Zünnûn’u da an; hani öfkeli bir halde gitmişti de kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı. Karanlıklar içinde: “Senden başka ilah yoktur. Sen yücesin. Ben zalimlerden oldum” diye seslenmişti.
Diyanet Vakfı
Zünnunu da (Yunusu da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: «Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!» diye niyaz etti.
Kurtubi Tefsiri
Ve balık sahibini de (an). Hani gazaplanarak gitmiş ve Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. O bakımdan karanlıklar içinde: “Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye seslenmişti.
“Ve balık sahibini de” an,
“Zünnûn (balık sahibi)” Met ta oğlu Yûnus’un lakabıdır. Çünkü nûn (balık) kendisini yutmuştu. Nûn da balık demektir. Osman (radıyallahü anh)dan nakledilen hadise göre o güzel şimali bir çocuk görmüştü. Bunun üzerine: Ona nazar değmesin diye çenesindeki çukurunu (nûn’unu) siyaha boyayınız, demişti. Sa’leb’in İbnu’l-A’rabî’den rivâyetine göre “en-nûne” küçük çocuğun çenesindeki küçük çukur (gamze) demektir.
“Hani o gazaplandırıp gitmiş… ti” el-Hasen, en-Nehaî ve Saîd b. Cübeyr dediler ki: O aziz ve celil olan Rabbini gazaplandırıp gitmişti. et-Taberî ve el-Kutebî bu açıklamayı tercih etmiş, el-Mehdevî bunu güzel bulmuştur. Bu açıklama İbnu Mes’ûd’dan da rivâyet edilmiştir.
en-Nehhâs dedi ki: Dil bilmeyen kimseler böyle bir açıklamayı reddedebilirler, ancak bu doğru bir açıklamadır. Rabbinden ötürü o gazaplanmıştı, demektir. Nitekim; “Ben senin için gazaplandım” demek de böyledir. Mü’min de yüce Allah için -ona isyan edilmesi halinde- gazaplarım Dilbilginlerinin çoğunluğu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın, Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya söylemiş olduğu: “Onlara velânın (sana ait olacağı) şartını koş.” Buhârî, Mükâteb 3, Şuıût 13, Buyû’ 73; Müslim, Itk S; Muvatta’’, Itk 17. ifadesinin bu kabilden olduğu görüşündedirler. el-Kutebî de bu görüşü desteklemek noktasında oldukça ileriye gider.
İlgili haberde Yûnus (aleyhisselâm)ın nitelikleri hakkında şöyle denilmektedir: O tahammülü az birisiydi. Peygamberlik yüklerini yüklenince, bahar mevsiminde doğmuş deve yavrusunun ağır yük altında çatlaması gibi o da peygamberliğin yükleri altında âdeta çatlıyordu. O bakımdan o, efendisinden kaçıp uzaklaşan bir köle gibi uzaklaşıp gitti. Bu şekilde bir gazaplandırış küçük bir günahtı. O Allah’a karşı öfkelenmemişıi, aksine kavmi üzerinden azâbı kaldırdığından ötürü Allah için öfkelenmişti.
İbn Mes’ûd da şöyle demektedir: O Rabbinden yani Rabbinin emrinden kaçmıştı. Nihayet ona, kavminin üzerinden azâbın kaldırılmasından sonra, geri dönmesi emri verildi. Çünkü o kavmini belli bir zamanda azâbın ineceği ile tehdit edip duruyordu. O vakit yaklaştığında kavminin arasından çıkıp gitti. İlahi azap gelip tepelerinde onları gölgelendirdi. Allah’a yalvarıp yakardılar. Üzerlerinden azap kaldırıldı. Yûnus (aleyhisselâm) ise onların tevbe ettiklerini bilmiyordu. İşte bundan dolayı gazaplanarak gitmiş oldu. Halbuki onun belirli bir izin olmaksızın gitmemesi gerekirdi.
el-Hasen de dedi ki: Yüce Allah kendisine kavmine gitmesi emrini verdi. Hazırlık yapmak üzere kendisine mühlet verilmesini diledi. Allah onun acele etmesini istedi. Sonunda ayağına geçirmek üzere bir ayakkabı almayı niyaz etti, ancak bu süre kadar dahi ona zaman verilmeyerek şöyle denildi: Durum bundan da acildir. -Biraz çabuk dadanan bir huya sahipti.- Böylece Rabbini gazaplandırarak çıkmış oldu.
Bu da bir görüştür; fakat en-Nehhâs’ın açıklaması âyetin te’vili hususunda yapılan açıklamaların en iyisidir. Yani o Rabbi için öfkelenerek çıktı. Bu da şu demektir: Kavmi, Rabbini inkâr ettiklerinden onlara gazaplanıp çıktı.
Şöyle de açıklanmıştır: O kavminin uzun süre küfürde devam ettiklerini, işi yokuşa sürdüklerini görünce, kavmine öfkelenerek tek başına kaçıp gitti. Onların eziyetlerine sabredip katlanmadı. Halbuki Allah kendisine onlarla birlikte kalıp dua etmesini emretmişti. Onun günahı Allah’tan izin almaksızın kavminin arasından çıkıp gitmesi idi.
Bu anlamdaki açıklamalar, İbn Abbâs ve ed-Dahhâk’tan rivâyet edilmiştir. Yine rivâyete göre Yûnus (aleyhisselâm) genç birisi idi. Peygamberlik yükünün ağırlıklarını taşiyamamıştı. Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a:
“Ve o balık sahibi gibi olma!” (el-Kalem, 68/48) dîye buyurulmuştur.
Yine ed-Dahhak’tan nakledildiğine göre o, kavmini öfkelendirerek çıkmıştı. Çünkü o Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olmakla birlikte, kavmi davetini kabul etmemiş, bunu inkâr etmişlerdi. Bundan dolayı onlara gazaplanması gerekirdi. Yüce Allah’a isyan eden her kimseye herkesin gazap duyması, öfkelenmesi görevidir.
Aralarında el-Ahfeş’in de bulunduğu bir kesim de şöyle demiştir: O kavminin başında bulunan krala öfkelenerek çıkmıştı.
İbn Abbâs dedi ki: Peygamber Şi’yâ ile onun döneminde bulunan ve Hazkiyâ adındaki hükümdar Yûnus’u Ninova kralına göndermek istediler. Bu kral İsrailoğullarına Savaş açmış, onlardan pek çok kimseyi de esir almıştı. Yûnus bu kral ile konuşacak ve İsrailoğullarını kendisi ile birlikte göndermesini sağlayacaktı. O dönemde peygamberlere vahiy gelir, emir ve siyaset de onlar tarafından seçilmiş bir hükümdarın hakkı idi. Bu hükümdar da dönemindeki peygambere gelen vahiy gereğince uygulama yapardı. Allah, Şi’yâ peygambere şunu vahyetmişti: Hükümdar Hezkiyâ’ya İsrailoğullarından güçlü ve güvenilir bir peygamber seçerek onu Ninovalılara göndermesini söyle. Bu peygamber kendilerine İsrailoğullarını serbest bırakmalarını emretsin. Ben de onların hükümdarlarının ve ileri gelenlerinin kalplerine onları serbest bırakma isteğini salacağım.
Yûnus, Şi’yâ’ya dedi ki: Allah bizzat beni göndermeni mi sana emretti? O, hayır dedi. Sana benim adımı verdi mi? dedi. Yine; Hayır dedi. Bunun üzerine Yûnus dedi ki: Burada güçlü ve güvenilir başka peygamberler de vardır. Ancak ona ısrar ettiler. O da hem peygambere, hem hükümdara, hem de kavmine kızgınlıkla çıkıp gitti. Rum denizine geldi ve başından geçen olaylar geçti. Şi’yâ’nın emrini terkettiğinden dolayı balığın karnında kalmakla imtihan edildi. Bundan dolayı da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Kendini kınayıcı olduğu halde balık onu yuttu.” (es-Sâffât, 37/141) Yani kınanacak bir iş yaptığından ötürü kendisini kınadı. Onun bu yaptığı ise ya küçük bir günahtı yahut evlâ olanı terketmekti.
Bir görüşe göre de o, henüz peygamber değilken çıkıp gitmişti. Ancak İsrailoğulları hükümdarlarından birisi ona Ninova’ya gitmesini ve ora ahalisini -Şi’yâ’nın emri üzere- davet etmesini istemişti, O da Allah’tan başka birisinin emri ile onlara gitmeyi kabul etmedi. Bundan dolayı hükümdarı gazaplandırarak çıkıp gitti. Balığın karnında (ölümden) kurtulunca, Allah onu kavmine (peygamber olarak) gönderdi ve onları davet etti, onlar da ona îman ettiler.
el-Kuşeyrî dedi ki: Daha kuvvetli görülen görüş şu ki: Onun bu şekildeki gazaplanması (ya da gazaplandırması), yüce Allah’ın kendisini peygamber olarak göndermesinden ve azap kavmini gölgelendirmişken üzerlerinden azâbın kaldırılmasından sonra olduğudur. O (âdeta) onlardan azâbın kaldırılmasından hoşlanmamıştı.
Derim ki: İleride yüce Allah’ın izniyle es-Sâffât Sûresi’nde (37/139-144. âyetlerin tefsirinde) açıklanacağı üzere bu, bu husustaki açıklamaların en güzelidir.
Şöyle de açıklanmıştır: Yalan söylediğini tesbit ettikleri kimseyi öldürmek, kavminin huylarındandı. O da öldürülmekten korktu ve bundan dolayı öfkelenerek kaçıp gitti. Nihayet bir gemiye bindi. Gemi yol alamayıp hareketsiz kalakaldı. Gemide bulunanlar: Aranızda kaçan bir kimse var mı? dediler. O: Evet, ben dedi. Sonra başından geçen olaylar oldu, küçük günahından arındırılmak üzere balığın karnında sınandı. Nitekim Uhud’a katılanlar hakkında da:
“Nihayet… yılgınlık gösterdiniz.” (Âl-i İmrân, 3/152) diye buyurduğu gibi:
“Bir de Allah mü’minleri temizlesin.” (Âl-i İmrân, 3/141) diye buyurmuştur. Peygamberlerin günahları bağışlanmıştır. Ancak bazen onların arındırılması söz konusu olabilir ve bu tekrar benzeri bir işin yapılmasına karşı bir azar mahiyetini de taşıyabilir,
Dördüncü bir görüş de şudur: O ne Rabbini gazaplandırmiş, ne kavmini, ne de hükümdarı. Bu Arapların bir işi yapmak istememeyi anlatmak üzere bu fiili kullanmaları kabilindendir. Bu fitlin “fâale” vezni bazen tek kişi tarafından yapılan bir İşi anlatabilir. Buna göre anlam şöyledir: O kavmine azâbın geleceği tehdidinde bulunup aralarından çıkıp gidince, onlar da tevbe ettiler ve üzerlerinden azap kaldırıldı. Geri dönüp helâk edilmediklerini öğrenince, bu işi kabullenmek istemedi ve aralarından kaçıp gitti. Bu anlamda şu mısra da nakledilmektedir:
“Ve ben Dârimliler dolayısıyla Temîmlîlerin hicvedilmesini kabul edemiyorum.”
Ancak bu açıklama su götürür bir açıklamadır. Böyle bir görüş sahibine denilir ki: Böyle bir gazaplanış eğer kabullenmemekten ise; yine de kabullenmemek ile birlikte bir gazabın bulunması kaçınılmaz bir şeydir. İşte bu gazap kime karşı olursa olsun, az da olsa vardı. Siz ise onun Rabbine de, kavmine de gazaplanmadığını söylemektesiniz. (Dolayısıyla bu İddia kabul edilemez).
“Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. O bakımdan karanlıklar içinde… diye seslenmişti” âyetinin şu anlama geldiği söylenmiştir: İblis bu hususta onu yanıltmış ve yüce Allah’ın kendisini cezalandırmasının mümkün olmadığı zannına kapılmıştı. Ancak bu reddedilen ve kabul edilmemiş bir görüştür. Çünkü böyle bir zan küfürdür.
Bu görüş Saîd b. Cübeyr’den rivâyet edilmiştir. el-Mehdevî bunu Said’den, es-Sa’lebî de el-Hasen’den nakletmiştir. Yine es-Sa’lebî’nin zikrettiğine göre: Atâ, Saîd b. Cübeyr ve pek çok İlim adamının dediklerine göre anlamı şudur: O bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. el-Hasen dedi ki: Bu da yüce Allah’ın:
“Allah rızkı dilediğine genişletir ve kısar” (er-Ra’d, 13/26) yani daraltır, âyeti ile;
“Rızkı kendisine daraltılan kimse de” (et Talâk, 65/7) buyrukları kabilindendir. Bununla işaret edilen âyetlerıleki fiilin aynı kökten olup, “sıkıştırmak, daraltmak, kısmak” anlamlarında da kullanıldığına ibaret edilmektedir.
Derim ki: Said ve el-Hasen’in görüşünün bu olma ihtimali daha yüksektir.
(…….) hep aynı manada olup daraltılmak, sıkıştırılmak demek olur, el-Maverdî ve el-Mehdevî’nin naklettiklerine göre İbn Abbâsın görüşü de budur.
Bir diğer açıklamaya göre; bu kaza ve hüküm anlamındaki “kader”den gelmektedir, Yani, onun hakkında kendisini cezalandırmayı takdir etmeyeceğimizi, hükme bağlamayacağımızı zannetti. Bu açıklamayı da Katade, Mücahid ve el-Ferrâ’ yapmıştır. Bu ise kudret ve istitâat(güç yetirebilmek)’in dışındakİ hüküm demek olan “kader”den alınmıştır.
Ebû’l-Abbas Ahmed b. Yahya Sa’leb’den rivâyet edildiğine göre yüce Allah’ın:
“Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı” âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu âyetteki muktedirlik, “takdir”den gelmektedir, “kudret’ten değil. O bakımdan; ifadesi, Allah senin için hayır takdir etsin, anlamındadır. Sa’leb şu beyitleri de zikreder:
“O yumuşak kumların geceleri bizim için ebediyyen geri dönmeyecek
Parlak yapraklı palamut ağaçları yaprak verdikçe.
O geçmiş zaman da geri gelmeyecek,
Sen ne mübareksin, ne takdir edersen o olur, şükür Sanadır.”
Yani Sen ne takdir edersen, ne hükmedersen o meydana gelir, demek istiyor.
İlim adamları bu iki açıklamayı kabul etmişlerdir.
Ömer b. Abdu’l-Aziz ve ez-Zührî: “Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı” âyetindeki; ifadesini “nûn” harfini ötreli, “dal” harfini şeddeli olarak; “takdir”den gelen bir fiil şeklinde “hakkında takdir etmeyeceğimizi…” anlamında okumuşlardır. Bu kıraati el-Maverdî, İbn Abbâs’tan da nakletmektedir.
Ubeyd b. Umeyr, Katade ve el-A’rec ise; şeklinde “ya” harfi ötreli ve şeddeli olarak, meçhul bir fiil şeklinde okumuşlardır. (“Hakkında asla tadir edilmeyeceğini sanmıştı, demek olur).
Ya’kub, Abdullah b. Ebi İshak, el-Hasen ve yine İbn Abbâs’da; diye “ya” harfi ötreli “dal” harfi üstün ve şeddesiz olarak meçhul bir fiil diye okumuşlardır ki “ki kendisine güç yetirılmeyecek…” anlamındadır.
Yine el-Hasen’den; şeklinde (kendisine güç yetiremeyecek… anlamında) okumuştur.
Diğerleri ise; şeklinde “nun” harfi üstün “dal” harfi de esreli (… “güç yetiremeyeceğiz” anlamında) okumuşlardır ki bunların hepsi “takdir etmek” anlamından gelmektedir.
Derim ki: İlim adamları hiçbir hayır İşlememiş adamın ölmesi halinde kendisini yakmalarını emretmiş olduğu akrabalarına söylediği; “Allah’a yemin ederim ki eğer Allah beni sıkıştıracak olursa…” hadisini yorumlarken de bu iki şekilde açıklamışlardır. Buhârî, Enbiyâ 54, Rikaak 25, Tevhîd 35; Müslim, Tevhe 25, 27; Nesâî, Cenâîz 117; İbn Mâce, Zühd 30; Muvatta’, Cenâiz 51; Müsned, II, 269, III, 13, 17, 77.
Birinci açıklama şekline göre bu hadis: Allah’a yemin ederim şayet Allah beni sıkıştıracak, beni hesaba çekmekte, günahlarımdan dolayı beni cezalandırmakta işi sıkı tutacak otursa elbette böyle olur (yani beni hiç kimseye etmediği şekilde azaplandırır) demek olur… Sonra aşın korkusundan dolayı yakılmasını emretmişti.
İkinci açıklama şekline göre şu demek olur: Eğer yüce Allah’ın kader ve kazası gereği her günah işleyenin günahı dolayısıyla azaplandırılması hükme bağlanmış ise; hiç şüphesiz yüce Allah suçlarım ve günahlarım sebebiyle beni âlemlerden başka hiçbir kimseyi azaplandırmayacağı bir şekilde azaplandıracaktır.
Bu hadisi, hadis İmâmları Muvatta’’da ve başka yerlerde rivâyet etmişlerdir. Bu sözleri söyleyen kişi mü’min ve muvahhid idi. Nitekim hadisin kimi rivâyet yollarında: “Tevhid dışında hayır namına hiçbir iş işlememişti” denilmektedir. Yüce Allah kendisine: Sen bu işi niye yaptın? diye sorunca da o; Senden korktuğumdan ötürü Rabbim, demiştir. Korkmak (haşyet) ise ancak tasdik eden bir mü’mînde bulunur. Nitekim yüce Allah:
“Kulları arasında Allah’tan ancak âlimler korkar.” (Fatır, 35/28) diye buyurmaktadır.
“Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı” âyetinin soru anlamında olduğu da söylenmiştir. İfadenin de takdiri… sıkıştırmayacağımızı mı sanmıştı? şeklinde olup, burada; mı sanmıştı?” da soru edatı olan hemze îcaz kastıyla hazfedilmiştir. Bu İse Süleyman Ebû’l-Mu’temir’in görüşüdür. Kadı Münzir b. Said’in naklettiğine göre de bazıları bu lâfzı bu şekilde hemze ile okumuşlardır.
“O bakımdan karanlıklar içinde: Senden başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum, diye seslenmişti” âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Yûnus (aleyhisselâm)ın Fazileti:
Yüce Allah’ın:
“Karanlıklar içinde… seslenmişti” âyetinde geçen “karanlıklar”ın çoğul gelmesinden ne kastedildiği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Aralarında İbn Abbâs ve Katade’nin de bulunduğu bir kesime göre bu, gecenin karanlığı, denizin karanlığı ve balığın (karnının) karanlığıdır.
İbn Ebi’d-Dünya şunu nakletmektedir: Bize Yusuf b. Mûsa anlattı, bize Ubeydullah b. Mûsa, İsrail’den anlattı. O Ebû İshak’tan, o Amr b. Meymun’dan dedi ki: Bize Abdullah b. Mes’ûd, Beytul-MâTde anlattı, dedi ki: Balık, Yûnus (aleyhisselâm)ı yuttuktan sonra yerin dibine kadar indirdi. Yûnus çakıl taşlarının tesbih ettiğini duydu. O da karanlıklarda, balığın karnının karanlığı, gecenin karanlığından ibaret üç karanlık ve denizin karanlığı içinde: “Senden başka İlâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye seslendi.
“Biz onu hasta olduğu halde apaçık bir yere bıraktık.” (es-Saffat, 37/145) O dışarı çıktığında üzerinde hiçbir tüy bulunmayan küçük bir civcivi andırıyordu.
Aralarında Salim b. el-Cad’in de bulunduğu bir kesim de şöyle demiştir: “Karanlıklar” denizin karanlığı ve daha önce bir başka balığı yutmuş olan balığın karanlığıdır. İlk balığın karanlığı hakkında da “karanlıklar” tabirinin kullanılması mümkündür. Nitekim yüce Allah (“dipler” anlamındaki kelimesini çoğul okuyanların kıraatine göre):
“Kuyunun diplerine” (Yusuf, 12/15) diye buyurmaktadır ki, kuyunun her bir tarafı karanlık olduğundan dolayı bunun çoğul gelmesi uygun görülmüştür.
el-Maverdî’nin naklettiğine göre de günahın karanlığı, sıkıntının karanlığı ve yalnızlığın karanlığının “karanlıklar” diye ifade edilmiş olma ihtimali de vardır.
Rivâyet edildiğine göre yüce Allah balığa: “Onun bir kılını dahi rahatsız etme. Çünkü ben senin karnını ona zindan kıldım. Onu sana yem diye vermedim” diye vahyetmiştir.
Yine rivâyet edildiğine göre Yûnus (aleyhisselâm), denizin dibinde balıkların tesbih ettiklerini işitince balığın karnında secdeye kapandı.
İbn Ebi’d-Dünya şu rivâyeti kaydetmektedir: Bize el-Abbas b. Yezîd el-Abdî anlattı. Bize İshak b. İdris anlattı. Bize Ca’fer b. Süleyman, Avf tan anlattı. Avf, Said b. Ebi’l-Hasen’den, dedi ki: Balık Yûnus (aleyhisselâm)ı yutunca öldüğünü zannetti, ayaklarını uzatınca ölmediğini anladı. Adeti üzere namaz kılmak üzere kalktı ve duasında şunları söyledi: “Hiç kimsenin mescid edinmediği bir yeri ben senin için mescid edindim.”
Ebû’l-Meâlî dedi ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Benim Metta oğlu Yûnus’tan daha faziletli olduğumu söylemeyiniz.” Aynı lâfızlarla olmamakla birlikte aynı anlamda: Buhârî, Enbiyâ 35; Müslim, Fedâîl 166, 167; Dârimî, Rikaak 33; Müsned, II, 405, 451, 468, 539 Hadisinin anlamı şudur: Ben Sidretu’l-Müntehâ’da iken onun denizin dibinde balığın karnında Allah’a yakın olduğu kadar yakın olmadım. Bu şuna delildir: Şanı yüce yaratıcı belli bir cihette değildir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara ve el-A’raf Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır.
“Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.” Bununla şunu anlatmak istemektedir: Ben kavmi arasında kalmayı, onlara karşı sabredip katlanmayı terketmek suretiyle aykırı hareket ettiğim husustan dolayı zâlimlerden oldum.
Kendisine izin verilmeksizin çıkıp gitmesinin kastedildiği de söylenmiştir. Bu Allah tarafından ona verilmiş bir ceza değildi, çünkü peygamberlerin cezalandırılmaları mümkün değildir. Bu onun için bir arındırmadan ibaretti. Nitekim çocuklar gibi cezalandırılmayı haketmeyen kimseler bazen te’dib edilebilir. Bu açıklamayı el-Maverdî zikretmiştir.
Ben kavmime azâb ile dua ettiğim için zâlimlerden oldum demektir, diye de açıklanmıştır. Bununla birlikte Nûh (aleyhisselâm) kavmine beddua etmiş, bundan dolayı da sorgulanmamışım
Âyetin anlamı ile ilgili olarak el-Vâsıtî de şöyle demektedir: O Rabbini zulümden tenzih etti. Hem bir itiraf, hem de buna müstehak olduğunu belirtmek üzere de zulmü nefsine izafe etmiştir. Âdem ve Havva’nın:
“Rabbimiz, biz kendimize zulmettik” (el-A’raf, 7/23) şeklindeki sözleri de buna benzemektedir. Çünkü kendilerinin Allah tarafından yerleştirilmiş oldukları yerden başka bir yere indirilmesine yine kendileri sebeb olmuşlardı.