Eda ettikten sonra şahitler şahitlik yapmaktan dönecek olurlarsa, o vakit üç durum söz konusu olur:
1) Hüküm verilmeden ewel şahitlikten dönmeleri. İlim ehlinin geneline göre o zaman hüküm vermek caiz değildir. Ebu Sevr’in ise bu konuda ilim ehlinden farklı düşündüğüne dair kural dışı bir görüşü gelmiştir.
2) Hükümden sonra, infazdan da önce şahitlikten dönmeleri ki, o zaman bakılır, eğer verilen hüküm had ve kısas gibi cezası olan bir hüküm ise o vakit yerine getirilmesi caiz olmaz. Çünkü hadler, şüpheler sebebiyle infaz edilmezler. Şahitlerin şahitlik yapmaktan rücu etmeleri ise en büyük şüphelerden biri sayılır. Şahit olunan mal olup da infaz edilmeyen bir şey olursa, o zaman belde alimlerinden olup fetva verenlerin görüşüne göre hüküm bozulmuş sayılmaz; zira şahit olunan şeyin hakkı ona aittir, dolayısıyla da onun hakkında vacip olur. Şahitlerin sözüyle bu hüküm sakıt olmaz, sanki kendi haklarında iddiada bulunmaları gibi değerlendirilir.
3) İnfazdan sonra şahitlikten dönmeleri. Bu ise hükmü geçersiz kılmaz. Şahit olunan şey bir mal da olsa, ceza da olsa şahid olunan kişi için gereklilik arz etmez. Zira hüküm, üzerinde verilen hükmün infazıyla tamamlanmış ve hak sahibi de hakkını almış oldu. Derken şahitlere rücu ederse o vakit bakılır, eğer şahit olunan şey öldürme, yaralama gibi benzeri kısas konularında telef şekliyle gerçekleşmiş olursa, şahitlerin şahitlikten geri dönmelerini öngörürüz. Eğer onlar: “Öldürmesi veya bir yerini kesmesi için biz kasden yalan yere şahitlik ettik.” derlerse, bu durumda iki şahide de kısas gerekli olur. Bunu, Evzal ve İmam Şafii söylemiştir. Çünkü iki adamın bir kimsenin hırsızlık yaptığına şahitlik etmeleri ve Hz. Ali’nin de adamın elini kesmesi akabinde onların bu şahitlikten rücu etmelerinden sonra Hz. Ali: “Eğer (hataen değil de) kasden buna şahitlik etmiş olsaydınız ikinizin de elini keserdim.” demiştir. Bu hususta sahabe arasında bir ihtilaf yoktur; dolayısıyla bu bir icma halini almıştır. Bir de bu tür şahitler genellikle adamın öldürülmesine veya bir yerinin kesilmesine sebebiyet vermektedirler; dolayısıyla da haklarında kısas gerekli olur. Rey ashabı der ki: Bu durumda onlara kısas gerekmez; zira onlar bizzat telef etmeye yeltenmiş değillerdir ve bu açıdan kuyu kazıyan (yani kazıması neticesinde birisinin içine düşmesine sebebiyet vermesine) benzer. Ama bunların farklı şeyler olacağı yönünde cevap verilmiştir; zira bu, genelde ölüme sebebiyet vermemektedir. Eğer o şahitler: “Hata ettik.” derlerse, o zaman üzerlerine fidye cezası gerekir. Eğer şahitlikleri mal hakkında olduysa, bu durumda ikisi alacaklı olurlar ve hükmün verildiği şey üzere de rücu edilmez. el-Muvaffak şöyle demiştir: Hükmün verildiği şey üzere rücu edilmeyeceği noktasında ilim ehli arasında bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz; ancak Said b. el-Müseyyeb ve Evzal’den naklettiğimiz görüş bundan müstesna’dır. Ama şahitler üzere bunun rücu edilmesine gelince bu, içlerinde İmam Malik ve rey ashabının da yer aldığı ilim ehlinin çoğunluğunun görüşüdür. Bu, İmam Şafü’nin de eski görüşüdür. Çünkü onlar, haksız olarak onun elinde malı çıkartmış oldular ve onunla malı arasını ayırmış oldular, o nedenle bunu tazmin etmeleri gereklilik oluşturur, sanki kölenin azad olduğuna şahitlik yapmaları gibi kabul edilir. Zira onlar, yalan yere şahitlik yapmakla onun hakkını telef etmeye sebebiyet vermiş oldular, haliyle de -kısasa şahitlik etmelerindeki gibi- tazmin ödemeye de mecbur kalırlar. Bu gösteriyor ki, şüpheler nedeniyle infazın dahi kalktığı kısasa onların şahitlik yapması bir gereklilik arz ediyorsa, bu durumda malın gereklilik arz etmesi elbetteki daha öncelikli sayılmış olur. Yeni görüşüne göre İmam Şafü: Şahitlere (ceza olarak) bir şey dönmez, ancak bir kölenin azad edilmesine şahitlik etmiş olurlarsa o zaman bunun değerini tazmin etmek gerekli olur; zira kendilerinden bir malın telef edilmesi vuku bulmuş değildir, demiştir.
Chat
Sohbet Yükleniyor...