Arkadaşlarımızdan bir topluluk, Ahmed b. Muhammed’den; o, Ali b. Hadîd’den; o da Semâa b. Mihrân’dan rivayet etti…
Ebû Abdullah’ın yanında bulunuyordum; yanında da dostlarından bir topluluk vardı. Konuşma sırasında akıl ve cehaletten söz açılınca Ebû Abdullah şöyle buyurdu:
“Aklı ve onun ordularını, cehaleti ve onun ordularını tanıyın ki doğru yolu bulasınız.”
Semâa şöyle dedi:
“Canım sana feda olsun! Bize öğrettiğinden başka bir şey bilmiyoruz.”
Bunun üzerine Ebû Abdullah şöyle buyurdu:
“Şüphesiz Allah Azze ve Celle aklı yarattı. O, ruhanî varlıklardan yaratılan ilk mahlûktur. Onu kendi nurundan, arşın sağ tarafında yarattı ve ona: ‘Geri dön!’ buyurdu, o da geri döndü. Sonra: ‘İleri gel!’ buyurdu, o da ileri geldi. Bunun üzerine Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Seni büyük bir yaratık olarak yarattım ve seni bütün yaratıklarıma üstün kıldım.’
Daha sonra cehaleti, karanlık ve acı denizden yarattı. Ona da: ‘Geri dön!’ buyurdu, o da geri döndü. Ardından: ‘İleri gel!’ buyurdu; fakat o ileri gelmedi. Bunun üzerine Allah ona: ‘Büyüklük tasladın.’ buyurdu ve onu lanetledi.
Sonra Allah akıl için yetmiş beş asker meydana getirdi. Cehalet, Allah’ın akla verdiği ikramı ve onu nasıl güçlendirdiğini görünce ona karşı düşmanlık besledi ve şöyle dedi: ‘Rabbim! Bu da benim gibi bir yaratıktır. Onu yarattın, ona ikram ettin ve onu güçlendirdin. Ben ise onun karşıtı olarak yaratıldım ve ona karşı koyacak gücüm yoktur. Ona verdiğin kadar bana da asker ver.’
Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: ‘Evet vereceğim; ancak bundan sonra bana karşı gelirsen seni ve ordunu rahmetimden çıkarırım.’
Cehalet: ‘Razıyım.’ dedi. Bunun üzerine Allah ona da yetmiş beş asker verdi.
Allah’ın akla verdiği yetmiş beş askerden biri hayırdır; hayır aklın veziri kılınmıştır. Onun karşısına da şerri koymuş ve şerri cehaletin veziri yapmıştır. Yine imanın karşısına küfrü, tasdikin karşısına inkârı, ümidin karşısına ümitsizliği, adaletin karşısına zulmü, rızanın karşısına öfke ve hoşnutsuzluğu, şükrün karşısına nankörlüğü, tamahın karşısına ümitsizliği, tevekkülün karşısına hırsı, şefkatin karşısına katılığı, rahmetin karşısına gazabı, ilmin karşısına cehaleti, anlayışın karşısına ahmaklığı, iffetin karşısına hayâsızlığı, zühdün karşısına dünyaya rağbeti, yumuşaklığın karşısına kabalığı, korku ve sakınmanın karşısına cüreti, tevazuun karşısına kibri, ağırbaşlılık ve teenninin karşısına aceleciliği, hilmin karşısına da beyinsizlik ve taşkınlığı koymuştur; susmayı, gevezeliğin karşısına; teslimiyet ve boyun eğmeyi, büyüklük taslamanın karşısına; kesin teslimiyeti, şüphenin karşısına; sabrı, telaş ve tahammülsüzlüğün karşısına; affetmeyi, intikamın karşısına; zenginliği, fakirliğin karşısına; hatırlayıp ibret almayı, gaflet ve unutkanlığın karşısına; koruyup muhafaza etmeyi, unutmanın karşısına; şefkat ve yakınlığı, ilişkiyi kesmenin karşısına; kanaati, hırsın karşısına; başkalarını gözetip onlarla paylaşmayı, cimrilik ve vermemişliğin karşısına; sevgiyi, düşmanlığın karşısına; vefayı, hainliğin karşısına; itaati, isyanın karşısına; huşû ve alçak gönüllülüğü, kendini üstün görmenin karşısına; esenliği ve selameti, belanın karşısına; sevgiyi, nefretin karşısına; doğruluğu, yalanın karşısına; hakkı, bâtılın karşısına; emaneti, hıyanetin karşısına; ihlâsı, karıştırma ve samimiyetsizliğin karşısına; yiğitliği ve yüksek himmeti, ahmaklık ve uyuşukluğun karşısına; anlayış ve kavrayışı, budalalığın karşısına; marifeti ve tanımayı, inkârın karşısına; insanlarla yumuşak geçinmeyi, sert ve açık çatışmanın karşısına; insanların gıyabında onların hukukunu korumayı, hile ve düzenbazlığın karşısına; sır saklamayı, ifşa etmenin karşısına; namazı, onu zayi etmenin karşısına; orucu, onu bozmanın karşısına; cihadı, geri durup kaçınmanın karşısına; haccı, ahdi ve misakı terk etmenin karşısına; sözü korumayı, koğuculuğun karşısına; anne ve babaya iyilik etmeyi, onlara karşı gelmenin karşısına; hakikati, riyanın karşısına; iyiliği, kötülüğün karşısına; örtünmeyi ve örtücülüğü, açılıp saçılmanın karşısına; takiyyeyi, sırları yaymanın karşısına; insafı, taassup ve tarafgirliğin karşısına; uzlaşma ve düzen kurmayı, azgınlık ve haksızlığın karşısına; temizliği, pisliğin karşısına; hayâyı, utanmazlığın karşısına; ölçülü ve dengeli davranmayı, saldırganlığın karşısına; rahatlığı, yorgunluğun karşısına; kolaylığı, zorluğun karşısına; bereketi, eksilme ve yok oluşun karşısına; denge ve geçim ölçüsünü, çokluk yarışı ve dünyalık biriktirme tutkusunun karşısına; hikmeti, hevâ ve nefsânî arzuların karşısına; vakar ve ağırbaşlılığı, hafiflik ve ciddiyetsizliğin karşısına; saadeti, bedbahtlığın karşısına; tövbeyi ise günah üzerinde ısrar etmenin karşısına koymuştur tövbeyi ise günah üzerinde ısrar etmenin karşısına, istiğfarı ise aldanıp kendini güvende görmenin karşısına; dikkatle koruyup gözetmeyi, gevşeklik ve ihmalkârlığın karşısına; duayı, büyüklük taslayıp dua etmekten kaçınmanın karşısına; gayret ve canlılığı, tembelliğin karşısına; sevinci, kederin karşısına; ülfet ve kaynaşmayı, ayrılık ve dağılmanın karşısına; cömertliği de cimriliğin karşısına koymuştur.
Bu özelliklerin tamamı, aklın ordularından olan bu vasıfların bütünü, ancak bir peygamberde, bir peygamberin vasisinde veya Allah’ın kalbini imanla sınayıp arındırdığı bir müminde bir araya gelir. Bizim dostlarımızdan diğer kimselere gelince, onların her biri bu ordulardan bir kısmını taşır; sonunda bunları tamamlayıp cehaletin ordularından arındığında ve onlardan temizlendiğinde ise peygamberler ve vasilerle birlikte en yüksek dereceye ulaşır. Bu dereceye ulaşmak ancak aklı ve onun ordularını tanımakla, cehaletten ve onun ordularından uzak durmakla mümkündür. Allah bizi ve sizi kendi itaatine ve rızasına muvaffak kılsın.