Onlar inkâr ettiler, sizi Mescid-i Haram’dan ve alıkonan kurbanlıklardan engellediler. Eğer tanımadığınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı – ki onları bilmeden çiğnemeniz ve bu sebeple istemeden günaha girmeniz olasılığı vardı – Allah dilediğini rahmetine dâhil etsin diye sizi savaştan alıkoydu. Eğer onlar ayrılmış olsalardı, kâfirleri acı bir azapla cezalandırırdık.
Diyanet Vakfı
Onlar, inkar eden ve sizin Mescid-i Haramı ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını menedenlerdir. Eğer (Mekkede) kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkeklerle mümin kadınları bilmeyerek çiğnemeniz sebebiyle üzüntüye kapılmanız ihtimali olmasaydı (Allah savaşı önlemezdi). Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkar edenleri elemli bir azaba çarptırırdık.
Kurtubi Tefsiri
Onlar, kâfir olanlar, sîzleri Mescidi Haramdan, bekletilen kurbanlarınızı yerlerine varmaktan alıkoyanlardır. Eğer bilmediğiniz mü’min erkeklerle mü’min kadınlar olmayaydı ve siz onları bilmeyip çiğnemeyecek size onlardan dolayı da bir vebal İsabet etmeyecek olsa idi (onlardan ellerinizi çekmezdi). Ta ki Allah dilediği kimseyi rahmetine soksun. Eğer onlar ayrılmış olsalardı, Ötekilerden kâfir olanları elbette acıklı bir azâb ile azaplandırmış olacaktık.
“Onlar, kâfir olanlar, sizleri Mescid-i Haram’dan, bekletilen kurbanlarınızı yerlerine varmaktan alıkoyanlardır” hölütnüne dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1- Kâfirler ve Yaptıkları:
“Onlar kâfir olanlar…dır” âyeti ile kastedilenler, Kureyşlilerdir. Onlar Hudeybiye yılı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı ile birlikte umre yapmak üzere ihrama girdiklerinde Mescid-i Haram’a girmekten sizi alıkoymuşlardı. Ayrıca bekletilen kurbanlarınızı da yerine ulaşmasın diye engellemişlerdi. Halbuki bu onların inançlarına aykırı idi. Ancak, onların gururlan ve cahiliye kibirleri dinen inançlarına uygun görmedikleri işleri yapmaya itmişti. İşte yüce Allah bundan dolayı onları azarlamakta ve bu yaptıkları için onları tehdit etmektedir. Diğer taraftan Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı da beyanı ve vaadi ile teselli etmektedir.
2- Bekletilen Kurbanlıklar ve Kurbanlıkta Ortaklık:
“Bekletilen kurbanlarınızı” âyeti, alıkonulan kurbanlarınızı… demektir. “Durdurulan diye de açıklanmıştır. Ebû Amr b. el-Ala: Toplu olarak bulunan, diye açıklamıştır.
el-Cevherî dedi ki: “Onu alıkoydu, bekletti” demektir. Müzari hali: diye, mastarı da …diye gelir. Şanı yüce Allah’ın:
“Bekletilen kurbanlar” âyeti da buradan gelmektedir. Şu işten seni bekleten (alıkoyan) nedir” denilir. Mescidde itikat tabiri de buradan gelmektedir ki, orada alıkonulmak, beklemek demektir.
“Yerlerine varmaktan” âyetindeki
“yerler”den kasıt, kesilmeleri gereken yerler demektir. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır. Şâfiî (radıyallahü anh) harem diye açıklamıştır. Ebû Hanife (radıyallahü anh) da böyle demiştir; Muhsar bir kimse (Hareme girmekten alıkonulan bir kimse)nin kurban kesme yeri Harem bölgesidir.
“Ha” harfi kesreli olarak; ” Bir şeyin en nihai noktası” demektir, üstün olarak ise (mahal şeklinde) insanların bulundukları yer demektir. Peygamber efendimizin götürdüğü kurbanlıklar yetmiş deve idi. Fakat yüce Allah lütfuyla o yeri (Hudeybiye’de alıkonuldukları yeri) kurbanını keseceği yer kılmıştır. Daha önce el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın:
“Eğer alıkonulursanız…” (el-Bakara, 2/196) âyeti açıklanırken geçtiği üzere, ilim adamları bu hususta farklı görüşlere sahiptirler, sahih olan kaydettiğimiz görüştür.
Müslim’in, Sahih ‘indeki rivâyete göre Ebû’z-Zübeyr, Cabir b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Biz Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Hudeybiye yılında deveyi de yedi kişi adına, ineği de yedi kişi adına kestik. Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte hac ve umrede her yedi kişi bir büyük baş hayvana ortak olduk (ve kurban kestik). Bunun üzerine bir adam Cabir’e: Peki deveye ortak olunduğu gibi ineğe de ortak olunur mu? diye sordu. O; O da ancak büyükbaş hayvanlardan birisidir, dedi. Cabir, Hudeybiye’de hazır bulunmuş ve şöyle demiştir: O gün biz yetmiş büyükbaş hayvan kestik. Herbir büyükbaşa yedi kişi ortak olduk Müslim, II, 955.
Buharî’de İbn Ömer’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte umre yapmak üzere yola çıktık. Kureyş kâfirleri Beytullah’a varmamızı engelledi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) develerini kesti ve başını traş etti. Buhârî, II, 641, 6-13,961
Denildiğine göre; o gün Peygamber efendimizin başını traş, eden şahıs Huzaalı Hiraş b. Umeyye b. Ebi’l^f s idi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanlara kurbanlarını kesip ihramdan çıkmalarını emretti. Onlar Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı gazaplandıracak şekilde bir süre duraksadıktan sonra verilen emri yerine getirdiler. Bu sırada Ummu Seleme kendisine şöyle demişti: Sen kurbanını kesersen onlar da keseceklerdir. Bunun ürerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kurbanlıklarını kesti, onlar da onun kesmesi üzerine kurbanlarını kestiler, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) saçlarını traş etti ve saçlarını traş edenlere üç defa, kısaltanlara da bir defa dua etti Bu dua kaynakların belirttiğine göre, Veda Haccında olmuştur. Bk, Müslim, II, 946; Müsned, VI, 403; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra. V, 103 vs…
Ka’b b. Ucre’nin başından yüzü üzerine bitlerin düştüğünü görünce: “Şu haşerelerin seni rahatsız ediyor mu?” diye sorunca o: Evet demişti. Bunun üzerine Hudeybiye’de iken ona başını traş etmesini emretti. Bunu Buhârî ve Darakutnî rivâyet etmiş olup Buhârî, li, Mi, 645, IV, 1527, V, 2157, VI, 2467; Darakutni, II, 29ü; ayrıca: Müslim, II, 860, 861; Tirmizi, 117, ZHH; Muvatta’, I, 417; Müsned, IV. 242, 243. daha önce el-Bakara Sûresinde (2/196. âyet, “Artık içinizde her kim hasta olur…” bölümü, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
3- Kurbanların Yerlerine Varmasının Alıkonulması:
“Kurbanlarınızı” âyeti iki ayrı söyleyiş halinde ile şekillerinde kullanılır. Yine: ” Kurban yerine varıncaya kadar” (el-Bakara, 2/196) âyetinde hem şeddeli, hem şeddesiz okunmuştur, tekili )’dır. Yine buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (âyetin belirtilen bölümünün tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu âyet:
“Sizleri… alıkoyanlardır” âyetindeki (“sizleri” anlamını veren): “Kef” ve “mim” harflerine atfedilmiştir.
“Bekletilen” anlamındaki âyet haldir.
“Yerlerine varmaktan” âyetindeki: ise
“sizi…alıkoyanlar” âyetine hamledilerek nasb konumundadır, Onlar hem sizleri, hem de bekletilen kurbanları yerine varmaktan alıkoyanlardır, demektir. Mef’ûlün leh olması da mümkündür. Şöyle buyurmuş gibi olur: Onlar kurbanlıkların yerine ulaşmasını istemedikleri için alıkoyanlardır.
Ebû Ali dedi ki: Bu harfin: “Alıkoymak” üzerine hamledilmesi doğru olamaz. Çünkü biz: “Bekledi” fiilinin müteaddi (geçişli) geldiğini bilmiyoruz. Ayet-i kerimede “bekletilen” anlamındaki âyetin manaya hamledilerek gelmesi de mümkündür. Sanki bu âyet “alıkoymak” anlamında olduğundan ötürü anlamı da buna göre yorumlanmış olmaktadır. Tıpkı “refes” lâfzının
“ilişki kurmak” anlamına gelerek ile teaddi ettirilmesine benzer. (Bk. el-Bakara, 2/187. âyetin başı)
Eğer buna göre açıklanacak olursa, Sîbeveyh’in görüşüne kıyasla nasb konumunda olur. el-Halil’in görüşüne kıyasla da cer konumunda olur yahutta mef’ûlün leh olur. Şöyle buyurulmuş gibidir: Yerine ulaşması istenmediğinden alıkonulan, bekletilen…
Diğer taraftan daha önceden geçtiği için (……..)’in cer konumunda olması da mümkündür. Şöyle buyurulmuş gibidir: Onlar sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydukları gibi, kurbanlıkları da yerlerine ulaşmaktan alıkoymuşlardır. Sibeveyfrin, Yûnus’tan naklettiği şu kullanım da buna benzemektedir: “Ben ya Zeyd, ya da Amr olan bir adama uğradım” derken, daha önce zikredildiği için (be) harf-i cenini takdir ederek okumuştur.
“Eğer bilmediğiniz mü’min erkeklerle mü’min kadınlar olmayaydı ve siz onları bilmeyip, çiğnemeyecek, size onlardan dolayı da bir vebal isabet etmeyecek olsa idi (onlardan ellerini çekmezdi)” bölümüne dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız. Bu ve bundan sonraki bölümleraynı ayetin devamı olduğundan ötürü müellif başlıklara yeniden bir ve iki diye rakam vermiş ise de biz üçten itibaren sırayı devam ettirmeyi uygun bulduk.
4- Varlıkları Bilinmeyen Mü’min Erkekler ve Kadınlar;
“Eğer bilmediğiniz mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar olmayaydı…”
âyeti ile Mekke’de kâfirler arasında bulunan Seleme b. Hişarn, Ayyaş b. Ebi Rebia, Ebû Cendel b. Süheyl ve benzeri mustazaf mü’minleri kastetmektedir.
“Bilmediğiniz” tanımadığınız bir açıklamaya göre de, mü’min olduklarını bilmediğiniz demektir.
“Ve siz onları bilmeyip” öldürmek ve onlara zarar vermek suretiyle
“çiğnemeyecek…”
Nitekim -aynı kökten olmak üzere-: “O topluluğu çiğnedim” denilir, onlara zarar verdim demektir.
Âyetteki “…me”nin “erkekler ve kadınlardan bedel, merfu olması mümkündür. Eğer sizin mü’min erkeklerle, mü’min kadınları bilmeden çiğnemeniz sözkonusu olmayacak olsaydı, diye buyurmuş gibidir. Bunun: ” (kendilerini) bil(me)diğiniz” lâfzındaki “mim” ile “he” zamirinden bedel olarak nasb olması da mümkündür. O vakit ifade; Onların çiğnenmesîni (çiğnendiğini) bilmediğiniz… takdirinde olur. Her iki şekilde de âyet bedeli istimaldir. “Bilmediğiniz” âyeti ise “erkekler” ile “kadınlar”ın sıfatıdır.
” Olsa idi” âyetinin cevabı hazfedilmiştir ki, ifadenin takdiri şöyledir: Eğer,bilmediğiniz mü’min erkek ve mü’min kadınları çiğnemeniz sözkonusu olsaydı, yüce Allah size Mekke’ye girmeye izin verir, sizi onlara musallat ederdi. Fakat Biz orada bulunup imanını gizleyen kimseleri koruduk,
ed-Dahhak: Şayet kâfirlerin sulblerinde ve kadınların rahimlerinde mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar bulunmamış ve siz de onların babalarını bilmeden çiğneyip böylelikle çocuklun helâk olmayacak olsaydı… diye açıklamıştır.
5- Bilmeden ve İstemeyerek Yapılan Kötülüklerin Verdiği Sıkıntı:
“Size onlardan dolayı da bir vebal isabet etmeyecek olsa idi” âyetindeki: “(mealde:) Vebal” ayıp ve kusur demektir. Bu da uyuz anlamı bu ve bundan sonraki bölümler aynı âyetin devamı olduğundun ötürü -müelliF başlıklara yeniden bir ve iki diye rakam vermiş ise de- biz tiçlen itibaren sırayı devam ettirmeyi uygun bulduk na gelen: “mefale” vezninde bir kelimedir. Yani eğer müşrikler: Bunlar kendi dindaşlarını öldürdüler, demeyecek olsaydı,..
Şöyle de açıklanmıştır: Yani onları öldürdüğünüz için hataen öldürme keffareti ödemek yükümlülüğü ile karşı karşıya kalmayacak olsaydınız… Çünkü yüce Allah dar-ı harpte bulunup oradan hicret etmemiş ve mü’min olduğu da bilinmeyerek öldürülen mü’minin katilinin diyet ödemeyip, kefarette bulunacağını şu âyeti ile farz kılmıştır:
“Şayet mü’min olmakla beraber size düşman olan bir kavimden ise o zaman (katilin) mü’min bir köle azad etmesi gerekir” (en-Nisa, 4/92) Bu açıklamayı el-Kelbî, Mukâtil ve başkaları yapmıştır. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/92. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
İbn Zeyd; ” Vebal, günah” demektir, demiştir. el-Cevherî ve İbn İshak da: Diyet borcu diye açıklamışlardır. Kutrub, zorluk ve sıkıntı diye açıklamıştır. Bunun gam ve keder anlamında olduğu da söylenmiştir.
6- Ashab Kasten Bir Günah İşlemekten ve Başkasına Haksızlık Etmekten Uzaktı:
“Bilmeyip” âyeti ashab-ı kiramın faziletini onaya koymakta, onların günah işlemek ve başkasına haksızlıkta bulunmaktan yana uzak kalmak gibi güzel bir niteliklerinin bulunduğunu haber vermektedir. Öyle ki, onlar bu kabilden herhangi birisine bir zarar verecek olurlarsa, bu ancak kasıt dışı olabilirdi. Bu da karıncanın Süleyman (aleyhisselâm)’ın askerlerini nitelendirirken söylediği:
“Süleyman ve askerleri farketmeyip sizi çiğnemesin.” (en-Neml, 27/18) sözlerinde dile getirdiği durumu andırmaktadır.
Âyetin:
“Tâ ki Allah dilediği kimseyi rahmetine soksun. Eğer onlar ayrılmış olsalardı…” bölümüne dair açıklamalarımızı da dört başlık halinde sunacağız:
7- Allah Dilediğini Rahmetine Alır:
“Tâ ki Allah dilediği kimseyi rahmetine soksun…” âyetindeki:
“Tâ ki… soksun” lâfzındaki “lam” hazfedilmiş bir lâfza taalluk etmektedir. Yani eğer siz onları öldürmüş olsaydınızı, elbette Allah da onları rahmetine sokardı.
Bunun “imarı” lâfzına taalluk etmesi de mümkündür. Ancak mü’min kadınlar dışarda bırakılarak mü’min erkekler hakkında, mü’min erkekler dışarda bırakılarak mü’min kadınlar hakkında kabul edilemez. Çünkü hepsi de rahmetin kapsamına girerler.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Yüce Allah’ın sizlere müşriklerle savaşma iznini vermeyiş sebebi, barıştan sonra Mekke ahalisinden kurtulacağını hükme bağladığı kimselerin kurtulması içindir. Nitekim böyle olmuştu. Onlardan birçok kimse İslâm’a girmiş, İslâm’a güzel şekilde bağlanmış ve böylelikle Allah’ın rahmetine yani cennetine girmiş oldular.
8- Mü’minlerin Kâfirler Arasında Bulunması…:
“Eğer onlar ayrılmış olsalardı” yani kâfirlerden ayırdedilecek bir şekilde bir tarafa ayrılmış olsalardı demektir.
Bu açıklamayı el-Kulebi yapmıştır. el-Kelbî de onlardan ayrı bir fırka olarak bir kenara çekilmiş olsalardı, diye açıklamıştır. Bir başka açıklama da şöyledir: Eğer mü’minler kâfirler arasından çıkacak olursa, yüce Allah kılıçla kâfirleri elbette azaplandırır. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. Fakat Allah mü’minler sayesinde kâfirlere gelecek zararı önler.
Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şu:
“Eğer onlar ayrılmış olsalardı, ötekilerden kâfir olanları elbette acıklı bir azâb ile azaplandirmiş olacaktı” âyeti hakkında sordum da şöyle buyurdu: “Bunlar Allah’ın peygamberinin atalarından olan müşrikler ile onlardan sonra ve onların döneminde bulunan müşrikler olup, sulblerinde mü’minlerin bulunduğu kimselerdir. Eğer mü’minler kâfirlerin sulblerinden ayrılsalardı, yüce Allah kâfirleri can yakıcı bir azâb ile azaplandırırdı.”
9- Kâfirler Arasında Mü’minler Bulunursa ve Kâfirler Mü’minlerle Kendilerini Koruyacak Olursa Hüküm Nedir?
Bu âyet-i kerîme mü’minin İhlal edilmesi yasak olan hakları dolayısıyla eğer kâfire ancak mü’mine bir eziyet vermekle eziyet vermek imkanı varsa-kâfire zarar verilemeyeceğine delildir.
Ebû Zeyd dedi ki: İbnu’l-Kasım’a sordum: Müşriklerden bir topluluk eğer kendilerine ait bir kalede bulunuyorlarsa, müslümanlar da onları kuşatma altına almış olup, aralarında ellerinde müslüman esirler de bulunuyor ise acaba o kale ateşe verilebilir mi, verilemez mi? Görüşün nedir?
İbnu’l-Kasım dedi ki: Ben Malik’e gemilerinde bulunan müşrik bir topluluk hakkında şöyle bir soru sorulurken dinledim: Gemilerinde beraberlerindeki esirler varken, onların gemilerini ateşe verebilir miyiz? Malik bunun uygun olacağı görüşünde değilim dedi. Çünkü yüce Allah Mekkeliler hakkında:
“Eğer onlar ayrılmış olsalardı, ötekilerden kâfir olanları elbette acıklı bir azâb ile azaplandırmış olacaktık” diye buyurmaktadır.
Bir kâfir, bir müslümanı önüne kalkan gibi koyacak olursa, yine ona ok atmak câiz olmaz. Şayet birisi böyle bir iş yapacak tılup da müslümanlardan birisinin telef olmasına sebeb teşkil ederse, hem diyet ödemesi hem de keffarette bulunması gerekir. Eğer durumu bilmiyor iseler diyet de gerekmez, keffaret de gerekmez. Çünkü müslümanlar böyle bir durumu bildikleri takdirde ateş etmek hakkına sahib değildirler, Şayet böyle bir şey yapacak olurlarsa, bu sefer hata yoluyla katil olurlar. Akilelerinin de diyet ödemeleri gerekir. Eğer bu durumu bilmiyor iseler, o zaman ateş edebilirler. Şayet bu işi yapmaları kendilerine mubah kılınacak olursa, bundan dolayı haklarında herhangi bir sorumluluğun kalması da câiz olmaz.
İbnu’l-Arabî dedi ki: Bir kesim âyetin: Eğer mü’minler annelerin karnından ve erkeklerin sulbünden bir kenara ayrılmış olsalardı… diye açıklamışlardır ki; bu zayıf bir açıklamadır. Çünkü sulbte veya annesinin karnında bulunan bir kimsenin çiğnenmesi de sözkonusu değildir, ondan dolayı bir keder ve günah da isabet etmez. Halbuki yüce Allah açık bir ifade kullanarak: “Eğer bilmediğiniz mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar olmayaydı ve siz onları bilmeyip çiğnemeyecek… olsaydınız” diye buyurmaktadır. Böyle bir ifade ise kadının karnında ve erkeklerin sulbünde bulunan kimseler hakkında kullanılamaz. Bu ancak el-Velid b. el-Velid, Seleme b. Hişam, Ayyaş b. Ebi Rebia, Ebû Cendel b. Süheyl gibileri hakkında kullanılır. Malik de böyle demiştir: Biz Bizanslılara ait bir şehri kuşattık. Onlara giden su kesildi. Bunun için esirleri kendilerine su getirmek üzere indiriyorlardı. Hiç kimse onlara ok atamıyordu. Böylelikle biz istemediğimiz halde onlar su alabiliyorlardı.
Ebû Hanife mezhebine mensub arkadaşları ve es-Sevrî ise aralarında müslüman esirler ve onların çocukları bulunsa dahi müşriklerin kalelerine ok atılmasını câiz kabul etmişlerdir. Şayet kâfir müslüman bir çocuğu kendisine kalkan yapacak olursa, müşrik olan kimseye atılır. Eğer müslümanlardan birisine isabet ederse, bundan dolayı ne diyet vardır ne de keffaret.
es-Sevrî ise böyle bir durumda diyet yoktur ama kefaret vardır, demiştir. Şâfiî de bizim (Mâlikîlerin dediği) gibi demiştir. Bu zaten açıkça anlaşılan bir husustur, çünkü haram olan bir yolla mubah olan bir işe ulaşmaya kalkışmak câiz değildir. Özellikle bu hususla müslümanın canı sözkonusu ise. O halde kabul edilecek tek görüş Malik’in -Allah ondan razı olsun- görüşüdür, Doğrusunu en ivi bilen Allah’tır.
Derim ki: Kimi hallerde kalkan edinilenin öldürülmesi câiz olabilir ve yüce Allah’ın izniyle bunda görüş ayrılığı dahi olmaz. Bu ise maslahatın zaruri, külli ve katı olması halindedir. Maslahatın zaruri olmasının anlamı: Kâfirlere kalkan edinilenler öldürülmedikçe, kâfire erişmek imkanı bulunmaması halidir. Külli olmasının anlamı; Bu maslahatın bütün ümmeli katı olarak ilgilendirmesidir, Öyle ki o kalkan edinilenin öldürülmesi bütün müslümanların maslahatına olacak. Çünkü böyle yapılmayacak olursa, kâfirler kalkan edindiklerini öldürür ve bütün ümmeti ele geçirirler. Maslahatın katı oluşuna gelince, bu maslahat katî olarak ve ancak kalkan halinde edinilenin öldürülmesi halinde gerçekleşilebilir olacak.
İlim adamlarımız derler ki: Bu kayıtlarıyla birlikte böyle bir maslahatın muteber olacağında görüş ayrılığının olmaması gerekir. Çünkü bu varsayımda kalkan edinilen kişi kesinlikle öldürülmüş olacaktır. Ya düşman eliyle öldürülecek, bu takdirde düşmanın bütün müslümanları istila etmesi şeklindeki o pek büyük kötülük ortaya çıkacaktır yahutta müslümanlar tarafından öldürülecek ve düşman perişan edilirken, bütün müslümanlar kurtulmuş olacaktır. Aklı başında bir kimsenin kalkıp: Bu durumda hiçbir şekilde kalkan edinilen öldürülemez, demesi düşünülemez. Çünkü böyle bir kanaat buna bağlı olarak hem kalkanın, hem İslâmın, hem de müslümanların yok olmalarını gerektirir. Fakat böyle bir maslahat tamamıyla mefsedetten (kötülükten) uzak olamadığından ötürü, meseleyi iyice tetkik edemeyen kimseler böyle bir şeyi kabullenemezler. Ancak böyle bir mefsedet bundan sağlanacak sonuçlara nisbetle yoktur ya da yok hükmündedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
10- Kıraate ve Nahve Dair Bazı Açıklamalar:
“Eğer onlar ayrılmış olsalardı” anlamındaki âyet genel olarak: diye okunmuştur. Ancak Ebû Hayve bu lâfzı: diye okumuştur. Anlam itibariyle diğer okuyuşla aynıdır.
“Ayrılmak” demektir. “Ayrıldılar” lâfzı; vezninde olup, ” Ayrıldım” fiilinden gelmektedir. Bunun vezninin: olduğu da söylenmiştir.
(“Kâfir olanları elbette… azablandırmış olacaktır” âyetinin başındaki “lam” harfinin iki ifadenin cevabı olduğu söylenmiştir. Birisi: “Erkeklerle… olmayaydı” ifadesinin, diğeri ise: “Eğer ayrılmış olsalardı” ifadesinin cevabıdır. ): Eğer…meyecek olsa idi” lâfzının cevabının hazfedildiği de söylenmiştir ki; daha önce geçmişti. Buna karşılık; “Eğer onlar ayrılmış olsalardı” yeni bir cümle olmaktadır.