"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Mefkud’un (kaybolan) hükmü

Bir adam kaybolur ve bulunamazsa, iki durum söz konusu olur:

Karısının yanında bulunmamasıyla beraber (hayatta olduğuna dair) haberi bilinen ve mektupları gelen kimsenin durumu. İlim ehlinin tümünün görüşüne göre bu erkeğin karısının başkasıyla evlenme hakkı yoktur. Ancak erkeğin malından kadına nafaka sağlamaması durumunda mazur olması hali bundan istisna edilmiştir. O vakit evliliği feshetme talebinde bulunabilir ve akabinde evliliği feshedilebilir. İlim adamlarının icmasına göre esir bir kocanın karısı, kocasının kesinlikle öldüğü haberini almadıkça başkasıyla evlenemez.
Kaybolup gitmiş, haberi kesilmiş ve nerede olduğuna dair bilgisi bulunmayan kimsenin durumu. Bu da iki kısma ayrılmaktadır:
Birincisi: Kişiyi helak edecek tarzda olmayacak bir şekilde ticaret için yolculuğa çıkması, kölenin kaçması, ilim talep etmesi ve seyahate çıkması gibi zahir açısından adamın gıyaben selamette bulunması durumu. Ölümü sabit olmadığı sürece bunun da evlilik hayatı bitmiş olmaz. Bu görüşe, Sevri, Ebu Hanife ve yeni görüşüne göre İmam Şafii sahip olmuştur.

İmam Malik ve eski görüşüne göre İmam Şafii ise: Bu durumda kadın, dört sene bekler. Kocası ölmüş farz edip iddeti için dört ay on gün daha bekler, akabinde başkasıyla evlenmesi helal olur, demişlerdir. Çünkü cinsel temastaki iktidarsızlık ve fakirlik sebebiyle de nafakanın temin edilmemesi hasebiyle evlilik akdinin feshedilmesi nasıl ki caiz oluyorsa, burada tüm özelliklerin hepsinin bulunması hasebiyle evliliğin ortadan kalkması kuşkusuz öncelikli olarak caiz olur.

İmam Ahmed’den nakledildiğine göre, adamın kaybolmasının üzerinden doksan sene geçmiş olursa, malı taksim edilir. Bu da gösteriyor ki adamın karısı vefat iddeti beklemiş olur sonra ise evlenebilir.
el-Muvaffak şöyle demiştir: Arkadaşlarımız şöyle dediler: “Doksan sene” den kasdedilen, kocasının doğum gününden olmak üzere doksan yaşıdır. Açıkçası kocası bundan daha fazla yaşayamaz. Kocası hakkında haber kesilecek olursa, o vakit öldüğüne dair hüküm vermek gereklilik arz eder. Sanki kaybolanın bulunamaması durumunda zahiren onun helak olduğuna dair fikir sahibi olmaya benzemiş olur.

O (el-Muvaffak) şöyle de demiştir: Mezhebimizin görüşü ise daha doğrudur. Zira zahiren onun halen selamette olduğu söz konusudur; dolayısıyla öldüğüne dair hüküm verilemez. Sanki adamın kaybolması dört seneyi bulmamış yahut adamın yaşı doksana ulaşmamış gibi kabul edilir. Bir de bu takdir hakkında bir delil yoktur, öyleyse buna dair hüküm vermek için delile gerek vardır. Buna ek olarak “doksan yaş” şeklinde adamın doğumundan başlamak üzere yaşın takdir edilmesi, kocanın yaşının farklı olmasıyla, kadının iddetinin farklı olmasına götürmüş olacaktır ki, bunun bir izahı ve örneği yoktur.

İkincisi: Zahir açısından adamın gıyaben yok olmasına götürecek bir durumun baş göstermesi. Adamın gece yahut gündüz vakti kaybolup evine dönmemesi, namaza çıkarken geri gelmemesi, iki saf arasında kaybolması, geminin alıp götürmesi ve yanında bulunan yolculardan kimisinin boğulması gibi helak olacak bir durumun baş göstermesi durumu. İşte İmam Ahmed’in mezhebinin zahir görüşüne göre bu vakit kadın hamile süresinden daha ziyade dört sene bekler. Sonra vefat iddeti olarak dört ay on gün bekler. Sonrasında başkasıyla evlenmesi helal olur.

Ebu Abdullah (İmam Ahmed)’e: “Hz. Ömer hadisine mi gittiniz (ona mı müracaat ettiniz)?” denilince, O da şöyle cevap vermiştir: “Bu, hepsinden daha güzeldir. Hz. Ömer’den seksen vücuh olmak üzere rivayet edilmiştir.” demiştir. Bu, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, İbn Abbas ve İbn Zübeyr’in de kavlini oluşturur. İmam Ahmed: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabından beş kişi… demiştir. Bunu, İmam Malik ve eski görüşüne göre İmam Şafii de söylemiştir. Sadece İmam Malik: Savaşta kaybolan bir kocayı, kadının beklemesinde bir süre yoktur, demiştir. Sevri, rey ashabı ve eski görüşüne göre İmam Şafii ise şöyle demişlerdir: Kocanın öldüğü yahut ayrıldığı belli olmadıkça karısı başkasıyla evlenemez. Çünkü bu minvade Muğira b. Şube’den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kocanın (ölüm) haberi gelmedikçe kaybolmuş erkeğin karısı, kendi karısı olarak devam eder.”

el-Muvaffak (İbn Kudame) der ki: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den rivayet edilen bu hadise gelirsek, bir defa bu Sabit değildir… Sonra bu hadis, zahir açısından adamın selamet üzere gıyaben yok olup kaybolmasına da hamledilmektedir ki, bu durumda bu hadisle bizim rivayet ettiğimiz hadisin arası cem edilmiş olur. Onların: “Evliliğin ortadan kalkması noktasında bir tür şüphenin söz konusu olduğu…” şeklinde ileri sürdükleri görüşlerine gelince, bu imkansızdır. Çünkü şüphe noktasında iki durum baş göstermiş demektir. Nitekim bizim meselemizde zahir (kuvvetli) olan, adamın helak olması, yok olmasıdır.

Sürenin ne zaman başlayıp, buna ne zaman itibar edileceği konusunda ise iki görüş gelmiştir:

Bu sürenin başlangıcı, hakim’in kadın için vereceği hükümden itibaren geçerlidir. Çünkü süre hakkında ihtilaf vardır. O halde iktidarsız adam hakkında biçilen sürede olduğu gibi buradaki süre hakkında da hakimin hükmüne ihtiyaç duyulur.
Kaybolan adamın haberinin kesilmesinden hemen sonra süre başlar. Zira haberin kesilmesi adamın ölmüş olabileceğinin açık ifadesini oluşturur; dolayısıyla sürenin başlangıcı başlamış sayılır. Bu noktada sanki (adamın öldüğüne dair) iki kişinin şahitlikte bulunmasına benzer. İmam Şafii’nin de bu hususta iki görüşte olduğu gibi iki (farkı) kavli yer almaktadır.
Evlenmeden evvel kadının ilk kocasını takdim edecek olursa, kadın (ikinci) adamın karısı olur; çünkü onunla evlilik yapması mübah’tır, zira adamın ölmüş olduğu da aşikardır. Eğer adamın hayatta olduğu ortaya çıkarsa, bu durumda zahir hüküm delinmiş olur ve haliyle nikah da söz konusu olur. Bu, bir adamın öldüğüne dair bir beyyinenin ortaya konmasından sonra adamın hayatta olduğunun ortaya çıkması gibi değerlendirilir.

Ama kadın evlendikten sonra takdim edecek olursa, o zaman bakılır; eğer ikincisinin (ikinci evlendiği eşinin) zifafından önce olmuşsa, o vakit kadın birincisinin karısıdır, ona geri döner ve bir şey de gerekmez. Bu, İmam Malik ve İshak’ın kavlini oluşturur. Çünkü evlilik, batini açıdan değil fakat zahiri açıdan sahih olmuş sayılır. Öyleyse adam takdim eder de evliliğin geçersiz olduğu ortaya çıkacak olursa, adamın mehir vermesi gereklilik arz etmez; çünkü fasit bir nikahtır ve zifaf da gerçekleşmiş değildir.

Adam eğer ikincisinin zifafından sonra takdim ederse, bu durumda ilk koca, kadını elinde tutmak ile -ki ilk evlilik akdi sebebiyle kadın halen onun karısıdır- kadının mehrini vermesi -ki o zaman da kadın ikinci kocanın eşi olur- arasında muhayyer bırakılır. Bu da İmam Malik’in kavlidir. Çünkü sahabenin bu hususta bir icması yer almaktadır.

İkinci kocadan dolayı iddetinin bitmesine değin birinci kocanın, karısından uzak durması gerekmektedir, birinci kocası kadını tercih etmese de durum aynıdır; zira ikincisiyle beraberdir. İlim adamları, bu durumda yeni bir nikahın kıyılmasını ise zikretmiş değillerdir.

el-Muvaffak (İbn Kudame) der ki: Doğrusu ise baştan bir nikahın kıyılmasıdır. Çünkü birinci kocanın gelmesinden dolayı biz söz konusu olan akdin geçersiz olduğunu anlamış oluyoruz. Sahabenin kavli de bu doğrultuda hamledilir; çünkü buna dair bir delilin ortaya konması gerekmektedir. Adam kaybolur ve güvenilir kimseler onun öldüğüne dair şahitlik etseler, o vakit karısı vefat iddeti bekler ardından başkasıyla evlenmesi de mübah olur. Sonrasında kocası döner gelirse bunun hükmü, mefkud hükmüyle aynıdır. O zaman onu almakla yahut almayıp mehirini vermek arasında muhayyer bırakılır. Aynı şekilde adamın ölümüne dair haberler ortaya çıkacak olursa yine durum aynıdır.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/iddet-bekleyen-kadinin-evlenmesi/,https://kutsalayet.de/batil-yahut-fasit-bir-nikahtaki-iddet/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız