İlim ehlinin çoğunluğunun görüşüne göre gaib de olan şahsa şuf‘a hakkı söz konusu olur. İmam Mâlik, Leys, Sevrî, Evzâî, İmam Şâfiî ve rey ashabı da bunu söylemişlerdir. Çünkü hadislerin genel manası bunu ifade etmektedir. Zira şuf‘a, gaib de olana nispetle sebebi var olan mâlî bir haktır; dolayısıyla -miras konusunda olduğu gibi- o kişi hakkında da sabit olur. Bir de ortağın kendi malını sattığı bilinmez. Dolayısıyla diğerinin bunu bilmesi durumunda şuf‘a hakkı onun için sabit olur. Mesela hazırda (o mecliste) olan kişiden alışverişin gizlenmesi gibi sayılır.
Satılacağı bilinmeyecek olur da, ancak o şahsın geliş vaktiyle bilinecekse -o mecliste bulunmayışı uzasa dahi- onu talep etme hakkı vardır. Çünkü bu muhayyerlik, maldan söz konusu olan zararın izâle olması için sabit olmuştur; o zaman bunun bilinmesinden evvel vaktinde terâhî üzere hareket etmekle bu sâkıt olmaz, tıpkı kusurlu mal sebebiyle geri vermek gibi kabul edilir. Ne zaman bu bilinecek olursa, talep etmedeki hüküm, hazır olan kişinin hükmü gibi olur; nitekim hemen onu talep edecek olursa buna (şuf‘a’ya) hak sahibi olur, aksi takdirde şuf‘a geçersiz olur. Hastanın, hapisteki kişinin ve sattığı bilinmeyen diğer kimselerin hükmü, gaib de olanın hükmü gibidir.
el-Haraki’nin sözünün zâhirinden anlaşılan o ki, gaib de olan şahıs sattığını bilecek olur, talep etmeye dair şahitler getirmeye gücü yetecek olur; ama bunu icra etmemesi halinde, şuf‘a hakkı sâkıt olur. İster bunda vekil kılmaya muktedir olmuş olsun, ister bundan âciz olsun, ister bilgisi dahilinde yürümüş yahut ikame etmiş olsun, fark etmez. Bu, Ebû Tâlib rivayeti bağlamında İmam Ahmed’in görüşünün zâhirini de oluşturur. Aynı zamanda bu görüş İmam Şâfiî’ye de aittir. Çünkü söz konusu olan bu talep, kimi zaman bir özre binaen terk edilirken, kimi zaman da başkası için terk edilmektedir. Bu, kimi zaman şuf‘a talebi için seyrederken, kimi zaman da başkası için seyreder. Bunu ise kuşkusuz şahitlerle açıklamaya muktedirdir. Eğer bunu yapmazsa -tıpkı mecliste hazır oldukları hâlde talebi terk eden kimse de olduğu gibi- şuf‘a hakkı sâkıt olur.
el-Kâdı der ki: Bilgisinin akabinde -şahit bulundurmadan- müşterinin olduğu beldeye gidecek olursa, muhtemeldir ki onun şuf‘a hakkı geçersiz olmaz. Çünkü zâhiren onun yola çıkmış olması, şuf‘ayı talep ettiğinin bir göstergesidir. Bu da rey ashabın ve İmam Şâfiî’nin kavlini oluşturmaktadır.
Bu yolculuğunda kendisinin şahit getirmekten âciz olması hâlinde bu şuf‘a hakkının sâkıt olmayacağında ise ihtilaf yoktur. Çünkü bunu terk etmede mâzurdur.
Talep etme noktasında şahit getirse, sonra da imkânı olduğu hâlde (onu elde etmek için) gitmeyi ertelese, el-Haraki’nin sözünün zâhirinden anlaşılan şu ki; onun şuf‘a hakkı hemen söz konusu olurken, el-Kâdı (İyaz) ise şuf‘a hakkının geçersiz olacağını ortaya koymuştur.
Şahitler getirmeye muktedir olmaz, yola çıkmaya yahut vekil göndermeye imkân bulur, ama bunu icra etmezse, şuf‘a hakkı geçersiz olur. Çünkü o, bu hâliyle, talebin yerine geçecek şeyin varlığı noktasında imkânı olduğu hâlde bu hakkın talebini terk etmiş sayılır; dolayısıyla da -sanki orada hazır olan kimse gibi- bu hak sâkıt olur.