"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Şahit konusunda itibar edilen şartlar

Şahit olması için yedi şarta bakılır:

Şahidin aklı başında olması. İcma’ya göre aklı olmayanın şahitliği makbul değildir. Bunu, İbn Munzir ifade etmiştir.
Müslüman olması. Ebu Abdullah (İmam Ahmed)’ın mezhebine göre kitap ehlinin, yolculuktaki vasiyet dışında bir Müslüman veya kafir üzerindeki yaptığı şahitliği makbul değildir. Kitap ehlinin şahitliklerinin makbul olmayacağını söyleyenlerden birisi de Evzai, İmam Malik, İmam Şafii ve Ebu Sevr’dir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun.” (Talak Suresi 2) Şöyle de buyurur: “Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki kadın (olsun.)” (Bakara Suresi: 282)
Kafir ise adalet sahibi değildir. O bizden olmadığı gibi bizim erkeklerimizden de sayılamaz, kendisinden razı olduğumuz kimse de değildir. Zira onun yapacağı şahitlik onun dininden başkası hakkında makbul olmaz; dolayısıyla -harbi gibi- kendi dindaşı için de makbul olmaz.
İlim ehlinden bir topluluk ise onlardan kimisinin diğerlerine yapacağı şahitliğin makbul olacağını söylemiştir. Sonra bu noktada farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Onlardan kimisi: “Küfrün hepsi tek bir millettir, öyleyse Yahudi’nin bir Hristiyan’a veya Hristiyan’ın bir Yahudi’ye yapacağı şahitlik makbuldür.” demiştir. Bu, Sevri, Ebu Hanife ve ashabının görüşüdür.
Ebu Ubeyd ve İshak’tan nakledildiğine göre ise her milletin (dinin), kimisinin kimisine yapacağı şahitlik makbul olur. Onlar, Cabir’in rivayet ettiği şu hadisi gerekçe göstermişlerdir: “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), ehli kitaptan kimisinin kimisine yapmış olduğu şahitliğe dair izin vermiştir.”
el-Muvaffak şöyle demiştir: Bu hadisi, Mecalid rivayet etmiştir, ancak kendisi zayıftır. Eğer hadis sabit ise o vakit bununla yemini kasdetmiş olacağı muhtemeldir ve bunu “şahitlik” diye isimlendirmiştir.
Eğer yolculukta iken ölmüş olan bir yolcunun vasiyetine zimmi olan iki kişi şahitlik etmiş olursa, bu durumda başkasının bulunmaması halinde onların bu şahitlikleri kabul edilir ve bundan sonra da “hainlik etmeyeceklerine, doğruyu gizlemeyeceklerine ve az bir bedel karşılığında hakkı satmayacaklarına dair” yemin etmeleri istenir: “Akraba (menfaatine) de olsa; Allah (için yaptığımız) şahitliği gizlemeyeceğiz, (aksini yaparsak) bu takdirde biz elbette günahkarlardan oluruz.” (Maide Suresi 106)
İbn Munzir der ki: Bunu yani Maide suresindeki bu ayeti, geçmiş alim büyüklerimiz de söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden birisi de Evzai olmuştur; çünkü Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında içinizden iki adalet sahibi kişi aranızda şahitlik etsin. Yahut seferde iken başınıza ölüm musibeti gelmişse sizden olmayan, başka iki kişi (şahit olsun…)” (Maide Suresi 106) el-Muvaffak şöyle demiştir: Bu, kitab’ın nassıdır ve Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu ayet üzere hüküm vermiştir.
Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Şafii ise: (Onların bu şahitlikleri) makbul değildir, demişlerdir. Çünkü vasiyet dışındaki şahitlikleri kabul edilmeyenlerin, vasiyet konusunda şahitlik etmeleri de kabul edilmez, bu noktada tıpkı fasık gibi değerlendirilir. Dolayısıyla kafir olması hasebiyle öncelikli olarak şahitliği makbul olmaz.
Şöyle cevap verilmiştir: Bir defa bu hüküm, Yüce Allah’ın kitabı ve Allah Resulü’nün hükmüyle sabit olmuş, sahabe de kitap ve sünnetteki bu hüküm üzere hüküm verip amel etmişlerdir. Dolayısıyla buna dönüş yapılması gerekir ve amel de buna göre icra edilmelidir, ister kıyasa muhalif olsun veya muvafık olsun, fark etmez.
Buluğ çağına ermiş olması. Buluğa ermemiş çocuğun şahitliği makbul değildir. Bunu, Evzai, Sevri, İmam Şafii, İshak, Ebu Sevr, Ebu Hanife ve ashabı söylemiştir. Çünkü Yüce Allah: “Sizin erkeklerinizden…” (Bakara Suresi 282); “Sizden adalet sahibi kimseler…” (Talak Suresi 2); “Şahitlik yapmalarından razı olduklarınız…” (Bakara Suresi: 282) şeklinde buyurmuştur. Çocuk ise kendisinden şahitlik noktasında razı olunan değildir. Allah’u Teala şöyle de buyurmuştur: “Şahitliği bildiklerinizi gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi günahkardır.” (Bakara Suresi 283) Haber verdiğine göre şahitliği gizleyen kişi günahkardır, halbuki çocuk günahkar olmaz, bu da gösteriyor ki çocuk (buluğa ermediğinden dolayı) şahit olamaz. Bir de ikrar hakkında kendisi lehine sözü kabul edilmeyenin –deli gibi– başkasına şahitlikte bulunması da makbul değildir. Bunun yanında mal konusunda şahitliği makbul olmayanın –fasık gibi– yaralamalar konusunda şahit olması da kabul edilmez. Kendi dengi gibi olamayan bir kimseye şahitlik yapması, makbul olmayanın –deli de olduğu gibi– kendi dengi gibi şahitliği de makbul değildir.
İmam Ahmed’den nakledildiğine göre, karşılıklı yaramaların baş gösterdiği bir hadiseden ayrılmadan önce çocukların buna şahit olması durumunda onların bu şahitlikleri kabul edilir. Bu, İmam Malik’in de kavlini oluşturur. Çünkü doğru konuştukları ve bunu bellemiş oldukları aşikardır. Zira hadiseden sonra ayrılmış olurlarsa işte o zaman şahitlikleri kabul edilmez; zira o vakit (başkaları tarafından farklı) yönlendirilmiş olabilirler. (Hanbeli) mezhebimize göre ise hiçbir surette çocukların şahitliği kabul edilmez.
Adaletli olması. Buna göre fasığın şahitliği makbul değildir. Fasıklık ise ikiye ayrılır: Birincisi: Ameller yönünden fasıklık. el-Muvaffak der ki: Bu kimsenin şahitliğinin merdut olduğu noktasında bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz. İkincisi ise: İtikat yönünden fasıklık. Bu ise bidat türü bir inanca sahip olmaktır. Bunda da yine şahitliğinin reddedilmesi vacip olur. Bunu, İmam Malik, İshak, Ebu Ubeyd ve Ebu Sevr söylemiştir. Çünkü bu da fıskın iki türünden birisini oluşturur ve haliyle –ilki gibi– bundaki şahitliğin reddedilmesi gereklilik arz eder. Şüphesiz bidatçı bir kimse fasıktır; dolayısıyla da ayet ve ayetin manası sebebiyle şahitliği de (kabul edilmez), reddedilir.
İmam Şafii, İbn Ebu Leyla, Sevri, Ebu Hanife ve ashabının sözlerinin zahirinden anlaşıldığına göre, hevasına uyan kimselerin şahitlikleri makbuldür. İmam Şafii: Ancak –hitabet gibi– birbirlerinin şahitliklerini yalan üzere gören kimselerden olurlarsa o zaman başka, demiştir.
Bu kimselerin şahitlik yapmalarının caiz olduğunu ileri sürenlerin gerekçesi, bunun ihtilaflı olduğunu ve bu durumlarının kendilerini İslam’dan çıkartmamış olduğuna dair ifadeleridir. Bu açıdan feri konulardaki ihtilaf gibi değerlendirilmiştir. Bir de onların fasık olmaları yalancı olmaları anlamına gelmez; çünkü onlar (bidat ehli), böylesi bir yol izlerken bunun din ve inanç açısından doğru olduğuna inanmışlardır. Fısk amellerinin tersine onlar işledikleri bidatlerin haram olduğunu bilerek işlemiş değillerdir.
Şahitlik ettiği hususu muhafaza etmiş ve dakik bir şekilde bellemiş olması. Eğer gafil, çokça yanlış yapmakla meşhur bir kimse ise şahitliği makbul değildir; çünkü o vakit sözüne güvenilmez, zira yanlışlarından birini söylemiş olması muhtemel olabilir. Belki de şahit olunmak istenilen farklı bir şeye şahitlik etmiş olabilir veya başka birisi hakkında şahitlik etmiş olabilir veyahut da şahit olunmak istenilenden başkasına şahitlik etmiş olabilir. Gafil bir kimse olursa, bu durumda –şahitliği dışında– hasmı onun ayaklarını kaydırmaya yeltenebilir ve sözünde güvenilir olmadığını ortaya çıkarmak da isteyebilir. Yanlışların az olması ve gaflete az düşmüş olması onun şahitlikte bulunmasına bir engel teşkil etmez. Çünkü kimse bundan salim değildir.
Mürüvvet sahibi olması, yani basit ve değersiz işlerden kaçınması. Bu da iki türdür:
Birincisi: Fiillerde… Mesela adeten vücudunun kapatılması istenilen yerlerini açması yahut insanların kendisine güldükleri birtakım alaylı ve komik durumlara düşmesi veya insanların adamın ailesi hakkında tutarsız konuşması ve buna benzer basit ve değersiz fiillere karışmış olması. İşte bunlara sahip olan kişinin şahitliği kabul edilmez. Çünkü bunlar, bayağı ve değersiz işlerden sayılır. Bunları yapıp etmekle hoşnut olan ve bunları güzel gören bir kimsenin mürüvveti yok demektir; dolayısıyla da sözüne güvenilmez. Şüphesiz mürüvvet, yalanı ayıplar ve ondan kaçınır. Bu sebepledir ki dindar olmasa dahi mürüvvet sahibi bir kimse yalandan kaçınır ve yalanı engeller. Çünkü yalan, düşüklüktür ve bayağılıktır. Mürüvvet ise değersizliğe ve düşüklüğe karşı çıkar. Dolayısıyla mürüvvet yalanda alıkoyuyorsa, bu durumda –din konusunda olduğu gibi– adalet konusunda da itibar görür.

İkincisi: Basit işlerde… Mesela pislikleri silip süpürme işi buna örnek verilebilir. Çünkü bu tür işler, basit işlerdir ve mürüvvet sahibi kimselerin kaçındığı işlerdendir ve öncesindekine benzemektedir. Ama çöpçü ve hacamatçıya vb. gelirsek, bunlar hakkında iki görüş gelmiştir. Eğer necasetle namaz kılacak olursa –bir görüşe göre– şahitliği makbul değildir.

Davet edilmediği halde yemek (ziyafetine) gelen tufeyli’nin şahitliği makbul değildir. Bunu, İmam Şafii söylemiştir. el-Muvaffak der ki: Bunda bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz… Çünkü o bu durumda haram olarak yiyip içmiş olmakta, sefihçe ve düşük bir amelde bulunmuş olmakta, mürüvvetini yitirmiş olmaktadır. Kendisinden bu tekrar sirayet etmiş olmazsa, o vakit şahitliği ret olunmaz; çünkü kendisi küçüklerden sayılır.

Kendisine helal olmadığı halde dilencilik yapan veya çokça dilenen bir kimsenin şahitliği reddedilir. Zira dilenmekle haram iş işlemiş ve haksız kazanç yemiş olur, bunun yanında basit işlerle uğraşmış sayılır.

Hakkında ihtilaflı olan ferî konulardan bir şeyi yapan kimse bunun mübah olduğuna itikat etmiş olursa, şahitliği reddolunmaz.

Engellerin ortadan kalkması. O vakit hasmın şahitliği, nefsine uyanın ve nefsini savanın şahitliği makbul olmaz. Hasımlık da ikiye ayrılır:
Birincisi: Vekil gibi hakkında şahitliğin makbul olmadığı her bir hak noktasında söz konusu olan hasımlık… Hakkında vekalet etmiş olduğu konudaki bu vekilin, vasiyet ettiği konudaki vasinin ve ortak olduğu konudaki bu ortağın şahitlik yapması makbul değildir. Aynı şekilde bu durumda olan diğer şeylerde bu hükme tabiidir. Çünkü bunda hasımlık söz konusu olduğundan –malik de olduğu gibi– şahitlik yapması da kabul edilmez.
İkincisi: Düşmanlık… İlim ehlinin çoğunluğunun görüşüne göre düşmanı hakkında şahitlik etmesi de makbul olmaz. Buradaki düşmanlıktan kasıt dünyevi düşmanlıklardır. Mesela iftiraya maruz kalmış kimsenin iftira edene şahitlik etmesi, eli-bacağı kesilen eşkıyanın, bunu kesene şahitlik etmesi, yaralanmalara maruz kalan kimsenin yaralamayı yapana şahit olması ve maktulün velisinin, katile şahit olması buna örnektir. Çünkü düşmanlık töhmeti ibraz eder, o nedenle bu –yakın akraba gibi– şahitliği engeller.

Ebu Hanife ise: Bu düşmanlık şahitliği engellemez; çünkü adaleti ihlal etmemektedir; dolayısıyla –sadakat konusu gibi– bu da şahitliğe mani değildir, demiştir.

Nefsine uyan kişi şahitliği kendi menfaatine çeken ve faydanın gelmesine imkan verendir. Mesela alacaklıların iflas edenden borç veya malın aynı noktasında şahitlik etmeleri ve şüfa (ön alım) konusunda alışveriş yapmak suretiyle şüfa’da bulunanın şahitlik yapması buna örnek verilebilir.

Nefsini savana gelirsek, hakkında şahid olunan kişinin şahitlerin cerh’e tabi olanlardan olduğuna dair şahitlik etmesi veya katilin akilesinin, diyeti kendilerinden savmak için şahitlikte bulunan şahitlerin cerhine dair hata ile şahit olması örnek gösterilebilir. Hakkın ödenmesi veya ibrası noktasında tazminde bulunan kişinin, tazmin olunan şey üzerinde şahitlik etmesi de makbul değildir. Şüfa’sını düşürmek için şüfa sahiplerinden birisinin diğerine şahitlik etmesi de kabul edilmez. Çünkü o vakit hakkın kendisine geçmesi için çabalamış olur. Müflisin alacaklılarının diğerleri hakkındaki borcu ve ifasını düşürmek için şahitlikte bulunmaları da makbul değildir. İşte bu ve benzer şahitlikler kabul olmaz. Çünkü bunlara şahit olan kişi, birtakım menfaatleri elde etmiş olacağı ve zararları da kendinden savmış olabileceğinden sebep itham altındadır, o vakit kendisi lehine şahitlik yapmış gibi değerlendirilir.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/sahitligin-nasil-meydana-geldigi-konusu/,https://kutsalayet.de/korun-sahitligi/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız