Denildi: “Ey yer! Suyunu yut. Ey gök! Sen de tut.” Su çekildi, iş bitirildi. Gemi Cûdi üzerine oturdu. Ve denildi: “Zalim kavim uzak olsun.”
Diyanet Vakfı
(Nihayet) «Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut!» denildi. Su çekildi; iş bitirildi; (gemi de) Cudi (dağının) üzerine yerleşti. Ve: «O zalimler topluluğunun canı cehenneme!» denildi.
Kurtubi Tefsiri
“Ey arz! Suyunu yut! Ey gök! Sen de tut!” denildi. Su kesildi, İş olup bitirildi ve Cûdî üzerinde oturdu. “O zâlimler topluluğu uzak olsunlar” denildi.
“Ey arz! Suyunu yutl Ey gök! Sen de tut, denildi.” Buradaki ifade mecazi bir ifadedir. Çünkü arz da, sema da cansızdır. Arzı ve semayı idrak ve ayırdetme gücüne sahip kıldığı da söylenmiştir.
Bunun mecazi bir ifade olduğunu söyleyenler şöyle derler: Eğer Arapların da, Arap olmayanların da dilleri araştırılacak olursa, güzel söz dizisi, ifadelerinin belağati ve kapsadığı anlamları itibariyle bu âyetin bir benzeri bulunamaz.
Rivâyette denildiğine göre yüce Allah bir ya da iki yıl boyunca yeryüzünü yağmursuz bırakmaz. Semadan ne kadar su (yağmur) indiyse, mutlaka bu işle görevli meleğin koruması (ve tesbiti) ile inmiştir. Tufan yağmurları ve suları bundan müstesnadır.
Çünkü tufanda meleğin koruyup tesbit etmediği kadar sular çıktı. İşte yüce Allah’ın:
“Şüphesiz ki su haddini aştığı sırada sizleri gemide Biz taşıdık” (el-Hâkka, 69/11) âyeti bunu anlatmaktadır.
Gemi, içindekilerle birlikte tufan bitinceye kadar suyun üzerinde akıp gitti. Daha sonra yüce Allah, gökten boşanan suya kesilmesini, yere de suyunu yutmasını emretti.
” Suyu yuttu, yutar” ifadesinde fiilin ikinci harfi hem mazi, hem muzaride üstündür, ” Engelledi, engeller” fiilinde olduğu gibi, “Hamdetti, hamdeder” fiilinde olduğu gibi, mazide ikinci harfi esre’li, muzaride de üstün kullanıldığı da olur. Bunlar iki ayrı söyleyiş olup her ikisini de el-Kisaî ve el-Ferrâ’ nakletmişlerdir. Aynı kökten gelen; Suyu içen, yutan yer demektir.
İbnu’l-Arabî der ki: Yerin ve göğün suları ilâhî ilimde takdir edilmiş bir noktada birbirine karıştı, kavuştu. Yerdeki su ile gökten inen su bir araya geldikten sonra yüce Allah gökten inene çekilmeyi emretti, O bakımdan yeryüzü ondan bir damla dahi emmedi. Yere de yalnızca kendisinden çıkan suları yutmasını emretti. İşte yüce Allah’ın:
“Ey Arz! Suyunu yut. Ey gök! Sen de tut (geri kalanı al) denildi” âyetinde anlatılan budur. Yüce Allah’ın her iki suyu birbirinden ayırtettiği de söylenmiştir. Yerin suyunu Allah yere emir vererek yuttu, gökten gelen su da denizleri meydana getirdi.
“Su kesildi” yani eksildi; “Eksildi” ile; ” Onu ben eksilttim” şeklinde (hem lazım, hem müteaddi olarak) kullanılır. Nitekim; Eksildi ve başkası onu eksiltti” de denilir. “Kesildi,” fiilinin harfi ötreli (yani “ya” harfin üzerinde esrenin işmâmı ile) okunması da mümkündür.
“İş olup bitti.” Yani sağlam bir şekilde bitirildi. Bu da Nûh kavminin bütünüyle ve kesin bir şekilde helâk edildiği anlamına gelir.
Denildiğine göre yüce Allah, tufandan kırk yıl öncesinden kadınlarını kısırlaştırdı. O bakımdan helâk edilenler arasında küçük (mükellef olmayan kimse) yoktu. Ancak sahih olan, çocukların da tufan ile helâk edildiğidir, tıpkı kuşların ve yırtıcı hayvanların helâk edildiği gibi. Suda boğulmak, çocuklar, hayvanlar ve kuşlar için bir ceza değildi. Onlar ecelleriyle ölmüş oldular.
Yine nakledildiğine göre su yollarda çoğalıp, artınca bir çocuğun annesi, çocuğunun boğulacağından korktu. Yavrusunu oldukça seviyordu, çocuğunu alıp dağa çıktı. Dağın üçte birine ulaştığında,-su da ona yaklaşmaya başladı. Yine dağın üçte ikisine kadar tırmandı, su orada da ona yetişince, dağın tepesine kadar çıktı. Su kadının boynuna ulaşınca, elleriyle oğlunu havaya kaldırdı ve nihayet su onu alıp gitti. İşte, şayet Allah onlardan herhangi bir kimseyi rahmetine kavuşturacak olsaydı, bu çocuğun annesine rahmet eder, tufandan kurtarırdı.” Hâkim, el-Müstedrek, II, 342. Ancak hadis ile ilgili olarak et-Telhîs”den naklen:”İsnadı karanlıktır (muzlim), (râvilerinden) Mûsâ (b. Ya’kub.) ise pek güvenilir bir râvi değildir” denilmektedir.
Ve Cûdî üzerinde durdu. O zâlimler topluluğu uzak olsunlar denildi.” Yani onlar helâk olsunlar denildi.
Cûdî; Musul yakınlarında bir dağdır. Muharrem ayının onuncu günü olan Âşurâ günü o dağın üzerinde durdu. O bakımdan Nûh (aleyhisselâm) o günü oruç tuttu, beraberinde bulunan herkese de vahşi hayvanlara, kuşlara ve diğer canlılara da emir vererek o günü yüce Allah’a şükür olmak üzere- oruçla geçirdiler. Bu husus daha önceden de geçmişti.
Bugünün, cuma günü olduğu da söylenmiştir. Rivâyet olunduğuna göre yüce Allah dağlara: Geminin dağlardan birisi üzerine duracağını vahyetti. Bu dağların herbirisi yüksekliğini düşünerek umutlandı. Cûdî dağı ise yüce Allah’a tevazu olmak üzere öyle bir umuda kapılmadı. O bakımdan gemi de onun üzerine durdu ve geminin tahtaları, direkleri o dağın üzerinde kaldı. Hadîs-i şerîfte de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Yemin olsun ki bu gemiden, bu ümmetin ilklerinin yetiştiği (yetişeceği) bir şeyler geriye kalmış bulunuyor.” Süyûrî, ed-Durru’l-Mensâr, IV, 437’de belirtildiğine göre; İbn Ebî Hatim ve Ebû’ş-Şeyh, Katâde’den şöyle dediğini nakletmektedirler: “Yüce Allah bu ümmetin ilkleri tarafından görülünceye kadar o geminin (kalıntılarının) Cezire topraklarında bulunan Cûdî dağı üzerinde kalmasını sağladı. Halbuki ondan sonra nice gemi yapılmış ve yok olup gitmiştir.”
Mücahid der ki: Dağlar yüksekliklerine ve yüceliklerine kanarak, suyun altında kalmayacaklarını zannettiler. Ancak su dağların üzerinden onbeş zira kadar yükseldi. Cûdî dağı ise yüce Allah’ın emrine karşı alçak gönüllülük ve tevazu gösterdi. O bakımdan orası suyun altında kalmadı ve gemi onun üzerinde durdu.
“Cûdî” kelimesinin her dağın ismi olduğu da söylenmiştir. Nitekim Zeyd b. Amr b. Nufeyl’in şu beyiti de bu türdendir:
“Tenzih ederim O’nu, sonra yine yalnız O’na ait olmak üzere tenzih ederim,
Bizden önce de zaten Cûdî (dağlar) ve yerdeki diğer yükseklikler de tesbih etmişlerdi.”
Cûdî’nin cennet dağlarından bir dağ olduğu için, geminin onun üzerinde durduğu da söylenmiştir. Şanı yüce Allah’ın üç kişi ile üç dağa ikramda bulunduğu söylenmiştir: Hazret-i Nûh ile Cûdî’ye, Hazret-i Mûsa ile Turu Sina’ya, Muhammed ile de Hira dağına (Allah’ın salât ve selâmlan hepsine olsun)
Alçak gönüllülük ve büyüklük taslamak:
Cûdî dağı alçak gönüllülük gösterip, boyun eğince Allah ona üstünlük verdi. Başkası da kendisini yüksek görüp, üstünlük taslayınca zelil oldu. İşte yüce Allah’ın yarattıkları arasındaki sünneti (kanunu) budur. Tevazu ile boyun eğeni yükseltir, üstünlük taslayanı da alçaltın Şu beyiti söyleyen ne güzel demiş:
“Boyunlarımız Senin önünde itaatle eğilecek olup, zilletini arzederse,
İşte bizim aziz oluşumuz da onların zelilliklerini ortaya koymalarındadır.”
Buhârî ve Müslim’in, Sahihlerinde kaydedildiğine göre Enes b. Malik şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in “el-Adbâ” adında bir dişi devesi vardı ki bu deve bir türlü gecikmiyordu. Bedevi bir Arap altı yaşına henüz basmamış erkek bir deve ile geldi. İşte bu deve Hazret-i Peygamber’in dişi devesini (yarışta) geride bıraktı. Bu durum müslümanlara ağır geldi ve el-Adbâ yarışta geçildi, dediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “Dünyadan herhangi bir şeyi yükseltti mi, mutlaka onu alcaltmak Allah’ın üzerindeki bir haktır (O’nun kanunudur).” Buhâri, Cihâd 59, Rikaak 38; Ebû Dâvûd, Edeb 8; Nesâî, Hayl 14; Müned, III, 103, 253. Müslim’de tesbit edemedik.
Yine Müslim, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)dan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu âyetini kaydetmektedir: “Sadaka hiçbir malı eksiltmez. Affeden kulunun da Allah mutlaka izzetini arttırır. Allah İçin alçak gönüllülük gösteren bir kimseyi de Allah mutlaka yükseltir. ” Müslim, Birr 69; Tirmizî, Birr 82; Dârimi, Zekât 35; Muvatta’, Sadaka 12; Müsned, II, 386.
Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Yüce Allah bana: “Sizden herhangi bir kimse bir diğerine haksızlık etmeyecek ve kimse kimseye karşı övünmeyecek noktaya gelinceye kadar birbirinize alçak gönüllü olunuz, diye vahyetti.” Bu hadisi de Buhârî rivâyet Müslim, Cennet 64; Ebû Dâvûd, Edeb 40; İbn Mâce, Zühd 16, 23. etmiştir.
Hazret-i Nûh ve Gemisi İle İlgili Bazı Bilgiler:
Burada Hazret-i Nûh’un kavmi ile başından geçen kıssanın bir bölümünü ve gemi ile ilgili bazı açıklamaları söz konusu edelim. Bu hususta burada Kur’ân’dan hareketle verilen bilgileri istisna edecek olursak; diğer teferruatın sağlam bir dayanağının olmadığını hatırlatalım.
Hafız İbn Asâkir, Tarih’inde (Tarihu Dimaşk), el-Hasen’den şöyle dediğini nakletmektedir; Nûh (aleyhisselâm) yüce Allah’ın yeryüzündeki insanlara gönderdiği ilk rasûldür. İşte yüce Allah’ın:
“Yemin olsun Biz Nûh’u kavmine gönderdik. O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin. yıl kaldı…” (el-Ankebût, 29/14) âyeti buna işaret etmektedir. Kavminin işledikleri masiyetler alabildiğine çoğalmış, aralarındaki zorbaların sayısı artmış ve azdıkça azmışlardı. Hazret-i Nûh da gece gündüz, gizli açık onları davet eder dururdu. Oldukça sabırlı ve tahammüfkâr birisi idi. Peygamberlerden hiçbir kimse Hazret-i Nûh’un karşılaştıklarından daha ağırı ile karşılaşmış değildir. Kavmi yanına girer ve yere yığılıncaya kadar onun boğazını sıkar, dururlardı. Meclislerde onu döverler ve kovulurdu. Bununla birlikte kendisine bunları yapanlara beddua etmez, aksine onları hak dine davet eder ve: “Rabbim, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar” derdi. Ancak onun bu yaptıkları kavminin kendisinden kaçıp, uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmıyordu. Hatta onlardan birisiyle konuşacak olursa, o kişi elbisesi ile başını sarar, sarmalar, kulaklarını da sözlerinden hiçbir şey işitmesin diye parmaklarıyla tıkardı. İşte yüce Allah’ın:
“Gerçekten ben onlara kendilerine mağfiret etmen için ne zaman davette bulunduysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler…” (Nûh, 71/7) âyetinde anlatılan budur.
Mücahid ve Ubeyd b. Umeyr derler ki: Hazret-i Nûh’u kavmi baygın düşünceye kadar döver dururlardı. Ayılıp kendisine geldiğinde ise: “Rabbim, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar” derdi.
İbn Abbâs der ki: Hazret-i Nûh kavmi tarafından dövülür, sonra da bir keçeye sarılarak öldü düşüncesi ile evine bırakılırdı. Sonra yine dışarı çıkar, onları davet ederdi. Nihayet kavminin Îman edeceğinden ümidini kestiği bir sırada, bir adam asasına yaslanarak, oğluyla birlikte yanına geldi ve oğluna şöyle dedi: Oğulcağızım! Şu yaşlıya dikkatle bak, sakın seni aldatmasın. Oğlu: Babacığım! Sen bana asayı ver dedi. Babası ona asayı verince, o da asayı aldıktan sonra beni yere bırak dedi. Babası onu yere bıraktıktan sonra, asa ile Hazret-i Nûh’un üzerine yürüdü ve ona vurup ve başını yaraladı, başından kanlar aktı. Bunun üzerine Hazret-i Nûh şöyle dedi: “Rabbim, kullarının bana neler yaptığını görüyorsun. Eğer Senin kulların hakkında dilediğin bir hayır var ise onlara hidayet ver, eğer dileğin bundan başkası ise hükmünü verinceye kadar da bana sabır ver. Zaten, Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın.”
Yüce Allah ona indirdiği vahyiyle artık kavminin îman etmeyeceğini belirtip Îmanlarından yana ümidini kesti. Ne erkeklerin sulblerinde, ne de kadınların rahminde îman edecek kimse kalmadığını bildirdi ve buyurdu ki: “Nûh’a şöyle vahyolundu: Kavminden daha evvel îman etmiş olanlardan başkası asla îman etmeyecektir. O halde işlediklerine tasalanma.” Yani onlara üzülme
“gözümüzün önünde ve vahyimizle gemiyi yap.” (Hûd, 11/36-37) Hazret-i Nûh: Peki Rabbim gemiyi yapmak için kereste nerede? deyince, yüce Allah ona, ağaç dik, diye emir verdi. O da yirmiyıl süreyle tik ağaçlarını dikü. Davet etmekten uzak durdu, onlar da onunla alay etmekten uzak durdular. Çünkü onunla alay edip dururlardı. Ağaçlar yetişince Rabbinin ona emir vermesi üzerine ağaçları kesip kuruttu ve şöyle dedi: Peki Rabbim ben bu evi (gemiyi) nasıl yapacağım? Yüce Allah ona: Sen bu evi (gemiyi) üç şekle benzeterek yap. Başı horoz başı gibi olsun, teknesi kuşun göğüs kafesi gibi olsun, kuyruğu da horozun kuyruğuna benzesin. Bu gemiyi kat kat yap ve yan taraflarında kapıları olsun. Ondan sonra demir çivilerle bu kapıları kapat.
Yüce Allah Hazret-i Cebrâîl’i göndererek, ona gemiyi nasıl yapacağını öğretti. Hazret-i Nûh’un eli en ufak bir yanlışlık yapmaz oldu. İbn Abbâs dedi ki: Nûh (aleyhisselâm)ın evi Dimaşk’ta idi. Gemisini Lübnan’dan getirdiği kerestelerden, Zemzem kuyusu ile Rükün ile Makam arasında inşa etti. Gemi tamamlanınca yırtıcı hayvanları ve yerdeki diğer canlıları birinci kapıdan aldı. Yabani hayvanlar ile kuşları ikinci kapıdan aldı ve kapıları üzerlerine kapattı. Âdem oğullarından kırk erkek ve kırk kadını da üst kapıdan alarak, kapıyı da üzerlerine kapattı. Küçük çocukları da zayıflıkları dolayısıyla, hayvanların onları ezmemesi için güçsüzlükleri dolayısıyla kendisiyle beraber üst kapıdan aldı.
ez-Zührî dedi ki: Yüce Allah bir rüzgar gönderdi ve bu rüzgar, yırtıcı hayvanlardan, kuşlardan, vahşi hayvanlardan ve diğerlerinden herbir çiftten birisini ona taşıyıp getirdi.
Cafer b. Muhammed dedi ki: Yüce Allah, Hazret-i Cebrâîl’i gönderdi, o da bu canlıları toplayıp bir araya getirdi. Eliyle bir çiftin üzerine vuruyor ve böylelikle sağ eli erkeğin, sol eli de dişinin üzerine konuyor ve bunları alıp gemiye koyuyordu.
Zeyd b. Sabit dedi ki: Teke gemiye girmekte Hazret-i Nûh’a zorluk çıkardı. O da eliyle kuyruğundan İtti, işte o zamandan bu yana keçinin kuyruğu yukarı doğru bükük olarak kaldı ve edeb yeri açığa çıkmış oldu. Koyun da gelip gemiden içeriye girdi, Hazret-i Nûh da eliyle kuyruğunu sıvazladığından dolayı edeb yeri örtülmüş oldu.
İshak dedi ki: İlim ehlinden bir kişinin bize haber verdiğine göre; Hazret-i Nûh gemidekileri, gemiye yerleştirdi ve o gemiye her türden çifter çifter koydu. Hüdhüd kuşundan da bir çift taşıdı. Dişi hüdlıüd kuşu yer görünmeden önce öldü. Erkek hüdhüd ona bir yer bulsun diye dünyayı dolaştırdı, ne çamur, ne de toprak bulamadı. Rabbi rahmetiyle onu korudu ve kafasının arka tarafında ona bir kabir kazıdı ve onu oraya gömdü. İşte hüdhüdun kafasının arka tarafında çıkıntı şeklindeki tüyler o kabrin yeridir. Bundan dolayı hüdhüdlerin kafalarında böyle bir çıkıntı vardır.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Nûh gemiye beraberinde bütün ağaçlardan almıştı. Acve (denilen hurma ağacı) da cennetten olup, gemide Nûh ile birlikte idi.”
“Kitabu’l-Arus”un sahibinin ve başkalarının naklettiğine göre Nûh (aleyhisselâm) yeryüzünün durumuna dair kendisine bilgi getirmek üzere birisini görevli göndermek isteyince, tavuk ben gideyim dedi. Hazret-i Nûh, o tavuğu alıp kanatlarını mühürledi ve ona şöyle dedi: Sen benim mührümle mühürlüsün,ebediyyenuçamazsın. Seninle benim ümmetim istifade etsin. Bunun üzerine kargayı gönderdi, karga bir leşe kondu ve orada kaldı, dönüşü gecikti. Hazret-i Nûh da kargaya lanet etti, işte bundan dolayı karga hem Harem bölgesinde hem de Harem bölgesinin dışında öldürülür. Hazret-i Nûh kargaya korkak olsun diye beddua etti. Bundan dolayı karga evcil değildir. Daha sonra güvercini gönderdi, güvercin duracak bir yer bulamadı. Sina topraklarında bir ağaca kondu ve bir zeytin yaprağı taşıdı, Nûh (aleyhisselâm)ın yanına geri döndü, böylelikle Hazret-i Nûh güvercinin yere konamadığını anladı. Bundan sonra onu bir daha gönderdi. Bu sefer güvercin Harem bölgesi vadilerinden birisine kondu. Kabe’nin bulunduğu yerlerde suyun çekilmiş olduğu görüldü. Oranın çamurları kırmızı renkli idi, o bakımdan güvercinin iki ayağı da bu çamur ile renklendi. Sonradan Nûh (aleyhisselâm)a gelerek, sana vereceğim müjde karşılığında benim boynuma gerdanlık bağışlaman, ayaklarımın kınalanması ve Harem bölgesinde yerleşmem olsun. Hazret-i Nûh da eliyle boynunu sıvazladı, boynu etrafında gerdanlık oluştu; ayaklarında da ona kırmızılık bağışladı, ona ve zürriyetine mübarek olması için dua etti. es-Sa’lebînin naklettiğine göre Hazret-i Nûh kargadan sonra sülünü göndermişti. Sülün de tavuk türundendi, ona: Sakın ha özür beyan etmeyesin, demişti. Sülün yeşilliğe ve seyredilecek manzaralara kendisini kaptırdı, kıyâmet gününe kadar da onun yavrularını yanına rehin aldı.