"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Enbiya 79

Biz bu hükmü Süleyman’a anlattık. Her birine hüküm ve ilim verdik. Davud’la birlikte dağları ve kuşları tesbih ettirdik. Biz bunu yapmaya kadirdik.

Diyanet Vakfı
Böylece bunu (bu fetvayı) Süleymana biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Davuda boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.

Kurtubi Tefsiri
Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık. Bununla beraber her birine hikmet ve İlim verdik. Davud’a da onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları müsahhar kıldık. Yapanlar Bizleriz,

4- Hükümlerinin Mahiyeti:

“Biz onu” yani meseleyi ve onun hakkındaki hükmü

“Süleyman’a kavratmıştık.” Burada hakkında hüküm verilen meseleden zamir ile söz edilmesi, buna delil teşkil edecek ifadelerin önceden geçmiş olmasındandır.

Süleyman (aleyhisselâm)ın hükmünün babasının hükmünden daha üstün oluşu şu bakımdandır: O, onların her birisinin elinde bulundurduğu öz malını elinde bulundurmasına devam etmesine hükmetmiş ve böylelikle rahat içerisinde kalmasını sağlamıştı. Dâvûd (aleyhisselâm) ise koyunları ekinin sahibine vermeyi uygun görmüştü.

Bir kesim şöyle demiştir: Hayır, o koyunları ekin sahibine, ekini de koyunların sahibine vermişti.

İbn Atiyye dedi ki: Birinci görüşe göre o, koyunların telef ettikleri mahsule eş değerde olduklarını görmüş olmalıdır. İkinci görüşe göre ise o, koyunların ekine ve gelire eş değerde olduklarını görmüştür.

Süleyman (aleyhisselâm) hasımların çıktıkları kapı tarafında oturdu. Dâvûd (aleyhisselâm)ın yanına da bir başka kapıdan giriyorlardı. Hasımlar, Süleyman (aleyhisselâm)ın bulunduğu taraftan çıktıklarında onlara: Aranızda Allah’ın peygamberi Dâvûd ne şekilde hüküm verdi? diye sordu. Hasımlar: Koyunların ekin sahibine verilmesine hükmetti, dediler. O: Hüküm belki başka türlü alabilir, benimle beraber geliniz, dedi. Babasının yanına varıp: Ey Allah’ın Peygamberi, dedi. Sen şunu şunu hükme bağladın, ben ise her iki kişiye de daha uygun gelen bir görüşe vardım. Dâvûd (aleyhisselâm) O nedir? deyince şöyle dedi: Koyunları ekin sahibine ver, o koyunların sütlerinden, yağlarından, yünlerinden faydalansın. Ekini de ona bakmak Üzere koyunların sahibine ver. Koyunların zarar verdiği o ekin ercesi sene telef olmadan önceki haline gelince herkes elindeki malı öbürüne teslim etsin.

Bunun üzerine Dâvûd (aleyhisselâm): Oğulcağızım, gerçekten başarılı bir hüküm verdin. Allah senin bu kavrayışını sürekli kılsın, deyip oğlu Süleyman’ın verdiği şekilde o da hüküm verdi. Bu manadaki açıklamaları İbn Mes’ûd, Mücahid ve başkaları yapmıştır.

el-Kelbî dedi ki: Dâvûd (aleyhisselâm) koyunları ve koyunların telef ettikleri bağın kıymetini göz önünde bulundurdu. Her ikisinin eşit değerde olduklarını görünce koyunları bağın sahibine verdi. en-Nehhâs da böyle demiştir: Onun koyunların ekin sahibine verilmesini hükme bağlaması, koyunların değerinin ona yakın olmasından ötürüdür.

Süleyman’ın hükmü hakkında da şöyle denilmiştir; Ekin sahibinin koyunlardan elde ettiklerinin değeri ile koyunların telef ettikleri ekinlerin değeri aynı şekilde eşit idi.

5- Dâvûd ve Süleyman (aleyhisselâm)ın Hükümlerinin Değeri:

“Bununla beraber her birine hikmet ve ilim verdik” âyetinden bazı kimseler Dâvûd (aleyhisselâm)ın bu olayda hata etmediğini, aksine bu hususta kendisine ilim ve hikmetin verilmiş olduğu sonucunu çıkarmışlar. Yüce Allah’ın:

“Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık” âyetinin da Süleyman (aleyhisselâm)ın Dâvûd (aleyhisselâm)a karşı bir üstünlüğünü İfade ettiğini ve üstünlüğünün de nihayette Dâvûd (aleyhisselâm)a döndüğünü söylemişlerdir. Baba da zaten oğlunun kendisinden üstün olmasına sevinir.

Bir diğer kesim şöyle demiştir: Hayır, o bu olayda istenen muayyen sonucu isabet ettirememiştir. Allah onu, başka bir olay ile ilgili olarak kendisine hikmet ve ilim vermiş olduğunu belirterek öğmektedir. Bu olayda isabet eden Süleyman (aleyhisselâm)dır, hata eden de Dâvûd (aleyhisselâm)dır. Başkalarında görüldüğü gibi peygamberlerde de yanlış ve hata yapmak imkânsız bir şey değildir. Aksine onlar hataları üzerinde bırakılmazlar. Başkaları hataları konusunda (uyarılmayıp) bırakılsalar dahi.

Velid, Dimaşk (Şam)daki kiliseyi yıkınca, Bizans Hükümdarı ona şu mektubu yazdı: “Sen babanın ilişmediği kiliseyi yıkmış bulunuyorsun.”

Eğer sen isabet ettiysen baban hata etmiştir, eğer baban isabet ettiyse sen hata etmiş bulunuyorsun. Bunun üzerine Velid: “Dâvûd ve Süleyman’ı da (an.) Hani kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz onların hükümlerine şahit idik. Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık. Bununla beraber her birine hikmet ve İlim verdik” âyetini yazarak cevap verdi.

Bir kesim de şöyle demiştir: Dâvûd ve Süleyman -İkisine de selâm olsun-peygamberdi. Bunlar kendilerine gelen vahye göre hüküm verirlerdi, Dâvûd bir vahye göre hüküm verdi, Süleyman da yüce Allah’ın kendisi ile Davud’un hükmünü neshetmiş olduğu başka bir vahye göre hüküm verdi. İşte buna göre “Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık” âyeti Davud’a verilen vahyi neshedici vahiy yoluyla kavratmıştık ve Süleyman’a da bunu Davud’a tebliğ etmesini emretmiştik demek olur. “Bununla beraber her birine hikmet ve ilim verdik.”

Bu da İbn Fûrek’in de aralarında bulunduğu bir grup ilim adamının görüşüdür. Cumhûrun kanaatine göre ise; her ikisi ictihİsimlerina dayanarak hüküm vermişlerdi ki, bu da bir sonraki başlığın konusudur;

6- Peygamberlerin tçtihad Etmeleri Câiz midir?:

İlim adamları peygamberlerin içtihad etmelerinin câiz olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Câiz olmadığını söyleyenler olmuş ise de; muhakkikler câiz olduğunu bildirmişlerdir. Çünkü peygamberlerin içtihad etmeleri aklen imkânsız değildir. Diğer taraftan içtihad şer’î bir delildir. O halde peygamberlerin bunu delil olarak kullanmalarının imkânsız görülecek bir tarafı yoktur. Nitekim şanı yüce Allah’ın:

“Bu husus ağırlıklı olarak sende bir kanaat halini alırsa, kanaatinin ağır bastığı tarafı sen kesin inanıp ve Benim hükmüm olduğunu kabul edip bunu ümmetine tebliğ et” diye buyurmuş olması da aklen imkânsız bir şey değildir.

Eğer: İçtihadın delil olması nassın olmaması halinde söz konusudur. Peygamberlerin nass bulamaması ise söz konusu değildir, denilecek olursa biz de şöyle cevap veririz:

Melek inmeyecek (ve gerek duyulan nassı getirmeyecek) olursa, onlarda da nass bulunmamış olur. Onlar da ellerinde bulunan nassların manalarını araştırmak hususunda kendileri dışındaki diğer müçtehidlerle aynı durumda olurlar. Kendileri ile sair müçtehidler arasındaki fark; peygamberlerin içtihİsimlerinda hatadan, yanlışlık yapmaktan ve kusurlu davranmaktan masum (korunmuş) olmalarında ortaya çıkar. Başkaları ise böyle değildir. Nitekim Cumhûrun kanaatine göre bütün peygamberler içtihİsimlerinda hata etmekten ve yanlışlık yapmaktan yana korunmuşlardır.

Şâfiî mezhebi âlimlerinden Ebû Ali İbn Ebi Hüreyre’nin kanaatine göre de Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamberlerin hata etmeleri açısından özel bir konumda bulunmaktadır. O, bizim peygamberimiz ile sair peygamberler arasında fark gözetmekte ve son peygamberin arkasından hatasını telafi edecek bir kimse bulunmadığı için, yüce Allah’ın onu hatadan korumuş olduğunu, diğer peygamberlerden sonra ise hatalarını telafi edecek kimselerin gelmiş olduğunu söylemektedir.

Şöyle de denilmiştir: Genel olarak bütün peygamberlerle bizim peygamberimiz arasında hatalarının mümkün olması açısından bir fark yoktur. Ancak onlar, o hatalarını uygulama noktasında bırakılmazlar. Dolayısıyla onlardan sonra gelecek olan peygamberlerin o hatalarını telâfi etmelerine itibar edilmez. İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir kadın iddet hakkında soru sormuş, o da ona: “Dilediğin yerde iddet bekle” dedikten sonra, aynı kadına: “Yazılı vade sona erinceye kadar evinde bekle” diye buyurmuştur. Ebû Dâvûd, Talâk 44; Tirmizî, Talâk 23; Nesâî, Talâk 60; İbn Mâce, Talâk 8; Dârimî, Talâk 14; Muvattâ’, Talâk 87; Müsned, VI, 370, 421

Bir adam ona: Ne dersin? Ben ecrimi Allah’tan bekleyerek öldürülecek olursam, cennete ulaşmama herhangi bir şey engel olur mu? diye sorunca, ona önce; “Hayır” demiş, sonra da onu çağırarak: “Borç müstesna, Cebrâîl (aleyhisselâm) bana böyle haber verdi” diye buyurmuştur. Müslim, İmâre 117; Tirmizî, Cihad 33; Nesâî, Cihâd 32; Muvatta’’, Cihâd 31; Dârimî, CihSıl 21; Müsned, V, 297, 304, 308.

7- Hakim ve Müçtehidlerin Farklı İçtihİsimlerinın Hükmü:

el-Hasen dedi ki: Eğer bu âyet-i kerîme olmasaydı, hakimlerin helâk olacakları görüşüne varırdım. Ancak yüce Allah Süleyman (aleyhisselâm)ı doğruluğu isabet ettirmesi dolayısıyla överken, Dâvûd (aleyhisselâm)ı da içtihadı dolayısıyla mazur görmüştür.

İlim adamları farklı sonuçlara varmaları halinde feri meselelerde içtihad eden müçtehidlerin hükmü hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesimin kanaatine göre hak Allah’ın nezdinde yalnızca bir taraftadır. Buna dair de bir takım deliller ortaya koymuş, müçtehidleri de bu delilleri araştırmaya, bunlar üzerinde düşünmeye davet etmiştir. Belli bir meselede istenen muayyen hükme ulaşan bir kimseye gelince; işte mutlak olarak isabet eden odur. Böyle bir kişinin de iki ecri vardır, biri içtihad ecri, diğeri de İsabet ettirme ecri. Hakka isabet ettiremeyen ise, içtihad etmekte isabetli fakat muayyen hakki isabel ettirememek bakımından da hatalıdır. Böyle bir kimsenin de bir ecri vardır. Bununla birlikte mazur da değildir. İşte Süleyman da istenen hakka isabet ettirmiş ve kavradığı husus da bu olmuştur.

Bir başka kesim hata eden âlimin mazur olmamakla birlikte, hatası dolayısıyla günahkâr da olmayacağı görüşündedir. Bir kesim de şu görüştedir: Hak belli bir taraftadır. Yüce Allah da ona dair delilleri açıkça ortaya koymuş değildir. Aksine o meseleyi müçtehidlerin görüşlerine havale etmiştir. Bu hakkı isabet ettiren isabet etmiş, ettiremeyip hata eden ise hem mazurdur hem de ecir alır. Yüce Allah (bu gibi hususlarda) bizden muayyen gerçeği isabet ettirmekle kulluk etmemizi istememiştir. O bizden sadece içtihad ederek, kulluk etmemizi istemiştir.

-Aynı zamanda Malik’in ve mezhebine mensub ilim adamlarının (Allah onlardan razı olsun) bellenmiş ve tesbit edilmiş görüşlerinin de ifadesi olan- ehl-i sünnetin Cumhûru da şöyle demektedir: Fer’î meselelerde hak her iki taraftadır. Her müçtehid isabet eder. İstenen şey ise kendi kanaatince daha faziletli olanı tesbit etmesinden ibarettir. Her müçtehid kendi özel kanaatince en faziletli olanı İçtihİsmi ile tesbit etmiştir.

Bu görüşün deliline gelince; Ashab-ı Kiram ve onlardan sonra gelenlerin biri diğerinden farklı hükümleri kabul etmiştir. Onlardan herhangi bir kimse kendisine muhalefet edenin görüşünü bırakılarak, kendi görüşünün kabul edilmesi kanaatinde olmamıştır,

Ebû Ca’fer el-Mansur’un insanları Muvatta’’ı kabul etmeye zorlama isteğini Malik (Allah’ın rahmeti üzerine olsun)in reddetmesi de bu kabildendir. Buna göre bir İlim adamı bir husus hakkında helaldir diyecek olsa, bu yüce Allah’ın nezdinde bu alime has olan bu konuda hak odur. Onun kanaatini kabul eden herkes için de böyledir. Aksinde de durum böyledir. Bu kanaatin sahipleri derler ki: Süleyman (aleyhisselâm) meseleyi en mükemmel şekilde kavramış ve daha tercihe değer olan o olmakta birlikte, birincisi de hatalı değildir. Bu kanaat sahipleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “İlim adamı içtihad edip de hata ederse ” Buhârî, İ’tisâm 20, 21; Müslim, Akdtye 15; Ebû Dâvûd, Akdiye 2; Tirmizî, Ahkâm 2; Nesâî, Adâbul-Kudât 3; İbn Mâce, Ahkâm 3; Müsned, II, 187, IV, 198, 204, 205 hadisini daha faziletli olanı isabet ettiremezse diye açıklamışlardır.

8- İçtihad Eden. Hakimin Ecri:

Müslim ve başkalarının rivâyetlerine göre Amr b. el-Âs, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinlemiş: “Hakim hükmedip, içtihad eder sonra da isabet ettirirse onun için iki ecir vardır. Hakim içtihad eder, sonra da hata ederse onun İçin bir ecir vardır. ” Bir önceki notta gösterilen yerler. Müslim’in eserinde bu şekilde “hükmedip içtihad ederse” şeklinde içtihaddan önce hükmetmeyi zikretmiştir. Halbuki durum aksinedir. İçtihad hüküm vermekten öncedir. İcma ile içtihad etmeden hüküm vermek câiz kabul edilmemiştir. Hadisin manası şundan ibarettir: Hükmetmek isteyip de içtihad ederse… Nitekim yüce Allah’ın:

“Kur’ân okuduğun zaman Allah’a sığın.” (en-Nahl, 16/98) âyeti da böyledir. (Yani önce istiâze çekilir, sonra Kur’ân okunur). Buna göre burada olay hakkında içtihad etmesini kastetmiştir. Bu da usûl âlimlerinin şu kanaatlerinin doğruluğunu ifade eder: Müçtehidin aynı olayın yeniden tekrarlanması halinde bir daha içtihad edip düşünmesi icab eder. Daha önceki içtihadına dayanmamahdır, çünkü birincisinde kuvvetli gördüğü kanaatin farklısının ikinci seferinde ona kuvvetli görüş olarak görünmesi mümkündür. Ancak ilk içtihadının esaslarını hatırlıyor ve ona meylediyor ise; bir başka emare üzerinde yeniden düşünmeye ihtiyacı olmaz.

9- Hata Etmekle Birlikte İçtihadında Ecir Alan Müçtehidin Nitelikleri:

Hata eden hakimin ecir alması ancak içtihadı, sünnetleri, kıyası ve geçmiş hakimlerin hükümlerini bilmesi halinde söz konusudur. Çünkü onun yaptığı içtihad bir ibadettir. Hataya karşılık ona ecir verilmez, aksine sadece ondan günah kaldırılır. Eğer o mesele içtihad konusu değil ise bu sefer kendisi böyle bir yükümlülüğün altına gereksiz yere girmiş demektir. Bu durumda da verdiği hükmünde hatadan dolayı mazur görülemez. Aksine onun en ağır günahı kazanacağından korkulur. Buna da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Ebû Dâvûd tarafından rivâyet edilen bir başka hadisi delil teşkil etmektedir: “Hakimler üç türlüdür…” “… Hakkı bilip gereğince hükmeden cennette; hakkı bilmekle birlikte zulmeden ile, cahilce hüküm veren cehennemdedir” mealinde: Ebû Dâvûd, Akdiye 2- İbn Mâce, Ahkâm 3

İbnu’l-Münzir dedi ki; Hakime içtihad ederken hata ettiği için değil, doğruyu bulmak için çalıştığından dolayı ecir verilir. Bunu destekleyen delillerden birisi de yüce Allah’ın:

“Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık” âyetidir. el-Hasen dedi ki: Yüce Allah Süleyman (aleyhisselâm)ı övmekte, Dâvûd (aleyhisselâm)ı da yermemektedir.

10- Müçtehidlerin Farklı Görüşlerinden Yalnız Birisi İsabetlidir;

Ebû Temmâm el-Mâlikî’nin naklettiğine göre Maliksin görüşü şudur: Hak müçtehidlerin görüşleri arasında yalnız birisindedir. Diğer farklı kanaatlerde bu özellik yoktur, fukahanın çoğunluğu da bu kanaattedir, Ebû Teramam dedi ki: İbnu’l-Kasım’ın naklettiğine göre o Malik’e, ashabın ayrılıkları hakkında sormuş, o da; kimisi hata etmiştir, kimisi isabet etmiştir. Onların bütün görüşleri haklı demek değildir, diye cevap vermiştir.

Bu görüşün İmâm Mâlik’in meşhur görüşü olduğu söylenmiştir. Muhammed b. el-Huseyn de bu kanaattedir. Bu görüşü kabul edenler Abdullah b. Amr’ın hadisini delil göstermişler Ancak “sekizinci başlık’ta geçtiği gibi, hadisin ashabdan ravisi, Abdullah b. Amr değil, babası, Amr. b. el-Âs’tır. ve şöyle demişlerdir: Bu, müçtehidler ve hakimler arasında hata edenin de, isabet edenin de bulunduğu hususunda açık bir nasstır. Her bir müçtehidin isabet ettiğini söylemek aynı şeyin hem helal, hem haram, hem vacib, hem mendub olmasını gerektirebilir.

Diğer görüşün sahipleri de İbn Ömer’in şu hadisini delil göstermişlerdir;

İbn Ömer dedi ki: Resûlüllah Ahzab gazvesinden sonra (Kurayzaoğullarına) gittiği günü aramızda nida et(tir)di: “Hiç kimse Kurayzaoğulları diyarı dışında ikindi namazını kılmasın.” (Yolda) bazı kimseler vaktin geçeceğinden korktular, Kurayzaoğulları diyarına varmadan namazlarını kıldılar. Diğerleri ise; vakti geçirecek dahi olsak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bize emrettiği yerden başka bir yerde namaz kılmayacağız. Resûlüllah bu iki kesimden de kimseyi azarlamadı. Buhârî, Meğâzî, 30; Müslim, Cihâd 69

Bu kanaatte olanlar derler ki; Eğer iki kesimden birisi hata etmiş olsaydı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu elbette tayin ederdi.

Şöyle de denilebilir: Belki hata edenleri tayin etmeyip susması, hata edenin de günahkâr olmayıp ecir almış olmasından dolayıdır. O bakımdan ha ta edeni tayin etmeye ihtiyaç duymamıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İçtihad meselesi uzun ve dallı budaklı bir meseledir. Bizim burada ondan bu kadarcık söz etmemiz âyetin anlamı ile ilgili olarak yeterlidir. Hidayete ulaşmak başarısını veren Allah’tır.

11- Hakimin Hüküm Verdikten Sonra İçtihadından Dönmesi:

Âyet-i kerîme ile ilgili başka meseleler vardır. Bunlardan birisi de; hakimin kendi içtihİsmi ile vermiş olduğu birinci hükümden daha tercihe değer bir başka içtihada dönmesidir. İşte Dâvûd (aleyhisselâm) böyle yapmıştır. Bizim (mezhebimize mensub) ilim adamlarımız -yüce Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- bu hususta farklı görüşlere sahiptirler. Abdu’l-Melik ve Mutarrif, “el-Vâdiha”da şöyle demektedirler: Yetki alanı içerisinde olduğu sürece bu hakka sahiptir. Eğer başkasının yetki alanına girerse böyle bir hakka sahip değildir ve o da yargı bakımından başkası gibidir. Malik (Allah’ın rahmeti üzerine olsun)in “el-Müdevvene” deki sözünün zahirinden anlaşılan budur.

Suhnûn da hakkında (aleyhinde) görüş belirtilmiş bir içtihaddan daha doğru kabul ettiği bir başka içtihada dönüşü hususunda: “Buna hakkı yoktur” demektedir. İbn Abdi’l-Hakem de böyle demiştir. Onlar derler ki: O bu durumda kendisince güçlü kabul ettiği görüşüne göre yeniden hüküm verir. Suhnûn dedi ki: Ancak o vakitte kendisince daha kuvvetli görüşün hangisi olduğunu unutmuş, yahut yanılmış ise ve bundan başka bir hüküm gereğince hükmetmiş ise, o verdiği hükmünü bozabilir. Ama hüküm verdiği zaman kendisince daha güçlü kabul ettiği hüküm gereğince hükmetmiş, sonra da başka bir görüşün kuvvetli olduğunu görmüş ise, birinci hükmünü bozma imkânı yoktur. Suhnun bunu “oğlunun kitabında (mektubunda?)” ifade etmiştir. Eşheb de “İbnu’l-Mevvazın Kitabı”nda şöyle demektedir; Eğer onun verdiği hükümden daha doğru olana dönüşü mali bir hususa ait ise birinci hükmünü nakzedebilir, Şayet talâk, nikâh ya da köle azad etmek ile ilgili ise önceki hükmünü bozmak hakkı yoktur.

Derim ki: Hakim eğer hakkın başka kanaatte olduğunu açıkça görecek olursa o hüküm kendi yetki alanı çerçevesinde kaldığı sürece vermiş olduğu hükümden dönebilir. Ömer (radıyallahü anh)ın Ebû Mûsa (radıyallahü anh)a yazdığı ve Darakutnî’nin rivâyet ettiği Dârakutnî IV 206-207 mektubunda da böyledir. Biz bunu el-A’raf Sûresi’nde (el-A’raf, 7/12. âyetin tefsiri, 4. başlıkta) zikretmiştik. Orada Ömer (radıyallahü anh) böyle bir tafsilata girişmemiştir. Malik’in zahir görüşü lehine delil de budur.

Hakim haddini aşarak ve ilim ehline muhalefet ederek hüküm verecek olursa, hükmünün -içtihad etmiş olsa dahi- reddedileceği hususunda ilim adamlarının görüş ayrılığı yoktur.

Bir hakimin hükmünü, bir başka hakimin koğuşturmasına gelince; bu o kimseye câiz değildir, çünkü hükümlerin nakledilmesi açısından ve helali harama değiştirmek bakımından bunun pek büyük bir zararı vardır. Ayrıca İslâm kanunları da zaptu rapt altına alınmış olmaz, İlim adamlarından hiçbir kimse bir başkasının rivâyetini nakzetmeye kalkışmamışım Herkes ancak kendisince kuvvetli gördüğüne göre hüküm vermiştir.

12- Dâvûd (aleyhisselâm)ın Verdiği Hükümden Dönüşünün Mahiyeti:

Bazıları: Dâvûd (aleyhisselâm) henüz hükmünü yürürlüğe koymamış ve başkasının söylediği görüşün haklı olduğunu görmüştü. Başkaları da: Onun verdiği hüküm hakim hükmü değil, bir fetva idi, demişlerdir.

Derim ki: Ebû Hüreyre’nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan yaptığı şu rivâyet de böylece yorumlanır. Ebû Hüreyre dedi ki: Bir seferinde beraberlerinde birer oğulları da bulunan iki kadın vardı. Bir kurt gelip onlardan birisinin oğlunu kapıp gitti. Biri öteki kadına: O kurt senin oğlunu alıp gitti, dedi. Diğeri de ötekine: Hayır, o senin oğlunu kaptı, dedi. Her ikisi Dâvûd (aleyhisselâm)ın hükmüne başvurdular. O da oğlun büyük kadına ait olduğuna dair hüküm verdi. Davud’un oğlu Süleyman’ın (ikisine de selâm olsun) yanına çıktılar ve durumu ona haber verdiler. O da: Bana bir bıçak getirin, çocuğu ikiye böleceğim, her birinize yarısını vereceğim, küçük kadın: Hayır, Allah’ın rahmeti üzerine olsun, böyle yapmana gerek yok, o onun oğludur, dedi. Bunun üzerine oğulun küçük kadına ait olduğuna dair hüküm verdi. Ebû Hüreyre dedi ki: Ben o zamana kadar (bıçağa) sikkîn denildiğini duymamıştım. Bizler bu anlamda ancak “el-mudye” lâfzını kullanırdık. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Enbiyâ 40, Ferâiz 30; Müslim, Aktliye 20; Nesâi, Âdâbu’l-Kudât H. 16; Müsned, II, 322, 340.

Bu hükmün Dâvûd (aleyhisselâm)ın bir fetvâsıdır, şeklindeki görüş zayıf bir görüştür. Çünkü o bir peygamberdi ve onun verdiği fetva bir hüküm idi. Diğer görüş de uzak bir ihtimaldir. Çünkü yüce Allah:

“Hani… ekin hakkında hüküm veriyorlardı” diye buyurmakta ve böylelikle onların her birisinin ayrı ayrı hüküm vermiş olduğunu beyan etmektedir. Hadîs-i şerîfte geçen: “Çocuğun büyük kadına ait olduğuna dair hüküm verdi” ifadesi de vermiş olduğu hükmünün geçerli ve yerine getirilen bir hüküm olduğuna delil teşkil etmektedir.

Hele şöyle diyenler oldukça uzak bir İhtimali dile getirmişlerdir: Onun çocuğun büyük kadının hakkı olduğuna dair hüküm vermesi, kadının büyük olması dolayısıyla lehine hüküm vermesinin, Davud’un şeriatının bir gereği olduğundandı. Bunun tutarsızlık sebebi, büyüklüğün ve küçüklüğün davalar esnasında uzunluk, kısalık, siyahlık ve beyazlık gibi göz önünde bulundurulmaması gereken şeyler oluşundan dolayıdır. Çünkü bunların hiçbirisi davacıların herhangi birisinin görüşünü tercih etmeyi gerektirmez ki, bundan dolayı onun lehine ya da aleyhine hüküm vermek söz konusu olsun. Hüküm şer’î âyetlerin getirdiklerinin iyice kavranılmasından hareketle doğruluğu kestirilebtlen şeyler arasında yer alır.

Burada söylenmesi gereken şudur: Dâvûd (aleyhisselâm)ın çocuğun büyük kadına ait olduğuna hüküm vermesi, kendisince o kadının sözünü tercih etmesini gerektiren bir sebepten ötürü olmuştur. Hadîs-i şerîfte bunu tayin eden bir ifade yoktur. Çünkü bunun tayin edilmesini gerektiren bir sebep de yoktur. Belki çocuk elinde idi. Diğerinin ise delil getirebilmekten yana âciz olduğunu bilmişti. Bu sebebten ötürü çocuğun o kadına ait olduğuna dair hüküm verdi ve bunu mevcut olanı, mevcut hali üzere bırakmak (İstishâb) esasına dayanarak yapmıştı.

Böyle bir yorum bu hadis ile ilgili olarak yapılan açıklamaların en güzelidir. İndirilmiş şeriatlerin hakkında ihtilâf etmiş olmaları uzak bir ihtimal bulunan şer’î davalar ile ilgili kaidelerin, lehine tanıklık ettiği de budur. O bakımdan; Eğer Dâvûd şer’î bir sebebe binaen böyle bir hüküm vermiş ise, Süleyman’ın onun hükmünü nakzetmesi nasıl uygun düştü, denilemez. Böyle bir itiraza şu şekilde cevap verilir:

Süleyman (aleyhisselâm) babasının hükmünü nakzetmeye kalkışmış değildir. O oldukça incelikli bir yola başvurmuştur ve bu sebebten küçük kadının doğru söylediğini anlamıştır. Bu da şudur: Haydi bana bir bıçak getir. Ben aranızda bu çocuğu ikiye paylaştırayım deyince, küçük kadın: Hayır dedi. Böylelikle o küçük kadında tesbit ettiği şefkat karinesi İle, bunun büyük kadında bulunmadığını görmesi, bir de küçük kadının doğru söylediğine dair kendisinde yeterli bir kanaat ve bilgi hasıl edecek başka bir takım karineleri de eklemiş olması muhtemel olduğundan, çocuğun küçük hanıma ait olduğuna hüküm vermiştir. Onun bu şekilde bir hüküm vermesine uygun sebep teşkil eden hususlardan birisi de, kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesi olabilir.

Nesâî bu hadisi naklettiği babta: “Hakim’in kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesi” Nesâî, Âdâbu’l-Kudât 14. diye bir başlık kullandığı gibi, yine aynı şekilde bu hadis için: “Hakim’in hakkın ortaya çıkması için yapmayacağı bir şey hakkında: Onu yapayım diyebileceği” Nesâî, ÂdâbıTI-Kudât 15. şeklinde; yine bu hadis ile ilgili olarak: “Hakim’in kendisi gibi yahut kendisinden daha üstün bir başka hakimin vermiş olduğu hükmü bozması” Nesâi. Âdâbu’l-Kudât 16. diye bir başlık açmıştır.

Büyük hanımın çocuğun Süleyman (aleyhisselâm)ın bu hususta ciddi ve kararlı olduğunu görmesi üzerine küçük kadına ait olduğunu itiraf etmiş olması ve bunun üzerine onun da çocuğun küçük hanıma ait olduğuna dair hüküm vermiş olması İhtimali de vardır. Böylelikle bu, hakimin yemin ile hükmetmiş olmasına benzer. Kişi yemin etmeye kalkınca bu sefer inkâr edenden ikrar etmesini gerektiren bir husus ortaya çıkar. Bu durumda hakim onun aleyhine yeminden önce de, sonra da bu ikrar gereğince hüküm verir ve bu da birinci hükmü nakzetmek kabilinden olmaz. Aksine sebeplerin değişmesine uygun olarak hükümlerin değişmesi kabilinden olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bu hadisteki fıkhî İnceliklere gelince; peygamberlerin de içtihİsimlerina göre hüküm vermeleri câiz görülmüştür. Bunu daha önceden zikrettik. Bir diğer fıkhî incelik şudur: Hakimler hakları ortaya çıkartacak bir takım yollara başvurabilirler ve bu güçlü bir zekâ ve kavrayışın, insanların durumlarım yakından tanıyışın bir neticesidir. Bazen takva ehlinde dini ve nuranî bir feraset bulunabilir. Bu da Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Bu hususta: Anne (çocuğunun nesebine) ilhak edilebilir, diyenlerin lehine bir delil de vardır. Bu Malik’in mezhebinde meşhur bir görüş değildir, bunu söz konusu etmenin yeri de burası değildir.

Özetle söyleyecek olursak bu meselede Süleyman (aleyhisselâm)ın hüküm vermesi dolayısıyla yüce Allah:

“Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık” âyeti ile ona övgüyü de kapsamaktadır.

13- Hayvanların Verdikleri Zararların Hükmü:

Ekine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bu olayda şeriatimizdeki hükme gelince: Bahçe ve ekin sahipleri gündüzün bahçelerini ve ekinlerini korumakla yükümlüdürler. Bundan sonra ise mislî olan şeylerde misilleriyle kıyemî olan şeylerde de kıymetleriyle tazminat söz konusudur. Şeriatimizde bu meselenin asıl dayanağı, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in, el-Berâ b. Âzib’in devesi ile ilgili olarak vermiş olduğu hükümdür. Bunu İmâm Mâlik, İbn Şihab’dan rivâyet etmektedir. Onun, Haram b. Sa’d b. Muhayyisa’dan rivâyet ettiğine göre el-Bera’nin devesi bir adamın bahçesine girdi ve orada bir takım zararlara sebeb oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)da bahçe sahiplerinin bahçelerini gündüzün konamakla yükümlü olduklarına, davarların geceleyin verdikleri zararların tazminatının da sahipleri tarafından ödeneceğine hüküm verdi. Muvattâ’; Akdiye 37; Ebû Dâvûd, Buyû’ 90; İbn Mâce, Ahkam 13; Müsned, V, 436.

Hadîsi bu şekilde bütün raviler mürsel olarak rivâyet etmişlerdir. Aynı şekilde İbn Şihab’ın arkadaşları da İbn Şihab’dan böylece rivâyet etmişlerdir. Ancak İbn Uyeyne bunu ez-Zührî’den, o Said b. Haram b. Sa’d b. Muhayyisa’dan: el-Berâ’nın devesi diyerek bunun bir benzerini ve bu manada rivâyet etmiştir.

Diğer taraftan İbn Ebi Zi’b de İbn Şihab’dan rivâyet ettiğine göre kendisine el-Berâ’nın devesinin baz: kimselere ait bir bahçeye girdiğine dair haber ulaştığını belirterek Malik’in rivâyet ettiği hadisin aynısını nakletmektedir. Ancak o Haram b. Sa’d b. Muhayyısa’yı da başkasını da zikretmemektedir.

Ebû Ömer dedi ki: İbn Ebi Zi’b bu rivâyetin senedini bozmaktan başka bir şey yapmış değildir.

Yine bunu Abdu’r-Rezzak, Ma’mer’den, o ez-Zührî’den, o Haram b. Muhayyisa’dan, o babasından, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet etmiş olmakla birlikte; bu hususta Abdu’r-Rezzak’a mutabaat yapılmamıştır ve onun Haram b. Muhayyisa’dan, o babasından… demesini kabul etmemişlerdir.

Yine bu hadisi İbn Cüreyc, İbn Şihab’dan rivâyet etmektedir. İbn Şihab dedi ki; Bana Ebû Umame b. Sehl b. Huneyf naklettiğine göre; bir dişi deve bazılarına ait bir bahçeye girdi ve orada bazı zararlara sebeb oldu diyerek, hadisi İbn Şihâb’dan, o Ebû Umame’den diye nakletmiştir. Bu dişi devenin el-Berâ’ya ait olduğundan da söz etmemektedir. Hadisin İbn Şihab’dan, o İbn Muhayyisa’dan senedi ile ve yine aynı şekilde Said b. el-Museyyeb’den ve Ebû Umame’den de rivâyet edilmiş olması mümkündür. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Böylelikle onlardan rivâyet eden, onlardan dilediği kimseden, hatırına geldiği üzere rivâyet etmiştir. Bunların hepsi de güvenilir ravilerdir.

Ebû Ömer dedi ki: Her ne kadar bu hadis mürsel ise de, hadis İmâmlarının mürsei olarak rivâyet ettikleri meşhur bir hadistir. Güvenilir raviler de bunu nakletmiş, Hicaz fukahâsı bu hadise göre hüküm vermiş ve onu kabul ile karşılamıştır. Medine’de de bu hadis gereğince amel edilegelmiştir. Gerek Medinetilerin, gerekse de diğer Hicazlıların bu hadisi delil alıp kullanmış olmaları yeterlidir. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XXII, 250 vd. Ayrıca bk.: İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, XI, 81.

14- Davarların, Verdikleri Zararların Hükmü;

Malik ve İmâmların Cumhûru el-Berâ hadisi gereğince görüş belirtmişlerdir, Ebû Hanîfe, arkadaşları ve bir grup Küfe alimi bu hükmün nesh olduğu kanaatindedir. Bunlara göre davarlar, gece ya da gündüz eğer bir ekine zarar verecek olurlarsa, o davarların sahiplerinin herhangi bir sorumlulukları yoktur. Bunlar davarların bu gibi zararlarını Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Hayvanın yaralaması hederdir” Buhârî, Zekât 66, Diyât 28; Müslim, Hudûd 45, 46; Ebû Dâvûd, Diyât 27; Tirmizî, Zekât 16, Diyât 37; Nesâî, Zekât 28; İbn Mâce, Diyar 27; Dârimî, Zekât 30, Diyât 19; Muvattâ’, Uhûl 12; Müsned, II, 239, 254, 285… hadisinin genel çerçevesi içerisine sokmuşlar ve hayvanların yaptıkları bütün diğer işlerini (verdikleri zararları) yaralamalarına kıyas etmişlerdir.

Bu görüşü Ebû Hanîfe’den önce belirten kimsenin olmadığı da söylenmiştir. Ne onun ne de ona tabi olanların bu hadiste lehlerine delil olacak bir taraf yoktur. Bunun el-Berâ hadisini neshetmiş olması ve onunla çelişmesine gelince; nesh şartlan burada bulunmamaktadır. Çelişki (tearuz) ise bir hadisin hükmünü kabul etmenin ancak diğer hadisi reddetmekle mümkün olması halinde söz konusu olabilir. “Hayvanın yaralaması hederdir” genel ve ittifakla kabul edilmiş bir hadistir. Daha sonra Peygamber ekinleri ve bahçeleri el-Berâ hadisiyle tahsis etmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın aynı hadiste; “Hayvanın gündüzün yaralaması hederdir, geceleyin heder değildir. Ekinlerde, bahçelerde ve tarlalarda böyledir” diye bir rivâyet gelmiş olması; imkânsız görülecek bir şey değildir. Bu durumda (bu hadisler hakkında) bunların çeliştikleri (taaruz ettikleri) nasıl söylenebilir? Bu gibi hadisler usûl kitaplarında belirtildiği üzere umum ve hususiyet bildiren hadisler kabilindendîr, o kadar,

15- Hayvanın Geceleyin Verdiği Zarar İle Gündüzün Verdiği Zarar Arasında Fark Gözetmenin Hikmeti:

Leys b. Sa’d: Davar sahipleri gece olsun, gündüz olsun yaptıkları bütün zararların tazminatını öder. Ancak davarların değerinden daha fazla da tazminat ödemez; demişken Sari’in gece ile gündüz verilen zarar arasında fark gözetmesinin hikmeti nedir? diye sorulacak olursa cevabımız şu olur

Aralarındaki fark açıktır. Çünkü davar sahiplerinin hayvanlarını gündüzün otlamak üzere salmaları bir zorunluluktur. Çoğunlukla görülen de şu ki: Ekini bulunan kimseler gündüzün ekinlerini gözetler, korur ve ona zarar vermek isteyenlere karşı ekinini himaye eder. O bakımdan ekinin gündüzün korunmasını ekin sahiplerine görev olarak tesbit etmiştir. Çünkü gündüz geçimi sağlamak için tasarrufta bulunulacak bir vakittir. Nitekim yüce Allah:

“Gündüzü degeçim zamanı kıldık” (en-Nebe’, 78/11) diye buyurmaktadır. Gece geldi mi artık herşeyin yerine ve istirahat edeceği meskenine dönüş zamanı geldi, demektir. Nitekim yüce Allah söyle buyurmaktadır:

“Allah’tan başka size içinde rahat bulacağınız geceyi getirecek ilâh kimdir?” (el-Kasas, 28/72);

“Geceyi de bir sükûn vakti… kıldı.” (el-En’âm, 6/76) Davar sahipleri de davarlarını korumak maksadıyla yerlerine geri getirirler. Davar sahibi bir kimse davarını evine geri çevirmekte kusurlu hareket eder yahut geceleyin yayılmasını başkasına ait herhangi bir şeyi telef edecek şekilde zaptedemeyîp etrafa yayılmasını engelleyemeyecek olursa, o vakit verdiği bu zararın tazminatını ödemesi gerekir. Böylelikle hüküm daha uygun ve daha müsamahalı olan şekilde cereyan edegelmiştir. Bu şekildeki bir hüküm her iki kesim hakkında da daha insaflıcadır. Her İki kesim için daha kolaydır, her iki tarafın malını daha bir koruyucudur. Artık gözlen gören ve duyu organları sağlam olan kimseler için sabah apaçık aydınlığıyla ortadadır.

el-Leys b. Sa’d’ın: “Davarın kıymetinden daha fazlasını tazminat olarak ödemez” şeklindeki sözlerine gelince, Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) şöyle demiştir: el-Leys b. Sa’d’ın bu görüşünü neye dayanarak İleri sürdüğünü bilmiyorum, ancak bunu cinayet işleyen köleye kıyas etmiş olması hali müstesnadır. Çünkü böyle bir köle kendi değerinden daha fazlası karşılığında azad edilmiş sayılmaz. Kölenin cinayet işlemesi halinde de kölesinin kıymetinden fazlasını efendi ödemekle mükellef değildir. Ancak böyle bir kıyas şekli oldukça zayıftır. İbn Abdi’l-Berr, “et-Temhid” ve “el-İstizkâr”da böyle demiştir. Böylelikle (el-Leys) “hayvanın yaralaması hederdir” hadisine de el-Berâ’ya ait dişi deve ile ilgili hadise de muhalefet etmiştir. Bu konuda aralarında Atâ’nın da bulunduğu İlim adamlarından bir kesim ondan daha önce bu doğrultuda görüş belirtmişlerdir. İbn Cüreyc dedi ki: Atâ’ya şöyle sordum: Ekine davar gece yahut gündüz zarar verecek olursa (ne olur?) Sahibi bunun tazminatını öder, zararını verir. Ben: Ekin ister korunmuş, ister korunmamış olsun (hüküm yine böyle midir)? diye sordum. O, evet. Tazminatını öder, dedi. Bu sefer ben: Ne öder? diye sordum. O da: Eşeğinin, bineğinin ve davarının yediklerinin kıymetini, dedi.

Ma’mer de, İbn Şubrüme’den şöyle dediğini nakletmektedir: Ekine zarar görmüş haliyle dirhem cinsînden değer biçilir.

Ömer b. el-Hattâb ile Ömer b. Abdu’l-Aziz’in -Allah ikisinden de razı olsun- (Sahih olmayan yollarla); Davar sahibi gece ya da gündüz (davarının verdiği zararın) tazminatını öder, dedikleri rivâyet edilmektedir.

16- Hayvanların Gece Verdikleri Zararların Tazminatı Ödeme Şekli:

Malik dedi ki: Davarların geceleyin ekinlere verdikleri zararlar korku ile ümit arası (bir hassasiyetle) değerlendirilir. Korunan bahçelerle, korunmayanlar, üzerlerinde engel bulunanlarla, bulunmayanlar arasında fark yoktur.

17- Telef Edilen Ekinin Kıymetini Tesbit Zamanı:

Ekinde yeşermesi yahut yeşermemesi -küçük çocuğun dişinin çıkmasının beklenmesinde olduğu gibi- beklenmez. Îsa, İbnu’l-Kasım’dan naklen şöyle demektedir: Kıymeti onun satış zamanına göre tesbit edilir. Eşheb ve İbn Nâfî ise “el-Mecmua”da ondan şöyle dediğini nakletmektedir: İsterse olgunlaşacağı ortaya çıkmamış olsun, farketmez.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. Çünkü ekinin sıfatı odur. Dofayısı ile telef olunan şey o anda sahip olduğu nitelikleriyle değer biçildiği gibi, ona da bu haliyle değer biçilir.

18- Telef Edilen Ekinin Tazminatı Ertelenecek Olursa:

Eğer ekin yeşerinceye ve zarar böylelikle ortadan kalkıncaya kadar, malı telef olan lehine herhangi bir hüküm verilmeyecek olursa, bu halden önce otlatmak yahut buna benzer bir menfaat sağlanıyor ise; (hayvanın verdiği zarar dolayısıyla) sağlanamayan o menfaatin tazminatı ödenir. Eğer böyle bir menfaatin sağlanması söz konusu değil ise, tazminat Ödemek de söz konusu olmaz.

Asbağ şöyle der: (Durum ne olursa olsun) tazminat öder. Çünkü telef tahakkuk etmiştir. Bu telefin telafi edilmesi İse, hayvan sahibi tarafından olmamıştır. Dolayısıyla bu telafi, hiçbir şekilde onun lehine değerlendirilemez.

19- Etrafı Çevrili Bahçeler İle Geniş ve Bitişik Tarlalarda Verilen Zararların Tazminatı:

İbn Suhnûn’un “Kitabı”nda şu zikredilmektedir; Hadis, bahçelerinin etrafı çevrili olan Medine gibi yerler hakkındadır. Birbirine bitişik ekinleri ve etrafı korunmamış tarlalar ve aynı şekilde bu türden bahçelerin bulunduğu yerlerde ise, hayvan sahipleri gece ya da gündüz hayvanlarının verdikleri her türlü zararın tazminatını öderler.

Bu görüşüyle sanki hayvanın bu gibi yerlerde eğitilmemesini bir haksızlık olarak kabul etmiş gibidir. Çünkü (eğitilmemiş hayvanların) zarar vermeleri kazınılmaz bir şeydir. Böyle bir kanaat, el-Leys’in görüşüne doğru meyletmek demektir.

20- Bölgenin, Otlak Yahut Ekin Bölgesi Olması Halinde Zararların Tazminatı:

Asbağ, Medine’de şöyle demiştir: Davar sahiplerinin davarlarını, ekincilik yapan köy ve kasabalarda çobansız bırakmamaları gerekir.

İlim adamları buradan harekede şunu söylemişlerdir: Her bir bölge ya ekin ekilen bir yerdir yahut hayvanların otlamak üzere yayıldıkları bir yerdir. Eğer ekin bölgesi ise oraya ancak telef edici bir davar girer. Döylelerini ise sahipleri korumakla görevlidirler. Bu gibi davarların verdikleri zararların tazminatt ister gece, ister gündüz olsun sahipleri tarafından ödenir. Şayet bölge otlak bölgesi ise, bu durumda böyle bir yerdeki ekin sahibi ekinini korumakla görevlidir, davar sahiplerine de bir şey düşmez.

21- Dizginlenebilen Davarlar İle Bizginlenemeyenler:

Davarlar iki türlüdür; Saldırgan olup, zaptedilemeyenler ve zaptedilebilenler. Buna göre Malik de davarların hükmünü iki kısımda mütalâa etmiştir. Dizginlenemeyenler ekinlere, meyvelere saldırma alışkanlığı bulunan davarlar demektir. Malik dedi ki: Bu gibi davarlar başka yere götürülür ve ekin bulunmayan bir yerde satılırlar. Bunu İbnu’l-Kasım “el-Küab”da ve başka yerlerde zikretmektedir.

İbn Habîb de: Sahibi bunu kabul etmese dahi böyledir, demektedir. Yine Malik; ekinleri bozup telef etmekten alıkonulamayan hayvan hakkında: Başka yere götürülür ve satılır demiştir, Zararlarına karşı korunabilen hayvanların sahiplerine, başka yere götürmeleri emredilmez,

22- Arı, Güvercin ve Kümes Hayvanlarının Zararları:

Asbağ dedi ki: Arı, güvercin, ördek ve tavuk da davarlar gibidir. Bunlar saldirganlaşacak olsalar dahi kimse bunlara sahip olmaktan engellenmez. Köy ve kasaba ahalisinin de (bunlara karşı) ekinlerini korumaları gerekir,

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu zayıf bir rivâyettir. Ona iltifat edilmez. Her kim başkasına zarar vermeksizin, kendisinin de faydalanabileceği bir şey edinmek isterse, ona bu imkân verilir. Ancak başkasına zarar verecek şeyleri edinerek fayda sağlamasına gelince buna yol yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Zarar da yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur” İbn Mâce, Ahkâm 17; Muvatta’, Akdiye 31; Müsned, V, 327. diye buyurmuştur.

İbnu’l-Kasım’dan nakledildiğine göre; bu saldırgan hayvanların şehirde olmaları halinde sahiplerine -fiilen zarar vermedikçe- tazminat söz konusu değildir. İbnu’l-Arabî der ki; Benim görüşüme göre hayvanların eğer saldırganlık özellikleri varsa, bundan öncesinden tazminatta bulunmaları gerektiği görüşündeyim. Buradaki tazminattan kastın, hayvanların satımı ve uzaklaştırılması anlamında olma ihtimali vardır.

23- Hayvanın Verdiği Zararın Zamanla İlişkisi:

Abdu’r-Rezzak, Ma’mer’den, o Katade’den, o en-Nehaî’den naklettiğine göre bir koyun, bir dokumacının eğirmiş olduğu yüne zarar verdi. Davayı Şureyh’e götürdüler. en-Nehaî dedi ki: Vereceği hükme dikkat edin. O onlara, bu iş geceleyin mi oldu, yoksa gündüzün mü oldu? diye soracaktır. Gerçekten de öyle sordu, sonra dedi ki: Eğer bu zarar geceleyin olmuşsa (hayvan sahibi) tazminat ödeyecektir, eğer gündüzün olmuşsa tazminat ödemeyecektir. Daha sonra Şureyh: “Hatıl kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı” âyetini okudu ve dedi ki: (Ayette geçen): “en-Nefş” geceleyin yayılmak, el-Hemel ise gündüzün yayılmak demektir.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın; “Hayvanın yaralaması da hederdir” Bu hadis, daha önce “14. başlık”ta geçmiş bulunmaktadır. Kaynakları da orada gösterilmiştir. âyeti da bu kabildendir.

İbn Şihab dedi ki: “el-Cubâr” heder demektir. “el-Ecma'”de hayvan demektir. İlim adamlarımız dediler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Hayvanın yaralaması hederdir” âyetinin zahirinden anlaşıldığına göre hayvanın tek başına telef ettiği şeylerde herhangi bir şey söz konusu değildir. Şayet beraberinde onu önden çeken yahut arkadan yeden ya da bir binicisi var da onlardan birisi bir şeyin üzerine gitmesini sağlayarak telef etmesine sebeb teşkil ederlerse, o takdirde telef olunan şeyin hükmü gereğince sorumlu olur. Şayet bu kısas ile tazminatı ödenen bir cinayet olursa ve hayvanın üzerine sürülmesi kasti ise; bunda kısas gerekir. Bu konuda ihtilaf yoktur, çünkü binek de bu durumda alet gibidir. Eğer kasıt yoksa o takdirde karşılığında âkile tarafından diyet ödenmesi gerekir. Telef edilen şey mal ise; bu cinayete sebeb teşkil edenin malından tazminat söz konusu olur.

24- Hayvanın Ayağından Yahut Kuyruğundan Zarar Görenin Durumu:

Hayvanın ayağı yahut kuyruğu kendisine isabet eden kişi hakkında fukahâ farklı görüşlere sahiptir. Mâlik, el-Leys ve el-Evzaî o hayvanın sahibinin tazminat ödemesi gerektiği kanaatinde değildir.

Şâfiî, İbn Ebi Leylâ ve İbn Şubrume ise, sahibi tazminat öder, demişlerdir. Saldırgan olan hayvan hakkında ise farklı görüşleri vardır. Onların çoğunluğu, bu da öyle olmayan diğer hayvanlar gibidir derken, Malik ve kimi arkadaşları sahibinin tazminat ödemesi gerektiği kanaatindedirler.

25- Heder Kabul Edilen Diğer Zararlar:

Süfyan b. Huseyn, ez-Zührî’den, o Said el-Museyyeb’den, o Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “(Hayvanın) ayak(ıyla isabet ettiği) hederdir.” Dârakutnî dedi ki: Bu hadisi Süfyan b. Huseyn’den başkası rivâyet etmemiştir, bu hususta ona uyan yoktur. Ayrıca ez-Zührî’den rivâyet eden hadis hafızları ona muhalefet etmişlerdir. Malik, İbn Uyeyne, Yûnus, Ma’mer, İbn Cüreyc, ez-Zübeydî, Ukayl ve Leys b. Sa’d ile başkaları bunlar arasındadır. Bunların hepsi de bu hadisi ez-Zührî’den rivâyet ederek şöyle demişlerdir: “Hayvan(ın telefi) hederdir. Kuyu (ile telef olan) hederdir. Maden (dolayısıyla telef olan) hederdir,”

Bunların hiçbirisi ayağın telef ettiğinden söz etmezler. Doğru rivâyet de budur.

Ebû Salih es-Semmân, Abdu’r-Rahmân el-A’rec, Muhammed b. Şîrîn, Muhammed b. Ziyad ve diğerleri de Ebû Hüreyre’den böylece rivâyet etmişler ve bu rivâyetlerinde “ayakdn telef ettiği) de hederdir” lâfzını söz konusu etmemişlerdir. Ebû Hüreyre’den bellenen şekil de böyledir. Dârakutnî, III, 152

26- Zararları Heder Olan Şeyleri Sayan Hadislere Dair:

Hazret-i Peygamber’in: “Kuyu (ile telef olan) da hederdir” âyetinden, bunun yerine “ve ateş(de telef olan)” diye de rivâyet edilmiştir. Dârakutnî dedi ki: Bize Hamza b. el-Kasım el-Haşimî anlattı. Bize Hanbel b. İshak anlattı, dedi ki: Ben Ebû Abdullah Ahmed b. Hanbel’i, Abdu’r-Rezzak’ın hadisi hakkında şöyle derken dinledim: Ebû Hüreyre yoluyla geldiği söylenen: “Ve ateş(de telef olan) da hederdir” şeklindeki hadisin hiçbir değeri yoktur. Bu ifade kitapta yazık değildir ve batıldır, sahih de değildir. Bize Muhammed b. Mahled anlattı, bize İshak b. İbrahim b. Hanî anlattı, dedi ki: Ben Ahmed b. Hanbel’i şöyle derken dinledim: Yemen ehli “en-nar” kelimesini (elif yerine ya ile); “en-neyr” şeklinde “el-bi’r” kelimesini de (şeklen ona benzer) ve hemze yerine “ya” ile yazarlar. Yani bunlar (hat itibariyle) birbiri gibidir. “Ateş(de telef olan) da hederdir” ifadesini telkin eden de Abdu’r-Rezzak’tır. er-Remâdî dedi ki; Abdu’r-Rezzak dedi ki: Ma’mer dedi ki: Benim görüşüme göre bu ancak bir vehimdir (yanılmadır) Dârakutnî, III, 152-153.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) dedi ki; Ma’mer, Hemmam b. Münebbih’den, o Ebû Hüreyre’den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan: “Ateş(de telef olan) da hederdir” hadisi rivâyet edilmektedir. Yahya b. Maîn ise şöyle demiştir: Bunun aslı “el-bi’r (kuyu)”dır. Ancak Ma’mer bunu tashif Tüsklf: Hadislerin metin ve senedinde geçen bazı kelime ve isimlerin bazı harflerine nokta yokken koymak ya da olanı koymamak suretiyle yapılan yanlışlıktır. (Prof. Dr Talat Koçyiğit, Hadis Istılahları, s. 428) etmiştir. Ebû Ömer (devamla) dedi ki: İbn Main bu sözüne delil getirmemektedir. Güvenilir ravîlerin hadisleri böylece reddedilmez. Vekî’, Abdu’l-Aziz b. Husayn’dan o Yahya b. Yahya el-Gassânî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Adamın birisi tarlasında ekininde arta kalanları yaktı. Ateşten bir kıvılcım sıçrayıp komşusuna ait bir şeyler yaktı. Bu hususta İbn Husayn, Ömer b. Abdu’l-Aziz (radıyallahü anh)a mektup yazıp, hükmü sordu. O da şunları yazdı: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Hayvan(ın telef ettiği) hederdir” diye buyurmuştur. Benim görüşüme göre ateşin telef ettiği de hederdir. İbn Abdi’l-Berr, el-İsüzkâr, XXV, 216-217

Bu hadiste (hayvan demek olan): el-Acmâ’ yerine (yayılan hayvan demek olan): “es-Sâime(nin telef ettiği) de hederdir.” Müsned, III, 335, 354 şeklinde de rivâyet edilmiştir. İşte bu hadisin lâfızları ile ilgili olarak varid olanlar bunlardır. Her bir mananın hadisin şerhinde ve fıkıh kitaplarında söz konusu edilmiş sahih bir lâfzı da vardır.

“Davud’a da onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları müsahhar kıldık” âyeti hakkında Vehb dedi ki; Dâvûd teşbih ederek dağların yanından geçer, dağlar da teşbih ile ona karşılık verirlerdi, kuşlar da aynı şekilde.

Şöyle de açıklanmıştır: Dâvûd kendisinde biraz yorgunluk hissetti mi dağlara emreder, onlar teşbih ederlerdi ve bu kendisi teşbihi özleyinceye kadar devam ederdi. İşte bundan dolayı

“müsahhar kıldık” diye buyurulmuştur. Biz o dağları onlara tesbih etmelerini emrettiği vakit ona itaat edecek şekilde yarattık, demektir.

Bir diğer açıklamaya göre; dağların onunla birlikte yol alması onların teşbihi idi. Çünkü teşbih (yüzmek demek olan) “sibâhafdan alınmadır. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Ey dağlar, siz de onunla dönüş yapın (tesbih edin.)” (Sebe’, 34/10) âyetidir.

Katade dedi ki:

“Tesbih etsinler” o namaz kıldığı vakit, onlar da namaz kılsınlar demektir. Çünkü teşbih namazdır.

Bunların hepsi muhtemel açıklamalardır. Bu da yüce Allah’ın dağlara yaptırdığı bir iştir. Çünkü dağların eren bir akılları yoktur. Onların tesbih etmeleri yüce Allah’ın, âcizlerin ve sonradan yaratılmışların (muhdeslerin) sıfatlarından münezzeh oluşuna delil teşkil etmektedir.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/enbiya-78/,https://kutsalayet.de/enbiya-80/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız