İşte böyle. Gerçekten biz, onun yanında olan her şeyi kuşatmıştık.
Diyanet Vakfı
İşte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık.
Kurtubi Tefsiri
İşte böyle. Zaten Biz ellerinde ne bulunuyor idiyse, hepsini ilmimizle kuşatmıştık.
“Nihayet güneşin doğduğu yere vardığı zaman” âyetinde geçen;” “Doğduğu yer” kelimesini Mücahid ve İbn Muhaysin “mim” ile “lâm” harfini üstün ile okumuşlardır, “Güneş ve yıldızlar doğdu, doğmak, doğuş” denilir. “Lâm” harfinin üstün ve esreli okunuşu aynı zamanda güneşin doğuş yeri anlamına da gelir. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır.
Yani o, sonunda kendileri ile güneşin doğuş yeri arasında insan diye kimselerin bulunmadığı bir kavmin bulunduğu yere vardı. Güneş ise bunun ötesinde oldukça uzak bir yerde doğuyordu. İşte yüce Allah’ın:
“…Bir kavmin üzerine doğduğunu gördü” âyetinin anlamı budur.
Bunlar hakkında görüş ayrılıkları vardır. Bunların kim olduklarına dair Vehb b. Münebbih’in kanaati önceden geçmiş bulunmaktadır. Ona göre bunlar Mensik adında ve Nâsîk denilen ümmetin karşısında yer alan bir ümmet idi. Mukâtil de böyle demiştir. Katade ise her ikisine de Zinc denildiğini söylemiştir. el-Kelbî ise bunlar Tarîs, Hâvîl ve Mensik ismini taşıyan ümmetlerdi, demiştir. Bunlar çıplak ayaklı, elbisesiz ve hakka karşı kör kimselerdi. Köpekler gibi birbirlerine yaklaşır ve eşekler gibi birbirlerine karışırlardı.
Bunların Câbelk ahalisi olduğu da söylenmiştir. Bunlar da Hûd’a îman etmiş olan Âd kavminin mü’minlerinin soyundan geliyorlardı. Süryanice’de bunlara Markîsâ denilir.
Güneşin battığı yerde bulunanlar ise Cabers ahalisidir. Bu iki şehirden her birisinin onbin kapısı ve her bir kapısı arasında bir fersahlık mesafe vardır. Cabelk’in ötesinde başka ümmetler de vardır. Bunlar ise Tâfîl ve Târis’dirler. Ye’cuc ile Me’cuc’e komşudurlar. Cabers ve Cabelk ahalisi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a îman etmişlerdir. İsrâ gecesi onların yanından geçmiş, onları davet etmiş, onlar da davetini kabul etmişlerdir. Diğer ümmetleri de davet ettiği halde onun çağrısını kabul etmediler. Bunu da es-Süheylî zikreder ve şöyle der:
Ben bütün bunları Mukâtil b. Hayyân’ın, İkrime’den, onun İbn Abbâs’tan, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet ettiği uzunca bir hadisten özetledim. Bunu Taberî de, Mukâtil ’e kadar senedi ile kayd ettikten sonra, Mukâtil tarafından Peygambere nisbet ederek naklettiği bir hadis olarak rivâyet etmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
“…Güneşe karşı kendilerine hiçbir siper yapmadığımız” yani güneşin doğuşu esnasında ona karşı kendilerini koruyabilecek bir engelleri bulunmayan “bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.”
Katade der ki: Bu kavim ile güneş arasında herhangi bir örtü yoktu. Çünkü onlar üzerinde bina yapılamayan bir yerde bulunuyorlardı. O bakımdan onlar bir takım tüneller içerisinde yaşıyorlardı. Güneş çekilip gitti mi mÂişetlerini kazandıkları yerlere ve tarlalarına geri dönerler. Yani içine girip, barınacakları ne dağdaki bir mağaraları, ne de güneşe karşı kendilerini koruyacak bir evleri vardı,
Umeyye dedi ki; Ben, Semerkant’ta insanlarla konuşan bir takım kişiler gördüm. Onlardan birisi dedi ki: Çin’i aşıp geçinceye kadar yola koyulup gittim. Ona: Seninle onlar arasında bir gün, bir gecelik kadar bir mesafe vardır. Bunun üzerine ben de onları bana gösterecek bir adamı ücretle tuttum. Nihayet sabahleyin onların yurduna vardım. Onlardan herhangi bir kimsenin kulağını altına yatak gibi yaydığını, diğerini de yorgan gibi üzerine örttüğünü gördüm. Benîm yol arkadaşım onların dilini biliyordu. Onlarla birlikte geceyi geçirdik. Ne dîye geldiniz, diye sordular. Biz güneşin nasıl doğduğunu görmek için geldik, dedik. Bu sırada bir çıngırak sesi gibi bir ses işit tik. Ben baygın düştüm, uyandığımda bana sürdükleri yağla vücudumu ovalıyorlardı. Güneş su üzerinde doğunca suyun üzerinde âdeta zeytinyağını andırıyordu. Semanın bir tarafı da bir çadır şeklinde idi. Güneş yükselince beni tünellerine soktular. Gün yükselip güneş tepelerinden yana doğru kayınca balık avlamak üzere çıktılar. Avladıkları bu batıkları güneşe bırakıyor ve pişiyordu.
İbn Cüreyc der ki: Bir gün onlara bir ordu geldi. Oranın ahalisi onlara: Siz burada iken güneş doğmasın. Onlarsa güneş doğmadıkça buradan gitmeyeceğiz, dediler. Daha sonra: Bu kemikler nedir? diye sordular. Onlara: Allah’a yemin olsun ki bu kemikler üzerlerine güneşin doğduğu bir ordunun kemikleridir, hemen buracıkta ölüverdiler, dediler. (İbn Cüreyc) dedi ki: Bunun üzerine hemen gerisin geri kaçmaya koyuldular.
el-Hasen der ki: Onların yaşadıkları yerde ne dağ ne de ağaç vardı. Orada bina yapılamıyordu. Üzerlerine güneş doğdu mu suya girerlerdi. Güneş yükseldi mi sudan çıkarlar ve hayvanların otladığı gibi otlarlardı.
Derim ki: Bu sözler orada hiçbir şehir bulunmadığını göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Onların bir bölümünün suya girdiği, bir bölümünün de tünellere girdiği de söylenebilir. O takdirde el-Hasen ile Katade’nin sözleri arasında çelişki söz konusu olmaz. Zülkarneyn’e dair daha önce kayd ettiğimiz değerlendirmeye ek olarak şunu da belirtelim: Zülkarneyn kıssası ile ilgili olarak anlatılanlar da; diğer hususlara dair söylenen ya da ileri sürülen görüşlerin tabi tutuldukları aynı kıstaslara tabidir. Dolayısıyla Kur’ân’dan ya da sahih sünnetten bir delile dayanılarak yapılan açıklamalar dışındaki diğer açıklamaları her zaman için ihtiyatla karşılarız. Bu gibi rivâyet ve nakilleri aklın ve ilmin süzgecinden geçirmek zorundayız.