"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Şura 52

İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdiririz. Ve gerçekten sen, dosdoğru bir yola iletirsin.

Diyanet Vakfı
İşte böylece sana da emrimizle Kuranı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.

Kurtubi Tefsiri
Sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin. Fakat Biz onu kendisiyle kullarımızdan dilediğimizi hidayete ilettiğimiz bir nûr kıldık ve muhakkak ki sen dosdoğru yola iletirsin;

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Vahiy ve Ruh:

“Sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik.” Senden önceki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da bir ruh vahyettik. İbn Abbâs’a göre nübüvvet verdik. el-Hasen ve Katade, tarafımızdan bir rahmet verdik diye açıklamışlardır. es-Süddî vahiy, el-Kelbî kitab diye açıklamışlardır, er-Rabî, o Cebrâîl’dir demiştir. ed-Dahhak o Kur’ân’dır demiştir, Malik b. Dinar da bu görüştedir.

Yüce Allah’ın ona

“ruh” ismini vermesi cehalet ölümünden diriltici hayatı ihtiva etmesi dolayısıyladır. Yüce Allah bunu

“kendi emri”nden diye kılmış olması, onu dilediği şekilde, dilediği kimse üzerine mucizevi bir anlatım düzeni ile akıllara hayret veren bir söz dizisi halinde indirmiş olması demektir. Diğer taraftan yüce Allah’ın:

“Birde sana ruh hakkında soru soruyorlar” (el-İsra, 17/85) âyetindeki

“ruh”un da Kur’ân hakkında yorumlanması mümkündür. “De ki: Ruh Rabbimin emrindendir.” Yani onlar sana bu Kur’ân nereden geliyor, diye sorarlar, de ki: O Allah’ın emrindendir, o bu kitabı benim üzerime mucize olarak indirmiştir. Bunu el-Kuşeyrî zikretmiştir.

Malik b. Dinar şöyle dermiş: Ey Kur’ân ehli! Kur’ân sizin kalbinize neler ekti? Şüphesiz yağmur yeryüzünün baharı olduğu gibi, Kur’ân da kalplerin baharıdır.

2- Vahiy Gelmeden Önce Peygamberlerin İnanç Bakımından Durumları:

“Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin.” Yani îmana götüren yolu biliniyordun. Bunun zahiri, kendisine vahiy gelmeden önce îman vasfına sahih olmadığını göstermektedir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu akıl tarafından câiz (mümkün) kabul edilen şeylerdendir. Ancak çoğunluğun kabul ettiği kanaate göre yüce Allah ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka ona peygamberlik verilmeden önce mü’min idi. Şu kadar var ki bu kanaat bu husus kesin bir haber ile sabit olmadıkça, bir parça tehakküm (dayanaksız bir iddia) ihtiva eder.

Kadı Ebû’l-Fadl Iyad dedi ki: Peygamberlikten önce bu kabilden masum oluşlarına gelince, bu hususta insanlar farklı kanaatlere sahihtir. Doğrusu, peygamberlerin peygamberlikten önce Allah’ı, sıfatlarını tanımamak ve bu hususlardan herhangi birisi hakkında şüpheye düşmekten masum olduklarıdır. Peygamberlerin doğduklarından itibaren bu eksikliklerinden münezzeh olduklarına ve tevhid ve îman üzere yetiştiklerine dair haber ve rivâyetler birbirini desteklemektedir. Hatta onlar marifet nurlarının parıltıları ve mutluluk ve bahtiyarlığın ince esintilerine sahih idiler. Küçüklüklerinden itibaren peygamber olarak gönderildikleri zamana kadar onların sîretlerini tetkik eden bir kimse, bunun bir gerçek olduğunu görecektir. Nitekim Mûsa, Îsa, Yahya, Süleyman ve diğer peygamberlerin hallerinden bilinen budur. Yüce Allah:

“Biz ona hikmeti daha çocuk iken verdik” (Meryem, 19/12) diye buyurmaktadır. Müfessirler şöyle demişlerdir: Yahya (aleyhisselâm)’a Allah’ın kitabına dair bilgi çocukluk halinde iken verilmişti. Ma’mer dedi ki: Yahya iki ya da üç yaşında iken çocuklar kendisine: Ne diye oynamıyorsun? diye sormuşlar. O da: Ben oyun için mi yaratıldım diye cevab vermiştir.

Yüce Allah’ın:

“Allah’tan bir kelimeyi doğrulayıcı” (Al-i İmrân, 3/39) âyeti hakkında denildiğine göre; Yahya üç yaşında iken Îsa (aleyhisselâm)’ı tasdik etmişti. Onun Allah’ın kelimesi ve ruhu olduğuna şahitlikte bulunmuştu. Bir diğer görüşe göre o daha annesinin karnında iken Îsa (aleyhisselâm)’ı tasdik etmişti. Yahya’nın annesi Meryem’e şöyle diyordu: Ben karnımda bulunan yavrumun, senin karnında bulunana selamlamak üzere secde ettiğini hissediyorum.

Yüce Allah’ın:

“Altından” anlamındaki âyeti:

“Altında bulunan kimse” (Meryem, 19/24) diye okuyanların kıraati ile nida eden kişi Îsa’dır, diyenlerin kanaatlerine göre Îsa (aleyhisselâm)’ın doğumu esnasında annesine

“Üzülme” (Meryem, 19/24) diye seslenerek konuştuğunu açıkça ifade etmektedir. Yine yüce Allah Îsa (aleyhisselâm)’ın henüz beşikte iken konuşmuş olduğunu ve:

“Muhakkak ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı verdi ve beni peygamber kıldı” (Meryem, 19/30) dediğini bildirmektedir. Bir başka yerde de yüce Allah:

“Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık. Bununla beraber herbirine hikmet ve ilim verdik” (el-Enbiya, 21/79) diye buyurmuştur. Süleyman (aleyhisselâm)’ın henüz oyun çağında bir çocuk iken taşa tutulan kadın ve küçük çocuk ile ilgili olayda hüküm verdiği ve onun bu hükmüne babası Davud (aleyhisselâm)’ın uyduğu nakledilmiş bulunmaktadır. Taberî’nin naklettiğine göre Süleyman (aleyhisselâm)’a mülk (krallık) verildiğinde oniki yaşında idi.

Mûsa (aleyhisselâm)’ın Fir’avun ile başından geçen olay ve küçük çocukken onun sakalını yakalaması da bu türdendir. Müfessirler yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki Biz İbrahim’e daha önceden doğru yolu bulma imkanı verdik” (el-Enbiya,21/51) âyeti hakkında: Küçükken ona hidayet verdik, demişlerdir. Bu açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmışlardır. İbn Atâ şöyle demektedir: Yüce Allah onu daha yaratmadan önce seçmiş idi. Kimisi de şöyle demiştir: İbrahim dünyaya geldiğinde yüce Allah ona Allah’ı kalbi ile tanıması, dili ile zikretmesini emretmek üzere bir melek göndermiş, o da: Ben bu işi yaptım, diye cevab vermiş, yaparım dememişti. İşte onun doğru yolu bulması bu idi.

Bir diğer açıklamaya göre; İbrahim (aleyhisselâm)’ın ateşe atılması ve imtihan edilmesi onaltı yaşında iken olmuştu. İshak’ın kurban edilmekle sınanması İlgili yerlerde geçtiği üzere, merhum müfessirimiz. kurban edilmekle imtihan edilenin, İsmail değil İshak olduğu görüşündedir.. ise yedi yaşında iken olmuştu. İbrahim (aleyhisselâm)’ın yıldızı, ayı ve güneşi Allah’ın varlığına delil görmesi ise onbeş yaşında iken olmuştu. Yine denildiğine göre Yusuf (aleyhisselâm)’a kardeşleri tarafından kendisi kuyuya atılmak istendiği sırada henüz küçük bir çocuk iken vahyedilmiş idi. Çünkü yüce Allah:

“Yemin olsun ki bu yaptıklarını kendilerine haber vereceksin diye vahyettik” (Yusuf, 12/15) diye buyurmaktadır ve daha buna benzer peygamberlerin haberlerine dair âyetler…

Siyer âlimlerinin naklettiklerine göre (Peygamber efendimizin annesi) Vehb kızı Amine şunu haber vermiştir: Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) doğduğu sırada ellerini yere doğru açmış, başını da semaya doğru kaldırmış olarak doğdu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da hadisinde şöyle buyurmuştur: “Yetişkinlik çağına erişince, içime putların nefreti yerleştirildiği gibi şairlere karşı da nefret uyanmıştı. Cahiliye dönemi insanlarının yaptıkları işlerden bir şeyler işlemek iki defa dışında içimden geçmedi. İkisinden de Allah beni korudu, tekrar böyle bir işi yapmaya kalkışmadım.”

Daha sonra peygamberlerin işi sapasağlam yerine oturur ve yüce Allah’ın onlar üzerindeki inayeti ardı arkasına gelir. Marifet nurları kalblerinde parlamaya başlar, nihayet en ileri dereceye ulaşır, yüce Allah’ın peygamber olarak onları seçmek sureti ile şerefli hasletleri elde etmek bakımından -bu hususla herhangi bir eğitim ya da uygulama sözkonusu olmaksızın- en ileri noktaya ulaşırlar. Yüce Allah:

“Tam erginlik çağına varınca kendisine hüküm ve ilim verdik” (Yusuf, 12/22) diye buyurmaktadır.

Kadı Iyad dedi ki: (Peygamberlere dair) haber nakillerini bilenlerden hiçbir kimse daha önceden kâfir ya da müşrik olduğu bilinenler arasından herhangi bir kimsenin seçilerek ve peygamberlik verildiğini nakletmiş değillerdir. Zaten bu bahsin dayanağını nakil teşkil eder. Bazıları da kalblerin bu yolu izleyen kimselerden nefret ettiğini delil diye göstermişlerdir. Kadı Iyad (devamla) dedi ki: Ben de diyorum ki: Kureyşliler Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı her türlü iftiraya maruz bıraktılar. Ümmetlerin kâfirleri de kendi peygamberlerini ellerindeki bütün imkan ve uydurmalarla ayıpladılar. Yüce Allah bunları nasslarıyla bize bildirmiş ya da raviler bizlere bunları nakledegelmişlerdir. Fakat bütün bunlar arasında onlardan herhangi bir peygamberin kendi ilahlarını reddedip daha önce onlarla birlikte yapmış olduğu bir işi terkettiğinden ötürü yerilmek sureti ile azarlandığına dair herhangi bir rivâyet bulunmamaktadır. Böyle bir şey olmuş olsaydı, hiç gecikmeden bu tenkidlerini yaparlar, çeşitli mabudlara ibadet etmiş olmasını delil diye ileri sürerlerdi. Bu daha önceden tapınmış olduğu varlıklardan onları uzak tutuyor diye, o peygamberleri azarlamalarından, kendi ilahlarını ve daha önce atalarının tapındıklarını terketmekten vazgeçmelerini söyleyerek onlara karşı çıkmalarından daha ağır ve delil olarak daha katı bir delil olurdu. Peygamberlere muhaliflerin tamamının böyle bir delil getirmemiş olmaları onların böyle bir delil getirme imkanı bulamamış olduklarını göstermektedir. Çünkü böyle bir şey olmuş olsaydı, onların böyle bir delil getirdikleri nakledilir ve yüce Allah’ın naklettiği:

“Onları daha önce yöneldikleri kıblelerinden döndüren nedir?” (el-Bakara, 2/142) sözlerini söyleyerek kıblenin değiştirilmesi hakkında susmadıkları gibi, bu konuda da susmazlardı.

3- Peygamberimiz Kendisine Vahiy Gelmeden Önce Herhangi Bir Dine Göre İbadet Ediyor muydu?:

İlim adamları Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vahiyden önce herhangi bir dine göre ibadet edip etmediği hususu hakkında açıklamalarda bulunmuşlardır.

Kimisi mutlak olarak böyle bir şeyin olmadığını ve aklen de bunun imkansız olduğunu belirtmiştir. Bunlar derler ki: Çünkü başkasına tabi olduğu bilinen bir kimsenin sonradan metbu (kendisine uyulan bir kimse) olması uzak bir ihtimaldir. Onlar bunu talisin ve takbih (eşya ve olayların güzel ve çirkin görülmesi) ilkesine bina ederek söylemişlerdir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın durumu hakkında bir şey söylenemez ve bu hususta onun hakkında katı bir hüküm vermeyi terketmek gerekir. Zira akıl bu ikisinden herhangi birisini imkansız kabul etmediği gibi, nakil yolu ile bunlardan herhangi birisi de açıklık kazanmış değildir. Ebû’l-Mealî’nin kabul ettiği görüş budur.

Üçüncü bir kesim de şöyle demektedir: O kendisinden öncekilerin şeriatine göre ibadet ediyor ve ona göre amelde bulunuyordu. Ancak bu kanaati benimseyenler muayyen olarak hangi şeriat olduğunu tayin etmekte farklı görüşlere sahibtirler. Bir kesimin kanaatine göre o Îsa’nın dini üzere idi. Çünkü Îsa’nın dini kendisinden önceki bütün din ve şeriatleri neshetmiştir. Dolayısıyla bir peygamberin neshedilmiş bir din üzere olması mümkün değildir. Bir diğer kesim ise onun İbrahim (aleyhisselâm)’ın dini üzere olduğunu kabul etmiştir. Çünkü o İbrahim’in soyundandı ve o peygamberlerin babasıdır. Bir diğer kesim ise onun Mûsa’nın dini üzere olduğu kanaatindedir. Çünkü onun dini dinlerin en eskisidir.

Mutezile’nin kanaatine göre ise; belli bir din üzere olması kaçınılmaz bir şeydir. Aneak muayyen olarak hangi din üzere olduğu bizim tarafımızdan bilinen bir husus değildir.

Şu kadar var ki, bizim İmâmlarımız (mezhebimizin önde gelen ilim adamları) bu görüşlerin hepsini çürütmüşlerdir. Zira -her ne kadar akıl bunların hepsinin mümkün olduğunu kabul ediyor ise de- bunlar çelişkili görüşlerdir ve bunlarda katı bir delalet bulunmamaktadır.

Katî olarak söylenebilecek şu ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); ümmetinden bir fert ve bütün şeriatine muhatab birisi olmasını gerektirecek şekilde herhangi bir peygambere müntesib değildi. Aksine onun şeriati kendi başına bağımsız bir şeriat olup hüküm koyucu yüce Allah tarafından ayrıca ona verilmiş bir şeriattir. Peygamberimiz (salat ve selam ona) yüce Allah’a îman eden bir mü’min idi, hiçbir puta secde etmedi, Allah’a ortak koşmadı, zina etmedi, içki içmedi. Gece eğlencelerine katılmadı, el-Matar diye bilinen hilfte de el-Muttayyib’in Hilfinde de bulunmadı.

Aksine yüce Allah onu bu hususlardan uzak tutmuş ve korumuştur. Denilse ki: Osman b. Ebi Şeybe senedini kaydederek Cabir’den rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşrikler ile birlikte onların birtakım merasimlerinde bulunuyordu. Biri diğerine şöyle diyen iki meleğin seslerini arkasında duydu: Git, bunun arkasında dur. Öteki ise: Henüz putları daha yeni selamlamış iken nasıl gider onun arkasında dururum? demişti. Bundan sonra bir daha putların selamlama töreninde bulunmadı.

Buna cevab şudur: Bu hadisi İmâm Ahmed b. Hanbel oldukça münker kabul etmiş ve: Bu uydurma yahutta uydurmaya benzer bir hadistir, demiştir.

Darakutnî de şöyle demiştir: Osman bu hadisin isnadında yanılmıştır. Hadis genel olarak münkerdir, senedi üzerinde ittifak yoktur, ona iltifat edilmez. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bilinen hali ilim ehlince bunun aksinedir. Çünkü o: “Putlara nefret içime yerleştirildi” diye buyurmuştur. Ayrıca Bahira kıssasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a amcası Ebû Talib ile birlikte henüz küçük bir çocukken Şam’a yaptığı yolculuk sırasında onunla karşılaştığında, Lat ve Uzza adına yemin verdirip onda peygamberlik alametlerini görüp bu konuda onu sınamak isteyince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine şöyle demişti: “Onlar adıyla bana hiçbir şey sorma. Allah’a yemin ederim onlara buğzettiğim gibi hiçbir şeye buğzetmiyorum.” Bunun üzerine Bahira ona şöyle demişti: O halde Allah adına sana soracağım sorulara cevap vermeni istiyorum. Peygamber: “İstediğini sor” demişti. Aynı şekilde onun sîretinden ve yüce Allah’ın kendisine verdiği ilahi tevfikten de bilinen şu ki: O nübüvvetinden önce hac esnasında Müzdelife’de vakfe yapmak hususunda müşriklere muhalefet ediyor, kendisi Arafe’de vakfe yapıyordu. Çünkü Arafe İbrahim (aleyhisselâm)’ın vakfe yaptığı yer idi.

Denilse ki: Şanı yüce Allah:

“De ki: Hayır, (biz) hanif olarak İbrahim’in dinine (uyarız)” (el-Bakara, 2/135);

“Hanif olarak İbrahim’in dinine uy… diye vahyettik” (en-Nahl, 16/123);

“O… diye dinden… size şeriat yaptı.” (eş-Şura, 42/13) diye buyurmaktadır. Bütün bunlar ise onun belli bir şeriate göre ibadet etmesini gerektirmektedir. Buna cevab şudur: Burada sözü edilen hususlar şeriatler arasında ayrılığın sözkonusu olmadığı, tevhid ve dinin dimdik ayakta tutulması hususları ile ilgilidir. Nitekim daha önce bu birkaç yerde açıklandığı gibi bu sûrenin:

“…dinden… size de şeriat yaptı.” (eş-Şura, 42/13) âyeti açıklanırken de ifade edilmişti. Yüce Allah’a hamdolsun.

4- Bu Âyet-i Kerîme’de Sözkonusu Edilen “Kitab” ve “Îman’ın Mahiyeti:

Bu husus böylece açıklandığına göre şunu belirtelim ki; ilim adamları yüce Allah’ın:

“Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin.” âyetinin tevili hususunda farklı görüşlere sahibtirler. Bir kesim bu âyet-i kerimede îman , imanın şerail ve alametleridir, demişlerdir. Bu görüşü es-Sa’lebî nakletmektedir. Bunun bu şeriatın tafsili hükümleri olduğu da söylenmiştir. Yani sen bu tafsilatı bilmeyen birisi idin. Çünkü îman lâfzının şeriatın tafsili hükümleri hakkında kullanılması mümkündür. Bu görüşü de el-Kuşeyrî zikretmiştir.

Bir diğer görüşe göre: Sen vahiyden önce Kur’ân-ı Kerîmi okuyacağını bilemediğin gibi, insanları îmana nasıl davet edeceğini de bilemiyordun. Benzeri bir görüş de Ebû’l-Aliye’den nakledilmiştir.

Kadı Ebû Bekr de şöyle demektedir: Buradaki imandan kasıt farzlar ve hükümlerdir. Çünkü o daha önceden yüce Allah’ı tevhid ile mü’min idi. Sonraları önceden bilmediği farzlar nazil oldu. Gelen yeni mükellefiyetlerle imanı artmış oldu.

Bu dört görüş de birbirine yakındır. İbn Huzeyme de şöyle demektedir: Îman ile namazı kastetmiştir. Çünkü yüce Allah:

“Allah imanınızı boşa çıkaracak değildir” (el-Bakara, 2/143) diye buyurmaktadır. Buradaki imandan kasıt ise, Beytu’l-Makdis’e yönelerek kıldığınız namazdır. O halde lâfız umumi olmakla birlikte maksat hususidir.

el-Huseyn b. el-Fadl şöyle demektedir: Yani sen bundan önce kitab nedir bilmediğin gibi, îman ehli kimdir de biliniyordun. Bu da muzafın hazfedilmesi kabilinden bir ifadedir. Yani kimler îman edecektir? Ebû Talib mi? Abbas mı? Yoksa başkaları mı?

Sen beşikte iken ve ergenlik yaşından önce hiçbir şey biliniyordun, diye de açıklanmıştır.

el-Maverdî buna yakın bir açıklamayı Ali b. Îsa’dan nakletmektedir. Dedi ki: Sen eğer risalet olmasaydı kitabın ne olduğunu, eğer ergenlik yaşına gelmeseydin imanın ne olduğunu bilmeyecektin. Bir diğer açıklama da şöyledir: Eğer bizim sana nimetimiz olmasaydı kitabın ne olduğunu, bizim sana hidayetimiz olmasaydı imanın ne olduğunu bilmeyecektin. Bu açıklama da ihtimal dahilindedir.

Bu imanın ne olduğu konusunda da iki açıklama sözkonusudur. Birincisine göre Allah’a imandır. Bunu buluğdan sonra ve peygamberlikten önce biliyordu. İkincisi ise İslâm dinidir, bunu ise ancak nübüvvetten sonra bilebilmiştir.

Derim ki: Sahih olan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yetişme çağından ergenlik çağına kadar -önceden geçtiği üzere- Allah’a îman eden bir kişi olduğudur. Yine denildiğine göre: “Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin” âyeti şu demektir: Sen kitabı tanımayan, imanı bilmeyen, ümmi bir kavimdendin. Dolayısıyla onlara getirmiş olduğunu, aralarından bunu bilenlerden bir kimseden almış olamazsın. Bu da yüce Allah’ın:

“Sen bundan önce hiçbir kitab okumuş değildin ve sağ elinle de onu yazmamıştın. O zaman batıl söyleyenler elbette şüphe ederlerdi” (el-Ankebut, 29/48) âyetine enzemektedir. Bu anlamdaki bir açıklama İbn Abbâs (radıyallahü anh)’dan rivâyet edilmiştir.

“Fakat Biz onu” İbn Abbâs ve ed-Dahhak’ın dediğine göre imanı, es-Süddî’ye göre Kur’ân’ı, bir görüşe göre vahyi

“kendisiyle” yani bu vahiy ile

“kullarımızdan dilediğimizi” yani peygamberlik için seçtiğimizi

“hidayete ilettiğimiz bir nûr kıldık.” Bu âyet yüce Allah’ın:

“O rahmetini dilediğine has kılar” (Al-i İmrân, 3/74) âyetini andırmaktadır.

“Kendisiyle” âyetindeki zamirin tekil gelmesi şundan dolayıdır: Bir fiilin birçok isimlerinin bulunması aynı fiilin tek isminin bulunması gibidir. Nitekim: Senin gelişin ve gidişin hoşuma gider, denildiği vakit (hoşa giden şey) iki husus olduğu halde tek zamir kullanılır.

“Muhakkak ki sen dosdoğru yola” hiçbir eğriliği bulunmayan bir dine

“iletirsin.” Davet eder ve o yolu gösterirsin.

Ali: Dosdoğru kitaba iletirsin diye açıklamıştır. Âsım, el-Cahderî ve Havşeb meçhul bir fiil olarak: ” Muhakkak ki sen… iletilirsin” yani o yola çağırılırsın, diye okumuşlardır. Diğerleri ise faili malum bir fiil olarak: ” İletirsin” diye okumuşlardır. Ubeyy’in kıraatinde ise: ” Ve muhakkak ki sen… davet edersin” şeklindedir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu şekilde okunmaz. Çünkü bu ümmetin büyük çoğunlukla kabul ettiği şekle muhaliftir. Benzeri okuyuşlar okuyan kimsenin bir çeşit tefsiri olarak yorumlanır.

“Ve muhakkak ki sen… iletirsin” âyetinin, davet edersin şeklinde açıklanması gibi.

Ma’mer, Katade’den yüce Allah’ın:

“Ve muhakkak ki sen dosdoğru yola iletirsin” âyeti ile ilgili olarak:

“Esasen herbir topluluğun bir yol göstericisi olmuştur” (er-Ra’d, 13/17) âyetini okuduğunu rivâyet etmektedir.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/sura-51/,https://kutsalayet.de/sura-53/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız