’de karşılaşalım. Eğer Kûfe’ye yaklaşırlar ise bu onlar için daha yıkıcı olur.”

Ma‘kil b. Kays Ebû’r-Revvâğ’ı çağırıp şöyle dedi:

“Yanında bulunan adamlarla onun peşine düş ve ben sana yetişinceye kadar onu oyalayıp tut.”

Ebû’r-Revvâğ şöyle dedi:

“Bana bundan daha fazla adam ver. Eğer sen gelmeden önce Hâricîler benimle savaşmak isterlerse bu bana güç kazandırır. Onlarla uğraşmakta zorlandık.”

Bunun üzerine Ma‘kil onun kuvvetini üç yüz kişi daha artırdı. Böylece Ebû’r-Revvâğ altı yüz kişiyle düşmanın peşine düştü.

Hâricîler hızla ilerleyip Cercerâyâ’da konakladılar. Ebû’r-Revvâğ da hızla onların arkasından giderek Cercerâyâ’da onlara yetişti ve gün doğarken orada konakladı.

Onun öncü birlik olduğunu görünce Hâricîler birbirlerine şöyle dediler:

“Bunlarla savaşmak, arkalarından gelenlerle savaşmaktan daha kolaydır.”

Üzerimize çıktılar. Onar ve yirmişer kişilik süvari birlikleri gönderdiler. Biz de aynısını yaptık. İki taraf bir süre çarpıştı. Sonra Hâricîler birleşip tek bir hücumla üzerimize saldırdılar ve bizi geri püskürtüp meydanı ele geçirdiler.

Bunun üzerine Ebû’r-Revvâğ adamlarına şöyle bağırdı:

“Ey kötü süvariler! Ey kötü savunucular! Ne kötü savaştınız! Bana gelin, bana!”

Yaklaşık yüz süvariyi etrafında topladı ve Hâricîlerle yakın dövüşe girdi. Bu sırada şöyle diyordu:

“Her genç — mızrak darbesinden korkup kaçan korkağın aksine —
yılmayan gençtir.
O bilirdi ki yara indiğinde
savaş gününde yiğit kahramanları korkutan benim.”

Onlarla uzun süre savaştı. Sonra adamları her yönden saldırıya geçti ve düşmanı eski mevzilerine kadar geri sürdüler.

El-Mustavrid ve arkadaşları bunu görünce şöyle düşündüler:

“Eğer şimdi Ma‘kil gelirse bizi kesinlikle yok eder.”

Bunun üzerine el-Mustavrid ve arkadaşları geri çekilip Dicle’yi geçtiler ve Behurasîr topraklarına girdiler. Ebû’r-Revvâğ da onların ardından geçip takip etti. Ma‘kil b. Kays da onun arkasından gelip Dicle’yi geçti.

El-Mustavrid Eski Şehir’e doğru ilerledi. Simâk b. Ubeyd bunu öğrenince karşıya geçip adamlarını ve Medâin halkını topladı. Şehrin kapısında saf düzeni kurdu ve surlara okçular yerleştirdi. Hâricîler bunu öğrenince oradan ayrılıp Sebat’ta konakladılar.

Ebû’r-Revvâğ da onları aramak için ilerledi. Medâin’de Simâk b. Ubeyd ile karşılaştı. Simâk onların hangi yöne gittiğini söyleyince Ebû’r-Revvâğ onları takip edip Sebat’ta onlara ulaştı.

Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Habîb – Abdullah b. Ukbe el-Ganevî rivayet etti:

Ebû’r-Revvâğ bizim bulunduğumuz yerde konaklayınca el-Mustavrid arkadaşlarını toplayıp şöyle dedi:

“Ebû’r-Revvâğ ile birlikte burada konaklayanlar Ma‘kil’in seçkin adamlarıdır. Allah’a yemin ederim ki o, savunma birliklerini ve süvarilerini sizin üzerinize önden gönderdi. Eğer onlara yetişip Ma‘kil’i şaşırtabileceğimi bilseydim bunu yapardım. İçinizden biri çıkıp Ma‘kil’in nerede olduğunu araştırsın.”

Ben çıktım ve Medâin yönünden gelen bazı köylülerle karşılaştım. Onlara:

“Ma‘kil b. Kays hakkında ne duydunuz?”

diye sordum.

Onlar şöyle dediler:

“Ma‘kil’den Simâk b. Ubeyd’e bir elçi geldi. Simâk onu Ma‘kil’i karşılamak ve nereye kadar geldiğini öğrenmek için göndermişti. Elçi geri dönüp Simâk’a ‘Onu Deylemeyâ’da konaklamış olarak bıraktım’ dedi.”

Bu yer Behurasîr köylerinden biridir ve Dicle’nin bir kolu üzerindedir.

Onlara:

“Bizimle onların arası ne kadar?”

diye sordum.

“Yaklaşık üç fersah (on sekiz kilometre)”

dediler.

Efendime dönüp haberi verince arkadaşlarına şöyle dedi:

“Binin!”

Bunun üzerine bindiler. El-Mustavrid onları Sebat Köprüsü’ne getirdi. Bu, Nahr el-Melik üzerindeki köprüydü. Kendisi köprünün Kûfe tarafında, Ebû’r-Revvâğ ve adamları ise Medâin tarafında duruyordu.

Köprüye ulaştığımızda el-Mustavrid şöyle dedi:

“İçinizden bir birlik burada dursun.”

Yaklaşık elli kişi kalınca şöyle dedi:

“Bu köprüyü kesin.”

Attan indik ve köprüyü kestik. Ebû’r-Revvâğ’ın adamları atlarımızın üzerinde durduğumuzu görünce onların tarafına geçmek istediğimizi sandılar. Karşımıza saf tutup düzen aldılar. Bu da bizim köprüyü kesmemize engel oldu.

Sonra Sebat halkından bir rehber aldık ve ona:

“Bizi Deylemeyâ’ya götür”

dedik.

O da hızla bizi götürdü. Atlarımız süratle yürüyüş ve dörtnala ile ilerledi. Kısa süre sonra Ma‘kil ve adamlarını yukarıdan gördük. Bizi görünce adamları dağılmıştı; öncü birlikleri yanında değildi. Bir bölük çağrılmış, bir bölük geri çekilmişti. Onları gafil avladık.

Bizi görünce Ma‘kil sancağını dikti, attan indi ve şöyle bağırdı:

“Ey Allah’ın kulları! Yere! Yere!”

Yaklaşık iki yüz kişi onunla birlikte attan indi.

Onlara saldırdığımızda dizlerinin üzerine çökmüş halde mızrak uçlarıyla bizi karşıladılar ve onları alt edemedik. Bunun üzerine el-Mustavrid şöyle dedi:

“Bunları bırakın. Atlarından indiler. Atlarına saldırın ki onları atlarından ayırın. Atlarını vurursanız biraz sonra kurbanlık develer gibi olurlar.”

Bunun üzerine atlarına saldırdık, adamlarla atlar arasına girdik ve dizginlerini kestik. Atları birbirine bağlamışlardı, fakat şimdi her yana dağıldılar. Sonra adamlara yöneldik. Onlar geri çekilip yeniden ilerliyorlardı. Saldırdık ve onları parçaladık.

Sonra Ma‘kil b. Kays ve diz çökmüş adamlarına yöneldik. Onlara saldırdık fakat yerlerinden kıpırdamadılar. Tekrar saldırdık yine kıpırdamadılar.

Bunun üzerine el-Mustavrid şöyle dedi:

“Yakın dövüşe girin. Yarınız onlara karşı savaşsın.”

Yarımız attan indi, yarımız onunla birlikte at üzerinde kaldı. Ben at üzerinde kalanlardandım. Onlara ulaşmak istiyorduk. Savaştık ve onları yenmek üzere olduğumuzu sandık. Tam bu sırada Ebû’r-Revvâğ’ın öncü süvarileri üzerimize geldi. Onlar yaklaşıp hücum edince hepimiz attan indik ve savaştık. Bu savaşta hem bizim efendimiz hem onların efendisi vuruldu. O gün oradan kurtulanın sadece ben olduğumu sanıyorum. Allah’a yemin ederim ki oradaki en genç kişi bendim.

Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Habîb – Abdullah b. Ukbe el-Ganevî rivayet etti:

Bana bu olayı iki kez anlattı: bir kez Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in valiliği sırasında Becumeyra’da, bir kez de Deyr el-Cemâcim’de Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as ile birlikteyken. Dedi ki:

“Allah’a yemin ederim ki o, Deyr el-Cemâcim’de bozguna uğrama gününde öldürüldü. Onu düşmana doğru gidip kılıcıyla vururken gördüm.”

Ben ona Deyr el-Cemâcim’de şöyle dedim:

“Bu olayı bana Becumeyra’da anlatmıştın. Fakat arkadaşların arasında yalnız senin nasıl kurtulduğunu sormamıştım.”

Şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki efendimiz öldürüldüğünde adamlarından beş veya altı kişi dışında hepsi öldürüldü.”

Devam etti:

“Düşmandan yaklaşık yirmi kişilik bir gruba saldırdık ve onları geri püskürttük. Üzerinde eyer ve gem bulunan bir ata ulaştım. Sahibinin öldürülüp öldürülmediğini veya savaşmak için inip atı bırakıp bırakmadığını bilmiyordum. Atın dizginini tuttum, üzengiye ayağımı koyup üzerine bindim. Ma‘kil’in adamları bana saldırdı ve bana yetiştiler. Fakat atın böğrüne dokunduğum anda çok hızlı koşmaya başladı. Bazıları peşimden geldi fakat bana yetişemediler. Akşam vakti atı dörtnala sürerek uzaklaştım. Artık beni takip etmekten vazgeçtiklerini anlayınca tırısa geçtim. Böyle ilerledim. Bir köylüyle karşılaşınca ona:

‘Beni ana yoldan, Kûfe yolundan uzaklaştır’

dedim.

Bunu yaptı ve kısa süre sonra Kûthâ’ya ulaştım. Oradan ilerleyip nehrin geniş bir yerine vardım. Atı suya sokup karşıya geçtim. Sonra ilerledim. Deyr Ka‘b’a gelince durdum. Atı bağlayıp dinlendirdim ve biraz uyudum. Sonra hemen uyanıp yeniden bindim. Gecenin bir kısmını yol alarak, bir kısmını dinlenerek geçirdim. Sabah namazını Muzahimiyye’de kıldım. Orası Kubeyn’den iki fersah uzaklıktaydı.

Sonra ilerleyip gündüz vakti Kûfe’ye girdim. Bir süre sonra Şerîk b. Nemle el-Muhâribî’nin yanına gittim. Ona kendimden ve arkadaşlarından haber verdim. Ayrıca el-Muğîre b. Şu‘be’den bana eman almasını istedim. Bana şöyle dedi:

‘İnşallah eman alırsın. Sen iyi bir haberle geldin.’

O gece insanların durumu yüzünden kederliydim. Şerîk b. Nemle hemen el-Muğîre’nin yanına gitti, izin istedi ve içeri alındı.

Şerîk şöyle dedi:

‘Size hem iyi haber hem de bir isteğim var. Önce isteğimi kabul edin, sonra iyi haberi vereyim.’

El-Muğîre şöyle dedi:

‘İsteğin kabul edildi. Şimdi iyi haberi ver.’

Şerîk şöyle dedi:

‘Abdullah b. Ukbe el-Ganevî’ye eman ver. O o toplulukla birlikteydi.’

El-Muğîre şöyle dedi:

‘Ona eman verdim. Allah’a yemin ederim ki hepsini bana getirmeni isterdim ki hepsine eman vereyim.’

Şerîk şöyle dedi:

‘Size haber veriyorum: o topluluğun hepsi öldürüldü. Arkadaşım onlarla birlikteydi. Bana söylediğine göre onlardan yalnız o kurtulmuş.’

El-Muğîre şöyle sordu:

‘Peki Ma‘kil b. Kays ne yaptı?’

Şerîk şöyle dedi:

‘Allah seni başarılı kılsın; arkadaşlarımız hakkında hiçbir şey bilmiyor.’

Daha sözünü bitirmeden Ebû’r-Revvâğ ile Miskîn b. Âmir gelip zafer haberini getirdiler. Şöyle anlattılar:

Ma‘kil b. Kays ile el-Mustavrid b. Ullife birbirlerine saldırdılar. El-Mustavrid’in elinde mızrak, Ma‘kil’in elinde kılıç vardı. El-Mustavrid mızrağını Ma‘kil’in göğsüne sapladı ve mızrak ucu sırtından çıktı. Bunun üzerine Ma‘kil de kılıcıyla onun başına vurdu ve kılıç beyninin ortasına kadar girdi. Böylece ikisi de yere düşüp öldüler.

Husayra b. Abdullah’ın babası şöyle dedi:

El-Mustavrid Sebat’ta bizim konakladığımızı görünce köprüye gelip onu kesti. Biz onun bize geçmek istediğini sandık. Sebat’ın ekili karanlık arazisinden Medâin ile Sebat arasındaki çöle çıktık ve savaş düzeni aldık. Fakat uzun süre bekledik; onların bize doğru çıkmadıklarını gördük. Bunun üzerine Ebû’r-Revvâğ şöyle dedi:

“Bunlar bir şey yapıyorlar. İçinizden biri gidip bize haber getirsin.”

Ben ve Vüheyb b. Ebî Aş‘a el-Ezdî şöyle dedik:

“Biz gidip öğrenir ve size haber getiririz.”

Köprüye yaklaşıp kesilmiş olduğunu görünce, onların yalnızca bizden korktukları için bunu yaptıklarını sandık. Hızla geri dönüp efendimize durumu anlattık. Ebû’r-Revvâğ şöyle dedi:

“Onlar kaçmak için geri dönmedi; sizi aldattılar. Muhtemelen şöyle düşündüler: Ma‘kil, Ebû’r-Revvâğ’ı yalnızca seçkin adamlarıyla size gönderdi. Eğer onları bırakıp Ma‘kil’e ani bir yürüyüş yaparsanız onu hazırlıksız yakalayabilirsiniz. Bu yüzden köprüyü kesip sizi oyaladılar.”

Bunun üzerine köy halkını çağırdık ve:

“Köprüyü hemen bağlayın!”

dedik. Kısa sürede köprü hazırlandı. Hemen geçip düşmanın peşine düştük. Onları sormaya devam ettik. Hep:

“Onlar sizden ileride”

dediler.

Sonunda kaçan ilk adamla karşılaştık. Ma‘kil’in adamları dağılmıştı; kimse kimseyi düşünmüyordu. Ebû’r-Revvâğ onları görünce şöyle bağırdı:

“Bana gelin! Bana!”

Halk onun etrafında toplandı. O da şöyle dedi:

“Niçin kaçıyorsunuz?”

Onlar şöyle dediler:

“Bilmiyoruz. Ansızın saldırıya uğradık. Ordunun içinde onlarla iç içeydik; sonra saldırıp bizi ayırdılar.”

Ebû’r-Revvâğ şöyle sordu:

“Komutan ne yaptı?”

Birisi:

“Attan inip savaşıyordu”

dedi.

Bir başkası:

“Onun öldürüldüğünü gördüm”

dedi.

Bunun üzerine Ebû’r-Revvâğ şöyle dedi:

“Ey insanlar! Benimle geri dönün. Eğer komutanımızı sağ bulursak onunla birlikte savaşırız. Eğer öldüğünü görürsek yine savaşırız. Çünkü biz bu düşman için şehir halkından seçilmiş süvarileriz. Komutanınızın ve şehir halkının sizin hakkınızdaki görüşünü bozmayın. Allah’a yemin ederim ki Ma‘kil öldürülmüş olsa bile Hâricîleri gördüğünüzde onlardan intikam almadan veya ölmeden ayrılmanız doğru olmaz. Allah’ın bereketiyle ilerleyin.”

Bunun üzerine ilerledik. Karşılaştığı herkesi geri döndürüyordu. Seçkin adamlarını çağırıp:

“Halkı geri çevirin”

dedi.

Sonunda orduya ulaştık. Ma‘kil’in sancağının bulunduğu yere geldik. Onun yanında iki yüzden fazla süvari vardı. Fakat seçkinleri piyade olarak savaşıyordu. İnsanların işittiği en şiddetli savaşlardan biri yaşanıyordu. Biz saldırınca Hâricîlerin neredeyse arkadaşlarımızı alt etmek üzere olduklarını gördük. Bizi görünce geri çekildiler; sonra yeniden saldırdık ve onları geri sürdük.

Ebû’r-Revvâğ Ma‘kil’e bakıp onu adamlarını teşvik ederken gördü ve:

“Hayatta mısın? Amcalarım sana feda olsun”

dedi.

Ma‘kil:

“Evet”

dedi ve tekrar saldırdı.

Bunun üzerine Ebû’r-Revvâğ şöyle bağırdı:

“Komutanınızın hayatta olduğunu görmüyor musunuz? Saldırın!”

Hep birlikte saldırdık. Süvarilerini şiddetli bir darbeyle sarstık. Bu sırada Ma‘kil ve adamları da saldırıyordu.

Bunun üzerine el-Mustavrid attan indi ve şöyle bağırdı:

“Ey Şurât topluluğu! Yere! Yere! Allah’a yemin ederim ki bu zalimlerle savaşırken samimi niyetle öldürülen kimse için cennet vardır.”

Hepsi attan indi; biz de indik. Çekilmiş kılıçlarla uzun süre savaştık. Bu savaş insanların gördüğü en şiddetli savaşlardan biriydi.

Sonra el-Mustavrid şöyle bağırdı:

“Ey Ma‘kil! Karşıma çık!”

Ma‘kil ona doğru çıktı. Biz Ma‘kil’e şöyle dedik:

“Allah için bu köpeğin karşısına çıkma!”

Fakat şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki bana düello teklif eden hiçbir adamdan kaçmadım.”

Kılıcıyla ona yürüdü. El-Mustavrid ise mızrakla geldi. Biz Ma‘kil’e mızrakla karşılamasını söyledik fakat kabul etmedi. El-Mustavrid mızrağını onun göğsüne sapladı ve ucu sırtından çıktı. Ma‘kil ise kılıcıyla onun başına vurdu ve kılıç beyninin ortasına kadar girdi. El-Mustavrid öldü; Ma‘kil de öldürüldü.

Ma‘kil düelloya çıkarken şöyle demişti:

“Eğer ölürsem komutanınız Amr b. Muhriz b. Şihâb es-Sa‘dî olacak; ondan sonra el-Minkarî.”

Ma‘kil ölünce Amr b. Muhriz sancağı aldı ve şöyle dedi:

“Eğer ben ölürsem Ebû’r-Revvâğ sizin başınıza geçecek. Eğer Ebû’r-Revvâğ ölürse komutanınız Miskîn b. Âmir b. Uneyf olacaktır.”

Sonra sancağıyla saldırdı ve halkı hücuma çağırdı. Kısa süre sonra Hâricîleri öldürdüler.

Bu yılın olaylarından biri de Abdullah b. Hazim b. Zebyan’ın, Abdullah b. Âmir tarafından Horasan valiliğine atanması ve Kays b. el-Heysem’in bu görevden ayrılmasıydı.

Ebû Mihnef’in Mugâtil b. Hayyân’dan naklettiğine göre bunun sebebi şuydu: İbn Âmir, vergi gelirlerini yavaş gönderdiği için Kays b. el-Heysem’i görevden almak istiyordu. İbn Hazim ona şöyle dedi:

“Beni Horasan valisi yap; hem bu işte hem de Kays b. el-Heysem konusunda seni memnun ederim.”

Kays, İbn Âmir’in kendisini küçümsediği ve maaşları durdurduğu için ondan hoşlanmadığını ve İbn Hazim’i vali yaptığını öğrenince, İbn Hazim’in kendisini sorgulayıp sıkıntıya sokmasından korktu ve Horasan’ı bırakıp Basra’da İbn Âmir’in yanına geldi. Bu durum İbn Âmir’in ona olan öfkesini artırdı ve şöyle dedi:

“Sınır bölgesini terk ettin.”

Onu dövdü, hapse attı ve Benû Yeşkûr’dan birini Horasan’a vali olarak gönderdi.

Ebû Mihnef’in rivayetine göre İbn Âmir, Kays b. el-Heysem’i görevden alınca yerine Eslem b. Zür‘a el-Kilâbî’yi göndermiştir.

Başka bir rivayete göre İbn Âmir, Muaviye’nin hilafeti sırasında Kays b. el-Heysem’i Horasan’a vali yapmıştı. İbn Hazim ona şöyle dedi:

“Horasan’a zayıf bir adam gönderdin. Savaşla karşılaşırsa halkla birlikte kaçmasından korkarım. Böylece Horasan’ı kaybedersin ve ailen de rezil olur.”

İbn Âmir şöyle sordu:

“Ne öneriyorsun?”

İbn Hazim şöyle dedi:

“Eğer Kays düşmanı terk ederse onun yerine geçmem için bana bir yazı ver.”

İbn Âmir bunu yazdı. Tokharistan’dan bir grup isyan edince Kays danıştı. İbn Hazim ona ileri karakolları gelinceye kadar geri çekilmesini tavsiye etti. O da geri çekildi. Bir-iki günlük mesafe çekilince İbn Hazim bu yazıyı ortaya çıkardı, yönetimi ele aldı, düşmanla karşılaşıp onları yenilgiye uğrattı.

Bu haber Basra, Kûfe ve Şam’a ulaştı. Bunun üzerine Kays’ın taraftarları kızdı ve şöyle dediler:

“İbn Hazim hem Kays’ı hem de İbn Âmir’i aldattı.”

Sonra Muaviye’ye şikâyet ettiler. Muaviye İbn Hazim’i çağırınca o gelip kendisine yöneltilen suçlamalar için özür diledi. Muaviye ona şöyle dedi:

“Yarın ayağa kalk ve halktan özür dile.”

İbn Hazim arkadaşlarına dönüp şöyle dedi:

“Ben hutbe vermekle görevlendirildim fakat iyi konuşan biri değilim. Siz minberin etrafına oturun; konuştuğumda beni destekleyin.”

Ertesi gün minbere çıktı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Bir imam ya hutbe vermek zorundadır ya da düşünmeden konuşur. Ben bu ikisinden değilim. Beni tanıyan bilir ki fırsatları gözetirim, tehlikelerde dururum, akınlara katılırım ve ganimetleri adaletle dağıtırım. İçinizden bunu bilen varsa doğru söylediğimi söylesin.”

Minberin etrafındaki arkadaşları:

“Doğru söylüyorsun”

dediler.

Sonra şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri! Sen de çağırdıklarım arasındasın. Bildiğini söyle.”

Muaviye şöyle dedi:

“Doğru söylüyorsun.”

Başka bir rivayete göre Kays b. el-Heysem Horasan’dan İbn Hazim yüzünden istemeyerek İbn Âmir’in yanına geldi. İbn Âmir onu yüz sopa ile dövdü, saçını kazıttı ve hapse attı. Annesi araya girince onu serbest bıraktı.

Bu yıl ayrıca Mervân b. el-Hakem’in hacda insanlara imamlık yaptığı da söylenir. O sırada Medine’nin valisiydi. Mekke’nin valisi Hâlid b. el-Âs b. Hişâm, Kûfe’nin valisi el-Muğîre b. Şu‘be idi. Yargı işlerine Şureyh bakıyordu. Basra, Fars, Sicistan ve Horasan’ın valisi Abdullah b. Âmir idi. Orada yargı işlerini ise Umeyr b. Yethribî yürütüyordu.

https://kutsalayet.de/kirk-ucuncu-yil-olaylari/,https://kutsalayet.de/kirk-dorduncu-yil-olaylari/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız