Ye, iç ve gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen, de ki: Rahman’a oruç adadım, bu gün hiçbir insanla konuşmayacağım.
Diyanet Vakfı
«Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Ben, çok merhametli olan Allaha oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.»
Kurtubi Tefsiri
“Artık ye, İç, gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Gerçekten ben, Rahmâna oruç adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmam. ”
Talhâ b. Süleyman’dan rivâyete göre o; “Derilmiş” kelimesindeki “cim” harfini “nûn” harfine tabi kılarak esreli okumuştur. Yani Biz senin için akan küçük ırmakta ve taze hurmada iki fayda takdir ettik: Bunlardan birisi yiyip, içmendir. İkincisi ise gönlünün teselli bulması ve ferahlamasıdır. Çünkü bunların ikisi de mucize idi. İşte yüce Allah’ın:
“Artık ye, İç, gözün aydın olsun” âyetinin anlamı da budur. Yani sen derilmiş taze hurmadan ye, akan sudan iç, peygamber olan evladını görmekle de gözün aydın olsun.
“Aydın olsun” kelimesi “kaf” harfi üstün olarak okunmuş olup Cumhûrun kıraati böyledir. et-Taberî ise “kaf” harfi esreli olarak okumayı da nakletmektedir ki; bu Necidlilerin şivesidir. Bu fiilin mûzârisi “kaf” harfi esreli de söylenir, ötreli de kullanılır. “Allah gözünü aydın etti, onun gözü de aydın oldu” demektir. Bu kelime soğuk anlamına gelen; den alınmıştır. Diğer taraftan sevinç gözyaşı serindir, keder gözyaşı da sıcaktır. Bazıları bu görüşün zayıf olduğunu belirterek şöyle demişlerdir: Bütün gözyaşları sıcaktır. “Allah gözünü aydın etti” ifadesi Allah onun gözüne karar ve sükun buluncaya kadar sevdiği şeyleri görmeyi nasip etmekle ona huzur ve sükûn verdi, demektir, “Filan kişi benim gözbebeğimdir, tabiri ona yakın olmakla benim ruhum huzur ve sükûn bulur, demektir.
eş-Şeybâni der ki:
“Gözün aydın olsun” âyeti, uyu anlamındadır. Yemeye, içmeye ve uyumaya onu teşvik etmiştir.
Ebû Amr der ki: “Allah gözünü aydın etti” ifadesi ona uyku verdi ve uykusuzluğunu giderdi, demektir.
“Gözün” temyiz olarak nasb edilmiştir. Bu; “Gönlün hoş olsun” demeye benzer. Gerçekte fiil, göze ait olmakla birlikte burada fiil göz sahibine nakledilmiş bulunmaktadır. Gerçek manada fail olan bir kelime ise tefsir (temyiz) olarak nasb edilmiştir. “Gönlüm hoş oldu, her tarafım yağ doldu, her tarafımdan ter boşandı” ifadeleri de bunun gibidir. Buna benzer ifadeler pek çoktur.
“Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Gerçekten ben Rahmâna oruç adadım” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız.
1- “Birisini Görürsen… ”
“Görürsen’in aslı (te’kid ve cezmden önce): şeklindedir. Burada hemze hazfedilip fethası “re” harfine nakledildiğinden; şekline dönüşmüştür. Daha sonra birinci “ya” harfi harekeli olduğundan kendisinden önceki harf de meftuh olduğundan “elife kalb edilmiştir. Bu sefer birisi “ya”dan “elife dönüşmüş olan harf, diğeri müenneslik “ya “sı olmak üzere iki sakin harf arka arkaya gelince, iki sakinin arka arkaya gelişi dolayısıyla “elif” hazfedilince oldu. Sonra da cezm alâmeti olarak “nün” hazfedildi. Çünkü; “… se” şart edatıdır. ise sıladır. Geriye; kaldıktan sonra şeddeli te’kid “nûn”u girmiştir. Bu sebebten de iki sakin arka arkaya geldiğinden te’nis “ya”sı esreli olmuştur. Çünkü şeddeli “nûn” birisi sakin tılan iki “nun” demektir. O bakımdan fiil; haline gelmiştir. İbn Düreyd’in şu mısraında da böyledir:
“Sen benim başımın renginin… e benzediğini görüyorsan”
el-Efveh’in şu mısraında da benzer bir şekilde kullanılmıştır:
“Sen eğer başımı… küçümsediğini görürsen”
Burada “nun”un gelmesi; tevtiesi (zemin hazırlaması) dolayısıyladır. Nitekim kasem “lâm”ının gelmesi dolayısıyla da böyle bir “nun” gelir.
Talha, Ebû Ca’fer ve Şeybe ise; şeklinde “ya” harfini sakin “nûn” harfini üstün ve şeddesiz olarak okumuşlardır. Ebû’l-Feth, bu şâz bir kıraattir, demiştir.
2- Konuşmamak Suretiyle Oruç Tutmak ve Hazret-i Meryem’in Suskunluğu:
Şanı yüce Allah’ın:
“De ki: Gerçekten ben… adadım” âyeti şartın cevabını teşkil etmektedir ki, bunda takdirî bazı ifadeler de vardır. Yani; eğer birisi sana çocuğun hakkında soru soracak olursa sen: “De ki: Gerçekten ben Rahmân’a oruç” yani konuşmamayı “adadım.” Bu şekildeki açıklamayı İbn Abbâs ve Enes b. Malik yapmıştır. Ubeyy b. Ka’b’ın kıraatinde: “Gerçekten ben Rahmân’a konuşmamak suretiyle oruç adadım” şeklindedir. Bu, Enes’ten de rivâyet edilmiştir. Yine ondan “vav”lı olarak; diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. İki lâfzın (yani rivâyetin) farklı oluşu, bu fazlalığın Kur’ân’ın bir lâfzı olarak değil, tefsir olarak zikredilmiş olduğunu göstermektedir. Burada “Savm; oruç” ile birlikte “vav” harfinin (Enes’ten gelen ikinci rivâyette olduğu gibi) getirilmesi halinde, bu susmanın oruçtan ayrı bir şey olduğunu kabul etmek imkânı vardır. Ancak hadis ehlinden ve dil ravilerinden gelen ve birbirini destekleyen haberler Savın, susmanın kendisi olduğu şeklindedir. Çünkü Savm, ahkayr mak anlamına gelmektedir. Susmak (samt) ise konuşmakta uzak durmak anlamındadır.
Bunun bilinen oruç olduğu da söylenmiştir. Onlar oruçlu oldukları gün işarette bulunmaları müstesna konuşmamakla da yükümlü idiler. Enes (radıyallahü anh)ın “vav” ile okuyuşu buna göre açıklanır. Diğer taraftan oruç tuttukları gün konuşmamak yükümlülüğü adakla birlikte söz konusu olurdu. Nitekim bizim ümmetimizden herhangi bir kimse Beytullah’a yürüyerek gitmeyi adayacak olursa bu, onun hac yahut umre kastı ile ihrama girmesini gerektirir.
Bu âyet-i kerîmenin anlamı şudur: Yüce Allah, Meryem (aleyhisselâm)a, Cibril (aleyhisselâm) -yahut az önce geçen görüş ayrılıklarına binaen oğlu- vasıtası ile insanlarla konuşmaktan uzak durmasını ve bu konuda utanmasının önlenmesi için de oğluna işi havale etmesini ve böylelikle mucizenin açıkça ortaya çıkarak, mazur olduğunun kesinlikle ortaya çıkmasını sağlamasını emretmişti.
Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre âyet-i kerîmede geçen bu lâfızları söylemesi, kendisine mubah kılınmıştı. Cumhûrun kabul ettiği görüş budur. Bir kesim de şöyle demiştir; “De” emri sözlü olarak değil, işaretle bunu anlat demektir.
Zemahşerî der ki: Bu görüşe göre sefih (şirret) kimselere karşı susmak vaciptir. İnsanların en zelillerinden birisi de, kendisine karşı şirretlik edecek kendisi gibi şirret birisini bulamayan şirret kimsedir.
3- Hiçbir İnsanla Konuşmamayı Adayan Kimsenin Hükmü:
Hiçbir insanla konuşmamayı adayan bir kimsenin bu adağı Allah’a yakınlaşma (kurbet)dır. O bakımdan bu adağını yerine getirmesi gerekir, denilebileceği gibi: Bu bizim şeriatimizde câiz değildir. Çünkü böyle bir adak hareket alanını daraltır ve nefse azaptır. Bir kimsenin güneşte ayakta durmayı vb. şeyleri adamasına benzer. Buna göre bizim şeriatimizde değil de onların semtinde susmayı adamak caizdi. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştir. İbn Mes’ûd böyle bir adakta bulunan kimseye konuşmasını emretmiştir, doğru olan da budur. Çünkü Ebû İsrail ile ilgili Buhârî’nin İbn Abbâs’tan rivâyet ettiği hadis bunu gerektirmektedir. Hazret-i Peygamber, hutbe irâd etmekte iken bir adamın güneşte ayakta dikildiğini gördü. Durumunu sorunca, adının Ebû İsrail olduğu ve konuşmamak, oruç tutmak, güneşte durmak ve oturmamak üzere adakta bulunduğu cevabını alır, Hazret-i Peygamber; orucunu devam ettirmesi dışında diğer hususlardan vazgeçmesini emretmelerini buyurur. Buharî, Eyinân 31; Ebû Dâvûd, Eymân 19; İbn Mâce, Keffârât 21; Muvattâ, Nüzûr 6; Müslim, IV, 1681.
İbn Zeyd ve es-Süddî der ki: Onların sünnetinde oruç hem yemekten hem de konuşmaktan uzak durmayı gerektiriyordu.
Derim ki: Bizim oruç tutmaktaki sünnetimiz (yolumuz) ise çirkin sözler söylemekten uzak durmaktır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse oruçlu olduğu vakit çirkin söz söylemesin, cahillik etmesin. Bir kimse onunla çarpışmaya yahut onunla sovüşmeye gelirse, o: Gerçek şu ki ben oruçluyum, desin. ” Buhârî, Savm 2; Müslim, Siyam 163; Ebû Dâvûd, Savm 29; Nesâî, Siyam 42; Muvatta’’, Siyam 57; Müsned, II, 245, 257, 273, 313, 462, 465, 504.
Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim yalan ve kötü söz söylemeyi ve onun gereğince amel etmeyi terketmeyecek olursa o kimsenin yemesini, içmesini terketmesine Allah’ın bir ihtiyacı yoktur. ” Buhârî, Savm 8, Edeb 51; Ebû Dâvûd, Savm 26; Tirmizî, Savm 16; İbn Mâce, Sivâm 21