"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Sad 22

Dâvûd’un yanına girdiler, o onlardan ürktü. Dediler: “Korkma! Biz iki davacıyız; birimiz diğerine haksızlık etti. Aramızda hakkaniyetle hükmet, haksızlık etme, bizi doğru yola ilet.”

Diyanet Vakfı
21, 22. (Ey Muhammed!), Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanıp, Davudun yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. «Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Sana şu hasımların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı tırmanarak namaz kıldığı yere inmişlerdi.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmidört başlık halinde sunacağız:

1- Duvarı Aşarak Hz. Davud’un Huzuruna Giren Davacılar:

“Sana şu hasımların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı tırmanarak namaz kıldığı yere inmişlerdi” âyetinde geçen “hasm” hem bir, hem iki kişi, hem de topluluk hakkında kullanılır. Çünkü bunun aslı mastardır. Şair de şöyle demiştir:

“Ve sakallarını silkeleyen kızgın hasımlar ki

Arap katırlarının, ahdi olmayan düşmanları püskürttüğü gibi.”

en-Nehhâs dedi ki: Burada “hasım” ile iki meleğin kastedildiği hususunda tefsir bilginleri arasında görüş ayrılığı yoktur.

“Tırmanarak” fiili çoğul gelmekle birlikte, tesniye hakkında kullanılması ise “hasm” lâfzının anlamına binaendir. Çünkü bu lâfız çoğul manası ile varid olmuştur, “Kafile ve arkadaşlar” lâfızları gibi. İki kişi için kullanılması kastedilecek olursa: “İki hasım” çoğul için kullanılacak olursa: ” Hasımlar” takdirinde kabul edilir.

“Onlar duvarı tırmanarak namaz kıldığı yere inmişlerdi” âyeti, surunun üst tarafından yanına gelmişlerdi, demektir. Mesela: ” Duvara tırmandı” denilir. Zaten “sur” şehrin etrafındaki duvar demektir ve hemzesizdir. Aynı şekilde: , “sûrenin” çoğulu demektir. Tıpkı ‘in çoğulunun, diye gelmesi gibi. Bu da binanın herbir konağına, aşamasına verilen isimdir. “Kur’ân sûresi” de buradan gelmektedir. Çünkü herbir sûre diğerinden ayrı bir menzile (konak yeri) teşkil etmektedir. Buna dair açıklamalar bu kitabın (Tefsirin) mukaddimesinde (sûre, âyet, kelime ve harf başlığında) geçmiş bulunmaktadır. Nabiğa’nın şu beyiti de geçmişti:

“Görmez misin, Allah’ın sana yüksek bir şeref ve üstünlük verdiğini?

Ondan aşağıda kalan herbir hükümdarın aşağıdan ona yükselmeye çalıştığını görürsün.”

Görüldüğü gibi burada sûre ile şeref ve mevkiyi kastetmektedir.

Hemzeli olarak: ” Yemeğin kabta geri kalan bölümü” demektir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu Farsça ziyafet anlamındadır, Hadîs-i şerîfte de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Ahzab gününde: “Cabir size bir ziyafet hazırlamıştır. Haydi bakalım oraya” dediği kaydedilmektedir. Bu husustaki rivâyetlerin en sağlamı bu olmakla birlikte sahih olmadığına göre; merhum müfessirimiz bu ve benzeri rivâyetleri niçin kaydediyor? üstelik kitabının başında sahih olmayan ve sahifeleri boş yere dolduran israiliyyatı almayacağını söylemişti. Bu iki sebepten olabilir: 1. Kurtubi bu gibi rivâyetlere güvenilmemesi gerektiğine ayrıca dikkat çekmek için bunları kitabına almış olabilir.

Burada sözü edilen mihrab (mealde: namaz kıldığı yer) oda demektir. Çünkü o odanın içinde iken iki melek de tırmanarak onun yanına varmışlardı. Bu açıklamayı Yahya b. Sellâm yapmıştır. Ebû Ubeyde ise şöyle demektedir: Mihrabtan kasıt meclisin üst ve en iyi yeridir. Mescidin mihrabı da buradan gelmektedir. Buna dair açıklamalar daha önce birkaç yerde (Al-i İmrân, 3/37. âyet, 1. başlıkta, Meryem, 19/11. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Hani onlar Davud’un yanına girmişlerdi” âyetinde ikinci defa olarak: ” Hani” âyeti gelmiş bulunmaktadır. Çünkü her ikisinde de bunlardan sonra fiil gelmiş bulunuyor. el-Ferrâ’nın iddiasına göre ise bunlardan birisi: “…diğinde, dığında” anlamındadır. Bir diğer görüşe göre ikincisi kendisinden sonra gelen ifadelerle birlikte daha öncekisini açıklamaktadır.

Bu gelen iki kişinin, iki insan olduğu da söylenmiştir. Bunu en-Nekkaş demiştir. İki melek oldukları da söylenmiştir. Bu görüşü de bir topluluk benimsemiştir. Kimileri de bunları, kimliklerini tayin ederek gelen bu iki şahıs Cebrâîl ve Mikail idi, demişlerdir. Bunların insan suretinde ibadet ettiği günde Allah’ın ona gönderdiği iki melek olduğu da söylenmiştir, Bekçiler onları içeri girmekten alıkoymak isteyince, bunlar da ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına gitmişlerdi. O namazda iken onların geldiklerini farketmemiş, ansızın önünde oturmakta olduklarını görüvermişti. İşte yüce Allah’ın:

“Sana şu hasımların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı tırmanarak namaz kıldığı yere inmişlerdi” âyeti bunu anlatmaktadır. Yani namaz kıldığı yerin üzerinden çıkarak yanına gelmişlerdi. Bu açıklamayı Süfyan es-Sevrî ve başkası yapmıştır.

Bunun sebebi ise İbn Abbâs’ın naklettiği şu husustur: Dâvûd (aleyhisselâm) içinden eğer ilâhi bir imtihana tabi tutulacak olursam, kendimi yanlışlıktan koruyacağım, diye geçirmişti. Ona: Sen sınanacaksın ve sınanacağın günü de bileceksin. Onun için tedbirini al, denildi. O da Zebur’u yanına alıp ibadet ettiği yere girdi, yanına kimsenin girmemesini istedi. Zebur’u okumakta iken en güzel surette bir kuş geldi, onun önünde uçmaya başladı. Eliyle onu yakalamak istedi ve arkasından gitti. Kuş nihayet mihrabın aydınlanma deliğine kondu. Onu almak üzere ona yaklaşınca, yine kuş uçuverdi. Onu görmek için ileri uzanınca yıkanmakta olan bir kadını gördü. Kadın onu görünce vücudunu saçlarıyla örttü. -es-Süddî dedi ki: Kadın Davud’un kalbinde yer etti.- (Devamla) İbn Abbâs dedi ki: Kocası Allah yolunda gazaya çıkmış, Oriya b. Hannan idi. Dâvûd gaza kumandanına kocasını tabutu taşıyanlar arasına katması için emir yazdı. Tabutu taşıyanlara ise yüce Allah ya zafer nasib ederdi yahut öldürülürlerdi. Oriya’yı kumandan tabutu taşıyanlar arasına yerleştirdi ve öldürüldü. Kadının iddeti bitince Dâvûd ona talib oldu. Kadın da, eğer bir oğlu olursa, ondan sonra hükümdarlığa o geçecek, diye şart koştu ve buna dair de bir belge düzenledi. İsrailoğullarından da elli kişiyi buna şahit tuttu. Süleyman dünyaya gelip delikanlılık yaşına gelinceye iki melek duvarı aşıp namaz kıldığı yere gelinceye ve yüce Allah’ın kitabında anlattığı durum meydana gelinceye kadar nefsi bir türlü karar kılmamıştı.

Bunu el-Maverdî ve başkaları zikretmiş ise de sahih değildir. Bu tür israiliyyatın dini hükümlerle ilgisini görmediğinden, İsrailoğullarından nakli mubah rivâyetlerden kabul ettiği için zikretmiş olabilir. Hangisi olursa olsun, bunlarla hiçbir şekilde meşgul olmamak gerekirdi. Bu gibi rivâyetlerin doğru olmadıklarına dikkat çekmek daha uygun olurdu. Vallahu a’lem. Tirmizî el-Hakim, Nevadiru’l-Usul, II, 178. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu hususta gelmiş rivâyetlerin en sağlamı budur.

Derim ki: Bu manasıyla bunu Tirmizî el-Hakim de Nevadiru’l-Usul’de peygambere merfu bir rivâyet olarak zikretmiştir: Yezid er-Rukaşî’den, Enes b. Malik’i şöyle derken dinlemiş: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Dâvûd peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kadını görüp onunla evlenmek isteyince, İsrailoğullarının bir askeri birlik çıkarıp göndermelerini emretti. Birliğin kumandanına da düşman ile karşılaştığınız vakit -ismini vererek- filanı öne geçir, dedi. O kişiyi tabutun önüne kattı. O dönemde o tabut ile zafer taleb edilirdi. Tabutun önüne geçirilen kimseler ise ya öldürülürdü yahutta savaştıkları ordu önlerinden dağılır gider, öyle geri dönebilirlerdi. Kadının kocası öne geçirildi ve öldürüldü. Her iki melek de Davud’a indi ve ona olayı anlattılar… ”

Said, Katade’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Belka şehri yakınındaki Amman kuşatması esnasında kocasına kapının halkasını yakalamalarını emretti. Bu da ölümün kendisi demekti. Bu maksatla kocası öne geçti ve öldürüldü.

es-Sa’lebî ile bir grub ilim adamı şöyle demişlerdir: Yüce Allah Davud’u bu günah ile imtihan etti. Çünkü o bir gün Rabbinden kendisini İbrahim, İshak ve Yakub’un mertebesine çıkarmasını temenni etti, onları sınadığı gibi kendisini de sınamasını, onlara verdiği şeyler gibi kendisine de bağışlamasını temenni etti. Dâvûd zamanı üçe ayırmıştı. Bu üç günün birisinde insanlar arasında hüküm veriyor, birisinde tek başına Rabbine ibadet için halvete çekiliyor, birisinde ise hanımlarıyla ve işleriyle meşgul oluyordu. Okuduğu kitablarda İbrahim, İshak ve Yakub’un faziletine dair şeyler okuyordu. Rabbim dedi, bütün hayırları benim atalarım alıp götürmüş. Bunun üzerine yüce Allah ona şunu vahyetti: Onlar başkalarının maruz kalmadıkları belalar ile sınandılar ve bunlara sabrettiler. İbrahim, Nemrut, ateş ve oğlunu boğazlamakla; İshak boğazlanmakla, Yakub, Yusuf için üzülmekle ve gözlerini kaybetmekle sınandılar. Sen ise bu tür hiçbir şeyle sınanmış değilsin, denildi.

Bunun üzerine Dâvûd (aleyhisselâm): Onları sınadığın gibi beni de sına ve onlara verdiğinin benzerini bana da ver, dedi. Yüce Allah da ona: Sen şu ayda cuma gününde sınanacaksın, diye vahyitti. O gün mihrabına girdi, kapısını üzerine kapattı, namaz kılmaya ve Zebur okumaya başladı. Aniden altından bir güvercin suretinde şeytan ona göründü. Bu güvercinde herbir güzel renk vardı. Güvercin gelip ayaklarının önünde durdu. Onu yakalayıp küçük oğluna vermek maksadıyla elini uzattı, uzak sayılmayan bir yere kadar uçarak, yakalanacağından yana Davud’un ümidini kesmedi. Yine onu yakalamak üzere uzandı, yine güvercin biraz daha geri çekildi. Güvercinin arkasından gitti ve nihayet bir pencereciğe uçup kondu. Oradan almak üzere gidince, güvercin uçtu, Dâvûd da onu yakalayacak kimse göndermek maksadıyla gözleri ile onu takib edip durdu. Bir havuzun kenarında bahçede yıkanmakta olan bir kadını görüverdi. -Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.- es-Süddî de: Evinin damı üzerinde çıplak olarak yıkanıyordu, demiştir.

Böyle güzel bir kadın görmemişti. Kadın onun gölgesini görünce, saçlarını çözdü ve saçları vücudunu örttü. Bundan dolayı kadını daha da beğendi. Kocası Orya b. Hannan ise Davud’un kızkardeşinin oğlu Eyyub b. Suriye ile birlikte bir gazada bulunuyordu. Dâvûd, Eyyub’a: Orya’yı şu şu yere gönder ve onu tabutun önünde yerleştir, dedi. Tabutun önünden giden bir kimsenin zafer nasib olmadan ya da şehid düşmeden geri dönmesi helal değildi. Derken Eyyub onu tabutun önüne yerleştirdi, zafer nasib oldu. Davud’a durumu yazdığı bir mektubla haber verdi.

el-Kelbî dedi ki: Orya, Dâvûd döneminde Allah’ın yeryüzündeki kılıcı idi. Bir darbe indirip tekbir getirdi mi bu tekbiri dolayısıyla sağından Cebrâîl, solundan Mikail tekbir getirir, semadaki melekler tekbir getirir ve Arşa varıncaya kadar bu böylece sürerdi. Nihayet Arşın etrafındaki melekler de onun tekbiri ile tekbir getirirdi. (el-Kelbî) dedi ki: Allah’ın kılıçları üç tane idi. Bunlar Mûsa döneminde Kalib b. Yufanna, Dâvûd zamanında Orya, Rasûlullah zamanında da Hamza b. Abdu’l-Muttalib idi. Eyyub, Davud’a yüce Allah’ın Orya’ya zaferi nasib ettiğini haber vermek üzere mektub yazınca, bu sefer Dâvûd ona: Onu şu birlikle birlikte gönder ve yine tabutun önüne yerleştir.

Yine Allah ona zafer nasib etti, sonuncusunda da şehit düştü. Dâvûd da iddeti bittikten sonra o kadın ile evlendi. İşte Davud’un oğlu Süleyman’ın annesi o kadındır. (Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır).

Bir başka görüşe göre Dâvûd (aleyhisselâm)’ın sınanmasının sebebi şudur: O içinden kötü hiçbir şey yapmadan bir gün geçirebileceğini geçirdi. el-Hasen dedi ki: Dâvûd zamanını dörde bölmüştü. Bir bölümünü hanımlarına, bir bölümünü ibadete, bir bölümünü İsrailoğulları ile birbirlerine karşılıklı öğüt vermek ve birlikte ağlayıp ağlaşmak, bir bölümünü de hüküm vermek için ayırmıştı. Derken bir insanın hiçbir günah işlemeden bir gün geçirmesi olabilir mi? diye müzakere ettiler. Dâvûd bu işin altından kalkabileceğini içinden geçirdi. İbadet ettiği günü kapıyı üzerine kapattı, yanına kimsenin girmemesini emretti. Zebur’u okumaya koyuldu ve derken altından bir güvercin önüne gelip düştü. Sonra da az önce geçenlere yakın rivâyeti anlattı.

İlim adamlarımızın: Bundan şu hususa delil vardır… deyip çıkardıkları sonuçlara gelince, bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir:

2- Hakimin, Kocanın ve Abidin Dikkat Etmesi Gereken Hususlar:

İlim adamlarımız bunu hakimin her gün hüküm vermek üzere insanların davalarına bakmakla yükümlü olmadığına ve insanın ibadetle meşgul olsa dahi, hanımları ile ilişkiyi terketme hakkına sahib olmadığına delil göstermişlerdir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/3. âyet, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yine orada Ka’b (b. Sevvar)’ın Ömer (radıyallahü anh) döneminde onun huzurunda böylece hüküm verdiği de geçmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Abdullah b. Ömer’e Tercüme ettiğimiz Tefsir metninde böyle olmakla birlikte, doğrusu Abdullah b. Amr el-As’tir. “Muhakkak senin eşinin de senin üzerinde bir hakkı vardır” Buhârî, II, 696, 697, V, 1995, 2272; Müslim, II, 813, 817; Müsned, II, 197, 198. diye buyurduğu sabittir.

Yine el-Hasen ve Mücahid dediler ki: Dâvûd (aleyhisselâm) halifelik makamına getirildiğinde İsrailoğullarına şöyle demişti: Allah’a yemin ederim mutlaka ben aranızda adaletle hükmedeceğim. O bu yemini -inşaallah diyerek- istisnada bulunmaksızın yapmıştı, o bakımdan bununla sınandı.

Ebû Bekir el-Verrak dedi ki: Dâvûd çokça ibadet eden birisi idi. Amelini beğenir gibi oldu ve: Acaba yeryüzünde benim gibi ameli olan bir kimse var mıdır? dedi. Yüce Allah ona Cebrâîl’i gönderdi, Cebrâîl dedi ki: Allah sana şöyle buyuruyor: Sen ibadetini beğendin, ibadeti beğenmek (ucb) ise ateşin odunu bitirmesi gibi ibadeti yer bitirir. İkinci bir defa daha beğenecek olursan ben seni kendi nefsinle başbaşa bırakırım. Bunun üzerine: Rabbim dedi, sen bir sene beni nefsimle başbaşa bırak. Yüce Allah: Bu çok uzun bir süredir, dedi. Bu sefer: O halde bir ay, dedi. Yüce Allah: Bu da çoktur deyince, o halde bir gün, dedi. Yine yüce Allah: Bu da çoktur dedi. Bu sefer: O halde Rabbim sen beni nefsimle bir saat (kısa bir süre) başbaşa bırak, deyince yüce Allah: Haydi seni nefsinle başbaşa bıraktım, diye buyurdu. Dâvûd da bekçileri görevlendirdi, yün elbiselerini giyindi ve ibadetgahına girdi. Önüne Zebur’u koydu. İbadetine dalmış iken bir kuş gelip önüne düştü ve kadın ile ilgili başından geçen olaylar geçti.

Safran es-Sevrî dedi ki: Dâvûd bir gün şöyle demişti: Rabbim Dâvûd hanedanından bir kimsenin oruç tutmadığı bir gün yine Dâvûd hanedanından bir kimsenin namaz kılmadığı bir gece geçmiyor. Yüce Allah ona: Ey Dâvûd dedi. bu senden midir? Benden midir? İzzetim hakkı için seni kendi nefsinle başbaşa bırakacağım. Dâvûd, Rabbim beni affet dedi. Yüce Allah: Seni bir yıl kendi nefsinle başbaşa bırakacağım dedi. Dâvûd izzetin hakkı için yapma diye yalvardı, yüce Allah: O halde bir ay dedi. Dâvûd: İzzetin hakkı için yapma dedi, yüce Allah: O halde bir hafta dedi. Dâvûd: İzzetin hakkı için yapma dedi, yüce Allah: O halde bir gün diye buyurdu. Dâvûd: İzzetin hakkı için yapma dedi, yüce Allah: O halde bir saat diye buyurdu. Dâvûd: İzzetin hakkı için yapma dedi, yüce Allah: O halde bir an diye buyurdu. Şeytan ona: Bir an ne kadardır ki, dedi. Bunun üzerine Dâvûd da: Bir an beni bana bırak dedi. Yüce Allah da onu bir an nefsi ile başbaşa bıraktı. Ayrıca ona: Bu filan gün, filan vakitte olacaktır denildi. O gün gelince, o gününü ibadete ayırdı. Bulunduğu yerin etrafında da bekçileri görevlendirdi. Bu bekçilerin dörtbin kişi olduğu söylendiği gibi, otuzbin yahut otuzüçbin kişi olduğu dahi söylenmiştir. Tek başına Rabbine ibadete çekildi, Zebur’u önünde yaydı. Güvercin geldi, önüne düştü ve kadını görmesi olayı başından geçti. Yüce Allah da bu iki meleği Süleyman (aleyhisselâm)’ın doğumundan sonra ona gönderdi. Bu iki melek de ona koyunları örnek verdiler. O bu örneği dinleyince, işlediği günahı hatırladı ve -ileride geleceği üzere- kırk gün secdeye kapandı.

3- Dâvûd (aleyhisselâm)’ın Yanına Gelenler:

“O bunlardan korkmuştu.” Çünkü yanına davacıların geldikleri vaktin dışında geceleyin gelmişlerdi. İzinsiz yanına girdiklerinden dolayı korktuğu da söylenmiştir. Bir başka açıklamaya göre onlar duvarı tırmanıp yanına geldikleri, kapıdan gelmedikleri için korkmuştu.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Dâvûd (aleyhisselâm)’ın ibadet ettiği yer girilmeyecek kadar oldukça yüksekti, öyle ki bir insanın o duvarı tırmanabilmesi çok sayıdaki yardımcılarıyla ve çeşitli ve pekçok aletler ile kendi gücü oranında günlerce yahutta aylarca uğraşıp bunun çaresini bulması ile mümkün olabilirdi. Eğer bizler: İbadet ettiği yerin kapısından oraya girilebilir diye düşünsek bile, yüce Allah bu hususu haber vererek:

“Hani onlar duvarı tırmanarak” diye buyurmaktadır. Zira oraya giden basamakları çıkarak yahut aşağı tarafından gelen bir kimseye odaya ya da mihraba tırmandı -mecazi bir ifade olması müstesna- denilmez. Davacıların içinden girdiği belirtilen o pencereciği görecek olursak, kesinlikle o gelen iki kişinin iki melek olduğunu biliriz. Çünkü o pencerecik ancak ulvi bir varlığın ulaşabileceği kadar yüksek bir yerdedir.

es-Sa’lebî dedi ki: Duvarı aşan iki kişinin İsrailoğullarından anne baba bir iki kardeş oldukları da söylenmiştir. Dâvûd (aleyhisselâm) onlar hakkında hüküm verince meleklerden birisi ona: Ey Dâvûd niye bu şekilde kendi hakkında hüküm vermedin, dedi.

es-Sa’lebî dedi ki: Ancak onların Davud’un dikkatini yaptıklarına çeken iki melek oldukları şeklindeki birinci görüş daha güzeldir.

Derim ki: Tevil bilginlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüş de budur. Şayet: Meleklerin kendilerinin: “(Biz) iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir” demeleri nasıl mümkün olabilir? Bu bir yalandır, melekler ise böyle bir şeyden münezzehtir denilecek olursa, buna cevab şudur; Bu durumda ifadelerde takdiri bir takım lâfızların bulunduğunu kabul etmemiz kaçınılmaz bir şeydir. O iki melek şöyle demiş gibidirler: Farzet ki biz biri diğerine haksızlık yapmış iki davacıyız. Sen de aramızda hak ile hüküm ver. İşte o iki meleğin: “Bu benim kardeşimdir. Onun doksandokuz koyunu vardır…” sözleri de böylece yorumlanır. Çünkü bu ifade her ne kadar haber vermek suretinde ise de bunu zikretmekten kasıt, Davud’un yaptığı şeylere bir varsayımla dikkatlerini çemketi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4- Peygamberin Korkmasının Sebebi:

Şayet: Dâvûd bir peygamber olduğu, nübüvvet ile de ruhu güç kazanıp vahiy ile itminana erdiği, Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu mevki dolayısıyla da metanet kazanıp Allah ona pekçok mucizeler gösterdiği halde ve yine oldukça kahraman bir kişi olmakla birlikte, onun korktuğundan nasıl sözedilebilir diye sorulursa, şöyle cevap verilir: Kendisinden önceki peygamberlerin yolu da bu idi. Ondan önce gelen peygamberler öldürülmekten, eziyete uğratılmaktan yana kendilerine güvenlik (teminat) verilmemişti. O da bu ikisinden korkuyordu. Nitekim Mûsa ile Harun (ikisine de selam olsun)’a:

“Ey Rabbimiz biz! Bize karşı aşırı gitmesinden veya azgınlığını arttırmasından korkarız” (Ta-Ha, 20/45) dediklerini yüce Allah’ın da kendilerine: “Korkmayın” diye buyurduğunu görüyoruz. Elçiler de Lut (aleyhisselâm)’a: Korkma,

“Biz Rabbinin elçileriyiz, onlar sana asla ulaşamazlar” (Hud, 11/81) demişlerdi. İşte burada da bu iki melek ona: “Korkma!” demişlerdir.

Muhammed b. İshak dedi ki: Allah ona huzurunda davalaşacak iki meleği o, mihrabında (mabedinde) ibadet ederken göndermişti. Bu yüce Allah’ın ona ve Orya’ya dair verdiği bir örnekti. O bu iki meleği tepesinde duruyor görünce: Benim yanıma nasıl girebildiniz? dedi. Onlar da: “Korkma, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir.” Sen aramızda hüküm veresin diye yanına geldik, dediler.

5- Dâvûd (aleyhisselâm)’ın Yanına İzinsiz Girenlere Karşı Tutumunun Sebepleri:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Eğer: onların maksadlarını bildikten sonra niye dışarı çıkartılmalarını emretmedi? İzinsiz huzuruna girdikleri halde niye onları te’dib itmedi? diye sorulacak olursa, buna dört açıdan cevap verilebilir:

1-Bizler başkalarına karşı teşrifat ve izin istemek hususundaki şer’î hükümlerinin keyfiyetini bilmiyoruz. Bilseydik vereceğimiz cevap bu ahkama göre olurdu. Nitekim bizim şeriatimizin geldiği ilk dönemlerinde Yüce Allah bunlara dair etraflı açıklamaları indirinceye kadar bu gibi hükümlere değinilmemişti.

2- Biz bu hususta verilecek cevabı hicab ile ilgili hükümlere bağlı kabul edecek olursak, onun karşı karşıya kaldığı bu korkmasının, bu konuda yapması gereken uygulamayı ona unutturmuş olma ihtimaline bağlı kabul edebiliriz.

3- O, işin sonunun nereye varacağını bilmek ve böyle bir iş için izinsiz girmenin muhtemel olup olmadığını görmek maksadı ile başladıkları sözü tamamlamalarını istemiştir. Bu tutumları ile birlikte onları haklı kılabilecek bir mazeretleri var mıdır, yok mudur? Böylece öğrenmek istemiştir. Nihayet bu işin kendisi için bir sınama, bir mihnet olduğunu Allah’ın bu kıssa ile kendisine bir misal verdiğini ve günahtan korunmak iddiasına karşı bir te’dib olduğu açıkça ortaya çıkmış oldu.

4- Dâvûd (aleyhisselâm)’ın bir mescidde ibadet etmekte olduğu ihtimali vardır. Mescide girmek için ise herhangi bir kimsenin izin alması gerekmez. Zira mescide girmek için kimseye sınır konulmamıştır.

Derim ki: el-Kuşeyrî’nin sözünü ettiği beşinci bir görüş (ihtimal) daha vardır. O da şudur: Gelen şahıslar şöyle demişlerdi: Teşrifatçılıkla görevli olan kimseler bize izin vermediklerinden, biz de bu şekilde girme yolunu denedik ve meselenin aramızda çözülemez bir hal alacağından korktuk. Dâvûd (aleyhisselâm) da onların bu özürlerini kabul etti ve sözlerini dinledi.

6- Gelen Davacıların Durumu:

Yüce Allah’ın:

“İki davacıyız” âyeti ile ilgili olarak denilse ki: Bundan önce (üç ve yukarısı için kullanılan çoğul kipi ile):

“Hani onlar duvarı tırmanarak… inmişlerdi” denilmişken, burada nasıl olur da: “İki davacıyız” denilmiştir. Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Çünkü iki kişi de cem (çoğul)’dir. el-Halil dedi ki: İki kişi olmakla birlikte: ” Biz yaptık” demeye benzer. el-Kisaî de şöyle demiştir: Cümle haber vermek mahiyetinde olduğundan dolayı çoğul gelmiştir. Haber bitip karşılıklı hitaba sıra gelince, bu sefer iki şahıs kendileri hakkında haber vererek: “İki davacıyız” dediler. ez-Zeccâc da: Bu: “Biz iki davacıyız” anlamındadır. Başkası da şöyle demiştir: Buradaki “söylemek” kökünden gelen fiil, hazfedilmiştir. Yani: “İki davacı” diyordu ki: “Birimiz, diğerine haksızlık etmiştir.”

el-Kisaî de dedi ki: Eğer bu ifade “onların biri diğerine haksızlık etmiştir” şeklinde olsaydı, o da olurdu.

el-Maverdî dedi ki: Bu iki şahıs iki melek idiler. Bunlar ne iki davacı idiler, ne de birbirlerine haksızlık eden kimseler. Meleklerin yalan söylemeleri de beklenilmez. O halde ifadeleri: Şayet sana iki davacı gelip: Birbirinize haksızlık ettik deseler… takdirinde olmalıdır.

Şöyle de denilmiştir: Yani bizler biri diğerine haksızlık eden davacılardan iki bölüğüz. Bu açıklamaya göre “davalaşma”nın iki kişi arasında olması da mümkündür. Herkes ile -çoğul olarak- ayrı ayrı olması da mümkündür. Bu kesimden herbir kişinin diğer kesimdeki herbir kişi ile bir davası da olabilir. İşte bunlar davalarını ortaya koymak üzere gelmiş oldular, fakat onlardan iki kişi konuşmaya başladı. Dâvûd da nikâhtan Gerek tercemeye esas aldığımız baskı, gerek onu esas alarak yapılan sonraki baskılarda “nikâh” kelimeleri kayd edilmiştir. Oysa, hasımlarının sözkonusu ettikleri “koyunlar’ demek olan “ni’ac’dır. Hat benzerliğinin böyle bir okuma hatasına sebep olduğu kanaatindeyiz. Dolayısıyla ibareyi: “Davud da koyunlardan söz edilmesi…” diye anlamak gerekir. sözedilmesi ile birlikte meseleyi anlamış oldu. Bu durumda diğerlerinin davalarını ayrıca ele almaya gerek bırakmadı.

” Haksızlık”: Haddi aşmak ve gerekenin sınırlarının dışına çıkmak demektir. Mesela, yaranın acısı çok ileri gittiği ve son derece çirkin bir hal aldığı takdirde: denilir. Fahişelik yapan bir kadın hakkında kullanılan: Kadın fahişe oldu.” tabiri de buradan gelmektedir.

7- Hak ve Adaletle Hükmetmek Zulme Sapmamak:

“Aramızda hak ile hükmet, zulmetme” âyetindeki:lâfzı, es-Süddî’ye göre “haksızlık etme” anlamındadır.”Ebû Ubeyd’in naklettiğine göre; ile ” Ona haksızlık ettim, zulmettim” demektir.

Temim ed-Darî’nin rivâyet ettiği hadiste de: tabiri “Verdiğin hükümde bana haksızlık ediyorsun” anlamındadır.

Katade de; (haktan) meyletme diye açıklamıştır. el-Ahfeş: “İsraf etme (sınırı aşma)!” diye açıklamıştır. Bunun aşırıya kaçma demek olduğu da söylenmiştir ki, bunların anlamlan birbirlerine yakındır.

Bunun asıl anlamı ” Ev uzak düştü” tabirinden olmak üzere uzaklık manasını ihtiva eder. “Ev uzak düştü, uzak düşer, uzak düşmek” demektir, ” Meselede haksızlık yaptı, zulmetti” denilir; “Pazarlıkta oldukça ileri gitti”; ” Beni takib etmekte işi çok ileriye götürdüler” demektir.

Ebû Amr dedi ki: ” Her hususta makul sınırı aşmak” demektir. Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmiştir: ” O kadına mehri verilir. Ne aşağıya çekilir, ne de aşırıya gidilir.” İbn Hibban, Sahih, IX. 409, 411; Tirmizî, III, 450; Ebû Dâvûd, II, 237; Nesâî, VI, 121, 122, 198; Müsned, I, 447, IV, 279, 280. Bu da ne eksiği, ne fazlası verilir demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de de:

” O takdirde gerçekten son derece batıl bir söz söylemiş oluruz” (el-Kehf, 18/14) diye buyurulmaktadır, ki zalimce ve haktan uzak bir söz söylemiş oluruz, demektir.

“Ve bizi doğru yola ilet!” Bize yolun doğrusu hangisi ise onu göster.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/sad-21/,https://kutsalayet.de/sad-23/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız